1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlı Dağılırken Kaybolan Nüfus

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 30 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    Osmanlı Dağılırken Kaybolan Nüfus​



    1 Kasım 1922’de TBMM, Osmanlı Devleti’ni hukuken sonlandırdığında, imparatorluğun asli halkı olan Müslüman Türklerin elinde Anadoludan ibaret, bir avuç kül olmuş toprak ve üzerinde yaşayan milyonlarca göçmen kalmıştı. 93 Harbiyle gerçek manada başlayan ve İstiklal savaşının kazanıldığı 1922 senesine kadar geçen 45 yılda Türkler, tarihlerinde eşiri benzeri olmamış bir yıkımla karşılaştılar. Öyle ki bu yıkım Türklerin toplumsal hafızasında, Moğol ve Timur istilasından bile daha büyük bir etki bırakmış ve sonuçlarını 21. yy’a kadar taşımıştır. Günümüzün yarı milliyetçi yarı ırkçı Türk siyasi geleneğinin büyük ölçüde bununla ilintisi vardır. Burada milletten kastımız ise yurttaş olmalıdır. Çünkü ne Türk milliyetçiliğinin kuramcılarında ne de modern milliyetçilerde sözgelimi Anadolu yerlisi olan Kürtlere karşı ırkçı bir yaklaşım bulunmaz. Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşamış ve genel olarak yıkımı, özel olarak Ermeni Vahşetini beraber göğüslemiş bu iki halk arasında örneğin Amerika’daki gibi siyah-beyaz ya da Almanyadaki gibi aryan-melez ayrışması yaşanmamıştır.

    Türk milliyetçilerinin hedefinde daima Yunan, Rus, Bulgar, Sırp ulusları olmuştur. Bütün bunlar aslında Türklere yıkımı yaşatan Slav yayılmacılığının bir sonucudur. Bu vahşi dönem bir anlamda Türklerin mağdur olduğu bir “Kavimler Göçü” olarak nitelendirilebilir. Çünkü silahlar susup, anlaşmalar imzalandığında Balkanlarda, Suriye’de ve Irakta kalan bir avuç Türkten başka Osmanlı’nın nüfuz alanında hiç Türk kalmamıştı. Pek çoğu kitleler halinde yok edilmiş, pek çoğu sefalet içinde ölmüş, geri kalanları da Anadolu’ya, Türklerin elinde kalan son toprak parçasına sığınmak durumunda kalmıştı. Bu toprak parçası ki devrimden sonra Türklerin, adına koca bir edebiyat yapacakları kutsal bir mekana dönüşmüştü. Nedeni basitti: Türkler 1. Dünya savaşının ardından burayı adeta etleriyle, kanlarıyla savunmuştu. Uğruna bu kadar fedakarlık yapılan bir toprağın edebiyatta kutsallık derecesinde işlenmesinin başka nedeni olamaz.

    Bu yazının konusu sadece Türkçe konuşan kitlenin nasıl ve ne ölçüde yok olduğuyla değil genel olarak imparatorluk coğrafyasında ve etki alanında bulunan Müslüman halkın yok edilişiyle ilgilidir.

    1878 ile 1922 arasındaki tarihlerde istatistiksel değerlendirme olanağı olduğu halde sayıların veriliş biçimleri, farklı bölge sınırları, iç ve dış göçler ve ideolojik raporlamalar sebebiyle aslında net rakamlara ulaşmak imkansızdır. Lakin elimizdeki güvenilir kaynaklarla bilimsel yöntemler sayesinde mümkün olabilecek en doğru sonuca ulaşmaya çalışacağız.

    1912 senesinde Osmanlı idari teşkilatında varolan 30’dan fazla idari birimin (vilayet) sadece iki tanesinde Gayrimüslimlerin çoğunluk olduğunu görüyoruz. Bu vilayetler Yanya ve Cebel-i Lübnan Vilayetleridir. Geri kalan bütün vilayetlerde Müslümanlar çoğunluktadır. Gayrimüslim milletlerin çoğunluk olduğu herhangi bir vilayet mevcut değildir.

    Yine 1912 itibariyle nüfusun toplam 32 milyon civarında olduğu görünmektedir. Aynı dönemlerde Rusya’nın nüfusu 130 milyonu aşmıştı. Zaten Osmanlı Devleti’nin harita üzerindeki genişliği yanıltıcıdır. Düvel-i Muazzama dediğimiz devletler içerisinde en düşük nüfus Osmanlı’ya aittir. Bu kadar geniş coğrafyaya yayılmış bir devletin yönetimi de haliyle zor olmaktadır. Avrupa’daki gibi nüfus iç içe değildir. Bu nedenle ticari faaliyetlerin o kadar da ilgi çekici olmadığı açıktır. Sanayi faaliyetlerinin bu yüzden ilerleyemediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pazarın ve ulaşım imkanlarının olmadığı yerde yatırım olması düşünülemez.

    Bunlar Osmanlı idari sisteminin zaaflarıdır. Ancak Osmanlı’yı bölen etmen bu değildir. 18. yy’da başlayan milliyetçilik akımları parçalanmanın asıl nedenidir. Aslında Osmanlı’nın bir yüzyıl daha yaşamış olması bile şans olarak görülebilir. Çünkü bir anlamda bu coğrafya büyük güçlerin denge oyunu oynadıkları bir alandır. Osmanlı’dan doğacak güç boşluğunu kimin dolduracağına karar verilmesi büyüklerin tam bir yüzyılını almıştı. Tıpkı günümüzde Ortadoğu’da oynanan oyunlar gibi…

    Aslında yok olan nüfusla bağlantılı olarak “Osmanlı gerilediği için bu sonuç ortaya çıkmıştır” demek yanıltıcı olacaktır. Çünkü uzun zamandan beri devam eden reformlar neticesinde Osmanlı devleti gelişme sürecine girmişti. Ordu yenileniyor, ticaret ve tarım gelişiyor, eğitim seviyesi ve nüfus artıyordu. Ancak düşmanlarıyla kıyasladığımızda gelişme temposu düşüktü. Osmanlı bu yüzden yenilmiş ve geri kalmış gözüküyordu.


    BALKANLAR

    Osmanlı Sistemi’nden ayrılıp kendi ulus devletlerini kurmaya girişen halklar kutsal bir amaç uğruna insanlığa hizmet eden özgürlük savaşçıları olarak görülemezler. Özellikle kendilerinden olmayanları hunharca yok edip, belli bir coğrafyada (balkanlar) çoğunluğu sağlayan ve hamileri (Rusya) sayesinde bayraklarına kavuşan Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan için bu hiç söylenemez.

    Osmanlı’nın 93 Harbi ve sonrasında Balkanlarda kurulan bu ulus devletçikler için ne bedel ödediğini anlayabilmek için nüfus kayıtlarını icelemek yeterli olacaktır.

    93 Harbinde Rusya’nın mutlak zafer kazanması ve Balkanlardaki ulus devletçikleri kendi amaçlarına uygun biçimde şekillendirmesi öteki büyük güçleri harekete geçirmiş ve bazı yeni düzenlemeler yapılmıştı. Bulgaristan küçültülmüş ve ikiye bölünmüştü. Öteki devletlerin kazanımları da nispeten daha az olmuştu. Bunda Avusturya’nın rolu büyüktür.

    Ancak 1885'te ikiye bölünmüş Bulgaristan birleşti. Niş, Bulgaristan’a bırakıldı. Bütün bu yıkıcı gelişmelerden sonra Balkanlardaki Müslüman sayısı bir hayli azalmıştı.

    77-78 Savaşından hemen sonra Bulgaristan’daki Türklerin 262 bini katledilmişti. Bu sayı, orada bulunan tüm Türklerin %17’sine tekabul etmektedir. Bulgaristan’da yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu Türk olduğu için tamamına yakınını Türk olarak tanımlamamız yanlış olmayacaktır. Ancak aynı şeyleri Balkanların başka bölgelerinde söyleyemeyeceğiz.

    Savaştan kurtulan 500 bin Müslüman, Osmanlı’nın Balkanlarda bulunan başka topraklarına sığındılar. Özellikle Edirne vilayetine sonraki dönemlerde de çok büyük miktarlarda göç olmuştur. Öyleki 1922 senesinde Edirne ahalisinin yarıdan fazlası aslen Edirneli olmayan insanlardan oluşacaktır.

    Kaybedilen Bosna’da yaşanan ölümler ve göçler, yaklaşık 250 bin müslümanın ölmesine veya yerinden olmasına sebep olacaktı. Bosna’daki bu kayıp, toplam Müslüman nüfusun 3’te 1’ine denk geliyordu.

    Bütün bu kıyım ve zorunlu göç neticesinde Balkanlarda kurulan devletçikler etnik ve dini açıdan homojen bir yapıya bürünüyordu. Bütün katliamların milliyetçi olduğu kadar dini bir yönü de vardı. Kıyımlar yapılırken çokça dine dayanılıyordu. Bunun yanında Gayrimüslim Balkan ulusları kendi aralarında da rekabet halindeydiler. Osmanlıların tek çatı altında Ortodoks Milleti olarak örgütlediği bu kitle içerisinde Sırplar, y-Yunanlar ve Bulgarlar birbirlerinden hoşlanmıyor ve kendi milli kiliselerini kuruyorlardı.

    Bu mücadelenin en çok yaşandığı yer Makedonya olacaktı. Makedon halkının bugün bile devam eden kimlik bunalımını o zamana bağlamak herhalde yanlış olmayacaktır.

    Etnik açıdan homojen hale gelen devletler milliyetçiliği kendi uluslarına aşılamakta da geri kalmıyorlardı. Burada asıl önemli nokta eğitimdir. Bulgaristan gibi devletler yaygın bir eğitim sistemiyle insanlarına “milli şuur” aşılıyor ve onları gerçek birer Bulgar’a dönüştürklerine inanıyorlardı. Aynı şeyi Yunanlar ve Sırplar da yapmaktaydı. Balkan Savaşları’na ve oradan da İstiklal Harbi’ne giden dönemde bu milletlerin kana susamışçasına Müslüman halka saldırmaları, Balkanlarda yaşanan bu “milli şuur patlaması”nın bir sonucuydu.

    Makedonya’da resmi rakamlara göre din dağılımı:

    Müslümanlar %42
    Bulgarlar %32
    Yunanlar %22

    Şeklinde olmasına rağmen Bulgarlar kendi oranlarını olduğundan çok daha fazla gösteriyorlardı. Aynı şeyi Rumlar ve Sırplar da yapmışlardır. Örneğin 84 bini geçmesi mümkün olmayan Sırplar, kendi istatistiklerinde bölgede 2.048.000 Sırp bulunduğunu iddia edebilecek kadar saçmalamışlardır. Ayrıca 84 bin sayısı geriye kalan milletleri ifade etmektedir. Yani sadece Sırplardan da oluşmamaktadır.

    Yunan resmi makamları davalarına batıdan destek bulmak amacıyla Sırplar kadar olmasa da yine de abartılı dezenformasyonlar vermekteydi. Gerçekte 514 bin olan nüfuslarını 653 bin olarak göstermişlerdi. Bulgarlar da aslında 774 bin olması gereken nüfuslarını 1.181.000 şeklinde ifade etmişlerdir. Bütün bunlar Makedonya’nın gelecekte paylaşılırken etnik kıyıma tabi tutulacağını gösteren önemli delillerdir. Nitekim bu da olmuştur. Ancak üç devletin birden rekabeti bu kıyımın sonuna kadar gitmesini engellemiştir. Bu nedenle bugün Makedonya’da hala Müslümanlar mevcuttur diyebiliriz.


    BALKAN SAVAŞLARI

    Bu konuyu ayrı bir başlık altında incelemek faydalı olacaktır. Zira Balkan ulus devletçiklerinin kurduğu ve İKİ nesildir devam eden milliyetçi eğitim sistemi meyvelerini(!) bu savaşlarda verecek ve tabir yerindeyse Türkler kökünden kazınacaktır.
    Balkan Savaşları’nda müslüman halkın çok büyük acılar çektiği bir gerçektir. Bulgarların, Sırpların, Rumların ve Karadağlıların taktiği, “yak, yık, önüne geleni öldür ve tecavüz et” şeklinde özetlenebilir. Bu taktikle hem müslüman halkı direnmekten yıldırıyorlar hem de daha ulaşamadıkları yerlerdeki müslüman halkın korku içinde geriye çekilmelerini sağlamış oluyorlardı. Böylece gelecekteki %100 homojen ulus-devletlerinin temelini atmış oluyorlardı. İngilterenin Kavala Konsolos Yardımcısı yaşananları: “İşgalci Bulgar ordusunun neler yaptığı, 80 millik bir hat boyunca yerle bir edilmiş köylerde görülebiliyordu” şeklinde özetleyecekti.

    İşin istatistik boyutuna gelirsek… Balkan Savaşları’ndan önce Osmanlının Avrupa’daki topraklarında 2.3 milyon müslüman yaşıyordu. Savaşlar neticesinde bu sayı 1.5 milyona düştü. Osmanlı mülteci komisyonu mültecilerin sayısını 414 bin olarak vermişti. 632 bin müslümanın savaşlar sonunda öldüğü hesaplanmıştı. ‘21-‘26 yılları arasında 400 bin kişilik bir sığınmacı kitlesi daha gelecekti.


    DOĞU

    1912-1922 yılları arasında “Büyük Ermenistan”ın kurulması planlanan Doğu’daki 6 vilayette toplam müslüman kaybı 1 milyondan fazlaydı. En büyük darbeyi Van yemişti. Toplam 194 bin müslüman ölmüştü. Ruslarla birlikte geri çekilen Ermenileri de hesaba kattığımızda savaştan sonra Van şehri, ıssız bir şehre dönüşmüştü. Toplam müslüman kayıp oranı %62’ydi!


    İSTİKLAL SAVAŞI'NDA BATI'DAKİ KAYIPLAR


    Bu dönemde “Yunan Zulmü” nedeniyle Anadolu’da 1.2 milyon Türk’ün öldüğü kayıtlarla sabittir. Yunan Ordusu’nun tek yaptığı şey insanları sadece öldürmek de değildi. Batı Anadolu’nun bütün alt yapısını yok ediyorlardı.

    Amerika’nın İzmir Konsolosu J. Loder Park raporunda, Manisa ve Kasaba’nın %90, Alaşehir’in %70 ve Salihli’nin %65 oranında yok edildiğini yazmıştı. Yunan Ordusu geri çekilirken geçtiği yerleri ateşe veriyordu. Öteki İngiliz ve Amerikalı gözlemcilerin raporlarına göre Yunan Ordusu geri çekilirken kasabaları ve önlerine çıkan binaları dinamitle patlatıyor, gaz bombalarıyla ahşap evleri yakıyordu çiftlik hayvanları tarlalarda, boş arazilerde öldürülüyor, ağaçlar köklerinden sökülüyor ya da gazyağı sürülüp yakılıyordu. Yine bir başka rapora göre Yunan Ordusu Batı’daki değirmenlerin %50’sini yok etmişti. Amaç basitti: bölgeyi yaşanmaz bir hale getirmek! Yunan ırkçı eğitim politikasının yegane hizmeti bu oldu!

    Rum kayıplarını da burada vermek yararlı olacaktır. İstanbul hesaba katılmadığı zaman Anadoludaki ölü Rum sayısının 313 bin olduğunu görürürüz. Bu rakamlara Karadeniz Rumları ve savaş sonunda ölen sığınmacı Rumlar da dahildir.

    Nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a giden Rum sayısı da yaklaşık 1.1 milyon civarındadır.


    SONUÇ

    Hem can kayıpları hem de maddi kayıplar açısından bakıldığında özellikle 1912-1922 arası 10 yıllık dönem Anadolu için çok büyük bir yıkım olmuştur. Savaşlardan önce yaklaşık 17 milyon nüfusu bulunan Anadolu’da; 3 milyon Müslüman, 600 bin Ermeni, 300 bin Rum ölmüş ya da yerlerinden olmuştu. Ölen 3 milyon müslümana Balkanlarda kaybedilen 1 milyon dahil değildir. Bunun yanında Balkanlardan gelen 400 bin, Güney Kafkasyadan gelen 300 bin, Yunanistan’dan gelen 430 bin sığınmacıyı da bu resme dahil etmek gerekir. Dışarıdan gelen göçlerin yanısıra Anaodolu içinde de göçler olmaktaydı. Rus ve Ermeni Zulmünden kaçan 1 milyon Müslüman, Anadolu’nun orta kesimlerine yerleşmiş ve savaştan sonra geri dön(e)memiştir.

    Savaş zamanı nüfusunu artırabilen tek Türk vilayetinin Edirne olması da vaziyetin korkunçluğunu bizlere göstermektedir. Edirne’deki nüfus artışının nedeni bünyesine dışarıdan aldığı göçlerdir.1935 gibi geç bir tarihte bile Edirne Vilayeti’nde doğmamış olanların oranı %40tır! Van Vilayeti’nde savaşlardan sonra kalan nüfus, savaş öncesinin ancak %25’i kadardır. 200 bin Müslüman katledilmiş, yerleşik Ermeniler de Rus Ordusu’yla beraber kaçmak durumunda kalmıştır.

    İnsan nüfusu yanında hayvan nüfusundaki dramatik düşüş de dikkat çekicidir. Örneğin 1913 yılında İzmir’de 429 bin olan koyun sayısı 166 bin eksilmişti. Toplam eksilmenin 1.3 milyon civarı olduğu tahmin edilmektedir. Toprağı sürmekte ve taşımacılıkta kullanılan at, eşek ve katır sayısı da toplam olarak 140 bin kadar azalmıştı. Bütün bu veriler sadece Batı Anadolu’daki vilayetleri kapsamaktadır.

    Kaybolan nüfus, yurdundan olan nüfus, ailelerini kaybeden insanlar, yanmış köyler, araziler, açlıktan ölme ihtimali ve yaşanan tüm acılar sebebiyle Türk insanının yaşadığı kişilik kaybı da bir başka araştırma konusudur. Balkan ulus devletlerinin erkekleri özel olarak öldürmesi de besbelli bir savaş taktiğidir. Varlığı binlerce yıl öncesine dayanan bu savaş taktiği neticesinde Anadolu’daki erkek nüfus ciddi oranda azalmıştır. 1927 Nüfus Sayımı’na göre Aydın Vilayeti’nde kadın nüfusun erkek nüfusa oranı %123 olarak gerçekleşmiştir. Aynı kategoride Erzurum Vilayeti’nde bu oran %140tır! Savaş çok büyük yıkımlar getirmiş olsa da bunlar daha kapsamlı sosyolojik araştırmalarla ortaya konmalıdır. Ancak burada söylenebilecek en genel geçer yargı Türk milletinin yaşanan acıları unutmuş olmayı tercih etmesidir. Öyle ki sonraki nesillere, yaşananlar ağıt şeklinde de olsa aktarılmamış ve günümüzde artık pek bir izi kalmamıştır.

    ALINTI​
     

Sayfayı Paylaş