1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmaniye Efsaneleri

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Suskun tarafından 8 Mart 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Osmaniye Efsaneleri
    [​IMG]


    Osmaniye'nin Altındaki Kayıp Şehir; Kınık
    Çukurova’da üç büyük şehir vardır. Bunlar batı Çukurova'da Mersin, orta Çukurova'da Adana ve doğu Çukurova'da Osmaniye’dir.
    Osmaniye; Ceyhan Nehri, Hamıs Çayı ve Karaçay'ın kenarında kurulmuş olması nedeniyle sulak, bu suların Toros Dağları’ndan sürükleyerek getirdiği verimli topraklar nedeniyle bitek, Çukurova'nın doğuya açılan yolu üzerinde bulunması nedeniyle de işlek bir bölgedir.
    Böylesine önemli bir coğrafi konumu olan Osmaniye yöresinin; geç Hitit dönemine ait Karatepe Açık Hava Müzesi, Roma İmparatorluk dönemine ait Hieropolis Kastabala Örenyeri ve Ortaçağa ait Toprakkale Kalesi başta olmak üzere pek çok öreni nedeniyle tarihin her döneminde iskân gördüğü anlaşılmaktadır.
    Çukurova, Abbasi Halifesi Harun Reşit (786–809) zamanından itibaren Türkleşmeye ve İslamlaşmaya başlamıştır. 1083 tarihinde Selçuklu Devletinin hâkimiyetine giren Çukurova, kısa bir süre sonra 1097'de Haçlı işgaline uğramıştır. Çukurova uzun süre; Haçlı, Selçuklu, Memlük Devletlerinin hâkimiyeti altında kalmıştır. 1517'de Yavuz Sultan Selim' in Mısır seferinde Osmanlı Devletinin yönetimine girmiştir.
    Osmanlı Devleti yönetimine girmesiyle birlikte Çukurova'da arazi ve nüfus yazımı yapılmıştır. Bu yazım esnasında Adana Sancağına bağlı 9 kaza tespit edilmiştir. Bunlar; Adana, Yüreğir, Kınık, Ayas, Karaisalı, Sarıçam, Dündarlı, Hacılı ve Berendi Kazalarıdır.
    Yüreğir Kazası adını Yüreğir Türkmenlerinden, Kınık kazası da adını Kınık Türkmenlerinden almıştır.
    Kınıklılar 24 Oğuz Boyundan, Üçok koluna mensup Türkmenlerdir. Kınıklılar, Selçuklu Devletini de kurmuş olan güçlü bir boydur.
    Kınık ; “Daima aziz olan” anlamındadır.


    Kınıklıların Çukurova'ya gelişi Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı yıllara rastlar. Kösedağ Savaşı’nda (1243) Selçuklu Devletini yıkan Moğolların zulmünden kaçan yaklaşık 40.000 Türkmen aileyi Memlük Devleti Sultanı Baybars (1260–1277) himaye etmiştir. Bu Türkmenlerden; Yüreğir, Kınık, Bayındır ve Iğdır Türkmenleri Çukurova’ya gelip yerleşmişler, Çukurova’yı Türk vatanı haline getirmişlerdir. Hatta bunlardan Yüreğir boyuna mensup Ramazan’a Memlük Devleti tarafından l352'de Çukurova Türkmenlerinin Beyliği verilmiştir. Böylece Ramazanoğlu Beyliği kurulmuştur. Adana Çimento Fabrikasının güneyindeki Çaldağı civarı, Ramazanoğlu Beyliğinin yurdu olmuştur. Ramazanoğlu Beyliği l360'ta Adana'yı fethetmiş ve Beyliğin sınırını genişletmiştir.
    Kınık Türkmenleri Ceyhan Nehri havzasına yerleşmiştir. Prof. Dr. Faruk Sümer’in belirttiğine göre; Ebubekir Bey yönetimindeki 15 000 Kınıklı Türkmen 1375 tarihinde, son Ermeni Baronu Leon’un savunduğu Kozan kalesinin fethine katılmıştır. Bu olay Kınıklıların Çukurovada'ki gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Bu olaydan sonra, muhtemelen Çukurova'daki Türkmen Beyliğinin Yüreğir Oğlu Ramazan'a verilmesinden dolayı 1383'te Adana'daki Yüreğirlilerle arası açılan Osmaniye’deki Kınıklıların çoğu Çukurova’yı terk edip Anadolu içlerine göç etmiştir.

    Kınık Kanunu
    Türk kültüründe “töre” olarak bilinen sözlü hukukun kaynağı Orta Asya'dır. Bütün Türk illerinde geçerli olan töre Selçuklu Devletinden Memluk Devletine kadar uygulanarak gelmiştir. “Türk Töresi” Osmanlı Devleti zamanında “kanun-u kadimden olageldiği gibi” her şehir için ayrı ayrı “yazılı kanun” haline getirilmiştir.
    Doç.Dr. Ahmet Akgündüz’ün Adana Mufassal Tahrir Defterinden çıkardığı 1521 tarihli Kınık Kanununda; Buğday, arpa, kavun, karpuz vergisinden onda bir öşür, Kınık Beyine baharda 60, güzün 120 akçe, Şehre kışlamak için gelen sürüden 300 koyundan bir koyun, Her değirmenden yılda 120 Akçe, “Gelin Vergisi” olarak kızsa 20, kadınsa 60 akçe, Kavgada kafa kırılsa 60 akçe, diğer yaralamada 30 Akçe ama kılıç yarasında 100 Akçe, İdamlıkların kefaret ile affı yerine suç işlediği yerde idamı, Şehre göç edip gelenden hane başına 12 Akçe, Pazara satış için gelen gıda maddesinden yük başına 2 Akçe, Pazarda dükkân açan tüccar ve çerçiden 2 Akçe, Kasaplardan koyun başına 2 Akçe, Pazara gelen pamuktan bir deve yükü için 20 Akçe, at ve katır yükü için 10 Akçe, Kasapların kestiği camuz başına 20 Akçe alınırdı.
    Kanuni Sultan Süleyman zamanında 60 Akçe (Gümüş Para) 1 altın (4 gr) değerinde idi.
    “Der-beyan-ı Kanunname-i Nahiye-i Kınık
    -Kendüm ve ceviz ve çavdar ve alef ve burçak ve erzen ve künciden ve penbe ve piyaz ve kavun ve karpuz fil-cümle gallat ve hububat ve fevakih kısmı onda bir ta'şir olunagelmiştir.
    -Ve nahiye-i mezburede bazı reaya vardırki Kınık Beği olan Hamza Beğ “Bunlar benim kavmimdir.” deyu Halep Akçesiyle Kavm Akçesi deyu yılda yüz otuz ikişer akçe alur imiş. Altmış altı akçesin Nevruz-ı Sultani'de altmış altı akçesin dahi ilk güz ayının evvelinde alur imiş. Ve mücerred olanlardan nesne alınmaz imiş.
    -Ve Türkmen tarafından gelüp Kınık Nahiyesi'nde kışlayan koyunlardan Resm-i Yatak deyu her bir sürüden ki -adedi üç yüz mikdatı koyun ola- bir koyun alınagelmiş. Ve sürü ekal olmak vaki olursa aded-i sürüye kıyas olunup alınur imiş.
    -Ve her bab asiyabdan ki- yıl tamam yürüye- Halep Akçesi ile yılda yüz yirmi akçe ve altı ay yürüyenden altmış akçe ve üç ay yürüyenden otuzar akçe alına, ziyade alınmaya.
    -Ve Resm-i Arus, kızdan yüz yirmi Halebî Akçe ve avret cinsinden altmışar Halebî akçe alına, ziyade alınmaya.
    -Ve baş yarığından altmış Halebî Akçe alına. Kara bereden otuz Halebî akçe alına, ziyade alınmaya. Ve bıçak zahminden ki -mevti icap etmeye- yüz Halebî Akçe alına.
    -Ve salb ve siyasete müstehak olanlardan Bedel-i Siyaset deyu akçeleri alınmayup istihkaklarına göre günah eyledikleri mahalde siyaset olunup haklarından geline. Amma bu bahane ile nesneleri alınmaya.
    -Fil-cümle ceraim hususları ki -vaki ola- ol babda Kanun-ı Osmaniye müracat olunup tecavüz olunmaya.
    -Ve bazı reaya kadim üz zamandan Kınık iline tabi olup haliya ahar yerlerde oturup Rüsum-ı Örfiyelerin Kınık Beği olanlara verürler imiş. Gerü ol vech üzere mukarrer olup hilaf-ı kanun iş olunmaya.
    -Ve haricden evleri ile gelüp kışlayan taifeden her haneye Halep Akçesiyle yılda bir Mart ayında on ikişer Halebî akçe Resm-i Duhan deyu alına, ziyade alınmaya.
    -Ve taşradan Bazaryeri'ne satılmak içün deve ve at ve katır ve merkep yükleri ile pirinç ve bal ve yağ ve dakik ve arpa ve üzüm ve incir ve pekmez ve bunlardan gayrı makulat kısmından her ne gelürse Bac deyu her yükden ikişer Halebî Akçe alınur imiş. Ve penbe-i rişte satıldıkta her batman penbe ipliğinden dörder Halebî Akçe alınur imiş. Ve bez gelüp satıldıkta her top bezden birer Halebî Akçe alınur imiş. Ve ev keçesi gelü satıldıkta her keçeden ikişer Halebî Akçe alınur imiş. Ve yapuğu gelüp satıldıkta öşür alınur imiş.
    -Ve etrafdan Bazaryeri'ne gelüp dükkân kuran tacirlerden ve çerçilerden her bir dükkân başına ikişer Halebî Akçe alınur imiş.
    -Ve kasaplar boğazlayup sattığı koyunlardan her re's koyuna ikişer Halebî Akçe alınur imiş. Ve at ve deve ve katır ve öküz satıldıkta dörder Halebî Akçe alınur imiş.
    -Ve Bazaryeri'ne bir yük penbe gelüp satılsa deve yükünden yirmi Halebî Akçe ve at ve katır yüklerinden onar Halebî Akçe alınur imiş. At ve deve ve katır yükleri olmayup ekal olsa bu zikr olan üslup üzere kıyas olunup mikdarına göre alınur imiş.
    -Ve kasaplar camus boğazlayup sattıklarında camus başına yirmi Halebî Akçe alınup ve sığır ve inak boğazlandıkta onar Halebî Akçe alınur imiş.
    -Nahiye-i mezburenin işbu zikrolunan kanun-ı kadimden kanunları olageldiği ecilden haliya vech-i meşruh üzere deftere sebt olundu.
    Doç.Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri)
    Kınık Şehri ve Kınıklılar
    Adana Sancağına bağlı 9 Kazadan bazısının kurulduğu yer aynı adla hala yaşamaktadır.
    Kınık Şehri, İsneyn Pazarı adında bir büyük pazarı ve 5 Mahallesi olan bir Kaza merkezi idi. Kınık Şehrinin mahalleleri; Cami, Dursunlu, Selman, Bayramfakih ve Yunus Dede Mahallesi idi.
    Kınık Şehri'nin 17 köyü vardı. Bunlar; Tepesidelik, Leçeli, Çayır, Sergerdan, Hasan Hacı, Çomakkenti, Yassıdeyr, Akköprü, Meşhedlihöyük (Kınık'a tabi) , Bozukenti, Tisu, Kızılcaviran, Delikenti, Viranşehir, Kesik, Balıklağı ve İnap Köyleri idi.
    Kınık Şehri'nin 52 mezrası vardı. Bunlar: Ark, Karacaviran (Karatuzcu), Meşhetlihöyük (Merre yakınında), Bentbaşı, Keçebey, Baymak, Çanakçı, Bayraksekisi, Sucuk, Görenkep, Çomakkenti, Karacaviran(Yarımca yakınında), Eşnek, Yarımca, Telhamdun Kalesi, Lala, Kamışlı, Apulı, Sarıkarı, Alıncak, Karakilise, Keklikviranı, Katranlı, Alakilise, Bükencik, Telkaya, Meyadin, Mahyedeyri, Kubbelice, Ağcatoros, Karacaviran (Mercin yakınında), Çatal, Karacaviran (Ağcakilise yakınında), Ayakilise, Merre, İnönü, Güzelcekuyu, Kurtdeyri, Türki, Eğikhacı, Tilek, Değek, Sanavber, Karamanlı Yakası, Ziyal, Mağralı, Kızılviran, Kene Güneş, Ağcakilise, Karacaviran(Ceyhan Nehri yakınında), Küçükviran, Mercin, Şark Mezraları idi..
    Kınık Şehri'nin Köy ve Mezralarından; Toprakkale yakınında Leçeli, Burhanlı yakınında Keçebey, Toprakkale'de Telhamdun kalesi, Lalegölü Köyünde Lala, Çardak Kalesi yakınında Çanakçı, Yassıca Köyünde Yassıdeyr, Kesikkeli Köyü yakınında Kesik, Cebel yaylasında Türki, Toprakkale mühimmat Deposu civarındaki Hanneplibeli'nde İnap, Mercin Köyünde Mercin Köylerinin bulunduğu sanılmaktadır..
    1572’de Kınık Şehrinin nüfusu; merkezde 728, köy ve mezralarda 1504 kişi olmak üzere toplam; 2232 kişi idi. Aynı yıl Sancak Merkezi olan Adana'nın nüfusu da 3981'idi.

    (Yılmaz Kurt, 1572 Tarihli Adana Mufassal Tahrir defterine Göre Adana’nın Sosyo-Ekonomik Tarihi Üzerine Bir Araştırma, Belleten, Ayrı Basım, TTK-1990)​


    Devrin ekonomik ve sosyal hayatına uygun olarak halkın çoğunun cemaat halinde konar-göçer yaşadığı düşünülürse Kınık Şehrinin yerleşik nüfusunun az olmadığı anlaşılır.
    Dr.Yılmaz Kurt’un araştırmasına göre Kınık cemaatları şunlardı; Perakende, Karahamzalı, Uçbeyli, Tazılı, Kocacıklı, Kalkanlı, Köseli, Koyuncu, Âşıklı, Tatar Musalı, Fakihceli, Bağdatlı, İlyaslı, Köker Sülek, Sarılar, Neccaran, Mehmedoğlu, Nurettin Halife, Sevinç Hacıoğlu, Peçenek, Şahmelikli, Beşir Hacılı, Edekli, Yaycılı, Balıklıoğlu, İmirzaoğlu, Hanbeyoğlu, Avcı, Sarı, Tazılı Yargan, Köseli, Kamerli, Azaboğlu, Soğankesenli, Oralar, Kocacıklı, Karagözlü, Beylik Beyli, Gevhersilk.
    Kınık halkı; ovanın verimli topraklarında buğday, arpa, pamuk, kavun yetiştirmekte, Ceyhan Nehri kıyısında çeltikçilik yapmakta idi.
    Kınık Şehri'nin çeltikçilik hukuku da özel kanuna tabi idi.
    Kınık Türkmenleri Orta Asya'dan getirdiği özgün kültürlerini Çukurova'da bozmadan devam ettirdiler. Kınık döneminde yaşamış olan ünlü halk ozanı Karacaoğlan'ın şiirlerinden de bu devrin soylu kültürü hakkında bilgi edinmemiz mümkündür.
    Kendi Gitti Adı Kaldı Yadigâr
    Osmanlı Devleti’nin 2. Viyana hezimeti ile başlayan çöküş sürecinde Kınık Şehri ve Köyleri, Maraş’taki Dülkadiroğlu elinden ayrılıp gelen İfraz-ı Zülkadriye Türkmenleri denen; Ulaşlı, Tecirli, Cerit, Kebeli, Develi, Çalıklı aşiretlerinin kışlağı oldu.
    Ünlü ozan Dadaloğlu’nun “Ferman padişahın dağlar bizimdir.” dediği bunalımlı devirler idi. İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerini yerleşik düzene sokmak için gönderilen pek çok fermanın hiçbir yaptırım gücü olmadı.
    Sultan 2. Süleyman’ın gönderdiği ferman ile İfraz-ı Zülkadriye aşiretleri 1691’de iskân edildiler. Ama yerleşik düzen istemeyen aşiretler huzursuzluk çıkarmaya devam ettiler. Devlet kanunları yerine aşiret kurallarını benimseyen aşiretin birbiriyle kavgası iç savaşa dönüştü. Kınık Şehri, Köy ve mezraları ile birlikte aşiretler tarafından talan edildi.
    Bu nedenle meşhur İsneyn Pazarı 1713 'lerde, can ve mal güvenliği olan İpek Yolu (Hac Yolu) üzerindeki Kurtkulağı Derbendine nakledildi.
    Aşiretlerin vurgun ve talanlarından yılan, Devlet tarafından da korunamayan Kınık halkı; şehrini, köyünü ve mezrasını terk ederek dağlara kaçmak, yeni bir deyimle Türkmenlikten çıkmak zorunda kaldı.
    Kışlağa dönüşen Kınık şehri, Köyleri ve Ekinlikleri harabe halini aldı. Bir süre sonra da hem halkı hem harabeleri kayıplara karıştı.
    Prof.Dr.Faruk Sümer’e göre Kınık adı 19.yy ortalarına yani Osmaniye kuruluncaya kadar resmi kayıtlarda bir kaza merkezi olarak yaşadı.

    Ferman-1
    (Kınık ve Berendi Kazalarında Zülkadriye Türkmenlerinin eşkıyalık yaptıklarına, Yol Kesip, Kasaba ve Köylülere Zarar Verdiklerine, Vergi Vermediklerine ve Te’dip edilmelerine Dair 1707 Tarihli Ferman)
    “Meraş’da Sakin Kozanoğlu’na Hükümki;
    Bundan akdem İfraz-ı Zülkadriye Türkmanı taifesi Kınık maa Berendi kazalarında ikamet ve ziraat ve hırasatle hasıl eyledikleri mahsullerinin a’şar-ı şeriyye ve hukuk-u rüsumların eda
    Ve ol havaliyi kutta-ı tarik eşkiyasından hıfz ü hıraset eylemek üzere iskan olunmuşlar iken
    on seneden beru enva-ı şekavete mübaşeret ve şer-i şerife ve vülat ve hükkama adem-i itaat ile
    üzerlerine edası lazım gelan rusum ve hukukların edada muhalefet eylediklerinden gayri
    ol havalide olan kasabat ve kura ahalisine isal-i mazarrat ve ebna-i sebilin yollarına inüb kat-i tarik ve katl-i nüfus ve nehbü garet misillü fesad ü şekavete cesaret idüb
    bahusus taife-i merkume hukuk ve rüsumların eda ve mim-ba’d şekavet itmemek üzre her bir cemaat ellişer kise akçeye nezir hücceti virmişler iken şekavetten feragat itmeyüp Lekvanik Ekradı ile ittifak ve Kurtkulağı nam mahalde hakimleri olan İsmail Paşa’nın üzerine hücum ve emval ve eşyaların nehb-ü garet ve bu misillü nice fesada cesaret eyledikleri ilam olunmağla
    tavayif-i merkume eşkiyasının idamı vücudlarıyla ol havalide olan ibadullah ve ebna-yı sebilin temini
    devlet-i aliyeme lazimül ihtimamdan olan umurdan olmağla Karaman valisi vezirim Hasan Paşa edamallahü Taala iclalihu bazı tavayifi asker ile tayife-i mezburenin üzerlerine varub cemiyetlerin tefrik ve eşkiyaları ele getirülüp şer’ ile cezaları tertib ve zimmetlerinde kalan mali miri ve nezir akçelerin tahsil ve badelyevm mahalli iskanlarında kendi halleriyle zer ü hars ile meşgul ve sene be sene mali mirilerin tahsiline memur oalnlara eda eylemek şartiyle her cemaatten yarar kefiller alınup ahvallerine nizam virmek üzre emr-i şerifimle memur olmakla senki mümaileyhin yanına varup rey-i sevabdibi ile iktiza iden hidemat-ı aliyemde bezl-i nüs-ü kudret eylemek üzre memur olmuşsundur.
    İmdi emr-i şerifim vüsulünde vezir-i müşarün ileyh tarafından sana haber vardığı gibi memur olduğun üzre aşayir ve kabayilinden at ve dona ve haml-i silaha kadir olanlar ile kalkup vezir-i müşarünileyhin yanına varup bu makule fesada cesaret iden mezkurların cemiyetlerin tefrik ve eşkiyaların ele getürmekte ve sair fermanım olan hidemat-ı aliyemdebezli vüs’ü kudret idüp ve biavnihi taala husus hüsn-ü hitam bulup müşarünileyhden avd ü insirafa mezun olmadıkça vilayetine avdet itmeyüp fermanım olduğu üzre eda-yı hizmete dikkat-i tam eylemen babında yazılmışdır. Fi Evasıt-ı Şevval 1118 (M.1707)
    Bir Sureti Çobanoğluna yazılmışdır.
    Bir Sureti Abdulkerim Oğluna yazılmışdır.
    Bir Sureti Beyazıdoğlu’na yazılmışdır.”
    (Ahmet Refik, Anadolu’da Türk Aşiretleri, Enderun Kitabevi-İst.1989)

    Ferman-2
    (İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerinden; Dönekli, Ulaşlı, Çalıklı, Develi, Kebeli ve Çapakçılı aşiretlerinin Gavurdağı’na gittiklerine, Okçu İzzettinli Kürtleri ile Birleştiklerine, Yol Kesip Eşkiyalık Ettiklerine, 1733 ve 1734 Senelerine Ait Vergi Vermediklerine Dair 1735 Tarihli Ferman)
    “Rakka Valisi Vezir Ahmet Paşa’ya Hükümki;
    İfraz-ı Zülkadriye mukataası cemaatlerinden Döneklü ve Ulaşlu ve Çalıklu ve Develü ve Kebelü ve Çapakçulu mahallat-ı ahalileri kadimden Kurdkulağı ile Burnaz mabeyninde ikamet ve üzerlerine edası lazım gelan mali maktu’ların mahal-i mezburda eda iderler iken
    birkaç seneden beru kadimi yurtların terk ve Okcu İzzeddinlü eşkiyasının yaylakları olan Kafirdağı dimekle maruf sengistan mahalle tahassun ve Ekrat eşkiyası ile mahlutan konup göçmeleri takribi ile
    etraf ve havalilerinde kat’ı tarik ve katl-i nüfus ve garet-i emval-i ibadullaha itiyad eylediklerinden başka
    eşkıya-yı Ekrada istinaden kırkaltı ve kırkyedi senelerinde üzerlerinde edası lazım gelan mali mirilerini edada muhalefet
    ve tahsili içün defaatle ademler tayin olundukta cemiyet ile üzerlerine hücum ve kat-i cevap virmeleri ile cemaat-ı mezburenin içlerinden şekavete cesaret idenlerin cezaları tertip ve bakiyeleri kadimi yurtlarına bi-eyyi halin nakl ü iskan olunmadıkça mali mirilerinin tahsili ve nizamlarının virilmesi emr-i sağir olmağla
    Senki müşarün ileyhsin,
    Marifetinle cemaat-ı mezbure ahalilerinin içlerinde olan şekavet-pişeleri ahz ve ceza-yı şerileri tertip
    ve zimmetlerinde olan iki senelik mali miriyeleri bakiyyelerinden tahsil
    ve kendi tarafına teslim olunduktan sonra kadimi yurtları olan Kurtkulağı ile Burnaz Köprüsü mabeyninde vaki Karakapu nam mahalle iyva ve iskan itmekiçün hala İfraz-ı Zülkadriye Voyvodası Ali zide kadrihu arz itmeğin
    Mucibince Divan-ı Hümayunumdan emr-i şerifim tahriri babında bil-fiil Baş Defterdarım olan Elhac Halil dame ulüvvühü ilam itmeğin vech-i meşruh ile amel olunmak banında ferman-ı alişanım sadır olmuşdur. Fi- Evail-i m1148 (M.1735)
    (Ahmet Refik, age)​


    Kayıp Şehir Kınık Nerededir?

    Zaman içinde harabeleri de korunamayan kayıp şehir Kınık'ın kurulduğu yer hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür.
    1963 yılında Çukurova’da bir ay araştırma yapan Prof. Dr. Faruk Sümer şehrin Toprakkale' nin batısında kurulduğunu, hemşehrimiz Doç.Dr. Yılmaz Kurt ise Kınık Şehri'nin Toprakkale ile Dereobası arasında kurulduğunu belirtmiştir.
    Osmaniye'de konuya ilgi duyan kimileri bu kayıp şehrin yerinin Toprakkale civarında veya Örenşehir'de olduğunu söylemiştir.
    Benim araştırmalarıma göre de Kınık Şehri, Osmaniye'nin yerindedir.
    Kınık Şehri’nin Osmaniye'de kurulduğuna ilişkin araştırmamı l993 yılında Osmaniye MYO tarafından düzenlenen “Tarih İçinde Bütün Yönleriyle Osmaniye” adlı 1.Sempozyumda “Osmaniye'nin Kültürel Zenginlikleri” adlı tebliğimde anlattım. Aynı konuda 1995’te Güneysu Dergisinde “Evliya Çelebi'nin Tanıttığı Eski Maraş Yolu ve Kınık Şehri “ adlı makale yazdım. Bu makalemi “Osmaniye Diye Diye” adlı kitabımda da yayınladım.
    Kınık Şehrinin Osmaniye'de kurulduğuna ilişkin tezimi yeni gözlemlerimi ekleyerek tekrarlamak istiyorum.
    Evliya Çelebi’ye Göre;
    Kınık Osmaniye’dedir
    Evliya Çelebi'nin verdiği bilgiler Kınık Şehrinin merkezinin Osmaniye olduğunu işaret etmektedir. 1671 yılında Maraş’a giderken buradan geçen Evliya Çelebi, Misis'ten 8 saatte geldiği Toprakkale'yi “Kınık Kalesi” diyerek tanıtmıştır. Sonra bir saat daha doğuya gitmiş ve Müzeyyin İsneyn kasabasına ulaşmıştır.
    Müzeyyin İsneyn Kasabası, Kınık’ın pazarı olduğu bilinmiyor, tahmin ediliyordu. Çünkü piyasadaki çoğu Seyahatname tercümeleri eksik bilgi veriyordu. İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde görev yaparken Seyahatname’nin 1935 yılı baskısını inceledim. Orada Müzeyyin İsneyn Kasabasının Kınık Kazası olduğunu okuyunca çok sevindim. Evliya Çelebi'nin Toprakkale'den sonra geldiği Müzeyyin İsneyn Pazarı'nın Kınık Kazasına ait olduğunu Kınık kazasının merkezinin de Osmaniye olduğunu ispatlamam için bir belge daha bulmuş oldum.
    Evliya Çelebi, Toprakkale'den doğuya doğru bir saat gittikten sonra Kınık Kazasına gelmiştir. Kınık Kazasına “Müzeyyin İsneyn Kasabası” demiştir. Pazaryerinin; bir ovanın ortasında olduğunu, içinden Karaçay'ın aktığını, 48 köyü bulunduğunu, eşkıya korkusundan dolayı hanlarının çok sağlam yapıldığını ballandıra ballandıra anlatmıştır.
    Misis-Toprakkale arası 53 km'dir. Seyyah, Misis'tan Toprakkale’ye 8 saatte gelmiştir. Bu da saatte 7 km hızla gittiğini göstermektedir. Zaten yaya değil atlıdır.
    Toprakkale’den doğuya bir saat gittikten sonraki şehre Kınık Kazası demiştir.
    Bu da göstermektedir ki, Toprakkale'den sonra doğuya doğru gidilirken bir saat sonra yani 7.km 'deki yer Osmaniye'nin yerindeki Kınık Şehridir.
    Evliya Çelebi Diyor ki!
    “Evsaf-ı Kasaba-i Müzeyyin İsneyn Adana Eyaletinde paşanın hassıdır. Subaşılıktır. Ve yüz elli akçe Kınıklı kazasıdır. Ve nahiyesi kırk sekiz pare kuradır. Kadıya senevî bir kise hâsıl olur.
    Bir sahra-yı azimin vasatında nev-bina bir şirin kasabadır.
    Haftada bir gün yirmi- otuz bin Türk ve Türkman ve çoban ve pir ve civan cem olub azim bey-ü şira olur ve herkes metaın füruht idüb hayr-ı azim iderler.
    Bu ecilden bunda hala binden mütecaviz Pazaryeri'nde yeni dükkânlar ve müteaddit hanlar ve iki yüz yerli ve sahibleri mukim kargir dükkânlar ve iki minareli muhtasar camiler ve beş kargir bina han-ı bezirgânlar ve iki han dahi henüz esasın bırakmışlar. İtmamı müyesser olursa kal'a misal hanlar olur.
    Türkman eşkiyası havfinden metin hanlar vardır ve bir hamamı var.
    İnşallah ü Taala bu İsneyn bir şehr-i azim olur.
    Zira canib-i erbaasında il vilayet bişümardır.
    Ve etrafında olan bağların üzümü Adana'ya ve Tarsus'a ve Kurdkulağı'na ve Payas'a gider. Üzümü dağı taşı tutmuştur. Kasım gününden iki ay sonra kar altından bir güne üzümü çıkar gayet meşhurdur.
    Bu şehirde bazarı temaşa idüb bir gice mihman olub alessabah Subaşı'ndan elimizde olan Buyurdum ile yirmi altı ve on piyade yiğit alub yine şark canibine bazar içinden cereyan iden Nehr-i Karaçay Arslanlı beli tarafından gelüb Kınık Kal'ası kurbünde Nehr-i Ceyhuna mahlût olur,
    Ve bu mahalde yayılan Türkman kabilesi Akçakoyunlu ve Avşarlı ve Keçeliuşağı yurtlarıdır. On bin bahadır Türkman olur ve bu etraf vilayetleri cümle Türkman müstevli olmuşdur ve Keçeli Oğullarında taam yiyüb...”(Evliya Çelebi, Seyahatname, Devlet Matbaası Yay. İst.1935, C;9)
    Sınırname’ye Göre;
    Kınık Osmaniye’dedir
    Kınık Şehri’nin Osmaniye'de kurulduğuna ilişkin en önemli belge Adana Mufassal Tahrir Defterindeki 1691 tarihli Kınık Sınırnamesi’dir.
    Doğu Çukurova'da “Türkmenlikten çıkup” aşiretçilik yapan İfraz-ı Zülkadriye Türkmenlerinin sebep olduğu sınır ihtilafları, huzursuzluk ve kargaşa üzerine Osmanlı Devleti tarafından ferman gönderilmiş; Kınık, Berendi ve Ayas kazalarının idari sınırlarının yeniden tesbiti istenmiştir. Söz konusu ferman üzerine Adana Kadısı başkanlığında Sınır Tesbit Heyeti oluşturulmuştur. Kınık Kazasının sınırlarını tesbit heyetine Kınık Kazasından; Hacı Yusuf, İmam Veli Ali, Hacı Osman Ağa, Hacı İsa oğlu Molla Mehmet, Karasolak, Hacı Hüseyin Efendi, Hacı Mehmet, Taviloğlu Molla Veli, Hacı Halil, İbrahim Efendi, Molla Salih, Yakup ve Kara Mustafa bilirkişi olarak çağrılmıştır.
    Bu sınırnamede adı geçen Kınık’lı bilirkişilerden Hacı Osman Ağa, harabe olan Kınık şehrini terk etmeyen ve Hacı Osmanlı Köyü'ne adını veren bir Kınıklıdır. Hacı Osman Ağa’nın köyü de şimdi Osmaniye'nin merkezindeki Hacı Osmanlı Mahallesi’nin adıdır.
    Yani; Osmaniye'nin merkezinde bulunan Hacıosmanlı Mahallesinin yerindeki Hacıosmanlı Köyünün kurucusu Kınık eşrafından Hacı Osman Ağa’dır.
    Adana Kadısı başkanlığında kurulan ve Kınık eşrafından bilirkişilerin de bulunduğu Sınır Tesbit Heyeti, Karaçay'ın boğazında yani şimdiki Karaçay köprüsü civarında toplanmış, Kınık Kazasının sınırını kararlaştırmışlardır.
    Sınırnameye göre; Kınık'ın dağ sınırı Gözeneler ( Erzin)den başlayıp Karagöl, Hacbel, Zorkun, Hınzır Dağları (Hınzırı Yaylası) ve Türk Mezarlığı (Türküdüzü) üzerinden Alçakkaya’ya, sonra Kızıldağ (Cebel-Kösürdağı), Avcıbeleği (Çamçatağı-Avcıdamı), oradan da Anagöz Çayı (Gürdük Çayı)’na kadar olduğu bildirilmiştir. Kınık Şehri’nin Çukurova’daki sınırı da Ceyhan Nehri’nin batısı ve güneyidir.
    Sınırnamedeki bir husus Kınık Şehri’nin yerini tarif etmiştir. Karaçay boğazında yani şimdiki Karaçay Köprüsü civarında toplanan heyet burasının Kınık Kazasına “çeyrek saat yer” olduğunu belirtmiştir. Karaçay'a çeyrek saat yer, yani 15 dakika mesafedeki Kınık Şehri herhalde şimdiki Osmaniye'nin yeridir.

    Kınık Sınırnamesi
    “Hüve'l-muin,

    İşbu bin iki yüz iki senesinde Mah-ı Cemaziyelula'nın yedinci gününde Dergâh-ı Ali Kapucubaşı'larından iftihar-ül emacid velekarım Yeğen Mehmed Ağa kulları yedi ile Adana ve Ayas maa Berendi ve Kınık ve Payas Kadılarına hitaben ferman-ı cihan-muta' varid olub mazmun-ı itaat-makrununda İfraz-ı Zülkadriyye reayası fi-ma-ba’d Türkmenlikden çıkub Ayas maa Berendi ve Kınık Kazalarında sakin olub ziraat edüb hâsıl eyledikleri mahsullerinin hums sub'a varınca öşürlerin canib-i Miri'ye eda edüb Demirkapu'dan Misis'e varınca mürur ve ubur eden ebna-i sebili kutta-ut tarik ve ehl-i fesad mazarratından hıfz u hıraset edüb muaf ve müseem olmaları,
    Zikrolunan kazaların kadim hududu keşf ve tahrir olunub vukuu üzere arz ve ilam olunmak ferman buyurulmağın,
    İmtisalen li-l emr-il ali Adana Kadısı ve Mütevellisi, ve Ayan-ı Vilayetden Şeyhzade Mehmed Efendi, Ve biraderi Mahmud Ağa, Ve Ramazanoğlu Sadık Bey, Ve Nakib-ül eşraf Kaymakam Es-Seyyid Mustafa Ağa, Ve Serdarı Mehmed Çavuş, Ve Kethüdayeri Vekili olan El-Hacc Hamza Ağa, Ve Misis Kadısı ve Mütevellisi Veli Ağa ve İmamı Abdullah Efendi ve Hatibi Ahmed Efendi Ve Vukuf-u tammı olan İhtiyarlarıyla, Zikrolunan kazaların kadim hududu müşahede olunması içün, Kasaba-i Misis'in kıble tarafında Cebelinur kurbünde akd-ı meclis olunub sual olundukda;
    Nehr-i Ceyhun'un garbi tarafı Adana Kazası'na tabi Yüreğir Kazası toprağı, Şarki tarafi Berendi Kazası toprağıdır, Deyu ahalisi ihbar eyledikleri kayd ve tahrir olunub,
    Andan dahi cemaat-ı mezkûr ile Demirkapı'ya varub akd-i meclis olunub sual olundukda;
    Zikrolunan kazaların kıble tarafı Demirkapı'dan deryaya müntehi olur canib-i şarkisi Turunçlu’ya Ve andan Gözenek'e müntehi olur. Lakin Demirkapı ve Büyükmanend Halep toprağıdır, deyu ihbarları kayd olunub,
    Andan dahi cemaat-ı mezkûr ile Kınık Kazası yanında olan, İsneyn Bazarı kurbünde cereyan eden, Karaçay demekle maruf su boğazına varulub;
    El-Hacc Yusuf ve İmam Veli Efendi ve Hacı Osman Ağa ve Hacı İsa Oğlu Molla Mehmet ve Karasolak ve Hacı Hüseyin Efendi ve Hacı Mehmet ve Taviloğlu Molla Veli ve El-Hacc Halil ve İbrahim Efendi ve Molla Salih ve Yakup ve Kara Mustafa vesair vukuf-u tammı olan ahalilerinden cem-i gafir ve cemaat-ı kesir ile akd-i meclis olunub ahalisinden sual olundukda,
    Zikrolunan kazaların kadim hududu;
    Şarki tarafi; Gözenek'den Sarı Çınar'a, Ve andan İdrak Bocası’na, Ve andan Karagöl’e, Ve andan Hacbeli'ne, Ve andan Zorkun'a, Ve andan Cebel-i Hınzır’a, Ve andan Köyceğiz'e,
    Ve andan Türkî Makbereliği olan gediğe, Ve andan Alçakkaya’ya, Ve andan Kızıldağ'a,
    Ve andan Avcı Beleği’ne, Ve andan Anagöz Çayı’na, Ve andan Nehr-i Ceyhun'a müntehi olur.
    Ve İsneyn Bazarı'nın nısfı Maraş toprağı ve nısf-ı aheri Kınık toprağı Adana Sancağıdır,
    deyu beynennas meşhur ve mütevatir, Velâkin bu hududun dâhilinde kalmışdır.
    Rub' saat yerdir.
    İçinde bazı Maraş erbab-ı tımarı toprağı vardır. Ve zikrolunan kazaların şimal ve garb tarafları Nehr-i Ceyhun olub, deryaya varıncaya değin Berendi ve Ayaş toprağıdır.
    1102-Ali El-Mevla Hilafetihi be-Kaza-i Kınık,
    Demirkapı kurbünde Halep toprağıdır dediğimiz Üzeyr toprağıdır, İsneyn Bazarında Maraş toprağıdır dediğimiz Kars Sancağıdır. Adana kalasında mahfuz olan mufassalı bile getürülmüş idi.
    Ferman Sultanımındır. Sahh”
    (Doç.Dr. Yılmaz Kurt, Tarih İçinde Bütün Yönleriyle Osmaniye Sempozyumu)



     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Ahmet Cevdet Paşa’ya Göre;
    Kınık Osmaniye’dedir
    Bilindiği gibi Osmaniye, 1865 yılında Hacı Osmanlı Köyünde, yani şimdiki Hacı Osmanlı Mahallesi'nin bulunduğu yerde kurulmuştur.
    Osmaniye'nin kurucusu ve isim babası Ahmet Cevdet Paşa, Osmaniye'nin kurulduğu yerin eskiden Pazaryeri olduğunu, buradaki kasabanın halkının dağlara çekildiğini belirtiyor. Buradaki harabelerden bahsediyor.
    Ahmet Cevdet Paşa'yı dinleyelim;
    “Hacı Osmanlı Karyesi’nin piş-gahında Pazaryeri denilir bir mahalde görülen asara nazaran vaktiyle burası bir büyük kasaba olup mürur-ü zaman ile harap olarak ahalisi dağılıp dağlara çekilmiş olduğu istidlal olunmuş ve arazisi ise Gavurdağı eteklerinde Çukurova'nın en münbit yerlerinden olduğu görülmekte burada yine bir kasaba inşası tasmim kılınmıştır.” (Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir, s;159)
    Kolayca anlaşılacağı gibi Osmaniye'nin kurulduğu yer Hacıosmanlı Köyünün bulunduğu yerdir. Osmaniye'nin ilk kurulduğu yer Hacıosmanlı Köyü olmakla beraber, halkın yerleştiği yerle ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Osmaniye'nin ilk kurulduğu yerle ilgili olarak kimileri Konağın Düzü kimileri de Haraz Mahallesi demektedir. Osmaniye'nin ilk kurulduğu yerle ilgili iddiaların hepsinde inandırıcılık payı olabilir. Ama bir hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir.
    Ahmet Cevdet Paşa ilk defa Osmaniye'yi Hacıosmanlı Köyü’nde kurduğu zaman belli ki halk orayı değil Konağın Düzü veya Haraz Mahallesi mevkilerini tercih etmiş ama daha sonra bu tercihteki hatayı fark etmiştir.
    Bu nedenle, bir grup Osmaniyeli dilekçe yazmış, İstanbul'a giderken Belen'den geçen Halep Valisi olan Ahmet Cevdet Paşa'ya vermiş, Osmaniye'nin eski Pazaryeri harabelerinin bulunduğu yere naklini istemişlerdir. Ahmet Cevdet Paşa da Osmaniyelilerin bu isteğini uygun görmüştür. Hatta Ahmet Cevdet Paşa daha sonra Maraş'a giderken Osmaniyelilerin ilk yerleştikleri yerleri yazlık yapmak için terk ederek eski Pazaryeri’nde yerleştiğini görmüş, bundan mutlu olduğunu belirtmiştir.
    Ahmet Cevdet Paşa anlatıyor;
    “Mukaddema Halep'ten İstanbul'a gelirken Osmaniye vücuh-u Belen'e gelip bizimle görüştüklerinde Osmaniye Kasabası ücra yerde bulunduğundan Adana'dan İslâhiye’ye ve Maraş tarafına giden yolcular kasabaya uğramayıp bu cihetle ahz-ü itâdan mahrum olduklarını derk etmekle bu kasabayı cadde üzerine vaki pazaryerine nakil etmek için vaki olan istidaları üzerine kendilerine ruhsat verilmiş ve onlar dahi hemen eski kasaba ve bağçelerini kendilerine sayfiye olmak üzere terk ederek Pazaryeri’nde müceddeden bir kasaba bina etmişler idi.
    Bu kerre Maraş'a giderken bu yeni Osmaniye kasabasına uğranılarak bundan dahi kesb-i neşat ve inşirah eyledim.” (Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir, s.240)
    Ahmet Cevdet Paşanın verdiği bilgilerden de anlaşılacağı gibi şimdiki Osmaniye eski Kınık Şehri harabeleri üzerine kurulmuştur.
    Yani Kınık Şehri şimdiki Osmaniye'de kurulmuştur.

    Kınık, Toprak Altında
    Kınık Şehri’nin merkezinin Osmaniye olduğunu söylerken haklı olarak gözle görülür, elle tutulur belge istenmektedir.
    Şehir merkezindeki eski Kınık Şehri veya Pazaryeri harabeleri tamamen kaybolmuştur. Eski kerpiç evlerin duvarında köşe taşı olarak kullanılan kesme taşlar Kınık Şehri'ne ait olmalıdır.
    Kınık Şehrinin Köylerindeki harabelerle ilgili yüzey araştırmalarımız devam etmektedir.
    Toprak altında kalmış Kınık Şehri, Köyleri ve Mezraları olan yerlerde ve harabelerde yapılacak kazılarla da bazı belgeler ortaya çıkacaktır.
    Osmaniye kuruluşundan 16 yıl sonra yayınlanan Adana Salnamesinde Osmaniye'deki ululardan bahsedilmektedir.
    “Osmaniye’de eizze-i kiramdan Hasan Dede, Yağmur Dede, Pirsofu ve Süleyman Dede -kuddise sirruhüm- hazeratının merkad-i mübarekeleri vardır.” ( Adana Salnamesi 1881)
    Eski İl Yıllığı olan Salnamede adı geçen; Karaçay'da Hasan Dede, Dereobası’nda Pirsofu, Fakıuşağı’nda Yağmur Dede ve Toprakkale'de de Süleyman Dede'nin eski Kınık uluları olduğu tahmin edilmektedir.
    Kayıp şehir Kınık ile ilgili araştırmalar Osmaniye tarihi için çok önemlidir. Bu araştırmalara yardımcı olmak her Osmaniyeli için onurlu bir görevdir.


    [​IMG]
    ÇUKUROVA’DA 3 EFSANE

    Üç tarafı yüksek Toros Dağları ile çevrili Çukurova, uygarlıkların buluştuğu Doğu Akdeniz kıyısındaki geniş düzlükte kurulmuştur. Yaşlı tarihten daha eski olan Çukurova’nın bilinmeyen tarihi efsanelerle anlatılmıştır.
    Çukurova’nın zengin tarihinde henüz bilinmeyen ama halkın zihninde yer eden pek çok efsane vardır. Şahmeran, Lokman Hekim, Magarsus, Kraliçe Puduhepa, Kızkalesi efsaneleri, Bebek, Alageyik, Genç Osman, Cabbar Dede ve 7 Kardeş hikayeleri Çukurova halk kültüründe yerini almış, ninelerin dilinde masal, ozanların sazında türkü olarak yaşatılmıştır.
    Bu efsaneler arasında; Kilikya Efsanesi kuruluşun, Kral Kızı Efsanesi var oluşun, Adana’nın Fethi destanı da yeniden doğuşun hikayesini anlatır.
    Kilikya Efsanesi
    Bundan üç bin yıl önce idi. Akdeniz’in doğu sahillerinde Fenikeliler yaşıyordu. Fenikeliler denizci kavimdi. Çok uygar ve sanatkârdılar. Karatepe yazıtlarında görüldüğü gibi şimdiki alfabemizin de öncüsü olan alfabeleri vardı
    . Cam ustalığında da hayli ileri idiler. Adana Müzesinde Fenike Camları için düzenlenmiş seksiyonda pek çok örnek vardır. Denizaşırı ülkelerle ticaret yaptıklarından zengindiler.
    Fenike kralının dünya güzeli bir kızı vardı. Adı; Europa idi.
    Güzel bir bahar günü Fenike Kralının güzel kızı arkadaşları ile beraber kırlarda hem piknik yapıyor, hem de eğleniyordu. Arkadaşları topladıkları binbir çeşit Akdeniz çiçeğinden taçlar yapıp başına, girtlantlar örüp göğsüne asıyorlardı.
    Birgün Europa yine kırlarda iken Baştanrı Zeus onu gördü. Ve bir bakışta ona aşık oldu. Europa’nın kar gibi beyaz yüzü, Toros yeşili gözleri, inci dişleri Zeus’u büyüledi.
    Zeus derhal genç ve uysal bir Toros kılığına girdi. Ve Europa’nın çevresinde kur yaparak dolaşmaya başladı. Toros; hem dağ, he de boğa demektir.
    Bu sevimli Toros’u gören Europa ona yaklaştı. Toros da başını uzattı. Güzel kızın üzerine binmesini ister gibiydi. Europa da öyle yaptı. Bir ceylan çevikliğinde Torosun üzerine bindi.
    “Haydi, siz de binin” diye arkadaşlarına seslendi. Ancak Toros diğer kızların üzerine binmesini beklemeden birden kılık değiştirdi. Pegasus oluverdi. Kanatlandı ve uçmaya başladı. Korkudan gözleri faltaşı gibi açılan, ne yapacağını şaşıran Europa düşmemek için iki eliyle sımsıkı tutunuyordu. Arkadaşlarına da “Beni kurtarın” diye yalvarıyordu.
    Kızlar telaşla saraya koştular. Durumu krala anlattılar. Biricik kızının kaçırıldığını anlayan Kral Agenor üç oğlu ile birlikte Europa’yı aramaya başladı.
    Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Güzel Europa bir türlü bulunamadı.
    Agenor’un küçük oğlu Kiliks her yerde Europa’yı aradı.
    Bir gün yolu Çanakkale’deki Truva şehrine düştü. Orada Anadolu’dan gelen diğer krallar, komutan ve askerlerle birlikte Truva savaşına katıldı.
    Kiliks Truva Savaşında çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Hatta savaşın kaderini bile değiştirdi. Adı kısa zamanda her tarafta ünlendi.
    Truva Savaşına katılan diğer kahramanlarla birlikte Kiliks te tekrar Anadolu’ya döndü. Her bir Truva kahramanı Anadolu’da şehirler kurdu. Mopsuhestia’yı Truva kahramanı Mopsus, Kilikya’yı da Fenike Kralı Agenor’un oğlu Kiliks kurdu.
    O yüzden bu bölgeye Kilikya;
    Buradaki dağlara da Toros denildi.

    [​IMG]
    Kral Kızı Efsanesi​

    Her şehrin bir hikâyesi vardır. Özellikle tarihi şehirleri hikâyeleriyle tanımak daima ilginç olmuştur. Biz de sözümüzü Anavarza'da dilden dile anlatılan Kral Kızı efsanesiyle tamamlayalım.
    Eski Anavarzalılar, surlarının sağlamlığı nedeniyle güven içinde ve mutlu yaşıyorlarmış. Anavarza kralının da dünya güzeli bir kızı varmış. Güzel kız evlenecek çağa geldiği zaman Sis Kralı, Anavarza Kralına elçi göndermiş. Güzel kızı oğluna istemiş. Üstelik kızı vermezse bunun bir savaş sebebi olacağını da ima ettirmiş. Kralsa kızını çok seviyor, henüz evlendirmek istemiyormuş. O yüzden derin düşüncelere girmiş.
    Dert gelirse üst üste gelirmiş. Sis kralının elçisi gittikten sonra bu kez de Misis kralının elçisi gelmiş. Kral ona da ne cevap vereceğini bilememiş.
    Kralının kızı güzel olduğu kadar da akıllıymış. Babasının üzüntüden eriyip aktığını görünce; “Babacığım, üzülme.” demiş. Düşüncesini babasına iletmiş. “Şehrimizin suyu az. Misis Kralı'na da, Sis Kralı'na da haber gönder. Hangisi Anavarza'ya su getirirse beni ona ver.”
    Kral, kızının bu düşüncesine çok sevinmiş. Misis kralına da Sis kralına da bu şartını iletmek için elçiler göndermiş.
    Bunun üzerine Misisliler Kozan Alapınar'dan, Sisliler de Bucak'tan Anavarza'ya daha önce su getirmek için kıyasıya bir yarış içine girmişler.
    Bir zaman sonra Kralın kızı Misislilerin yaptığı su yolunun Anavarza'ya yaklaştığını olduğunu görmüş. Görmüş ama onun gönlü de meğerse yiğitliğini çok duyduğu Sis kralının oğlundaymış. Hatta ona, elini çabuk tutması için gizlice haberler de gönderirmiş.
    Sonunda Misisliler, Sislilerden önce suyu Anavarza'ya getirmişler.
    Her ne kadar söz vermişse de Misis prensiyle evlenmeye gönlü razı olmayan güzel kız kendisini Anavarza'nın kayalıklarından aşağıya atmış.
    Bu yüzden halk Anavarza kalesinin güney kısmına Oğlan Kalesi, kuzey kısmına da Kız Kalesi adı verilmiş.
    Denilir ki Bekçi evinin önündeki mozaikli havuz, bu kız için mezar olarak yaptırılmış. Yine denilir ki, Anavarzalılar o tarihten beri bir daha gülmemiş.
    Dilerim, bu söylediklerim efsanelerde kalır da Anavarzalılar'ın yüzü her zaman güler.
    [/COLOR]
     

Sayfayı Paylaş