1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlı da Korsanlar

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 5 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Osmanlı da Korsanlar

    [video=youtube_share;NTA5yb4kUgk]http://youtu.be/NTA5yb4kUgk[/video]

    İdris Bostan
    Osmanlı belgelerinin kendi yönetiminde çalışan korsanları “korsan” diye adlandırmaması da gösteriyor ki, bunlar, Avrupalıların anladığı manadaki korsanlıkla geçinen “pirate”lar değildi. Peki neydi? İdris Bostan, Müslüman korsanların devletten bağımsız olarak hareket ettikleri zaman bile İslam hukukunun sınırları içinde kalmış olduklarının altını ısrarla çiziyor. Ona göre, bu sebeple Osmanlı korsanları birer haydut değil, aslında birer deniz gazisidir.

    Korsanlığı, işi gücü sırf şirretlik olan insanlar tarafından yapılan bir tür su üstü soygunculuğu olarak algılamak yanıltıcıdır. Bu insanlar, daha kârlı iş alanları doğduğunda (taşımacılık veya alış-veriş gibi) mesailerini bu alanlara kaydırıyor, genellikle işsiz güçsüz kaldıkları dönemlerde bizim anladığımız anlamda korsanlıkla iştigal ediyor, gemilere, esir ve ganimetleriyle birlikte el koyuyor, bazı liman şehirlerinden haraç alıyorlardı.


    Batı dillerinde bunun adı, “corsair” (korsan) değil, “pirate”dır. Bir de belli bir devlet veya siyasi güç adına yasal korsanlık yapanlar vardır ki, bunlar aslında sefer zamanı, donanmanın bir parçası olarak iş görürler, diğer zamanlarda ‘izinli olarak’ ve düşmanın gücünü zayıflatmak maksadıyla rakip tarafın gemi ve limanlarına yönelik harekâtlarda bulunurlardı. İşte adı daha sonra Barbaros Hayreddin Paşa olan Hızır Reis ve kardeşleri, baştan beri, ya Memluk Sultanı’nın, ya Manisa Valisi Şehzade Korkut’un ya da Kanuni Sultan Süleyman’ın emrinde çalışmışlar ve bu yüzden de ticaret yoluyla olsun, soygun yoluyla olsun geçimini sağlayan “pirate”lardan (Avrupalı korsanlardan) farklı bir statü kazanmışlardı


    İdris Bostan, Osmanlı korsanlığının haydutluk gibi algılanmasına tepki gösteren değerli bir deniz tarihçisi. Bostan’ın, “Toplumsal Tarih” dergisinde çıkan yazısında, A. Riger adlı Alman araştırmacıdan naklen, Avrupa’da 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında “korsan”ın Hıristiyanlar için kullanıldığını, Müslümanlara ise “levend” denildiğini belirtiyor. Nitekim Osmanlı belgeleri Müslüman “korsanlar”ı, ya “levend reisleri” ya da “gönüllü reisler” diye anmaktadır. Bostan’ın Osmanlı korsanları hakkındaki tespitleri son derece ilginç: “Gönüllü reislerin esas itibarıyla Cezayir’de bulundukları, devlet donanmasının denizlere açıldığı zamanlarda ona katıldıkları, diğer zamanlarda ise üslendikleri yerlerde sahil muhafaza görevi yürüttükleri görülmektedir. Levent reislerinin sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetindeki yerlere ve adalara saldırıda bulundukları zaman “korsan ve harami” kelimeleriyle adlandırıldıkları dikkat çekmektedir.”

    Özetlersek, Osmanlı korsanları denizlerdeki akıncılardı, ya da akıncıların denizlerdeki mukabiliydi. Ayrıca Palmira Brummett’in harikulade çalışması (Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery, New York, 1994) bu konuya ışık tutmaktadır. Brummett, savaş zamanı haricindeki Osmanlı deniz kuvvetlerinin topuna birden “korsan” denilmesinin Avrupa’da yaygın (ama bilimsel olmayan) bir alışkanlık olduğunu ve bu alışkanlığın gariptir, modern tarihçilikte de devam ettiğini ustaca yakalıyor. Zira resmî donanmalar, seferlerde savaş gemileri yanında korsan gemilerinden de oluşuyordu.

    Diğer zamanlar aynı korsanlar, devletten aldığı izin veya emirle harekâta katılıyor, ancak kendilerine önceden tayin edilen yerler haricindeki limanları yağmalarlarsa veya ahidnameyle hakları garanti altına alınmış devletlerin gemilerine tecavüz ederlerse sığındıkları limanlarda yakalanıp hapse atılıyor ve idam ediliyorlardı. Brummet’e göre sırf bu cezalandırma mekanizmasının varlığı bile Osmanlı korsanlarının Avrupalı “pirate”lardan farkını ortaya koymaya yeterlidir.

    Nitekim daha Barbaros olmadan bile kazandığı ganimeti Midilli halkıyla nasıl paylaştığını anlatan da kendisinden başkası değildir. Yetim kızları ev ev aratıp çeyizlerini düzdürenler, çarşıda pazarda malı çalınan kimsenin zararını karşılayanlar ve “Kâdir olduğumuz kadar hayır dua almaya gayret edelim” diyenler de bizim “korsan” diye bildiğimiz bu deniz gazileriydi. Tarih, korsanların gözlerinde beliren ışıltıyla sarhoştur.



    [​IMG]
    Osmanlı Korsan Gemileri
    UÇURMA: Süratli bir kayık olup hafif donamaya dahildi.

    VARNA BEŞ ÇİFTESİ: Hafif donanmadan beş çifte kürekli süratli kayık.

    KARAMÜRSEL: İstanbul ile MArmara sahilleri arasında işleyen birbuçuk direkli ve sivri üçgen yelkenli, yarım güverteli Marmara kayığı. Hem kürek hem yelkenle giderdi.

    AKTARMA: Tuna'da kullanılan nehir gemisi. Ayrıca düşamandan alınan ganimet tekneye de bu isim verilirdi.

    ÜSTÜAÇIK: Tuna'da kullanılan gemilerden. Bİr dümenci ve skiz kürekçisi vardı. Nakliyatta kullanılırdı.

    ÇİFTE KAYIĞI: Bİr çeşit nehir kayığı.

    BROLİK: Sığ yerlere girebilen hafif donanma gemisi. İçinde yedi levent bulunurdu.

    CELİYYE: Nehir ve ırmaklarda kullanılan hafif donanma gemisi.

    ÇAMLICA: Tuna'da işleyen nakliye gemilerinden.

    KÜTÜK: Sığ sularda ve çıkarma işlerinde kullanılır, altı düzce, döşemeli, başı kalkık ve içeriye bükülmüş gemi. Bugünkü mavnalara benzer. Çeşitli nakliye işlerinde kullanılır. Tek kürekli ve yelkenlidir.

    AT KAYIĞI: Tımarlı sipahinin nakli için Çardak ile Gelibolu arasında kullanılan küçük mavna. Dört küreklidir.

    KANCABAŞ: Hafif filoya dahil, üstü açık ve sahillere sokulur, nehirlere girer bir gemi.

    ŞAYKA: Altı düz büyük kayık. 20-50 savaşçı taşır. Özi, Dinyeper ve Tuna nehitlerinde işleyen gemilerdendir. Üç topla mücehhez olup nehir sahil muhafazasında kullanılırdı. Çayka da denir.

    İŞKAMPAVYE: Hafif donanmaya dahil Tuna gemilerinden. Kürekli olup haberci gemisi olarak kullanılırdı.

    ŞAHTUR: Hafif donanma gemilerindendi ve Fırat nehrinde eşya nakli için de kullanılırdı.

    ÇEKELVE: İki direkli ve büyük yük gemilerindendir.

    KIRLANGIÇ: Hafif donanmanın karakol ve haberleşme işlerini gören ve yüz kişilik mürettebatı olan gemidir. Ayrıca tüccar kırlangışları da olurdu.

    FİRKATE: 10-17 oturaklı olup her küreğini 2-3 kişi çekerdi. Hafif donanmadandır, nehirlerde de kullanılırdı. Savaş sırasında 80 savaşçı taşırdı.

    KALİTE: Ağır donanmadandır. Frenkler, kalyota, galita, galyot derlerdi. 19-24 oturaklı olup harp zamannında 220 savaşçı taşırdı. Bilhassa düşmanı takip için kullanıldığından baş tarafında da topu vardı.

    PERKENDE: Pergengi, birgende veya perkandi de denirdi. Yabancıların brigantin dedikleri gemidir. 18-19 oturaklı, baş tarafında topu bulunan ağır donanma gemilerindendir.

    MAVNA: 26 oturaklı, iki katlı, kadırgadan daha yüksek ve geniş bir ağır donanma gemisidir. Küreklerini yedişer kişi çekerdi. Bütün mevcudu 600 kadar olurdu. 364 kürekçisi vardı. 24 topu bulunurdu, bir veya iki latin yelken kaldırıdı.

    GIRAB: Uzun, başı sivri ve keskin bir ağır donanma gemisi. Güvertesi altında kürek çekilirdi. Savaş goraplarının küpeşteleri gayet yüksek olurdu.

    KADIRGA: Frenklerin gali veya galer dedikleri gemidir. 25 oturaklı olup her küreğini 4-5 kürekçi çekerdi. Boyları gayet uzun, ensiz, su ilşe beraber denecek kadar alçak ve son derece süratli idiler. 35 gemici, 196 kürekçi ve 100 savaşçısı vardı. Baş tarafında üç tane olmak üzere 13 topu bulunurdu.

    BAŞTARDE: Kadırganın büyüğüdür. 26-36 oturaklı olup her küreğini yedi kişi çekerdi. Kaptan Paşa baştardesi 36 oturaklı olup, 500 kürekçi, 216 savaşçı ve gemicilerle birlikte 800 mevcutlu idi. Baş tarfında üç ağır ve yanlarında hafif topları bulunurdu. KAlyonların ehemmiyet kazanmasından sonra Kaptan Paşalar harp sırasında "baş kapudâne" denen kalyona binerlerdi.

    BAŞTARDE-İ HÜMÂYUN: Padişahlar için yapılan "hünkâr baştardesi"dir. Teknesi, kürekleri, yelken ve direkleri yeşil boyalı olurdu. Yeşil sancak çekerdi. Bir sefere serdar olan vezir bu baştardeye biner ve kendi bayrağını çekerdi. (Bir tanesi istanbul deniz müzesinde mevcuttur ve bu tekne dünya üzerinde kalan son gerçek kadırga'dır)

    B. Yelkenle Yürüyen Gemiler


    ATEŞ GEMİSİ: Harp sırasında düşman donanmasını yakmak için kullanılırdı. İçleri yanıcı madde dolu olup huhsusi olarka yapılmışlardı. İçindeki gemiciler, hedefe yaklaşınca geminin arka lumbarlarından denize atlayıp, arkadaki kayığa biner kaçarlardı.

    ŞALOPE: İki direğinde sübye denen iki küçük düz yelken bulunan ambarsız bir gemi idi. Haberleşme için kullanılır, içinde 62 kişi bulunurdu. 12 topu vardı.

    BRİK: Her iki direği kabasorta denen dört köşe yelkenli idi. Zamanın en süratli harp gemisi olup ambarsızdı ve 70 müretterbatı vardı. Lumbarlı olan küpeştelerinde 8 kadar top bulunurdu.

    USKUNA: Birinci direğinde kabasorta ve ikincisinde sübye denen düz yelken bulunurdu. 16 kadar topu ve 90 mürettebatı vardı.

    ŞEHTİYE: Büyükleri üç, küçükleri iki direkli olup 200 kadar mürtettebatı bulunurdu. Şitye de denirdi.

    AĞRIPAR: Büyük gemilerden olup 16. asırda 30'dan fazla top taşıyanları vardı.

    KORVET: Üç direkli büyük harp gemilerinden olup yalnız güvertesinde 20-30 topu bulunurdu. 19.asır başlarında gemi mürettebatı 174 kişi idi.

    BARÇA: Hem nakliye, hem harp gemisi olarak kullanılır, kalyon çeşitlerinden altı düz2-3 direkli büyük teknelerdir. 16. asır başlarında 80'den fazla topu bulunan barçalar kullanılmata idi.

    KALYON: Üç direkli, yelkenli büyük harp gemisidir. 2-3 ambarlı olanları vardı. İki ambarlılard 60-80, üç ambarlılarda 80-110 top bulunurdu. Bizde ilk olarak İkinci Bayezid devrinde yapılmış olan kalyona "Göke" deniyordu ve 2 bin mevcutlu idi. Fakat gerek kalyon, gerek barçaların rüzgarsız hava yürütülmeleri imkansız olurdu. GÖKE, BARÇA,

    BURTON, KARAKA, KARAVELE, FİRKATEYN, KAPAK ve ÜÇ AMBARLI denen gemilerin hepsi kalyon çeşidindendir.

    FİRKATEYN: Üç direkli harp gemisidir. Hem güvertesinde hem de ambarlarında top bulunurdu. Çeşitli büyüklüklerde olanları vardır. 30-70 topu olurdu, süratli hareket ederdi.

    KAPAK veya KAYPAK: İki ambarlı harp gemilerinden olup güvertesinde ve her bordasında iki sıra topu vardı. 80-110 topu bulunurdu. 800-1.000 mürettebat ve savaşçı taşırdı.

    ÜÇ AMBARLI: Kalyon sınıfının en büyüklerindendir. 17. asır sonlarında yapılmaya başlandı. 110-120 topu ve 800-1000 mürettebatı vardı.

    *****

    [​IMG]

    Türk Denizcileri, Avrupa ve Afrika ülkelerinin buluşma havzası olan Akdeniz'de rakiplerine kök söktürmelerinin yanı sıra Atlas Okyanusu'na da açılarak bu bölgede de korsanlık ve ticari faaliyetlerde bulunmuşlardır. Türk Denizcileri'nin -bir çoğu günümüzde hâlâ bilinmeyen- Atlantik'teki faaliyetleri daha çok Batılı tarihçiler tarafından incelenmiş, ulusal düzeyde ise "Denizcilik Tarihi" alanındaki araştırmacı boşluğuna paralel olarak yeterince araştırılmamıştır. Türk Denizciliği'nin Piri Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa ile başlayan Atlas Okyanusu ve yeni keşfedilen yerlere olan ilgisi, sonraki dönemlerde Sinan Reis, Aydın Reis, Salih Reis, Turgut Reis, Ali Biçin Reis ve Murat Reisler (iki ayrı Murat Reis) gibi ünlü denizcilerimiz ile bugün isimlerini bile bilmediğimiz Türk Denizcileri tarafından sürdürülmüştür.

    Türkler, düzenli bir filo ile ilk kez 1585 yılında Cebelitarık Boğazı'nı geçerek Atlantik Okyanusu'na açılmıştır. Murat Reis'in sevk ve idaresindeki bu küçük Türk Filosu, Kanarya Adaları'nın kuzeydoğusundaki Lanzarato Adası'nı ele geçirmiş ve adanın valisi ile birlikte 300 kişiyi esir alarak, kayıp vermeden üssüne geri dönmüştür.

    Murat Reis, 1617 yılında Portekiz'e ait Maderia Adası'nı işgal ederek, 1200 esir almış ve ana üssü olan Cezayir'e geri dönmüştür.

    Murat Reis'in Atlas Okyanusu'na yapmış olduğu seferlerin en ünlüsü, 12'si kadırga olan 15 parçalık bir filo ile 1627 yılında yapılan İzlanda harekatıdır. Murat Reis, bu harekata Manş Denizi'ni geçerek başlamış, Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarına taarruz etmiş, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda açıklarında demirlemiştir. Bu bölgede 16 Temmuz tarihine kadar 26 gün kalan Türk Denizcileri, adayı kontrol altında tutmuş, 400 esir ve büyük bir ganimetle Cezayir'e geri dönmüştür. Yaklaşık 2800 deniz mili olan geri intikal seyri 27 günde tamamlanabilmiştir. İzlanda'ya harekat düzenleyen bir başka Türk denizcisi de Ali Biçin Reis'dir. O da bu seferinden 800 esir ile dönmüştür. Prof. Yılmaz Ertuna, "Türk Tarihinden Sayfalar" adlı eserinde, Türk denizcilerinin, İzlanda seferlerinin ardından, Newfoundland Adası ve Kanada'nın Labrador ve St. Lawrence kıyılarına ulaştıklarını, daha sonra güneye, Virginia sahillerine indiklerini, burada elde ettikleri esirleri İstanbul'a gönderdiklerini açıklamaktadır.

    Murat Reis ve emrindeki kaptanlar, İngiltere'deki prenslikler ve kontluklar başta olmak üzere, İzlanda, Norveç, İsveç ve Danimarka limanlarına ard arda saldırılar düzenlemiş, önemli miktarda ganimet ve esir ele geçirmişlerdir. Denizcilerimiz ayrıca, rakiplerinin onlarca korsan gemisini batırmış, bir çok ticaret gemisine el koymuştur. şüphesiz ki, geniş bir harekat alanında ortaya konulan böylesine cesur ve atılgan bir hareket tarzı, Türk denizcisinin denizcilik bilgi ve becerisi ile askeri yeteneğinin açık bir göstergesidir. İngiliz yazar Stanley Lein Paul, "Atlantik'teki Türk denizcilerinin seyr-i sefain ilmini hatmetmiş olduklarını" ifade etmektedir.

    Danimarka'daki Kraliyet Kütüphanesi'nde 1628 senesinde yazılmış ve Türklerin Atlantik serüvenini belgeleyen bir kitapta Piskopos Oluf Eigilsson "Türk denizcilerinin 1627 senesinde İzlanda'ya geldiklerini, kendisi de dahil, 300 kişiyi esir alarak Cezayir'e götürdüklerini, daha sonra serbest kalarak İzlanda'ya geri döndüğünü" anlatmaktadır. Yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yemişse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan Piskopos Oluf Eigilsson söz konusu kitapta anlatmıştır.

    Kopenhag'da, "Kgl Bibliotek Chistians Brygge No: 8" adresinde yer alan kütüphanede bulunan diğer bir kitap, pek bilinmeyen iki Türk denizcisini bizlerle tanıştırmaktadır, İzlanda'nın başkenti Reykjavik'de 1852 yılında basılan ve H.Haengsson ile H.Hrolfsson tarafından beraberce yazılan, "Litil Saga Umm Herhla-Up Tyrkjans A islandi 1627" adlı eserde, Murat Reis'in filosundan Arif ve Bejram (muhtemelen Bayram) adlı iki komutanın gemileri ile Beruşyord Limanı'na girdikleri" anlatılmaktadır.

    Aynı kütüphanedeki diğer bir kitapta, "Murat Reis, Amiral olarak tanıtılmakta", başka bir kitapta ise, "1631 senesinde Türk Donanmasının 15 parça gemi ile İngiltere'ye geldiği ve daha sonra 12 parça gemi ile İzlanda'ya sefer düzenlediği" belirtilmektedir. Kopenhag'ın 60 km. uzağında bir liman şehri olan Helsingör'de, müze olarak kullanılan Hamlet'in şatosu'nun duvar pano ve tablolarında İskandinav Limanlarındaki Türk Denizcileri ve gemileri tasvir edilmektedir. Stanley Lein Paul, "Devonshire Kontluğu Tarihi" adlı kitabında "Türk denizcilerinin, 1625 yılının Ağustos ayında Plymouth ve Hardland Point limanları açıklarında 27 parça ticaret gemisine el koyduklarını, Suseks, Hatas, Devon, Cornwell ve Batı kıyılarındaki Kontluklara ait kalelere akınlar düzenlediklerini" anlatmaktadır.

    Mareşal Montecuccoli, bir çok batı diline çevrilerek klasik olmuş tâbiye kitabında Osmanlı Ordu ve Donanması'nı şöyle anlatıyor: "Osmanlı Devleti o kadar kudretli ve kuvvetli bir İmparatorluktur ki, mükemmel eğitim görmüş sayısız askerlerden oluşan ordusu her an savaşa hazırdır. İstenildiği anda yürüyüşe geçebilen bu ordu her zaman emre âmadedir. Türkler'in 1660 yılında gemilere manda ve öküzleri koşarak Tuna yoluyla Belgrat, Osiyek ve Budapeşte'ye çektirdikleri gemiler, taşıdıkları yiyecek ve ağırlıklar akıl alacak gibi değildir. Osmanlılar bütün hileleri kullanarak düşman casuslarına daima ters hedef verirler. Her seferindeki hileleri de bir öncekinden farklıdır. Nitekim herkesi Venedik seferi yapacaklarına inandırıp birden Transilvanya'da görünen Türk Donanması, şaşkınlığa sebep olmuştur. Tıpkı Malta'ya gidecekleri söylentisini yayıp Girit'e sefer yaptıkları gibi.. Osmanlı Ordusu'ndaki sanat erbabı işçi çeşit ve sayısı şaşılacak kadar çok olduğu gibi kılavuz ve casusları da çoktur. Diğer milletlerin dayanamadıkları zorluklara ise Osmanlı Ordusu alışıktır.
     

Sayfayı Paylaş