1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlı da halk padişahla nasıl iletişim kurardı- “Ayak Divanı”

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 23 Ağustos 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Osmanlı da halk padişahla nasıl iletişim kurardı

    Osmanlı’da padişahların halkla yüz yüze görüşmesi gönüllü bir uygulama değil, kurumsallaşmış bir gelenekti Ayak Divanı adıyla anılan bu uygulamada padişah tahtında halkla buluşurdu Bazı padişahlar ise bununla yetinmez, devlet imaretlerinde kendi elleriyle ahaliye yemek dağıtırdı Bazıları ise sokakta tanınmamak için kılık değiştirir, sıradan biri gibi sokağa çıkar, dükkânlardan alış veriş eder, kahvehanelerde halkla söyleşirdi


    Soru şöyle: “Osmanlı padişahlarının zaman zaman halkla yüz yüze görüştükleri iddiası doğru mudur? Doğru ise bunu nasıl yaparlardı?”


    Osmanlı padişahlarının halkla yüz yüze görüşmelerini anlatan sayısız örnek var Örneklere geçmeden önce, şunu belirtmeliyiz ki, padişahların halkla yüz yüze görüşmesi, her padişahın kendi isteğine bağlı gönüllü bir uygulama değil, bazı padişahların isteği dışında gerçekleşen kurumsallaşmış bir gelenekti Devlet protokolü ve idari yapı içinde bunun bir de adı vardı: “Ayak Divanı”.

    Önceden belirlenmiş günün belirli bir saatinde taht avluya kurulur, padişah tahtına oturur, yanında sadrazamı, şeyhülislamı, vezirleri, ağaları (generaller) olduğu halde “hacet (ihtiyaçlar) arzı”nı kabul ederdi
    Bizzat padişahla görüşüp yaşadıkları bölgenin dertlerini en sorumlu mevkie ulaştırmak için uzak bölgelerden gelenlerle İstanbul’da yaşayanlar sırayla padişahın karşısına çıkar, yüz yüze onunla konuşup dertlerini ve isteklerini seslendirirlerdi

    Halka garsonluk ederlerdi
    Bırakınız devlet idarecilerini, kendilerini “sanatçı” zannedenlerin bile üç beş iriyarı “tutulmuş adam”la korunduğu ülkemizde, Osmanlı Devleti yönetim şeması içindeki “Ayak Divanı” uygulamasını kavramak bir hayli zor olsa gerektir
    Oysa bazı padişahlar bununla da yetinmez, gider, devlet imaretlerinde (fukaraya sıcak yemek dağıtılan kurumlar) ahaliye yemek dağıtmak suretiyle, bir anlamda halka garsonluk ederdi

    Bazıları sokakta tanınmamak için kılık değiştirir, sıradan biri gibi sokağa çıkar, dükkânlardan alış veriş eder, kahvehanelerde halkla söyleşirdi Bu uygulamaya “tebdil çıkmak” derlerdi Yönetimi ele geçiren yeniçeri ağalarına karşı, halkla bütünleşmeye çalışan Sultan Dördüncü Murad’ın tebdil çıkmaları meşhurdur Özellikle Fatih’in, halkı okuma seansları (halkla yüz yüze görüşmek, halkı okumanın en iyi yoludur) ise birer ibret tablosudur

    “Ben kazandım, komşu dükkâna gidin”

    Fatih Sultan Mehmed, tebdil çıktığı bir sırada rasgele bir dükkâna giriyor Birkaç şey satın alıyor Sonra başka bazı şeyler istiyor, derken, dükkâncı:
    “Yeter Begüm (beyim)” diyerek itiraz ediyor tanımadığı müşterisine, “satın aldıklarınızdan kazandıklarımla bugünlük çoluk çocuğumun nafakasını çıkardım, diğer ihtiyaçlarınız için lütfen komşu dükkânlara gidin, onlar da çoluk çocuk bakıyor”


    Sıradan bir bakkalın Fatih Sultan Mehmed’e söyledikleri, “Bu toplumda neden eskisi gibi Fatihler, Yavuz’lar yetişmiyor?” diye soranlara bir cevap olur kanısındayız
    Bence asıl sorulması gereken soru şu: Şu halimizle, biz, sahiden “biz” miyiz?

    Yaşlı kadın Kanuni’yle dalga geçti

    Kanuni Sultan Süleyman Belgrad fethinden dönerken yanına yaklaşan iki yaşlı kadından biri bir tas ayran ikram ediyor (O kadar yakınına sokulabildiğine göre, Padişah bir fedailer ordusu tarafından korunmuyor demektir)
    Padişah, ayran tasını ağzına götürmek üzereyken, üzerinde yüzen saman çöplerini fark edip tası ağzından çekiyor Biraz da kızıyor yaşlı kadına, çıkışır gibi hatırlatıyor:
    “Temizlik imandan gelir!”
    Yaşlı kadın gülerek cevap veriyor:
    “Çöpçükler temizcedir Padişahım” diyor, “ayran soğuk, siz de terlisiniz ya, hızlı içip hastalanmayın diye o çöpleri bilerek ayrana attım”
    (İdare edilenin idare edenle böylesine bütünleşmesi için, idare edeni çok sevmesi gerekir Bu da idare edenin halkını sevmesiyle mümkündür)

    Diğer yaşlı kadın ise dün gece evinin soyulduğundan bahsediyor O sırada kendisinin ne yaptığını soruyor Padişah Kadın uyuduğunu söylüyor Padişah:
    “Amma da derin uyumuşsun” deyince, yaşlı kadın, Padişah’la ince ince dalgasını geçiyor, diyor ki: “Derin uyudum, çünkü senin uyumadığını zannederdim”

    Tevazu zirvesi ve gurur çukuru
    Padişahların (en azından bazılarının) o debdebe çağında bile ne kadar içten, ne kadar hasbi, ne kadar doğal ve halktan olduklarını görmek insanı hem utandırıyor, hem de sevindiriyor
    Utandırıyor, çünkü “sanatçı” geçinenlerin bile koruma ordusuyla dolaşıp hava atmaya çalıştığı bir ülkede yaşıyoruz Bunun ışığında geçmişe baktığımızda, padişahlardan pek çoğunun son derece mütevazı ve halka yakın yaşadıklarını görüyoruz “O tevazu zirvesinden nasıl yuvarlanıp şu gurur çukuruna düştük?” diye soruyor ve halimizden utanıyoruz
    Sevindiriyor, çünkü onlar “bizden biri”ydiler Demek ki, önümüzde, çok seviyeli, çok sağlam, çok tutarlı örnekler var Yaşadığımız “örnek insan” krizini geçmiş örneklere yönelerek belki aşabiliriz

    Padişah ile dilencinin kardeşliği
    Şimdi gelelim, padişahla halkın buluşmasını anlatan numunelerden ilkine…
    Taşköprülüzade Mehmed Kemalüddin Efendi’nin yazdığına göre, (Tuhfet-ul Ahbab, İstanbul, 1287, 1cüz, s57-58) Fatih Sultan Mehmed dolaşırken karşısına hırpani kılıklı biri dikilip para istemiş (Anlaşılan her isteyen padişahın önüne dikilebiliyormuş)
    Padişah çıkarıp bir altın vermiş, ama adamın gözü aç, koskoca Padişah’ı yakalamışken bırakmak istemiyor: “Padişahım, ben senin kardeşinim, insan kardeşini bir altınla savar mı?”
    Padişah bu yüzsüzlük karşısında adamakıllı şaşırıp soruyor:
    “Nereden benim kardeşim oluyormuşsun bakalım?”
    Hırpani kılıklı adam, hiç teklemeden cevap veriyor:
    “Elbette kardeşinim, çünkü ikimiz de Âdem babanın evlatlarıyız”
    Bu cevaptan Padişah çok hoşlanıyor Çok gülüyor ve diyor ki:
    “Aman sus! Âdem babadan kardeş olduğumuzu kimse duymasın! Duyacak olurlarsa diğer kardeşlerimiz de gelip paylarını isterler; o takdirde senin payına bir altın bile düşmez”
    Sadece halkla iç içe yaşayan yöneticiye değil, nüktedan yöneticilere de hasretiz

    Halkın gücüne dayanan padişah
    Padişahların halkla yüz yüze görüştükleri “kurum” ise “Ayak Divanı”dır Padişah devlet yöneticileriyle birlikte avluya çıkar, avluda memleketin her tarafından gelenler halk temsilcileriyle yüz yüze görüşür, dertlerini, dileklerini, şikâyetlerini dinler, sorunların çözümü için yanındaki yöneticilere anında talimatlar verir, daha önce verdiği talimatların hesabını da halkın önünde sorardı

    Sultan Dördüncü Murad, sık başvurduğu “tebdil çıkma”larla halkı, Genç Osman zamanında gerçekleştirdikleri askeri darbe ile idareyi ellerine geçiren yeniçeri generallerinin keyfi yönetimi hakkında bilgilendirip bilinçlendiriyor…

    Sonra iş kıvamına geldiğinde, sarayın iç avlusuna topluyor onları Padişah generallerin karşısına halkla el ele verip çıkıyor Bir anlamda halkın gücüne dayanarak güçleniyor

    Halk Padişah’a “itaat yemini” ediyor Arkasından Şeyhülislam, (şimdiki karşılığı ancak Anayasa Mahkemesi Başkanlığı olabilir) Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri (askeri yüksek hakimler) sivil idareciler yemin ediyorlar Sıra generallere gelmiştir Padişah dik dik soruyor:
    “Sizler ‘Allah’a ve Resulüne ve dahi şeriat üzere olan amirlerinize itaat ediniz’ mealindeki ayetten habersiz misiniz?”
    “Haberdarız!” diyorlar
    Yirmisine yeni giren gencecik Padişah kükrüyor: “Öyleyse itaat ediniz!”

    Oracıkta Kur’an’a el basıp itaat yemini ediyorlar
    Bağdat’ı alan ordu, bir “Ayak Divanı”nda siyaset bataklığından kurtarılan bu ordudur
     

Sayfayı Paylaş