1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlı Başkentleri

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 30 Kasım 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    BURSA

    Osmanlı'nın 1. Başkenti...

    Osmanlılar'ın Hüdavendigar Vilayeti


    1071 yılından sonra Anadolu'yu fethetmeye başlayan Selçuklular; bölgeye Asya'dan getirdikleri Türk boylarını yerleştirme çabalarına girdiler. Selçuklu İmparatorluğu'nun zayıflayıp dağılmaya başlaması üzerine kurulan Anadolu beyliklerinden Osmanlı Beyliği, kısa zamanda gelişip çevresindeki Tekfurlar'ın arazilerini de alarak güçlenip büyüdü.

    Osmanlı Beyliği'nin kurucusu, 1258 yılında Söğüt kasabasında doğan Osman Bey'di. 1299'da Bilecik, Yenikent, İnegöl ve İznik de Beyliğin topraklarına katıldı. Altıyüz yılı aşkın hüküm sürecek olan Osmanlı İmparatorluğu'nun temelleri atılmıştı. Osman Gazi'nin başarılarıyla Osmanlı Beyliği'nin güçlenmesi karşısında kuşkulanmaya başlayan Bursa tekfuru Atranos, Bizans'tan dilediği yardımlara, Kestel ve Kite tekfurlarının güçlerini katarak 1301'de Koyunhisar'da Osmanlı ordusu ile çarpışmaya başladı. Savaşın galibi Osman Bey'in orduları oldu.

    Artık Türkler'in hazırlıkları yavaş yavaş başlamıştı. Tekfurlar'ın bu olaydan sonra da birlik halinde çalıştıklarını gören Osman Bey, 1317 yılında kenti kuşatmaya doğru ilk adımı attı. Öncelikle deniz ilişkisinin kesilmesi gerektiğinden, Kaplıca tarafında bir kale yaptırıp, kardeşinin oğlu Ak Timur'u kumandan tayin etti. Osmarı Bey'in kölesi Balabancık da dağ tarafına yapılan kaleden sorumluydu. Bu bölgelerden halkın kente giriş ve çıkışları engellenmişti. Atranos Beyce kalesini yıkan Türkler, Pınarbaşı'na karargahlarını kurdular. Osman Gazi kuşatma için gerekenleri yaptıktan sonra kumandayı, oğlu Orhan Bey'e devrederek Yenikent'e döndü.

    Kuşatma sekiz yıl sürdü. Hastalıklarla boğuşmaya başlayan Osman Gazi'nin sefere gidip savaşacak dermanı kalmamıştı. Oğlu Orhan Gazi'ye kenti ele geçirme emrini verdi. Orhan Gazi önce Evrenos Kalesi'ni aldı. Kale tekfuru dağlara kaçtı. Artık hedef Bursa'ydı. Orhan Gazi, Bursa tekfuruna Mihal Bey'i gönderip, teslim olmasını istedi. Tekfur, Orhan Gazi'den bağışlanmasını isteyerek, kıymetli elbiseleri ile kırk bin altın gönderdi. Orhan Gazi babasının onayını aldıktan sonra, Tekfur'un ailesinin ve adamlarının kaleden ayrılıp Gemlik sahiline ulaşabilmeleri için gerekli izni verdi. Tekfur ve beraberindekiler buradan bir gemiyle İstanbul'a doğru yola çıktılar. 1326 yılında Bursa artık Türkler'indi.

    Kentin alındığı haberi, hastalığı çok şiddetlenen Osman Gazi'ye ölüm yatağında ulaştırılabildi. Saltanatı Orhan Gazi'ye bırakan Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk Sultanı yüzünde bir tebessümle yaşama veda etti. Bursa'nın alınması Osmanlı Beyliği için bir dönüm noktası olmuştu. Dedesi Ertuğrul Gazi'nin yaşamını yitirdiği 1281 yılında doğan Orhan bin Osman, artık Osmanlı sultanlarının ikincisiydi. Sultan'ın ağabeyi birgün huzura çıkıp, saltanat için üç şey yapması gerektiğini söyledi. İlki, adına sikke bastırmaktı. İkincisi diğer insanlardan farklı kıyafetler giymek, üçüncüsü ise yaya askerine hazineden uIufe tayin etmekti. Önceleri sikke, Selçuklu sultanları adına bastırılırdı. 1328'de Orhan Gazi, adına sikke bastıran ilk Osmanlı Sultanı oldu. Kılık kıyafette de yenilikler yapıldı. Kırmızı ve siyah renklerde giysileri olan askerler, artık beyaz renkte üniformalar giymeye başladılar.

    Bithynia, Roma ve Bizans'ı yaşayan Bursa, 1335 yılında Osmanlı'ya ilk başkent oldu. Saltanatı yaklaşık 35 yıl süren Orhan Gazi, 1360 yılında yaşama veda ederken, yerini oğlu Murad'a bıraktı. 1326 yılında doğan Sultan Murad han bin Orhan bin Osman Gazi, Osmanlı sultanlarının üçüncüsüydü. Hüdavendigar adıyla ünlenmişti.

    1362'de Edirne kenti ele geçirildi. Murad-ı Hüdavendigar bir gece düşünde, ak sakallı, nur yüzlü bir kimseyle yarenlik ederken, o kişi ona Edirne'de bir saray yaptırmasını söylediğinden, Edirne'de büyük bir saray inşa ettirildi. Daha sonra başkentliği Edirne üstlendi. Sonraki yıllarda da Bursa önemini hiç yitirmedi.

    1399'da Yıldırım Bayezid, su tedavisine çok önem verilen Bursa Darüşşifası'nı kurdu. 1402'de kente giren Timur orduları medrese, cami gibi binalara büyük zararlar verdiler ve kentte yangınlar çıkardılar. 1429'da veba salgını kenti kasıp kavurdu. 1482'de Cem Sultan Bursa'da 18 günlük sultanlığına başladığında kendi adına para da bastırmıştı. Yetişen II. Bayezid ordularıyla çarpışmaya mecbur kalan Cem, kenti yenilmiş olarak terketti.
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    EDIRNE

    Osmanlı'nın 2. Başkenti

    Osmanlı'nın "Dar--ül Mülk'ü


    1354'de bir gece Süleyman Bey Kallipolis (Gelibolu) kalesini aldı ve Osmanlı kuvvetleri Trakya'ya akınlara başladı. Artık Trakya'da Türkler'in ayak sesleri duyuluyordu. 1360'da Didymotheikos (Dimetoka) fethedildi. I. Murad (1359-1389), tahta çıkışından başlayarak Rumeli'nin ele geçirilmesi için yapılan girişimlere büyük önem ve hız verdi. Sultan, Çorlu ile Keşan'ın da Osmanlı yönetimine geçmesinin ardından, Lala Şahin Paşa'yı Hadrianopolis'in fethi ile görevlendirdi. Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi ile birlikte bu görevi yerine getirerek ken- ti Bizanslılar'dan aldı. 1362'nin Temmuz ayında I. Murad döneminde Hadrianopolis artık Türkler'indi. I. Murad'ın Celayirli hükümdarı Üveys Han'a gönderdiği fetihnamede kentin adı Edirne olarak yer aldı. Fethedilen bu yeni kenti büyük bir onurla ziyarete gelen I. Murad, kalenin yönetimini Lala Şahin Paşa'ya bıraktı. Bundan sonra Edirne Türkler'in Rumeli'yi fethetme hareketlerinde çok önemli bir askeri üs oldu. 1363'de Lala Şahin Paşa Filibe'yi ele geçirmek amacıyla buradan harekete geçti. Ertesi yıl, Sırp, Eflak ve Macar birliklerinden oluşan haçlı ordusuna karşı Sırpsındığı Savaşı, Edirne'nin 25 km. batısında gerçekleşti. Sultan Murad bir gece düşünde, ak sakallı, nur yüzlü bir kimseyle yarenlik ederken, o kişi ona Edirne'de bir saray yaptırmasını söylediğinden, Edirne'de büyük bir saray inşa ettirildi.

    Osmanlı'nın "Dar--ül Mülk'ü

    Edirne fetholunduktan sonra büyük bir hızla Türkleşmeye başladı. Osmanlılar'ın kenti 1365'de başkent yapmaları Edirne için yepyeni bir devrin başladığını gösteriyordu. I. Bayezid (1389-1403) İstanbul'u kuşatma hareketlerini buradan yönetti.

    Yıldırım Bayezid'in ölümünden sonra taht kavgası nedeniyle şehzadeleri birbirlerine düştüler. Bu Fetret Devri'nde (1403-1413) kent daha büyük bir önem kazandı. Bayezid'in büyük şehzadesi Emir Süleyman Çelebi, devlet hazinesini Bursa'dan Edirne'ye taşıyarak burada tahta çıktı. Daha sonra şehzadelerden Musa Çelebi, Eflak Voyvodası'nın da yardımı ile ağabeyi ile mücadeleye girerek 1411'de kenti ele geçirdi ve burada kendi adına para bastırdı. 1413'de I. Mehmed Çelebi (1413-1421) Osmanlı Devleti'ni yeniden toparlayarak Edirne'yi kardeşinin elinden aldı.

    1419'da bu defa da I. Bayezid'in Ankara Savaşı'nda kaybolan oğlu olduğunu ileri süren Mustafa Çelebi (ya da Düzmece Mustafa) sahneye çıktı. Taht üzerinde hak iddia ederek Edirne'yi ele geçirdi. Bir sultan olduğu inancı ile de burada kendi adına para bastırdı. Ardından güçlü bir orduyla Edirne'den Anadolu'ya geçtiyse de, Bursa yakınlarında II. Murad'a (1421-1451) yenildi. Edirne'de bıraktığı hazinesini aldıktan sonra Eflak'a giderken yakalanan Mustafa Çelebi, 1442'de yeniden Edirne'ye getirilerek öldürüldü. Edirne'de ilk şenlik, işte bu olayın ardından yapıldı. Halk da büyük bir coşku ile bu şenliklere katıldı.

    II. Murad, Edirne'de şehzadeleri Alaeddin ile Mehmed'e çok görkemli sünnet düğünleri de düzenletti. Sultan, 1444'de tahtı oğlu II. Mehmed'e bırakarak Manisa'ya çekildi. Edirne başkent olduktan sonra tahta çıkan ilk sultan olduğu için, Edirne Sarayı'nda yapılan ilk culüs töreni de II. Mehmed için gerçekleştirildi. Bu ilk tahta çıkışında 12 yaşında olan çocuk sul- tanın adı, İstanbul'u fethettikten sonra şanına yakışır biçimde Fatih Sultan Mehmet olarak anılacaktı. Manisa'ya çekilen II. Murad, bir haçlı ordusunun harekete geçmesi üzerine yeniden Edirne'ye gelmek zorunda kaldı. Bu haçlı ordusu Varna'da kesin bir yenilgiye uğrayacaktı.

    II. Murad zaferin ardından yönetimi yine oğluna bırakmasına karşın, yeniçerilerin ayaklanması üzerine Edirne'ye gelerek üçüncü kez tahta çıkmak zorunda kaldı. II. Mehmed (1451-1481), II. Murad'ın 5 Şubat 1451'de ölümüyle kesin olarak tahta çıktı. Artık onun önünde çok önemli bir hedef vardı. Constantinopolis'i almak... Bu amacına yönelik harekatı Edirne'den başlattı.

    Yeni başkent Constantinopolis

    II. Mehmed'in bu kutsal amacı 1453'de gerçekleşti. 29 Mayıs sabaha karşı yapılan taarruzla Constantinopolis'in kara tarafındaki surlan yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde kente girerek, Ayasofya'da namaz kıldı. Constantinopolis'in fatihi II. Mehmed artık "Fatih Sultan Mehmed" olarak tarihe geçecek, Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni başkenti de Cons- tantinopolis olacaktı. Başkentliği devrettikten sonra da Edirne, imparatorluğun önemli olaylarına sahne olmaktan geri kalmadı. Kent, Gedik Ahmet Paşa'yı Edirne Sarayı'nda idam ettiren II. Bayezid (1481-1512) ile oğlu Selim arasındaki taht kavgasına sahne oldu.

    Edirne, 16. yy'da Batı'ya düzenlenen seferlerin merkez üssü oldu. Sultanların çoğu zamanlarını geçirdikleri bir yer durumunda olduğundan sürekli olarak ilgi gördü. Yavuz Sultan I. Selim (1512-1520), Kanuni Sultan I. Süleyman (1520-1566), ve II. Selim (1566-1574) kentin bayındırlığına büyük önem verdiler.

    Edirne'nin parlak dönemleri

    17. yy'da ise I. Ahmed'den (1603-1617) başlayarak bu ilgi daha da arttı. II. Osman (1617-1622) ve daha sonra IV. Murad (1623-1640) Edirne koruluk ve ormanlarında büyük av eğlenceleri düzenlediler. "Avcı" adıyla anılan N. Mehmed (1649-1687) ise çoğu zamanını burada sürek avına çıkarak geçirdi. 1670'lerde Edirne'yi neredeyse ikinci bir yönetim merkezi yapan N. Mehmed, Rus ve Leh Seferleri'ne de Edirne'den başladı.

    Yaşamını Edirne'de sürdürmeyi seven bir başka sultan, II. Mustafa (1695-1703) Edirne Vakası diye bilinen ayaklanma sonunda 1703'de tahtından uzaklaştırıldı.

    Türkler'le Ruslar arasındaki Prut Savaşı'ndan sonra 16 Nisan 1712'de Prut Antlaşması yapılmasına karşın, üzerinden yedi ay geçtiği halde Ruslar Lehistan'ı (Polonya) terketmediler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti sefer kararı aldı. III. Ahmed (1703-1730) İstanbul'dan Edirne'ye hareket etti. Bu durum karşısında kaygıya kapılan Rus Çarı I. Petro, görüşmeye hazır olduğunu bildirdi. Edirne'de yapılan görüşmeler sonunda 24 Haziran 1713'te Edirne Antlaşması imzalandı. İmzalanan antlaşmaya göre, Ruslar Lehistan'ı iki ay içinde boşaltacaklar, IV. Mehmed dönemindeki sınır çizgisi esas olarak alınacaktı. Ruslar aynca Osmanlı İmparatorluğu'nda misafir olarak kalan İsveç Kralı XII. Karl'ın da Rus topraklarından bir Türk koruma birliğinin eşliğinde geçirilerek ülkesine dönmesini kabul ettiler.

    Yıkımlar

    1745'deki büyük yangından sonra, 1751 yılındaki deprem Edirne'nin bir anlamda gözden düşmesine neden oldu. Bu dönemden başlayarak Edirne eski debdebesinden uzaklaşıp ge- rilemeye başladı.

    III. Selim'in (1789-1807) Nizam-ı Cedit Islahatı'na karşı çıkan Rumeli'nin ileri gelenleri ve derebeyler, Edirne'de 1801'de ve 1806'da devlete karşı iki kez ayaklandılar (Edirne kıyamı).

    1828-1829 Türk-Rus Savaşı'nda kent düşman eline geçti. 22 Ağustos 1829'da Ruslar'ın kente girmesi Edirne'nin yaşadığı zor günler oldu. 14 Eylül 1829'da Edirne'de imzalanan barış antlaşması sonucunda yeniden Osmanlı yönetimine geçmekle birlikte, savaş Edirne'yi olumsuz yönde etkiledi. Müslüman halk başka yerlere göçmeye başladı. Sultan II. Mahmud (1808-1839), halka moral vermek üzere 1831'de kente geldiğinde on gün kalıp yıkımların giderilmesi için emirler verdi. Bu gezinin anısına Hayriye, Nısfiye ve Rubiye adlarında Edirne damgalı paralar bastırıldı.

    1877-1878 Türk-Rus savaşında, 20 Ocak 1878'de Edirne tekrar on üç aydan fazla sürecek olan Rus işgali altına girdi. Birçok bölgesi yakılıp yıkıldıktan sonra 13 Mart 1879'da yine Osmanlı Devleti'ne bırakıldı.

    20. yy'ın başlangıç yılları da Edirne'ye zor günleri getirdi. 1912'de Balkan devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'na karşı giriştiği Balkan Savaşı'nda Edirne yüzaltmış gün Şükrü Paşa'nın kahramanca savunmasına karşın, açlıktan Bulgar ve Sırp kuvvetlerine 26 Mart 1913'de teslim oldu.

    22 Temmuz 1913'de Enver Bey komutasındaki kuvvetler hiçbir direnişle karşılaşmadan Edirne'ye girdiler. Kent yıkık ve harap durumdaydı. Diğer Avrupa devletlerinin Türkler'i Edirne'den çıkarmak için verdikleri tüm çabalar sonuçsuz kaldı ve Edirne 10 Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması gereğince Osmanlı toprağı sayıldı.

    Sınır kenti

    Edirne bu defa da, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1920'den 1922'ye kadar iki yıldan fazla Yunan işgalinde kaldı. Ancak 25 Kasım 1922'de Mudanya Mütarekesi'nden sonra Türk ordusu Edirne'ye girdi. 24 Temmuz 1923'deki Lozan Antlaşması'yla da o artık Türkiye Cumhuriyeti'nin Trakya bölgesinde Yunanistan ve Bulgaristan sınırı boyunca uzanan, bağrında pek çok Türk anıtını taşıyan sınır kentiydi.
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    İSTANBUL

    Osmanlı'nın 3. Başkenti

    Osmanlılar'ın Dersaadet'i


    Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.

    Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. Hisar, İstanbul'un kuşatılmasından bir yıl önce, dört ay gibi çok kısa bir sürede tamamlandı. Planı, engebeli tepelere uyacak biçimde kusursuz hazırlanmıştı. Surlar üzerindeki üç kuleyi II. Mehmed'in vezirleri yaptırdıklarından onların adıyla Halil Paşa, Zağanos Paşa ve Sarıca Paşa olarak adlandırıldı.

    II. Mehmed, Bizans Surları'nı yıkacak güçteki toplan yaptırmak üzere Avrupa'dan ustalar getirtti. Artık herşey hazırdı. 1453 yılının mart başında Osmanlı kuvvetleri kentin çevresin- de toplandılar. 4 Nisan'da kuşatmayla birlikte Marmara'ya bakan surlar toplarla dövülmeye başlandı. Bizanslılar, Haliç surlarına ulaşabilmek için Haliç'in ağzını kapatan zinciri Osmanlı gemilerinin aşamayacağından çok emindiler. Ancak bir şeyi hesaplamak şöyle dursun, akıllarından bile geçirmemişlerdi. Ve bu hiç düşünemedikleri olay gerçekleşti. 22 Nisan'ın gece karanlığında II. Mehmed, donanmasından elli parça gemiyi kara tarafına kurdurduğu ahşap kızaklardan kaydırarak Dolmabahçe'den büyük bir başarı ile Kasımpaşa'ya indirip Haliç'e soktu. Gemiler, Haliç'te suya indirildiğinde Bizans'ın direnecek moral gücü de kalmamıştı.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti (1453 - 1923)

    "İstanbul mutlaka feth olunacaktır,
    Onu alacak komutan ne iyi komutan
    ve onun askerleri de ne iyi askerdir "

    (Hadis)

    29 Mayıs sabaha karşı yapılan taarruzla Topkapı'daki kara surları yıkıldı. Aynı gün, II. Mehmed at üzerinde kente girerek, Ayasofya'da namaz kıldı. Osmanlı töresine uygun olarak şehrin katedrali olan Ayasofya Kilisesi camiye çevrildi. Havariler kilisesi ve diğerleri ise Hıristiyanlara bırakıldı. Constantinopolis'in fatihi II. Mehmed artık "Fatih Sultan Mehmed" olarak tarihe geçecekti.

    Ayasofya ile Hipodrom arasında bulunan eski Bizans Sarayı 1204'deki Latin işgali sırasında yıkılıp yağmalanmış ve kullanılamaz hale gelmişti. Bu nedenle de Bizanslılar kara surlarının Haliç'e ulaştığı yerde bulunan Blakhernai Sarayı'na yerleşmişlerdi. Fatih'in kenti almasından sonra Beyazıt'ta bir kale kurularak Osmanlı'nın ilk saray inşaatına başlandı. Kalenin hemen altında büyük çarşı kuruldu.

    Bizans'ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi.

    Bizans'ı terkedenler geri dönmeye başladılar. Fetih öncesi dönemden kalanlarla birlikte, Anadolu'nun değişik yörelerinden gelenler, çeşitli milletler, çeşitli dinler kentte bir renklilik yarattılar. Nüfusu böyle bir renkliliğe dönüşen İstanbul'da göç edenlerin getirdiği yerel kültürler şehrin dokusunu zenginleştirdi.

    Kenti bezeyen Osmanlı üslubu yapılaşma

    Yalnızca sultanlar ve aileleri tarafından yaptırılabilen ve birden fazla minaresi olan camilere sultanın çoğulu olan "selatin" camileri denilirdi. İstanbul'un ilk selatin camisinin yer aldığı Fatih Külliyesi bütünüyle simetrik bir düzen içinde şehrin merkezine yerleştirildi. Cami, medrese, tâbhane, darüşşifa, çarşı ve hamamdan oluşan külliyenin mimarı Atik Sinan'dı. İstanbul'a külliyeler ve büyük camilerle birlikte, hanedan mensupları ve devletin ileri gelenleri, vezir camileri denen küçük külliyeler yaptırdılar.

    668 yılında Emevilerce gerçekleştirilen İstanbul kuşatmasında Eyyub el-Ensari şehit düşmüştü. 1459'da Fatih Sultan Mehmed tarafından Eyyub el-Ensari adına yaptırılan Eyüb Sultan Camisi, medrese, imaret ve hamamı ile birlikte bir külliye oluşturdu. Osmanlı hükümdarlarının kılıç kuşanma törenleri bu camide yapıldı.

    1472'de başlatılan Topkapı Sarayı inşaatı, 1478'de tamamlandı. Daha sonraları, dönem sultanları tarafından yeni bölümler eklenen sarayın ilk girişi Bab-ı Hümayun'dan, darphane ve nakkaşhanenin de bulunduğu birinci avluya, diğer adı ile Alay Meydanı'na girilirdi.

    Avlunun sonunda ikinci avluya ya da diğer adıyla Divan Meydanı'nâ açılan Babüsselam yani ana giriş vardı. Hastane, fırın, silâhhane binaları buradaydı. Avlunun sol tarafında ahırlar, sağ tarafı boyunca uzanan mutfak binaları vardı.

    Daha sonra sarayın özel bölümlerine açılan Babüssaade'ye geçilirdi. Kapının hemen karşısında Divan üyelerinin, yabancı elçilerin kabul edildiği arz odası vardı. Arz odasının hemen arkasında 18. yüzyıl'da yapılan Enderun binaları bulunmaktaydı. Hırka-i Saadet Dairesi'nde peygamberden ve ilk halifelerden kalan eşyalar bulunurdu. Sarayın dördüncü avlusunda değişik sultanların yaptırdıkları Bağdat, Revan, Sofa, Mecidiye köşkleri bulunmaktaydı. Osmanlı sultanları 400 yıl kadar Topkapı Sarayı'nı ülkenin yönetim merkezi olarak kullandılar. Bu kadar uzun zaman değişik sultanlar tarafından kullanılması nedeniyle de saray sürekli değişim gösterdi.

    Fatih'ten sonra gelen Sultan II. Bayezid (1481-1512), kentin merkezi bir yerinde, 1500-1505 yılları arasında Bayezid Külliyesi'ni yaptırdı. Yerleştirilişi, mimarisi, süslemesi ve çeşitli ek binaları bakımından Türk mimari tarihinin önemli halkalarından birini teşkil eden külliyenin mimarlarının Kemaleddin ve Hayreddin oldukları sanılmaktadır. Külliye, üzerinde bulunduğu araziye göre serpiştirilen; cami, türbe, imaret, sıbyan mektebi, tâbhaneler; medrese, hamam ve kervansaraydan oluşmaktaydı. Caminin içi kare olup, ortadaki büyük kubbe ve bu kubbeyi esas eksen üzerinde destekleyen iki yarım kubbe ile örtülüydü ve avlusu dışarıya üç kapı ile bağlıydı.

    Caminin revak kemerleri beyaz ve kırmızı mermerden yapıldı. Mihrap, minber, müezzin mahfili ve giriş duvarları ile kadınlar bölümü özenli bir taş işçiliğine sahip olan caminin, kapı ve pencere kanatları da devrinin en önemli ahşap işçiliğine birer örnekti.

    I. Selim (1512- 1520), 1517'de Mısır Seferi dönüşünde kutsal emanetleri getirip halife unvanını aldı ve İstanbul İslamiyet'in merkezi haline geldi.

    Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566), Mimar Sinan'ın sonradan "çıraklık işim" dediği hem Haliç'i hem Marmara'yı görecek biçimde Şehzade Camisi yapıldı. Sinan'ın inşa ettiği bu ilk selatin külliyesi; cami, medrese, tâbhane, ahır, mektep, imaret ve Şehzade Mehmed'in türbesinden oluşmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman bu camiyi, Şehzade Mehmed'e adadı.

    1522'de Sultan Selim Camisi yaptırıldı. Külliye, Sultan I. Selim'in türbesi, cami, imaret, medrese ve darüşşifadan oluşmaktaydı.

    Artık Osmanlı'nın yeni başkenti, Mimar Sinan'ın yapılarıyla kişiliğini kazanmaya başlamıştı. Mihrimah Sultan Camisi, Üsküdar Meydanı'nda Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548'de yaptırıldı. Külliye; cami, medrese, misafirhane, ahır, kiler, ambar ve bir handan oluşmaktaydı. Mimarı yine Sinan'dı. Caminin iç mekânındaki iki filayağı dört yapraklı yonca biçiminde tasarlandı.

    Sinan'ın "kalfalık dönemi" eserlerinden olan Süleymaniye Camisi 1557'de yaptırıldı. Cami, Sinan'ın dehası ile Kanuni'nin gücünü simgeler gibiydi. Büyük kubbeli mekân tasarımında Osmanlı camilerinin gelişme çizgisini göstermekteydi. Camideki kalabalığın nefesi ve yanan kandillerin mumlarının isi nedeniyle kirlenen havasını temizlemek için, giriş kapısı üzerinde bir oda bulunmaktaydı. Bu oda kirlenen havayı alıp dışarı veren ve temiz havayı çeken bir yer olduktan başka, tavanında camide yanan bütün kandillerin ve mumların isleri toplanır, bu isten yapılanın en iyi mürekkep olduğu söylenirdi.

    III. Murad'ın (1574-1595) annesi Nurbanu Valide Sultan tarafından, 1570-1579 yılları arasında Atik Valde Camisi yaptırıldı. Külliyenin tasarımı Mimar Sinan'ındı. Külliye; cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi, darülhadis, davilkurra, imaret, darüşşifa ve hamamdan meydana gelmekteydi. Camiyi kuzey, doğu ve batı taraflarından kuşatan şadırvan avlusuna dört kapıdan girilmekte, en önemli çini süslemeler mihrabın yan duvarlarında yer alan iki panoda bulunmaktaydı. Ahşap kapı ve pencere kanatları sedef ve fildişi kakmalarla bezendi.

    Üsküdar sahilindeki Şemsi Paşa Camisi 1580'de Şemsi Ahmed Paşa tarafından yaptırıldı, mimarı Sinan'dı. Mimar Sinan'ın külliyeleri içinde en küçüğü olan ve klasik Osmanlı üslubuna göre inşa edilen külliye; cami, türbe ve medreseden oluşmaktaydı.

    Atmeydanı'na Osmanlı döneminde katılan en güzel anıt kuşkusuz Sultanahmet Camisi'ydi. Dünyada tek altı minaresi olan bu cami, I. Ahmet (1603-1617) tarafından, 1609 ile 1616 yılları arasında Mimar Sedefkar Mehmet Ağa'ya yaptırıldı. Caminin doğuya bakan tarafına arasta, kuzeyine ise hünkar kasrı yapıldı. Mimari başarısından çok, İznik'in son parlak dönemine ait çiçek ve ağaç motifli çinileriyle ün yaptı.

    1349'da yapılan Galata Kulesi, Galata bölgesindeki eski Ceneviz Surları'nın kuzeyini işaretlemekteydi. O zamanlar "İsa Kulesi" adıyla anılıyordu. Şehrin korunması amacıyla yapılan bu kule, Osmanlı döneminde bir nevi hapishane olarak kullanıldı. Daha sonra da yangın kulesi olarak kullanılmaya başlandı. 17. yy'da, IV. Murad (1623-1640) zamanında Hezarfen Ahmet Çelebi adlı bir kişinin, kendi yaptığı kanatlarla buradan uçarak, karşı kıyıdaki Üsküdar’a konduğu bilinmektedir.

    IV. Mehmed (1649-1687) döneminde, 1660'da Mısır Çarşısı yapıldı. Yarım kalan Yenicami 1661 yılında bu defa Hatice Sultan tarafından ele alındı ve 1663'de ibadete açıldı. Caminin inşaatına, III. Mehmed'in annesi Safiye Sultan adına yapılmak üzere 1597'de başlanmıştı. Mimarı Davud Ağa'nın ölümünden sonra Mimar Dalgıç Ahmed Ağa inşaatı 1603 yılına kadar sürdürmüştü. 1603 yılında tahta geçen I. Ahmed döneminde Yenicami'nin inşaatı durdurduruldu. Bu arada I. Ahmed kendine Sultanahmet'te bir cami inşaatına başlatmıştı.

    Dört yüzünde birer çeşme, dört köşesinde de birer sebil bulunan ve 18. yüzyıl başlarında- ki Barok üsluplu meydan çeşmelerinin en çarpıcı örneklerinden biri olan çeşme, Sultan III. Ahmet (1703-1730) tarafından yaptırıldı. Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Hümayun kapısının dışında sağ tarafta bulunan bu çeşme Sultan'ın adıyla anılacaktı.

    Hipodrom, çeşitli cirit oyunları ve şehzade sünnet düğünlerinin yapıldığı Atmeydanı'na dönüştü. Bir zamanlar meydanın en güzel anıtlarından olan üzeri bronz levhalarla kaplı Örmetaş, bu levhaların Latin işgali sırasında eritilerek sikke basımında kullanılmasıyla artık soyulmuş bir sütun görünümündeydi. Pek ilginç görünmeyen bu sütuna tırmanılarak cambazlık gösterileri yapıldı. Eski Spina artık başka anlayışta gösterilere tanık olmaktaydı.

    1755'de, I. Mahmud (1730-1754) tarafından Kapalıçarşı girişine mihrap çıkıntısı poligonal biçimde olan ve o zamana kadar yapılan camilere üslup olarak pek benzemeyen Nuruosmaniye Camisi yaptırıldı. Külliye; cami, imaret, medrese, kütüphane, türbe, sebil, çeşme ve dükkânlardan oluşmaktaydı.

    1763'de III. Mustafa (1757-1774) tarafından Laleli'de yaptırılan külliye; cami, imaret, çeşme, sebil, türbe, han, medrese, muvakkithane, imam ve müezzin konutları ve dükkânlardan oluşmaktaydı. Mimarının Hacı Mehmed Ağa olduğu sanılmaktadır.

    Osmanlılar'ın Dersaadet'i

    19. yy'da Osmanlı İmparatorluğu başkentinin nüfusunu, Müslüman Türkler, Ortodoks Rumlar, Gregoryan ve Katolik Ermeniler, Museviler, Levantenler ve yabancı kolonilerden kişiler oluştururdu.

    Bu yüzyıl, imparatorluğun yenilenme dönemi oldu. Yenilenme hareketlerinden en fazla nasibini alan kuşkusuz başkentti. "Batılılaşma" diye de adlandırılan bu dönemde, askeri, ekonomik ve sosyal alanlarda Avrupa'dan getirilen uzmanlara önemli görevlerde etkin roller verildi. Ordunun çeşitli kademelerinde Alman, İsveçli, İngiliz ve Fransız paşalar görevlendirildi. Osmanlı sultanları kılık kıyafetlerinde değişiklikler yaparak kavuk, kaftan ve şalvar yerine, Avrupalı hükümdarlar gibi, yandan şeritli pantolonlar giymeye başladılar. Başlarına koyu kırmızı fesler taktılar. Değişiklikler kültür ve sanat alanlarında da belirginleşti. Batı tarzı resim ve mimariyle birlikte, müzikte de yine Batı enstrümanları kullanılmaya başlandı.

    II. Mahmud'un saltanat yılları (1808-1839), bu yenilenme hareketlerinin en yoğun olarak başladığı dönemdi. 1824'de imparatorluktaki ilk gazete "Smyrnéen" İzmir'de yayımlanmaya başladı. Yeniçeri Ocakları adı ile bilinen Osmanlı ordusunun artık imparatorluğu savunacak gücü olmadığına inanan II. Mahmud, yeni ve modern bir ordu kurmak için harekete geçti. İstanbul'da bulunan 51 Yeniçeri Ocağı'nın her birinin en yetenekli 150 kişisinden Eşkinciyan Ocağı kurulacaktı. Bunu duyan Yeniçeriler, 4 Haziran gecesi isyana başladılar. İsyancı grupları kente yayıldı. Çeşitli yağmalar yapıldı. Ancak halkın yeni bir ordu kurulması konusunda Sultan'dan yana olduğunu anlayan yeniçeriler, kışlalarına çekildiler. Sultanın askerleri kışlanın çevresini sardılar ve top ateşi ile tüm isyancıları öldürüp, kışlayı ateşe verdiler. 15 Haziran 1826'da, 465 yıllık Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı bu olaya Vaka-i Hayriye adı verildi. Yerine yeni ve modern bir ordu kurulması için çalışmalara başlandı.

    19. yy'ın selatin camilerinden Nusretiye Camisi Sultan II. Mahmud tarafından 1826'da mimar Kirkor Amira Balyan'a yaptırıldı. Taş avlusunda 12 çeşmesi bulunan şadırvanı, 10 ince sütun üzerine sivri bir külahla kapatılmıştı.

    Yelkenli gemiler yerine ilk buharlı gemiler ve yandan çarklı vapurlar sefere kondu. Aşağı yukarı bütün konutları ahşap olan İstanbul'da yangın en önemli felaketlerden biri olarak süregelmişti. 1828'de ünlü mimarlar Balyan Ailesi'ne 50 m. yüksekliğinde Beyazıt Yangın Kulesi yaptırıldı.

    Pera ile İstanbul arasında ilk köprü 1836'da inşa edildi. Planlarını Kaptanpaşa Ahmet Fevzi'nin çizdiği köprü, birbirine bağlı sallar üzerine oturtuldu. Parasız geçildiğinden "Hayratiye" diye adlandırıldı.

    İlk kez resimlerini devlet dairelerine astıran Osmanlı sultanı da II. Mahmud oldu. Ayrıca kendi resmini taşıyan bir nişan hazırlatarak, Tasvir'i Hümayun adı verilen bu nişanı, en sadık bildiği devlet erkanının boyunlarına kendi eliyle taktı. Ancak bir süre sonra bazı tutucular her tarafta resmin dine aykırı olduğunu yayarak halkı kışkırtmaya başladılar. 1839'da Sultan Mahmud'un ölümünden sonra bu resimlerin üstü perdelerle kapatıldı. Daha sonraları halk resim ve hatta fotoğrafa alışmaya başladı.

    Henüz tahta yeni çıkmış olan Sultan Abdülmecid'in (1839-1861), halka yeni reformlar vaadettiği, Mustafa Reşid Paşa tarafından kaleme alınan ve yine onun tarafından Gülhane bahçesinde okunan Tanzimat Fermanı (ya da Gülhane Hatt-ı Hümayunu) 3 Kasım 1839'da ilan edildi.

    1847'de Beylerbeyi Sarayı'nın yerindeki büyük ahşap sarayda, bizzat Abdülmecid'in önünde İmparatorlukta ilk telgraf denemesi yapıldı ve Sultan, kurulan bu hattan ilk mesajı kendisi gönderdi. Bu denemeden sonra da Edirne'ye kadar uzanan bir telgraf hattının kurulmasını istedi.

    1850'de, Şirket-i Hayriye kuruldu. Böylece, Boğaz'ın Asya ve Avrupa iskeleleri arasında ve Adalar'a düzenli vapur seferleri başladı.

    Hazret-i Muhammed'in Veysel Karani'ye hediye ettiği hırkanın muhafazası ve ziyaret edilmesi için 1851'de Sultan Abdülmecid tarafından, ampir üslubundaki Hırka-i Şerif Camisi yaptırıldı.

    1853'de Boğaz'ın Avrupa yakasında en güzel kıyılarından birinde, Neobarok üslupta Ortaköy Camisi mimar Nigoğos Balyan'a yaptırıldı. Aynı yıl, Osmanlı, Fransız ve İngilizler, Ruslar'a karşı Kırım Savaşı'na girdiler.

    İstanbul'un başkent oluşundan beri yönetim yeri olarak kullanılan Topkapı Sarayı, 1853'de yerini Dolmabahçe Sarayı'na bıraktı. Batı mimari etkilerinin görüldüğü eklektik bir yapıya sahip Dolmabahçe Sarayı'nın mimarları Balyan Ailesi'ydi.

    Abdülmecid'in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından başlatılıp, ölümü üzerine Abdülmecid tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan'a ait olan Ampir üslubunun 19. yy ortasındaki son örneklerinden Dolmabahçe Camisi 1855'de ibadete açıldı.

    Boğaz'ın Asya kıyısında, Eaux douces d'Asie (Sweet Waters of Asia) denilen bölgenin yakınına Abdülmecid'in başmimari Nigoğos Balyan tarafından Küçüksu Kasrı yapıldı. Buluşlar yüzyılı olarak başlayan 19. yy'ın. ikinci yarısında tüm dünyada büyük ticaret ve endüstri sergileri modası başlamıştı. Fuarlarda üreticilere mallarını sergileme olanağı sağlanıyor ve buralar en son buluşların sunulduğu alanlar oluyordu. Abdülaziz'in (1861-1876) saltanatının başlangıç yıllarında ilk Osmanlı ticaret sergisi "Sergi-i Umum-i Osmanî" Sultanahmet'de açıldı (1863). Türk kahvesi, askerlik, mimarlık ve güzel sanatlara yer verildi. İpek böcekçiliği ve ipek ürünleri gösterildi. Sergi, haftanın iki günü kadınların ziyaretine açık tutuldu. Aynı yıl Abdülaziz Kahire'yi ziyaret etti.

    1865'te eski ahşap sarayın yerine mimar Sarkis Balyan'a Beylerbeyi Sarayı yaptırıldı.

    21 Haziran 1867'de ilk kez bir Osmanlı sultanı yurt dışı gezisine çıktı. Abdülaziz'in Sultaniye yatı önce Toulon'a ulaştı. Sonra trenle Paris'e geçildi. Daha sonra İngiltere. Dönüş yolu Belçika-Koblenz-Prusya-Viyana-Budapeşte üzerindendi ve 7 Ağustos 1867'de İstanbul'a varıldı.

    1871'de planı Nigoğos Balyan'a, uygulaması Sarkis ve Agop Balyan'a ait olan Çırağan Sarayı yaptırıldı. Daha sonra, Ayazağa'da Maslak'ta av kasırları inşa edilerek, 1869 yılında Aksaray'da, Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından inşaatına başlanan Valide Camisi 1871'de tamamlandı. Cami, mektep, türbe, müvakkithane ve sebilden oluşan külliyenin mimarı Sarkis Balyan'dı. Caminin kütlesi ve cepheleri bezeme bolluğu ve çeşitliliği ile 19. yy'daki diğer camilerden farklı biçimde düzenlendi. İç mimarisi de Neogotik düzenlemelerle yapıldı.

    Atlı Tramvay Şirketi'nin ve Tünel-Karaköy arasında metronun çalışmaya başlaması kentin ulaşımına yeni araçlar kattı.

    II. Abdülhamid (1876-1909) tahta geçtiği yılın Aralık ayının 23'ünde I. Meşrutiyet'i ilan etti. Kısa bir süre için bile olsa Osmanlı Devleti'ni meşruti krallık haline getiren anayasa yürürlüğe girdi. Üç ay sonra meclis dağıtılarak anayasa yürürlükten kaldırıldı.

    Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) kuruluşunda da çalışmaları olan Osman Hamdi Bey'in çabalarıyla, Mimar Vallaury tarafından yapılan Arkeoloji Müzesi açıldı. Fotoğrafçılara ülkedeki olayları ve temel kurumları belgeleme görevini veren Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı'da fotoğrafın en büyük koruyucusu ve destekleyicisi oldu. Diğer devlet başkanlarına, ülkenin propogandasını yapmak amacı ile albümler gönderdi.

    Beşiktaş sahilinin kuzeybatısındaki alan, Bizans döneminde orman bölgesiydi. Bölge, Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayarak padişahlar için bir avlanma yeri oldu. Daha sonraki yüzyıllarda ise sahil saraylarının arkasında koruluk olarak kaldı. Bu araziye, 19. yy'ın başında Sultan III. Selim tarafından annesi Mihrişah Valide Sultan için bugün mevcut olmayan bir kasır yaptırıldı. 1834'de bu defa Sultan II. Mahmud tarafından Yıldız adı verilen köşk yaptırıldı. 1842'de Sultan Abdülmecid, annesi Bezmialem Valide Sultan için bir köşk daha inşa ettirdi. Yıldız Sarayı'nın asıl gelişmesi 19. yy'ın ikinci yarısında Sultan II. Abdülhamid döneminde başladı. Sarayın geniş arazisinde bulunan büyük mabeyn, Şale ve Küçük Şale Köşkü, Malta ve Çadır Köşkleri'nin projeleri Sarkis ve Agop Balyan'ındı. Kış bahçeleri ve seralar, nöbetçi pavyonu, Harem Köşkü, Yaveran Köşkü, ahırlar, tiyatro, sergi binası projesi ise d'Aronco'nun imzasını taşımaktaydı. 1896'da saray görevlileri için 92 binalı Akaretler Vakfı Evleri yaptırıldı.

    1908'in Temmuz ayının 23'ünde II. Meşrutiyet ilan edildi. Haydarpaşa Garı'nın açıldığı 1909 yılında ise, II. Abdülhamid tahttan indirildi.
     
  4. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    Tüm emekleriniz için teşekkürler. Gerçekten açtığınız her konunun araştırılarak ve özenle hazırlandığı o kadar belli ki teşekkür bile az kalır.
     

Sayfayı Paylaş