1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlı Kadın Şairleri..

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve zemheri tarafından 29 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. zemheri

    zemheri Usta

    Katılım:
    23 Ekim 2008
    Mesajlar:
    742
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    630
    Meslek:
    öğrenci
    Banka:
    6 ÇTL
    Osmanlıda kadın şairler kadar, kadın şairler üzerine yapılmış araştırmaları da gözden geçirmek isteyen bir araştırmacı hayal kırıklığına uğramayı peşinen göze almak zorundadır. Sözünü ettiğim hayal kırıklığı kadın şair sayısının azlığı gibi bunlar üzerine yapılan araştırmaların sayısının da azlığından kaynaklanmaktadır.

    Geleneksel dönemde edebiyat tarih ve tenkidinin yerini tutan tezkirelerle sınırlı kalan edebî araştırmalarda adı geçen kadın şair sayısı iki elin parmaklarından çok az fazladır. Tezkirelerin sınırlı ifade kalıplarına sıkışmış olarak birbirine benzer cümlelerle tanıtılan, bir çoğunun eserleri dahi elimize ulaşmış olmayan bu şairler hakkında doyurucu araştırmaların yapılmış olmasını zaten bekleyemeyiz.

    Tanzimat sonrasında sayılarında artış görülen kadın şairler üzerinde ise münferit ve ciddi birkaç çalışmanın varlığına rağmen; kadın şairlerimizi başlangıçtan itibaren ele alarak ortaya gerçek bir panorama çıkaracak sistemli bir çalışmanın henüz yapılmadığı aşikârdır.

    Zeynep Hatun
    Mihrî Hatun
    Ani Hatun
    Fıtnat Hanım
    Leylâ Hanım
    Şeref Hanım
    Âdile Sultan
    Tevhîde Hanım
    Feride Hanım
    Hatice Nakiye Hanım
    Sırrî Hanım
    Münire Hanım
    Fıtnat Hanım (Trabzonlu)
    Habibe Hanım
    Hasibe Maide Hanım
    Hatice İffet Hanım
    Leylâ Hanım (Saz)
    Nigâr Hanım
    Makbule Leman
    İhsan Raif
    Şükûfe Nihal
    Halide Nusret Zorlutuna

    ZEYNEP HATUN
    Divan şiirinin bilinen ilk kadın şairi. 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı eşi. Çağdaşı olan Mihri Hatun ile aralarında latifeler ve karşılıklı şiir söyleşmeleri var. Divanı, Sultan Mehmet adına düzenlendi. Zeynep Hatun, şiirlerinde, kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ve döneminin kadınının aşağılık konumundan sıyrılma isteğini anlatır. Zeynep Hatun, bir şair olarak kabul görebilmek için, arzularının “merdane” olmasını ister. Tıpkı alçakgönüllü bir erkek gibi, bilge olmak isteğini vurgular. Yumuşaklık, sevecenlik gibi kadına özgü bazı değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir. Aşık Çelebi, “Mesairus Şuara” adlı kitapta, Zeynep Hatun’un yaşamının son döneminde şiiri bıraktığını, inzivaya çekildiğini anlatır.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Keşfet nikabını yeri göğü münevver et
    Bu âlem anasırı firdevs-i enver et

    Depret lebini cüşe getir hacz-i kevseri
    Anber saçını çöz bu cinanı muattar et

    Hattın berat verdi saba yeline dedi
    Tez er Hatay’a Çin’i tamam et müseehhar et

    Yâra yolunda âşk ile derdinden ölenin
    Kim der sana ki hecr ile cânın mükedder et

    Zeynep çü dost zülfü gibi tarümarsın
    Divane olma şiirini divan ü defter et

    Zeyneb ko meyli zinet-i dunyaya zen gibi
    Merdane var Sade-dil ol terk-i ziver it

    MİHRÎ HATUN

    1460 ya da 1461′de Amasya’da doğdu ve 1506′da yine burada öldü. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa. “Mihrî” mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya’dan (Belâyî) aldı. Hiç evlenmedi. Sultan 2. Bayezid ve oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında kentte toplanan bilgin ve sanatkarların meclislerine katıldı. Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerinden. Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihri Hatun, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınır. Diğer divan şairi kadınlardan aşkı çekinmeden kullanmasıyla ayrılır. Şairi Necati Bey’i kendisine örnek aldığı, şiirlerini Necati Bey’e gönderip fikrini öğrenmeye çalıştığı iddiaları da var. Söylentilere göre Necati Bey ile aralarında duygusal yakınlaşma vardı. Ayrıca şiirlerinde, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına da rastlanır. Mihri Hanım Divanı 1967′de Moskova’da basıldı.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
    Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın

    Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın
    Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın

    Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim
    Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın

    Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim
    Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın

    Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin
    Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın

    Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin
    Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın

    Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda’dan dilerim
    Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın

    Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına
    Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın

    ANİ HATUN
    Doğum tarihi bilinmiyor. 1710′da Yenişehir-Fener’de yaşamını yitirdi. Asıl ismi Fatma. Kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Akıllı, bilgili ve eğitimli olan Ani Hatun, “Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)” lâkabıyla anılmıştır. Arapça öğrendi, doğu ve Batı edebiyatlarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir divanı olduğu sanılıyor ama bulunamadı. Usta bir hattat olarak da ün yaptı. Bazı metinlerde hattatlığının şairliğinden bile üstün olduğu belirtilir.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı
    Benim çok sevdigim mahzunu dilşad itmeden kaldı

    Nola t’amirine kasd itmese şah-ı cihan banım
    Bilür kim hatır-ı viranım abad itmeden kaldı

    Kalupdur bahr-i gamda fülk-i dil yok sahil-i maksud
    Hayıflar rüzgarim bana imdad itmeden kaldı

    Düşelden ran-ı aşk-ı yare zar ü natüvandır dil
    Ser-i kuyinde halim yare feryad itmeden kaldı

    Niçün derpey olur Ani ki hal-i Kays’ı bilmez mi
    O biçare yetürdi kendin irşad itmeden kaldı.
    ...
     
  2. zemheri

    zemheri Usta

    Katılım:
    23 Ekim 2008
    Mesajlar:
    742
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    630
    Meslek:
    öğrenci
    Banka:
    6 ÇTL
    FİTHAT HANIM
    İstanbul’da doğdu, doğum tarihi bilinmiyor. 1780′de yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl adı Zübeyde. Şeyhülislam Ebu İshakzade Mehmet Esad Efendi’nin kızı. Özel derslerle eğitildi. Küçük yaştan itibaren edebiyat ve şiirle ilgilendi. Rumeli Kazaskerlerinden Mehmed Efendi ile evlendi. Günümüze kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden biri. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişti, döneminin sanat-edebiyat çevrelerinde bulundu. Şiirleri kadar nükteleri, Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet ile aralarında geçen şakalaşmalarla da bilinir. Ancak günümüze ulaşan bu şakaların bir kısmının uydurma olduğu sanılıyor. Türkçe’yi çok güzel kullanır, şiirlerinde zaman zaman halkın konuştuğu dile de yer verir. Ama şiirlerine kadın içtenliği ve inceliği yansımaz. Yayınlanmış bir divanı var. Kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen kocası Derviş Mehmet Efendi ile evliliğinde mutlu olmadığı biliniyor.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    ŞARKI

    Beni derdinle yeter zâr etdin
    Yok mu insâfın a zalim söyle
    Çeşm-i mestin gibi bîmâr etdin
    Yok mu insâfın a zalim söyle

    Ruhların taze gülü handandır
    Leblerin derd-i dile dermandır
    Sühanın mürde-i aşka candır
    Yok mu insâfın a zalim söyle

    Âşık-ı zâre cefâ kârındır
    Öldüren gamze-i hunharındır
    Eden ihyâ yine güftarındır
    Yok mu insâfın a zalim söyle

    Ey Sehi-kamer ü şîrin-güftâr
    Bülbül-i vird-i ruhun gerçi hezâr
    Var mıdır bencileyin âşık-ı zâr
    Yok mu insâfın a zalim söyle

    GAZEL

    Neşve-i cam-ı muhabbetle gönül cuş eyler
    Çekilen der ü gamı cümle feramuş eyler

    Kıl hazer alma sakın aşık-ı zarın ahın
    Seni bir şuh-ı sitemkara felek dun eyler

    Bir nigehle komadı derdimi takrire mecal
    Çeşm-i mestin nice guyaları hamuş eyler

    Hale-i mah gibi sineye çekmiş mihri
    Bezm-i vuslatta o kim yari deraguş eyler

    Sen hem gülşen-i hüsnünde figan et cü hezar
    Fıtnata derd-i dilin belki o gül guş eyler

    LEYLÂ HANIM
    Sudur’dan Moralı Zâde Hâmid Efendi’nin kızı ve Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğeni. Çocuk denecek yaşta babasını kaybetti, aynı dönemde evlendirildi, bir hafta içinde ayrıldı. Dönemin ünlü şairleri ve dayısı olan Keçecizade İzzet Molla’dan özel ders adı. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şair. Hazır cevaplığı ve şakacılığı ile de tanınır. Mevlevî tarikatına katıldı. Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını dile getirmesi ve döneminin koşullarında bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişiyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşadığı için verimli bir şair. Şiir dili açık ve sade. Bir Divanı var. 1848′de yaşamını yitirdi. Galata Mevlevihanesi kabristanında toprağa verildi. Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr, mısrasıyla başlayan, Zâlim beni söyletme derûnumda neler var, nakaratlı şarkısı çok ünlü.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Yârin âşıkları ile ülfeti pek güçtür güç
    O peri vahşidir unsiyyeti pek güçtür güç

    Sakın aldanma gönül vâ’d-i visâl-i yâre
    Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

    Beni âfv eyle eğer meclise girdiyse rakip
    Çekemem doğrusu bu sıkleti pek güçtür güç

    Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
    Zâhidin bârid olur sohbeti pek güçtür güç

    Sohbeti yâr ile de pekçe uzatma Leylâ
    O peri vahşidir ünsiyyeti pek güçtür güç

    GAZEL

    Her seherde Kâbei kûyında estikçe nesim
    Âşıka zülfi siyahından gelir anber şemim

    Naveki müjgânı gönder sinei mecruhuma
    Kûşei gamda dili mahzunuma olsun nedim

    Kalim bu aşk ile yanmaktan ey meh ruzüşeb
    Yok bana derdü elemden başka bir yârı kadîm

    Şiddeti düzahla korkutma beni gel zahida
    Aşkıma nisbet benim bir şey midir narı cahim

    Kûşei cennet dahi olsa safayab olmayız
    Aşk ile olduk hele külhan bucağında mukim

    Zulmu çok ettin bugün Leylâ’ye ey şahı cihan
    Ruzi mahşerde seninle eylesin bahsi azîm

    GAZEL

    Hayâli ârızın bağı gönülde gülizarımdır
    Açıldı dağlar kim sînede evvem beharımdır

    Güli ümmidim açılmaz açıldı soldu hep güller
    Bu gülşende figandan bihaber ancak nigârımdır

    Hikâyettir sana şerhi derunumdan değil şevka
    Senin aşkınla yanmak tabemahşer iftiharımdır

    Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez âşık
    Sebep bu infiale naleî bî ihtiyarımdır

    Salın ey nahli nâzım gel nolur bir kerre serv âsa
    Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır

    Emanet eyledim bir tahfecik ol şahı hubane
    Gönül derler anın adına Leylâ yadigârımdır

    ŞEREF HANIM
    1809′da İstanbul’da doğdu, 1861′de yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi kabristanına defnedildiği sanılıyor. Mehmed Nebil Bey’in kızı. Şairi bol ve kültürlü bir ailenin mensubu. Kadirî ve Mevlevî tarikatlarına girdiği biliniyor. Sıkıntılarla dolu bir yaşam sürdü. Padişah II. Mahmud ve Valide Sultan’a yazdığı şiirlerinde bu sıkıntıları anlatır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirleri sadelikleri ve düzgün anlatımlarıyla dikkat çeker. İlk kez 1867′de Matbaa-i Âmirane’de basılmış bir divanı var.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    KASİDE

    Kasîde-i Bahâriyye der Hakk-ı Müşâriin-ileyh
    - Berây-ı Âlî Paşa -

    Açıl ey gonce-i zîbâ açıl fasl-ı bahar oldı
    Hezârın hasret-i dîdâr ile derdi hezâr oldı

    Donandı her taraf üşkûfe-i elvan ile yer yer
    Yine sun’-ı Cenâb-ı Kird-gârı aşikâr oldı

    Takarrub edicek teşrifi sultân-ı gülin nâ-gâh
    Dikildi tûğ-ı şâhî bağ u sahra kânı-kâr oldı

    Bahar erdûsını sünbül-teber tebşire geldikde
    Kurup çadır çiçekle muntazır her kûh-sâr oldı

    Bu eyyâm-ı ferah-zâye tahassür çekmeden fulya
    Sarardı sureta bir âşık-ı zar u nizâr oldı

    Meğer neşv ü nema bulmuş şarâb-ı erguvan ile
    Anın’çün çeşm-i dilber gibi nergis pür-humâr oldı

    Görüp zülf-i arûsın ziynet ü dârâtını bî-şekk
    Civan perçem başa çıktıkda gayet dil-figâr oldı

    Benefşe çıkdı her-câyî deyu ifrât-ı ye’sinden
    Olup sünbül perişan lâle yek-ser dâğ-dâr oldı

    Eder şeb-bû ile ay-çiçeği gece safa, mehtâb
    Görince fûl-ı bahrî yollar üzre hep nisâr oldı

    Düzüp zerrin kadehle bezmini çark-ı felek güya
    Çekildi bir kenâre cümleden sâhib-vakâr oldı

    Sarıldı nahl-ı leylâk üzre güya bir çiçekli şal
    Bakup serv u sünûber bîd-i reşkiyle çinâr oldı

    Şakâyıkda görince revnak ü rengi kemâlinde
    Hasedle zenbakın hep akl u fikri târ u mâr oldı

    Bilür erbabı kadrin bak alur göz ile haşhaşa
    Ki attâr-ı felekden ehl-i keyfe ber-güzâr oldı

    Karanfil yâsemen aşkile sîne çak çak etdi
    Ya her dem tazeye meyi etmede bî-ihtiyâr oldı.

    Ne kabil misk-i Rûmî ıtr-ı şâhîyle ola hem-bû
    Girince araya şimşir bu da’vâ ber-karâr oldı

    Bütün ezhâre hâlât-ı hazânı etmeğe ifşa
    Gelüp kartopu güya tercemân-ı rûzigâr oldı

    Bahâriyye temam olduysa da ey hâme güya ol
    Gazel de söylemek şâirlere çünkim şiar oldı

    Yine ey gül-izâr-ı işve vakt-ı âh u zar oldı
    Bu da’vâya delîl ü şâhid istersen hezâr oldı

    Buyur geşt ü güzâr et cümle ezhârı çemen-zârın
    Kudûmın öpmeğe hep dîde dûz-ı intizâr oldı

    Görince bülbülün cûş u hürüsün fart-ı gayretle
    Benim de seyl-i eşkim ğıbta-bahş-ı cûy-bâr oldı

    Gelüp bâd-ı sabâ dedi Şeref geç bu hevâlardan
    Bu nazmın gerçi evrâk-ı sipihre yadigâr oldı

    Ne sarf etdin bahara cevher-i güftârını ancak
    Sebeb-i asayiş dünyâya bir âlî-tebâr oldı

    Edersin medh ol zât-ı şerifi et ki âlemde
    Senası mahz-ı farz u her sağar ü her kibar oldı

    Bu vasfa Hazret-i Alî Emîn Paşa sezadır kim
    Duây-ı devleti vird-i zeban ü her diyar oldı

    Makâm-ı âliyi teşrif edel’den zât-ı ülyâsı
    Umûr-ı hâriciyye nâzırıyle pür-vakâr oldı

    Huzurunda şükûfe şîşesi olmak ümidiyle
    Ne rütbe şimdi çeşm-i bülbüle bak i’tibâr oldı

    Nesîm-i lutfı ğâlibdir bahara ehl-i hâcâtın
    Nihâl-i maksad u amali hep pür berg ü bâr oldı

    Nisâr olmakda gerçi cümleye nakd ü inâyâtın
    Senin hakkında ise şad hezâr u bî-şümâr oldı

    Düşüp ümmîd-i afv ile der-i ihsanına gönlüm
    Bilür cürm ü kusûrın pây-mâl-i i’tizâr oldı

    Kerem-kârâ şeref-sadrâ sipihr-i devlete bed-râ
    Eğerçi bunda ıtrâ’-ı makâla ibtidâr oldı

    Vesîle-cûy idim neşr etdim işte bu bahaneyle
    Bütün ezhâr bûy-i midhatinden hisse-dâr oldı

    Kıyâs olsa yanında bir içim su gibidir nîsân
    Ki cûd u şefkatin baranı bahr-ı bî-kenâr oldı

    Umûrında muvaffaksın o rütbe zanneder herkes
    Ya Zât-ı Hızr yâ tevfik-i Bari müsteşar oldı

    Bekây-ı ömr ü ikbâlindir elbet matlabı halkın
    Vücûdın mutlaka dünyâya lutf-ı Gird-gâr oldı.

    Penâh eden hücûm-ı ceyş-i gamdan olur asude
    Der-i Devlet-meâbın bir hısâr-ı üstüvâr oldı

    Değil fahriyye yazmak gerçi haddim kendi hakkımda
    Bana Zât-ı Şerifin lîk mahz-ı iftihar oldı

    Ederken âh ü feryâd endelib efsâne dinlemez
    Şeref, başla du’âya gayrı vakt-ı İhtisar oldı.

    Akîb-i cemrede her sal meymûn fal dendikce
    Cihâna feyz-i nevrûzın yeter pertev-nisâr oldı

    Riyâz-ı ömr ü câhı haşre-dek her dem bahar olsun
    Denildikçe yine vakt-ı safay-ı gül-izâr oldı.

    (Mefaîlün mefaîlün mefaîlün mefâîlün)

    GAZEL

    Dildeki dag-i füruzanım ile eğlenirim
    Geceler kendi çerağınım ile eğlenirim

    Ederim züver-i aguse-i hayalim yâri
    Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

    Söyletip çektiğini şuh-i cefakarından
    Sergüzeşt-i dil-i nalanım ile eğlenirim

    Komaz avare vü tenha beni manend-i safa
    Yine derd-ü gam-i cananım ile eğlenirim

    Dest-i ahım dokunup saz-i derunun teline
    Nağme-i nale vü efganım ile eğlenirim

    Söyleyip serd-i mihmetle nice taze gazal
    Şeref eş’ar-i perişanım ile eğlenirim

    GAZEL

    Dili şuride hayfa yâre, yâr ağyare maildir
    Bilinmez hikmeti bülbül güle, gül hare maildir

    Olursun pür gadab ben arzıhal etdikçe sen emma
    Cefakârım, mizacın çare ne ağyare maildir

    Şikâyet sanma rencü zahmi aşk eyler isem izhar
    Tabibe haste elbet derdini iş’are maildir

    Kaçınmaz şulei didarı yâre can atar daim
    Benim mürgi dilim pervane âsa nare maildir

    İder tahsin nazmı dilküşasın eylesen tanzir
    Şeref tab’ı selisim böyle hoş küftare maildir

    KITALAR

    Bir vech ile kabil değil icrayı teşekkür
    Şâdoldu şeref zar iki yüzden agâh
    Eüdi beni teltif reis oldu efendim
    Hem kıldı iki yüz kuruş ita bana her mah


    Keramet tâ ezelden dadı Hakmış zatına bildim
    Benim keşfeyledin arzetmeden hali perişanım
    İkişer yüz kuruş mahiye ihsan eyledin hakka
    Şeref bir akçeye şayan değilken ey keremkânım


    Kemalü ömrünü lûtfundan efzun eylesün Mevlâ
    Cihan durdukça dur sadrında sen ey himmeti Âli
    Şeref zatın maaş tahsisi ile şimdi sayende
    Değildi habbeye malik pür oldu ceybi amali


    ÂDİLE SULTAN
    1825′te İstanbul’da doğdu, 1898′de yaşamını yitirdi. Sultan II. Mahmut ile eşlerinden Zernigar Sultan’ın kızı, Sultan Abdülmecit’in kız kardeşi. Sarayda özel eğitim gördü. Kaptan-ı Derya ve sonradan Sadrazam olan Mehmet Ali Paşa ile evlendi. Önce üç çocuğunu, sonra kocasını ve ardından da genç kızı Hayriye Sultan’ı kaybedince acıya boğuldu. Nakşîbendi tarikatına girdi. Şiirleri 1996′da “Adile Sultan Dîvânı” adıyla yayınlandı. Şiirleri genellikle çocukları, eşi ve kızı Hayriye Sultan’ın ölümlerinden duyduğu derin üzüntüyü yansıtan manzumelerden oluşur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şair sayılır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazdı. Türbesi İstanbul Eyüp’te Bostan İskelesi yakınında. İstanbul’da pek çok hayır eseri bıraktı, ayrıca babası onun adına birçok eser yaptırdı. Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı’nın basılmasını sağladı.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Duymayın can ü gönül dostuma pinhan gideyim
    Akl ü can bana nedir bidil ü bican gideyim

    Cismde can gibidir gözde hayâli yârin
    Nice bir gurbet ü firkatle perişan gideyim

    Korı canımda da âşk odını yaktı alevi
    Yanmak âşk ile beşaret bana üryan gideyim

    İderim kat’ı taalluk çü bu can ü tenden
    O güle bülbül-i can itmede efgan gideyim

    Adile Kâ’be-i kulın ideyim şöyle tavaf
    Arz ide ruyını dildarıma mihman gideyim

    GAZEL

    Aşktır min-evvel ilâ âhir kevn ü mekân
    Aşktır gâhî dil ü cânda nihân gâhi ayân

    Aşktır eden cemâl-i pâk-i cânâna nazar
    Aşktır ol gonca gül rûyu için bülbül olan

    Aşktır dü-âlem içre cânı yâra vasl eden
    Aşktır dâim olan hem mahrem-i esrâr-ı cân

    Aşktır çün dilde misbah-ı tecellîyi yakan
    Aşktır bil “küntü kenz” birle miftâh-ı cinân

    Aşktır bî-kayd pervâz eyleyip sîmurg-veş
    Aşktır dost ellerini dâima seyrân eden

    Aşktır mir’ât-ı kalbi eyleyen sâf ü celî
    Aşktır dilde veren nûr-ı ziyâyı her zamân

    Aşktır kalbi kılan pür-nûr mihr-i mâh-veş
    Aşktır şem’-i cemâle karşı pervâne yanan

    Aşktır hem saykal-ı mir’at-ı esbâb-ı derûn
    Aşktır bir âteş-i cân-sûz ey dil sen de yan

    Aşktır beyt-i dili meyhâne-i irfân eden
    Aşktır Leylâları Mecnûn ü ser-gerdân eden

    Aşktır fehm ile iş’âr eyleyen derd-i dili
    Aşktır bak Âdile çarhı eden keşf ü beyân

    GAZEL

    Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
    Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek

    Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
    Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek

    Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
    Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek

    Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
    Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek

    Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
    Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek

    Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
    Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek

    Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ
    Beyt-i kalbi Âdile ma’mûr ü pâk etmek gerek

    TEVHİDE HANIM
    Doğum tarihi 1847. 1902′de Manisa’da öldü. Babası Turgutlulu Limoncuzade Fehim Efendi. Annesi, İzmirli Sinanzade Ahmet Efendi’nin kızı Tahire Hanım. Manisalı Veznedar Çakmak Hüsayin Efendi ile evlendi. Bir kızları oldu. Kızını ve ardından kocasını kaybetti. Mevlevi tarikatına girdi. Şiirini annesi, kızı ve kocasını art arda kaybetmenin acısı etkledi. Bir divanı var. 1881′de yazıldığı tahmin edilen bu divanda kendi yaşamından ve Manisa’dan izler bulunur. Tevhide Hanım’ın önemi yaşadığı çağın coğrafyasını, insanlarını, kültürü ve günlük alışkanlıklarını yansıtmasıdır. Divanı Gürol Pehlivan, Bülent Bayram ve Mehmet Veysi Dörtbudak hazırladı. Manisa Belediyesi’nin desteğiyle yayınlandı.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Çeşmime göründü âh bir peri âlicenâb
    Dün gece verdi ziyâ ‘aleme ol âfitâb

    Âhir çeşmime ben de âh bin cân ile müştâk iken
    Setrine sây eyleyip rûyına çekmiş nikâb

    Piyâde gezmiş yorulmuş terlemiş ol meh-likâ
    Seyr eyledim rûyundaki damlayan sanki gül-âb

    ‘Ahdinde kılmaz vefâ va’dinde hiç durmaz imiş
    Teşbihi etdim meşrebin sanki bir dönme dolâb

    Zihnini topla Tevhîde olma o bahrin gavsi
    Pirâhenden girîbânın alıp geri çekil yab yab

    GAZEL

    Senin mecburunum hâlâ inanmaz mısın ey şûh
    Benim yandığım nâra ‘aceb yazmaz mısın ey şûh

    Dün gece ağyâr ile lâdest tutup aldanmışsın
    Kuluna nevbet gelince aceb aldanmaz mısın ey şûh

    Gidip gülzara da’im sen edersin zevk ‘alemle
    Gelip hatıra ismim bir gün anmaz mısın ey şûh

    Cevr cânına yetmiş câna yine bilmem aceb
    Çekerek cefasını usanmaz mısın ey şûh

    Dün gece Tevhîde-zârın rahm edip hâline sen
    Verdiğin ikrârdan ‘aceb dönmez misin ey şûh

    DESTÂN-I MAĞNİSA

    Takrîr edem dinle nedir hâli Mağnisa’nın
    Söyleyim bak nedir ahvâli Mağnisa’nın
    Düğünde bayramda atlas hâre giyerler
    Bozulmaz yeşili alı Mağnisa’nın

    Mağnisa’nın içinde evliyâsı çok
    Mescidi camisi medresesi çok
    Hâfızı mütedâ müderrisi çok
    Okur bülbül gibi dili Mağnisa’nın

    Etraf köyden şehirlerden gelirler
    Handa hânelerde misâfir olurlar
    Sultân Camisi’ne sâf sâf dururlar
    Altın kemerlidir beli Mağnisa’nın

    Sultân Nevrûz günü Mesir saçarlar
    Cem olup cümle halk avuç açarlar
    Mollalar imâretden çorba içerler
    Her şehre ulaşır eli Mağnisa’nın

    Âşıklar pîrine eyler niyâzı
    Dere Kahvesi’ne asarlar sazı
    Karşısında bülbül eyler avâzı
    Açılır baharda gülü Mağnisa’nın

    Ulu Cami’nin vurur çanlı sa’ati
    Herkes vaktini bilir bulur râhatı
    Tüccarların budur dâim adeti
    Elden ele gezer malı Mağnisa’nın

    Bahar vakti gelir bülbül sadâsı
    Vardır erenlerin anda du’âsı
    Kışın kar ile dolar dağı ovası
    Akar boz bulanık seli Mağnisa’nın

    Çölünde Karaca Ahmed Sultân hazırken
    Üstünde Saruhan Baba nâzırken
    Sağda Hâki Baba solda Kırtık Sultân vezirken
    Deftede kayd olmaz vebâli Mağnisa’nın

    Cümle eknâf çâr köşeden gelenler
    Her birisi bir işe memur olanlar
    Kazanıp kârında bereket bulanlar
    Gitmez gözünden hayâli Mağnisa’nın

    Beldemiz üstü dağ önü mesire
    Bahar gelince cümle çıkarlar seyre
    Gel bunca evliyâları ziyâret eyle
    Şimdi çimendiferdir yolu Mağnisa’nın

    Tevhîde sözünde hilâfın yokdur
    Tatlıdır kavunu karbuzu çokdur
    Karına kaymağına hiç sözüm yokdur
    Namdadır yağ ile balı Mağnisa’nın

    ŞARKI

    Sana ne diyem ne söyleyem âh sana
    Bir himmetin yok imiş eyvâh sana
    Ederim bir âh-ı cân-gâh sana
    Gayri bundan sonra âlem bir yana

    Eyledin sen beni kendine meftûn
    Cevrin etdi dîdemi âb-ı Ceyhûn
    Serim sevdâya saldın aklım Mecnûn
    Gayri bundan sonra âlem bir yana

    Hevâ-yı zülfün ile hâlim tebâh
    Kalmadı âşıklığıma iştibâh
    Bir onulmaz derde düşdüm vâh bana vâh
    Gayri bundan sonra âlem bir yana

    Tîg-i hicrin hiç vermedi arayı
    Sînemde açdı nice pin yarayı
    Yazık etdin Tevhîde-i bîçâreyi
    Gayri bundan sonra âlem bir yana

    ŞARKI

    O yâr bana kaşın çatdı
    Elemim var elemim
    Câh-ı mihnetde bıraktı
    Kederim var kederim

    Çehr ile dün yâr geçdi
    Kadehde kanımı içdi
    Ciğerde yâreler açdı
    Veremim var veremim

    Dün meclisde iken dildâr
    Beni geçmiş yâre ağyâr
    Kendi ruhsât eylemiş yâr
    Haberim var haberim

    Gül koklamam gül üstüne
    Kişi kıyar mı dostuna
    Lâkin ağyârın üstüne
    Seferim var seferim

    Tahammülüm yok ne çâre
    Yüz vermesin ağyâre
    Arz-ı hâl yazmağa yâre
    Kalemim var kalemim

    Tevhîde bu meylim hele
    Ben şöyle verdim dilbere
    Vaz gelmem tâ be mahşere
    Yeminim var yeminim

    FERİDE HANIM
    1837′de Kastamonu’da doğdu. Kasmatonu ulemasından Bahar Zade Hammami Mehmet Reşit Efendi’nin kızı. İlk eğitimini medresi öğretmeni olan babasından aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Güzel yazı’ya yani “hat”a merak saldı. Bolulu İzzet Paşa’nın divan katipliğini yapan Ali Raif Efendi ile evlendi. İstanbul’a taşındılar. Feride Hanım 25 yaşında iken eşini kaybetti. İstanbul’dan Kastamonu’ya giderek yaşamını burada tamamladı. 1903′te öldü. Şiirleri arasında epey yer tutan Muhammediye’leri ile tanınır.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    BEYİT

    Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana
    Görmedim billâh cihanda böyle bir âzâr ana

    GAZEL

    Ah kim çıkdı elimden koynumun zer saati
    Hasretile kalmamışdır gönlümün hiç rahatı

    Yâdigar-ı yâr idi doğru gider gamhar idi
    Yirmibeş yıldan beru itmiş idim ünsiyeti

    Zer gibi zerd ola ruyi hem ayarı nakş ola
    Mekr ile biganeler ger eyledise sirkati

    Yelkavan veş ruzü şeb zevki içün çeksin taab
    Soksun akrebler vücudın göre rencü mihneti

    Kıldı rekkası felek çerh gibi sergerdan beni
    Nice dolaplar ile virdi bana çok zahmeti

    Yetdürür zinciri zülfü yâr ile bend olması
    Kayd olup derdü game çekmekden ise firkati

    Ben Feride veş gamü mihnetle ferdim dehrde
    Geçmedi alâmsız biçarenin bir saati

    (Kocasının ölümü üzerine yazdığı gazel)

    GAZEL

    Âşık isen salika âyine-i didare bak
    Masıvanın zulmetinden kurtulub envare bak

    Dürri pendin guşuna menguş idersen ey gönül
    ….. den dembedem keşf olunan esrare bak

    Masıvanın kesretinden fariğ ol itme nizâ
    Hazreti şeyhin tutub destin heman bu kâre bak

    Na’rei sırrı ….dan haberdar olmağa
    Âşk yolunda terki can etmiş olan berdare bak

    Talibi âşkı hakikat buldu encamı necat
    Ey Feride sen heman ihlâs ile ezkâre bak

    (…. okunamayan sözcükler)

    HATİCE NAKİYE HANIM
    Müneccimbaşı Osman Saib Efendi’nin kızı. 1846′da ikiz kardeşiyle birlikte dünyaya geldi. Sıbyan mektebinde okudu. Annesini küçük yaşta kaybetti. Teyzesi tarafından büyütüldü. Darülmuallimat’tan mezun oldu. Yenikapı Mevlevihanesi müritleri arasına girdi. Ali Fuat Bey’in Maarif Nazırlığı döneminde Darülmuallimat’ta öğretmenliğe başladı. Farsça ve tarih öğretti. Lügati Farısiye sözlüğünü hazırladı. Bir süre Mısır’da kaldı. Sultan Mehmet Reşat döneminde bazı şehzade ve sultanlara öğretmenlik yaptı. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. 1899da yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi Çınaraltı Kabristanı’nda toprağa verildi. 40 kadar gazel, methiye, şarkı, müstezad, tahmis, terci-i bend ve kıt’a yazdı. Döneminin kadın şairlerinden Şeref hanımın yeğeni idi. Onun divanının ikinci basımını hazırladı. Dergilerde dağınık halde olan şiirleri derlenemedi. Bir bölümü Türkçe olan bu şiirlerden bazıları kardeşi Nebil Bey’in Divan’ının sonunda, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlandı. Hiç evlenmedi.

    ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

    GAZEL

    Bir gamze hun rize şikâr oldu bu gönlüm
    Şeb ta seher aşuftevü zar odu bu gönlüm

    Bir çaresi yok derde giriftar olub eyvah
    Bir gonce içün âleme har oldu bu gönlüm

    Gülçini visal olmak içün bağı tarabda
    Bir bülbüli şurideye yâr oldu bu gönlüm

    Gülşende edüb nağmei bülbül ana tesir
    Feryad ile manendi hezar oldu bu gönlüm

    Geçdi neyü meydan işidüb savtı hezarı
    Medhuş olarak maili zar oldu bu gönlüm

    Rüyet hevesile Nakiyye bir kez o şuhu
    Akdamı rekibane gubar oldu bu gönlüm

    ŞARKI (Hezlamiz)

    Olamaz bir kimse hem halin senin
    Yokdur eşşeklikde emsâlin senin
    Geçmede lanet ile salin senin
    Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

    Benzemez etvarü halin âleme
    Gelmemiş mislin vücudi âdeme
    Kendine âdemlik isnad eyleme
    Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

    Namını yâdeylemez emma beşer
    Rekş eder efkârına gâvanü har
    Sözlerin hayvanları hayran eder
    Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

    Anırırken sen o savt ile heman
    Hep gelir şevka güruhi merkeban
    Ursalar şayan sana al bir palan
    Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

    KOŞMA

    Eyvah aşkınla yandım
    Sonra cevrinle kandım
    Aldandım sözlerine
    Seni vefalı sandım

    Ver bir dolu içeyim
    Gör aşkınla niceyim
    O mahmur gözlerinden
    Ben nasıl vaz geçeyim

    Kadehler durmasun boş
    İçüb olalım serhoş
    Çünki ağyar sözünden
    Yâr ile aram bir hoş

    Şimdi dil biçaredir
    Aklım pek âvaredir
    Ayrılık ateşinden
    Ciğerim pür yaredir

    Sinemi hicri dağlar
    Gözlerim irmakdır çağlar
    Nakiyye’nin halini
    Gören kâfirler ağlar

    Nazan Bekiroğlu
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Zeynep Hatun:

    Fatih dönemini Mihrî Hatunla birlikte temsil eden Zeynep Hatun, adı bilinen ilk Türk kadın şairi olup, kaynaklarda Amasyalı ya da Kastamonulu olduğu ifade edilmektedir. Divan edebiyatının şekillenme döneminde Fatih çevresinde hissedilen verimli sanat iklimi, sanata ve sanatçıya hasredilen teşvik bu iki kadın şairin varlık göstermesinde de etkili olmuş olmalıdır. Asıl adı Zeynünnisa olan Zeynep Hatun bir kadı kızıdır. Bir kadı olan ve şiir çalışmalarını anlayışla karşılayan İshak Efendi ile evlenmiştir. Kültürlü bir muhitte yetişmiş, Arapça, ve şiirler söyleyecek olgunlukta Farsça öğrenmiş, Mihrî Hatun ile tanışıklık kurmuştur, Şiirin yanı sıra beste yapabilecek ölçüde musıki çalışmaları da olan Zeynep Hatun 1563’de Amasya’da ölmüştür.

    Fatih adına tertip edilmiş bir Divan sahibi olup, eldeki şiirlerine bakılırsa açık ve sade bir söyleyişin sahibidir. Bir kıt’asının,

    Senin hüsnün benim aşkım senin cevrin benim sabrım
    Cihanda dem-be-dem artar tükenmez bî-nihâyettir,


    beyti ünlüdür.


    Mihrî Hatun:

    Fatih dönemi şairlerinden olan Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerindendir. Amasyalıdır. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa olup, 1460 ya da 1461 yılında doğmuştur. Mihrî mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya (Belâyî)’dan almıştır.

    Dillere destan bir güzelliğin, hayranlık uyandırıcı bir kültür ve birikimin sahibi olmasına rağmen kendisine yöneltilen bütün evlilik tekliflerini geri çevirerek ömrü boyunca bekâr kalmıştır. Dönemine göre serbest bir yaşantının sahibi olan Mihrî, tarihçi Hammer tarafından "Osmanlılar’ın Sapho’su” olarak isimlendirilmiştir. Çevresinde platonik aşklarına dair fısıltılar daima mevcut bulunan Mihrî’nin, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına şiirlerinde de rastlamak mümkündür. Evinde düzenlediği edebî meclisler gibi, samimi kadın duygularını çekinmeksizin şiirinde terennüm etmiş olması cihetiyle de, kendisinden sonra yetişenler arasında en çok XIX. asır şairi Nigâr binti Osman’a benzetilebilir. Ona erken bir Nigâr Hanım olarak bakmak mümkündür.

    Kolay söyleniyormuş izlenimi veren sade bir şiiri vardır ve bunlar arasında en başarılı bulunanları nazireleridir. Dönem şairlerinden Necati’nin etkisinde kalan Mihrî’nin, şiirlerini Necati’ye gönderdiği ve onun şiirlerine nazireler yazdığı bilinmektedir.
    Necati’nin ünlü Döne Döne redifli gazeline nazire olarak yazdığı ve;

    Âteş-i gamda kebâb oldu ciğer döne döne
    Göklere çıktı duhânımla şerer döne döne


    matlalı gazeli bunlardan biridir.
    1506 yılında Amasya’da ölen Mihrî Hatun’dan geriye eser olarak Divan’ı kalmıştır.


    Hubbî Hatun:

    Hubbî Hatun bir XVI. asır şairi olup Divan şiirinin zirvesini teşkil eden Kanuni dönemini kadın şair olarak temsil etmektedir. (Aynı asırda, Baki’nin hanımı Tutî Kadın’ın da şiir yazdığı söylenmektedir). Asıl adı Ayşe olan Hubbî Hatun da Mihrî ve Zeynep gibi Amasyalıdır. Kanuni’nin süt kardeşi Şemsi Çelebi’nin Hanımıdır. Bu yakınlık Hubbî Ayşe’nin saraya intisabına zemin hazırlamış, önceleri II. Selim’in, sonra da III. Murad’ın nedimesi olarak saray muhitinde şiiri için gerekli kültür atmosferini bulmuş, zamanın hocalarından dersler almış ve Arapça’yı çok iyi öğrenmiştir. Şuara tezkirelerinde kendisinden evvelki kadın şairlerden daha kuvvetli olduğu ifade edilirse de, kadın duygularını terennümü ve lirizmi bakımından Mihrî’nin önüne geçemediği fark edilir. Erkeksi bir duyuşu vardır.
    Gazel ve kasideler yazan, Hurşid ve Cemşid adlı üç bin beyti aşkın bir mesnevisi olan Hubbî Hatun 1590 yılında İstanbul’da ölmüştür.


    Sıtkî Hatun:

    XVII. asrın ikinci yarısında yaşayan Sıtkî Hanımın asıl adı Ümmetullah olup, bir kazasker kızıdır. Kardeşi Faize Hanım da şairdir ancak Sıtkî kadar tanınmış değildir. Bayramiye tarikatıne mensup olan Sıtkî Hanım gazel ve ilâhiler yazmıştır. Divan’ı ile Genc-i Envâr ve Mecmuaü’l Hayal adlı basılmamış tasavvufî şiir mecmuaları bulunmaktadır. 1703 yılında ölmüştür.


    Ani Hatun:

    Ani Fatma kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğmuştur. Akıllı, bilgili ve eğitimli bir kadın olup, "Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)” lâkabıyla anılmıştır. Arapça bilen, doğu ve Batı edebiyatlarını öğrenmiş bulunan Ani Hatun’un bir Divan teşkil ettiği söylenmekteyse de bu eser ele geçmiş değildir. Ani Hatun bir hattat olarak da ün yapmıştır. Hattatlığının şairliğinden üstün olduğu bazı tezkirelerde ifade edilmektedir. 1710 yılında ölmüştür.


    Fıtnat Hanım:

    Asıl adı Zübeyde olan Fıtnat Hanım bir şeyhülislâm kızı olup adı bize kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden birisidir. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişmiş, edebî muhitlere girip çıkmıştır. Şiirleri kadar nükteleri ve kendisi ile Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet çevresinde teşekkül eden latifelerle de tanınmıştır. Ancak bunların bir kısmı kaba olup, orijinal yazılı kaynaklarda mevcut bulunmadığına bakılırsa uydurmadır. Fıtnat Hanım kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen bir zât olan Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı evlilikte hiç mutlu olamamıştır. Bir Divan teşkil etmişse de şiirlerinde kadın kalbinin samimiyetini bulmak zordur. 1780 yılında ölmüştür.

    Güller kızarır şerm ile ol gonce gülünce,

    mısraı ile başlayan şarkısı çok ünlüdür.



    Leylâ Hanım:

    Bir kazasker kızı olan Leylâ Hanım, Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğenidir. Çocuk denecek yaşta evlendiyse de bir hafta üzerine, daha ilk geceden kabalıklarına tanık olduğu eşinden ayrılmıştır. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şairdir. Hazır cevaplığı ve nüktedanlığı ile de tanınmıştır. Leylâ Hanım, Mevlevî tarikatine mensup olup Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını biraz olsun terennüm etmesiyle ve zamanına göre bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişleriyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşamış ve yazmaktan hiç uzak kalmamış olan Leylâ Hanımın şiir dili açık ve sadedir. Bir Divan’ı vardır. 1847 yılında ölmüştür.

    Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr

    mısraıyla başlayan

    Zâlim beni söyletme derûnumda neler var

    nakaratlı şarkısı çok ünlüdür.


    Şeref Hanım:

    Şeref Hanım şairi bol ve kültürlü bir ailenin kızı olarak 1809 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kadirî ve Mevlevî tarikatlerine mensubiyeti bilinmekte olup, sıkıntılı bir ömür geçirdiği II. Mahmud’a ve Valide Sultan’a yazdığı şiirlerden anlaşılmaktadır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirlerinde sade ve düzgün bir anlatım vardır. Divan sahibidir. 1861 yılında ölmüştür.


    Sırrî Hanım:

    Asıl adı Rahile olup Diyarbakırlıdır. 1814 yılında kültürlü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Divan kültürüyle yetişmiş, bir müddet Bağdad’da yaşadıktan sonra İstanbul’a gelmiş, Kâmil Paşa konağının şiir-edebiyat sohbetlerine katılmış daha sonra Kâmil paşa ile evlenmiştir. Kızının ölümü üzerine yazdığı içli bir Mersiye ile tanınan Sırrî Hanımın bir divan oluşturacak kadar şiiri vardır. Kadirî olan Sırrî Hanım 1877’de ölmüştür.


    Âdile Sultan:

    Dönemi, kadın şairler bakımından diğer dönemlere nazaran daha zengin bir görüntü veren II. Mahmud’un kızı olan Âdile Sultan, 1825 yılında doğmuştur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şairdir. Saray çevresinde iyi bir eğitim almış olmasına rağmen, dil, vezin ve kafiye bakımından çözük bir dili vardır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazmıştır. Fuzulî, Şeyh Galib ve Muhıbbî (Kanuni Sultan Süleyman) etkisindedir. Kızını ve kocasını kaybetmiş, bu acılar şiirini etkilemiştir. Nakşıbendî tarikatine girmiş, hikemî şiirler de yazmıştır. Kendi Divan’ı basılmamışsa da Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı’nın basılmasını sağlamıştır. 1898 yılında ölmüştür.


    Nakıye Hanım:

    Şeref Hanımın yeğeni olan Hatice Nakıye Hanım 1845 yılında doğmuştur. Daha ziyade bir eğitimci olarak tanınır. Eğitimli ve kültürlü bir kadın olarak döneminde bir hayli hizmet vermiş, II. Abdülhamid tarafından bir Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Türkçe ve Farsça şiirler yazmışsa da şairliği eğitimciliğinin gölgesinde kalmış, dergilerde dağınık halde kalan şiirleri bir araya getirilmemiştir. Ancak bunların bir kısmı kardeşi Nebil Bey’in Divan’ının sonunda bir bölüm halinde, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlanmıştır. Hiç evlenmemiş bulunan Nakıye Hanım 1879 yılında ölmüştür.


    Münire Hanım:

    Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım 1825 yılında doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Mevlevî tarikatine mensup olup çoğu tasavvufî şiirler yazmıştır. 1903 yılında ölmüştür.


    Feride Hanım:
    Kültürlü bir aileden gelmekte olan Feride Hanım 1837 yılında doğmuştur. İlk derslerini, Arapça ve Farsça bilgisini babasından almıştır. Hattatlığı da olan Feride Hanım nesih bir Kur’an yazmıştır. Önce eşinin, sonra babasının ölümü üzerine içe kapanık bir hayat sürmüş, 1903 yılında ölmüştür.


    Saniye Hanım:

    1836’da Trabzon’da doğan Saniye Hanım şiir zevkini de aldığı babası tarafından eğitilmiştir. Divan tarzı kadar halk tarzında da şiirler yazmış, aruz kadar hece ölçüsünü de kullanmıştır. Bir Divan teşkil edecek hacimde şiiri olduğu halde bunları tertip etmemiş olan Saniye Hanımın birçok şiiri de bir yangında yok olmuştur. Evliliği sebebiyle bir süre Rize’de yaşayan Saniye Hanım 1905 yılında Trabzon’da ölmüştür.


    Fıtnat Hanım (Trabzonlu, Hazinedarzâde):

    Tanzimat yıllarında yaşadığı halde geleneksel çizgide şiirler yazan ve kendisinden yaklaşık 1,5 asır evvel yaşamış adaşı Zübeyde Fıtnat’la karıştırılmaması için imzasını "Yeni Fıtnat” olarak atan Hazinedarzâde Fıtnat Hanım 1842 yılında Trabzon’da doğmuştur. Dönemin Trabzon valisi Hazinedarzâde Abdullah Paşa’nın kızıdır.

    Dört yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen Fıtnat Hanımın eğitimine ailesi tarafından önem verilmiş, çok iyi derecede Farsça öğrenmesi ve tahsiline evliliğinden sonra da devam etmesi sağlanmıştır. Ancak şiir ve edebiyatla uğraşmasından hoşlanmayan bir adamla yaptığı ilk evliliğinde mutlu olamadığı, kaynaklarda adı geçmeyen ilk eşinin, uzun ve güzel olduğu için Fıtnat Hanımın kirpiklerini kestirmeye kaykıştığı bilinmektedir. Kocasının şiir ve edebiyatı men etmesi üzerine hattatlığa yönelen Fıtnat Hanım devrinde, bir güzellik şöhretine de sahiptir. Ahmed Midhat Efendi’nin kuzeni olduğu söylenen Fıtnat Hanım, Hakkı Tarık Us’un derleyerek yayımladığı mektuplara bakılırsa "Hâce-i evvel” ile bir muaşaka da yaşamıştır. Tertip edilmiş fakat basılmamış bir Divan’ı vardır. Divan geleneği içinde eser veren kadın şairlerin en önemlilerinden olup çağdaşı Leylâ (Saz) Hanımla birlikte Tanzimat döneminde dergilerde açık imzası görünen ilk kadın şairlerden biridir. 1911 yılında İstanbul’da ölmüştür.


    Leylâ Hanım (Saz):

    1845 yılında İstanbul’da doğan Leylâ Hanım hekimbaşı İsmail Paşa’nın kızıdır. Babasının görevi münasebetiyle çocukluk çağında yedi yıl kadar sarayda bulunmuş, bunun neticesinde iyi bir eğitim almıştır. Şairliğinin yanı sıra bestekârlığı ile de tanınan Leylâ Hanım, Fıtnat Hanımla birlikte dergilerde açık imzasını gördüğümüz ilk kadın şairlerdendir. Ancak onun da şiirinde yenilik çeşnisi yoktur. Divan geleneğinin bir izleyicisi olarak yazdığı şiirlerini Solmuş Çiçekler adı altında kitaplaştırmıştır. Leylâ Hanım saray çevresini ve âdetlerini anlatan anılarıyla da ünlüdür. Ancak ilki bir yangında yok olan anılarını ikici kez yazmak zorunda kalmış, bunlar 1920 yılında Vakit gazetesinde yayımlandığı zaman çok ilgi çekmiş, Fransızca olarak da kitap haline getirilmiştir. Leylâ Hanım 1936 yılında ölmüştür.


    Mahşah Hanım:

    1864 yılında Trabzon’da doğan Mahşah Hanım özel hocalardan iyi bir eğitim alarak yetişmiştir. Aruz ile Divan tarzında yazdığı şiirlerin yanı sıra, mensubu bulunduğu Nakşî, Kadirî ve Mevlevî tarikatlerinin etkisi altında hece ölçüsüyle tasavvufî şiirler de kaleme almıştır. Musıki ile de uğraşan Mahşah Hanımın güftesi ve bestesi kendisine ait şarkıları vardır. Mün’im Şah yahut Zafer adlı bir tiyatro oyunu da bulunan Mahşah Hanım 1933’de İstanbul’da ölmüştür.

    Buraya kadar saydığımız isimlerin dışında, daha az tanınmakla birlikte, Hatice İffet, Hasibe Maide, Feride, Habibe, Şerife Ziba, Fatma Kâmile gibi şairler de XIX. asır içinde Divan geleneğini sürdürerek şiir yazmaya devam etmektedirler.


    Nigâr Hanım:

    Tanzimat döneminde yaşamış olmakla birlikte şiirlerinde yenileşmenin etkisini taşımayan Leylâ ve Fıtnat Hanım gibi kadın şairlerden sonra yeniliğin ilk temsilcisi olarak Nigâr Hanımdan söz etmek gerekir. 1862 yılında İstanbul’da doğan Nigâr Hanım, Macar Osman Paşanın kızıdır. Örtünme çağına kadar mahalle mektebinde ve bir Rum okulunda okumuş, sonra özel hocalardan ders alarak, Doğu ve Batı bilgilerini içeren kuvvetli bir eğitim görmüştür. Çok iyi derecede piyano çalan, sekiz lisan bilen Nigâr Hanım bir mühtedi olan babasının ikliminde Batılı bir sanat zevki ve yaşam çeşnisine açık olarak yetişmiştir. Erken yaşta evlenmiş, fakat mutlu olamayarak eşinden ayrılmıştır. İlk zamanlar geleneksel çizgide değerlendirilebilirse de, önceleri Ekrem’in sonraları Servet-i Fünuncuların etkisi altında ve Fransız edebiyatını orijinalinden takip edebilmiş olmasının da avantajıyla, yenilik özelliği taşıyan şiirler vermeye başlamıştır.

    Nigâr Hanım, döneminde sosyal hayattaki değişimin kadın ölçeğindeki en önemli temsilcisidir. Sadece şiiri değil; giyim-kuşamı, konuşması, davranışları, tesis ettiği edebî salonu ile de etik ve estetik bir mitin sahibesidir. Şiirleri ve yaşantısıyla kadın şairler üzerinde etkili olmuş, onlara yazma ve yazdıklarını yayımlama cesareti vermiştir. Dahası, kadınlar kadar erkek şairler üzerinde de etki yaratmış, hissî bir edebiyatın sirayetine katkıda bulunmuştur. II. Abdülhamid tarafından bir Şefkat Nişanı ile ödüllendirilen Nigâr Hanım bir dönem Hanımlara Mahsus Gazete’nin baş yazarıdır.Ferdiyetçi bir muhteva taşıyan şiirinde Balkan Harbi ve I. Cihan Harbinden sonra milli duyguların ağırlık kazandığı fark edilir. Dil ve vezin bakımından zaman zaman çözük, fakat hakim vasfı samimiyeti olan bir şiiri vardır.

    Sağlığında Efsus (I-I; 1887, 1890), Nîran (1896), Aks-i Sedâ (1899), Safahât-ı Kalb (1901), Elhân-ı Vatan (1916) adlı eserleri yayımlanan Nigâr Hanımın ölümünden sonra Tesir-i Aşk (1978) adlı tiyatro eseri basılmış olup döneminde oynanan (1912) fakat basılmayan Gırive adlı bir oyunu da mevcuttur. Yirmi cilt kadar olduğu bilinen günlüklerinin on üçü Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir. Bu muazzam eser bizde Batı tarzında günlük edebiyatının da ilk örneğidir. Yaşantısı, eserleri, hissedişi ile ilklere imzasını atan fakat birinci sınıf bir şair olamayan Nigâr Hanım Meşrutiyet sonrasında değişen edebî beğeniye ayak uyduramayarak geri planda kalmış, 1918 yılında İstanbul’da ölmüştür.

    Nigâr Hanıma gelinceye kadar kadın şairlerde az veya çok ölçüde fakat daima hissedilen erkek söylemi Nigâr Hanım ile etkisini kaybetmiştir. O, samimi kadın duygularını terennüm eden ilk şairimizdir. Türk "kadın” şiirinin Nigâr Hanımla başladığından söz etmek abartı değildir.


    Makbule Leman:

    Yenileşme döneminin Nigâr Hanımla birlikte burç isimlerinden biri olan Makbule Leman 1865 yılında İstanbul’da doğmuştur. V. Murad sarayında Kahvecibaşı İbrahim Efendinin kızıdır. Bir görüşe göre Rüşdiyede okumuş, sonra özel dersler alarak yetişmiştir. Bir dönem Hanımlara Mahsus Gazete’nin baş yazarı olan Makbule Leman, II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirmiştir. Kısacık ömrüne şiirlerinin yanı sıra denemeler, hikâyeler de sığdıran Makbule Leman’ın sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on ikidir. Bunlar tür ayrımına gidilmeksizin Makes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirilmiş, ölümünden (1898) sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla bir arada ikinci kez bastırılmıştır.


    Abdülhak Mihrünnisa:

    Abdülhak Hamid Tarhan’ın en küçük kardeşi olan Abdülhak Mihrünnisa 1864 yılında İstanbul’da doğmuştur. Evlilik hayatında mutlu olamayarak boşanmıştır. Dağınık halde çeşitli dergilerde ve mecmualarda kalan şiirlerinde kuvvetle ağabeyi Hamid etkisinde kaldığı görülmektedir. 1943 yılında ölmüştür.



    Meşrutiyet Yılları

    II. Meşrutiyete takaddüm eden yıllarda şöhretinin zirvesinde bulunan Nigâr Hanım, Fatma Aliye ve Emine Semiye gibi öncü kadınlar Meşrutiyetin getirdiği yeni hayatın ve değişen edebî beğeninin gereklerine ayak uydurmakta güçlük çekerler ve unutuluşun kucağına zirveden düşerler. Bununla birlikte Meşrutiyet döneminde şiir ve nesir sahasında eser verecek kadın ediplerimiz, arkalarında kısık sesli ve az sayıda da olsa hemcinsleri tarafından açılmış bir yol bulurlar. Meşrutiyet dönemi aydınının üzerinde fikir birliği ettiği alanlardan birisi de "kadın” meselesidir. İslâmcılık, Türkçülük, Batıcılık, Osmanlıcılık başta olmak üzere dönemin belli başlı fikir akımları programlarında mutlaka "kadın” meselesine yer verirler. Çözüm önerileri ve programlar az ya da çok farklılık gösterse de ortada "kadına dair” bir problem ve "kadının durumunun iyileştirilmesi” gibi bir gereklilik olduğu Meşrutiyet aydını tarafından tartışmasız olarak kabul görmektedir. İyileştirme çarelerinin eğitimle iç içe durduğunun fark edilmesi (hem kadının hem erkeğin eğitimiyle) neticesinde, Meşrutiyet döneminde kadının eğitim seviyesinde önceki yıllara göre nisbî de olsa bir iyileşme fark edilir. Kadın mecmualarının sayısı gibi eli kalem tutan kadın sayısında da ani bir artış fark edilir. Meşrutiyetten Cumhuriyete kadar olan dönem, kendini ifade hususunda imkânları daha elverişli, lügatini nisbeten sadeleştirmiş, hece ölçüsü ve toplumsal gerçeklerle tanışık, Divan edebiyatı etkisinden uzaklaşmış bir kadın şair tipiyle karşılaşmamıza imkân hazırlamışsa da, bu şairin olgunluk noktasını yakaladığından söz etmek henüz mümkün değildir.


    İhsan Raif:

    1877 yılında Beyrut’ta doğan İhsan Raif bir mutasarrıf kızıdır. Babasının görevi nedeniyle pek çok yer görmek imkânını bulmuş fakat aynı nedenden dolayı düzenli bir eğitim alamamış, daha ziyade özel hocalar elinde yetiştirilmiştir. Meşrutiyet devrinde parlayan en önemli kadın şairlerden birisi ve hece ölçüsüyle yazan ilk kadın şairdir. O da Nigâr Hanım gibi edebî salon tesis etmiş, şiiri zaman içinde toplumsal bir muhteva kazanmıştır. Sade bir dili, yalın bir anlatımı vardır. 1926 yılında Paris’te ölmüştür.


    Yaşar Nezihe:

    1880 yılında İstanbul’da doğan Yaşar Nezihe yoksul bir ailenin çocuğudur. Annesinin ölümünden sonra baş başa kaldığı babası okuması yazması olmayan bir müstahdem olup, kızının okumasına ortam sağlayamamıştır. Yoksulluğu ve eğitimsizliği ile, sosyal statüsü ve yaşam standardı yüksek ailelere mensup diğer kadın şairlerden ayrılan Yaşar Nezihe kendi kendisini yetiştirmiştir. Yoksulluk ve sıkıntılar ömrü boyunca arkasını bırakmamış, yaptığı üç evlilikte de mutlu olamamış, geçimini sağlamak için evde ve dışarıda çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Edebiyat, sıkıntılı hayatının yegâne saadetidir. Şiirlerini Bir Deste Menekşe (1915) ve Feryatlarım (1924) adlarıyla kitaplaştıran Yaşar Nezihe’nin yaşantısına âyinedarlık eden karamsar bir şiiri vardır. Batı etkisi taşıyan şiiri yer yer toplumsal ve siyasî değiniler de taşır. Güçlü ve dirayetli bir mizaca sahip olan Yaşar Nezihe (Bükülmez soyadını almıştır), 1935 yılında İstanbul’da ölmüştür.


    Şükûfe Nihal:

    1896’da İstanbul’da doğan Şükûfe Nihal, özel hocalardan eğitim almış, Edebiyat fakültesini bitirmiştir. Başlangıçta Tevfik Fikret’in etkisinde aruz ölçüsüyle şiirler yazarken zaman içinde Milli edebiyat akımının ilkelerine uygun olarak hece ölçüsünü kullanmaya başlamıştır. Aruzla yazdığı şiirleri Yıldızlar ve Gölgeler
    (1919) adı altında kitaplaştırmıştır. 1928 öncesinde heceyle yazdıkları ise Hazan Rüzgârları (1927) adlı kitabında bir araya getirilmiştir. Hikâye ve roman sahasında da isim yapmış olan Şükûfe Nihal, edebî kimliğinin yanı sıra yaşantısı ve faaliyetleri ile de dikkat çeker. Fatih mitinginde etkileyici bir konuşma yapmış, Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1973’de ölmüştür.
     

Sayfayı Paylaş