1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlıcada ''E''ile başlayan kelimelerin anlamları

Konusu 'Türkçe Sözlük' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 3 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    E
    Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi) * Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi. (Bak: Müennes)
    EÂCİB
    (U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
    EÂCİB-İ DEHR
    Dünyanın ve zamanın çok şaşılacak yerleri, şeyleri.
    EACİM
    (Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.
    EADİ
    (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
    EALİ
    (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
    EAMM
    Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
    EARİB
    (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
    EARİZ
    (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
    EARR
    Hörgücü küçük deve.
    EASİR
    (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
    EÂZIM
    (A'zam. C.) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar.
    EÂZIM-I ESMÂ
    İçinde çok isimlerin mânası bulunan, isimlerin en büyükleri. Cenab-ı Hakk'a mahsus isimlerin en mühim ve büyükleri.
    EÂZIM-I MİLLET
    Millet büyükleri.
    EÂZIM-I ÜDEBÂ
    Ediplerin, edebiyatçıların en büyükleri.
    EAZZ
    Galip. * Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler.
    EAZZ-İ AHİBBÂ
    Dostların en azizi.
    EB
    (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced.
    E'BA
    Yükler, hamuleler, çuvallar.
    EBAB
    Bir yere gitmek için hazır olmak.
    EBABİL
    Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.(Hz. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) doğumundan evvel, Hristiyan Habeşliler dinlerini yaymak için San'ada bir mâbed yaparak, Kâbe yerine Arabları bu mâbede çekmeğe çalıştılar. Kâbe-i Muazzama durdukça buna muvaffak olamıyacaklarını anladıkları için Kudsi Kâbe'yi tahribe karar verdiler. Ebrehe kumandasındaki Habeş Hristiyan Ordusu Mekke'ye kadar geldiği sırada Ebâbil kuşlarının gökten taş yağdırmaları üzerine mahvoldular. Habeş ordusunun önünde bir fil yürütüldüğü için bu meşhur irhâsatdan olan tarihi hâdiseye "fil vak'ası" denir.) (B.O.L.) (Çendan velâdet gecesinde değil, fakat velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hâdiseler de İrhâsât-ı Ahmediye'dir ki (A.S.M.) Sure-i Elemtera Keyfe'de nass-ı kat'i ile beyan edilen "Vaka-i Fil"dir ki; Kâbe'yi tahrib etmek için, Ebrehe nâmında Habeş Meliki gelip, Fil-i Mahmudi namında cesim bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke'ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlub etmiş ve perişan etmiş; kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitablarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hâdise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın delâil-i nübüvvetindendir. Çünki velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybi ve hârika bir surette Ebrehe'nin tahribinden kurtulmuştur. M.) (Bak: Ebrehe)
    EB'AD
    Çok uzak, en uzak, daha uzak.
    EB'ÂD
    (Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar.
    EB'ÂD-I BÎNİHAYE
    Sonsuz uzaklıklar.
    EB'ÂD-I NÂMAHDUD
    Hudutsuz uzaklıklar ve mekânlar.
    EB'ÂD-I SELÂSE
    Üç uzaklık ki bunlar : En, boy, yükseklik (derinlik).
    EBADİD
    Müteferrik, dağınık.
    EBAET
    (C.: Abâ) Kamışlık yer. * Kamış.
    EBAHH
    Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)
    EBAHİR
    Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
    EBAİD
    (Eb'ad. C.) Yakın olmayan (hısım ve akraba.) * En uzak yerler.
    EBALİS
    (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
    EBARİK
    Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
    EBARİK
    (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
    EBATIL
    Böğürler, yanlar.
    EBATİH
    (Ebtah. C.) Kumlu dereler ve ırmaklar.
    EBATİL
    (Ubtule. C.) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler.
    EBAZER
    (Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî)
    EBAZİR
    (Ebzâr. C.) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.
    EBB
    (C.: Abâb) Kuru ot. Taze ot. * Mer'a, otlak, çayır. * Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
    EBBAL
    Deve çobanı.
    EBBALE
    Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
    EBBAR
    İğneci. İğne yapan veya satan kimse.
    EBBAZ
    Kaçma, ürkme. * Sıçrayıp atlayan karınca.
    EBBED-ALLAH
    (Allah ebedî, dâim eylesin!) mânasına bir dua.
    EBCED
    Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir. $(Ebced) $(Hevvez) $(Hutti) $(Kelemen) $(Sa'fes) $(Kareşet) $(Sehaz) $(Dazig)Bu sekiz kelime bütün huruf-u hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften gayn harfine kadar, birden bine kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi değerler verilmiştir. Elif: 1, Bâ: 2, Cim: 3, Dal: 4, He: 5, Vav: 6, Ze: 7, Ha: 8, Tı: 9, Yâ: 10, Kef: 20, Lâm: 30, Mim: 40, Nun: 50, Sin: 60, Ayn: 70, Fe: 80, Sad: 90, Kaf: 100 Rı: 200, Şın: 300, Te: 400, Se: 500 Hı: 600, Zel: 700, Dad: 800, Zı: 900, Gayn: 1000 Şimdiki Arabcada alfabe bu sırayı tutmuyorsa da harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya uymak için Ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Hem birbirine benzeyen harfler bu sırada dizilmiştir. Eskiden İslâmlarda matematik ve fizikte bu harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz.
    EBCED HESABI
    Ebced harf tertibinde görüldüğü gibi, Kur'ân-ı Kerim daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih yazılır ve hâdiseler kaydedilirdi. Bundan böyle Arab, Fars ve Türk Ebediyatında hâdiselerin tarihleri Ebced hesâbı ile yazılırdı. Birçok muharebe, zafer, büyüklerin doğum ve ölümü, yüksek mevkilere geçiş, câmi, köprü, çeşme yapılış ve açılış tarihleri bu hesaba uyularak mısralarla ifade edilirdi. İşte bu ebcede göre harflere sayı değerleri verilerek kuvve-i kudsiye sâhibi ve büyük evliya ve allâmelerden ve ehl-i sünnet ve cemaat eshabı birçok müellifler, Kur'ân-ı Kerim'den, âyet ve hadis-i şeriflerden de mânalar çıkarmışlardır. Ebced hesabının Kur'ân'a tatbikinden çıkan şudur ki: Kur'ân'ın her kelimesi ve kelimelerdeki her harf bile Allah'ın ilim ve iradesiyle bilhassa belli maksatlarla seçilmiştir. Her harfin bile yerine göre hususi bir vazifesi vardır.Meselâ: Elmalı Tefsiri sh: 3956'da Molla Câmi Merhumdan şu tarihî nakil vardır: Kur'ân-ı Kerim'in 34'üncü sure, 15'inci âyetinde (Beldetün Tayyibetün: $ "İyi bir beldedir" ifâdesi ile İstanbul kasdedilmiştir ve İstanbul'un fetih tarihi bu cümlenin ebcedi ile haber verilmiştir.) diye gösteriliyor: Bu cümledeki harfleri sıra ile hesab ederek şu neticeyi görmekteyiz: 2 + 30 + 4 + 400 + 9 +10 + 2 + 400 = 857 hicri senesi oluyor. Bu tarih İstanbul'un Sultan Fatih Mehmed Hazretleri zamanında milâdi 1453 tarihinde fethine tevâfuk etmektedir. (29. Mektub Rumuzât-ı Semaniyede : Kur'ân-ı Kerim'in 108. Suresinde: $ ebcedî makamı 857 olarak, aynen "Beldetün Tayyibetün" gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor... Evet mâdem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette İstanbul'a dahi bakıyor.)Bundan başka, Fetih Suresinde $ âyetinin, Sultan Mehmed Fâtih'in Uzun Hasan'a galib geldiği tarih 878 olarak görülmektedir.Bundan başka Timurleng'in Şâm-ı Şerif'i harab ettiği tarihi hesab edecek olursak, Kur'ân-ı Kerim'in 2'nci suresinin 114'üncü âyetindeki "Harab" $ kelimesinden aynı hesabla: 600 + 200 + 1 + 2 = 803 hicrî tarihi çıkıyor.Risale-i Nur Külliyatından Şuâlar Mecmuasında ve İmâm-ı Buhâri Tarihinde Ebi Aliye İbn-i Cerir ve İbn-i Hâtem'den nakledilen ve Kadı Beyzâvi Tefsirinde de mezkur bulunan aşağıdaki rivâyet dahi Ebced Hesabının Kur'ân-ı Kerim ile olan şeksiz alâkasını isbat etmektedir: (Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. Ş.)
    EBCEDHAN
    f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi.
    EBCEL
    Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. * Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)
    EBCEL
    EBDA'
    (Bedi'. den) En bedi. Ziyade bedi' ve güzel. Daha çok dikkati çeken.
    EBDAL
    (Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.)
    EBDAN
    (Beden. C.) Bedenler. Tenler.
    EBDAN
    f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun.
    EBECC
    Patlak gözlü adam.
    EBED
    Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak. (Bak: Beka)Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan "kuvve-i hayâliye"ye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın. Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "Oh" yerine "Ah" diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envaına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. S.)(İnsanın fıtrat-ı zişuuru olan vicdanı saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim, kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed!... Ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur. Demek bu vicdanî olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-ı câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. S.)
    EBEDD
    Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.
    EBEDEN
    (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.
    EBEDGÂH
    f. Kabir, mezar.
    EBEDHANE
    f. Kabir, mezar.
    EBEDÎ
    Sonsuza ve ebediyete âit. Ebediyete dâir ve müteallik.(Kur'ân bize bu âlemin fâni, geçici olduğunu, herşeyin devamlı değiştiğini ve takdir edilen bir zaman sonunda sona erdiğini ve ereceğini belirtiyor. Madde âleminin bir başlangıcı ve sonu olduğunu bundan da anlıyoruz. Kur'ân, bize ebedî âlemin varlığını da haber veriyor, bu dünya hayatının ebediyet âlemine geçiş için bir hazırlık, tekâmül ve geçiş dönemi olduğunu, ebediyet âlemindeki hayata uygun bir varlık olmak için bu dünyada Allah'ın emir ve kanunlarına uygun yaşamak gereğini hatırlatıyor ve emrediyor.)
    EBEDİYYEN
    Ebedî olarak, ilel-ebed. * Hiç bir vakit, hiç bir zaman.
    EBED-ÜL ÂBİDÎN
    Ebediyyen, sonsuz olarak.
    EBED-ÜL-ÂBÂD
    Tükenmez, ebedî hayat. Sonsuzluk. * Cennet.
    EBELET
    Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık.
    EBEN
    Töhmetli, kabahatli kişi. * Adâvet, düşmanlık.
    EBEN AN-CEDD
    Babadan, dededen.
     
  2. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EBER
    Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması.
    EBERR
    Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever. * Şenlikten uzak, bedevi.
    EBES
    Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş. $
    EBEVEYN
    Ana ile baba. (Eb ile ümm.)
    EBGAZ
    Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen.
    EBH
    Unutulan şeyi hatırlatmak.
    EBHAK
    Bir gözlü.
    EBHAL
    (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü.
    EBHAR
    Nefesi ve ağzı fena kokan adam.
    EBHÂR
    (Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler.
    EBHÂR-I VÂSİA
    Geniş denizler.
    EBHAS
    Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.
    EBHEKAN
    Kuzu kulağı adı verilen ot.
    EBHEL
    Ardıç ağacının yemişi. * Ardıç ağacının bir nevi
    EBHEM
    Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.
    EBHER
    En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.
    EBHİRE
    (Buhâr. C.) Dumanlar, buğular.
    EBHUR
    (Bahur. C.) Buharlar. Buğular.
    EBHUR
    (Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar.
    EBİ
    (Bak: Ebu)
    EB-İ MÜŞFİK
    şefkatli baba, merhametli peder.
    EBİB
    İri taneli yağmur.
    EBİH
    Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.
    EBİL
    Nasârâ rahibi ve ekâbiri.
    EBİL
    Devenin hâllerinden anlıyan kimse.
    EBİ-L BENÂT
    Kızların babası.
    EBİL-ÜL EBİLÎN
    İsa Peygamber (Aleyhisselâm)
    EBİYE
    İmtinâ edici, çekinen kadın.
    EBKA
    Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ)
    EBKA'
    Alaca karga.
    EBKÂR
    (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
    EBKÂR-I EFKÂR
    Evvelce söylenmemiş olan fikirler.
    EBKEM
    (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
    EBKEM Ü LÂL
    Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
    EBKEMÎ
    f. Dilsizlik, dili olmamak.
    EBKEMİYET
    Dilsizlik. Konuşamamazlık.
    EBLAD
    Eser.
    EBLAĞ
    En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ.
    EBLAK
    Rengârenk. * Alaca bulaca. * Alacalı at.
    EBLAK-SÜVAR
    f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit.
    EBLEC
    Açık kaşlı. * Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.
    EBLED
    Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse. * Açık kaşlı. * Şişman gövdeli kişi.
    EBLEH
    Ahmak. Bön. Budala.
    EBLEHÂNE
    f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
    EBLEHÎ
    f. Ahmaklık, saflık, bönlük.
    EBLEHİYYET
    Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.
    EBLEK
    f. Alacalı renk.
    EBLEM
    Kalın dudaklı adam.
    EBLİM
    Bal, asel.
    EBLUÇ
    f. Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri.
    EBLUK
    f. Münafık, iki yüzlü adam. * Şarlatan.
    EBNÂ
    (İbn. C.) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler.
    EBNÂ-İ ÂDEM
    Adem oğulları. İnsanlar.
    EBNÂ-İ BEŞER
    İnsan oğulları.
    EBNÂ-İ CİNS
    Kendi sülâlesinden gelenler. Aynı cinsten olanlar.
    EBNÂ-ÜD DEHALİZ
    Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar.
    EBNÂ-YI MAZİ
    Mâzinin insanları.
    EBNÂ-YI SEBİL
    Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar.
    EBNÂ-YI VATAN
    Vatan evlâtları.
    EBNİYE
    (Bina. C.) Binalar. Yapılar.
    EBNİYE-İ ATİKA
    Eski binâlar.
    EBNİYE-İ MÜRTEFİA
    Yüksek binalar.
    EBR
    f. Bulut.
    EBR
    Ürkmek. Kaçmak.
    EBRAC
    Burçlar, kaleler.
    EBRAH
    Zor olmak, güç olmak.
    EBRAK
    Fazlaca parıltılı. * Taşlı, kumlu, balçıklı yer. * Alaca renkli at. * İki renkli lekeli bir şey.
    EBRÂR
    (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
    EBRÂR-I ÜMMET
    Ümmetin iyileri. Hayırlıları.
    EBRAS
    İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.
    EBREC
    Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.
    EBRED
    (Berd. den) Çok soğuk.
    EBREHE
    Peygamberimizin (A.S.M.) doğumundan elli gün kadar evvel Kâbenin tahribine gelen Habeş Ordu Kumandanının ismi. (Bak: Ebabil)(Fillerle varıp Kâbeye, hem Ebrehe zâlim.İsterdi ki, yapsın nice bin türlü mezâlim...İsterdi ki; o beyt yıkılıp şöhreti sönsün.Halk Kâbeyi terkederek, kiliseye dönsün.İsterdi ki; çeksin doğacak nura bir sed.Hem doğmadan ölsün diye "Mahbub-u Müebbed."Günlerce gidip Kâbeye hem yaklaşan orduBirdenbire bir tehlike sezmiş gibi durdu...Sür'atle gelip bir sürü kuş, semt-i bahirden. Taş harbine başlar, pek acib hepsi birden.İndikçe havadan o muamma gibi taşlar Cansız yıkılıp yerlere yatmış nice başlar.Şahıyla beraber kocaman orduyu Mevlâ Olsun diye mahbuba nişan eyledi mevta. E.L.)
    EBREK
    En bereketli.
    EBRENCEN
    f. Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet eşyası.
    EBRESİM
    İbrişim.
    EBRESİMÎ
    İbrişimci.
    EBREŞ
    Alaca benekli at. * Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk.
    EBR-İ BAHAR
    Bahar bulutu.
    EBR-İ BÂRÂN
    Yağmur bulutu.
    EBR-İ İHSAN
    İhsan, lütuf bulutu.
    EBRİC
    Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.
    EBRKÂR
    f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.)
    EBRU
    f. Kaş. * Bir nevi dalgalı kumaş ve kâgıt ismi.
    EBRUFERAH
    f. Güler yüzlü.
    EBRUVÂN
    f. Kaşlar.
    EBS
    Sütü çok içmekten dolayı karnı şişmek.
    EBSAR
    (Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
    EBTAH
    (C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.
     
  3. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EBTAL
    (C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl.
    EBTAL
    (Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.
    EBTER
    Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
    EBTİNE
    (Bâtın. C.) Çukur yer, kuytu yer.
    EBU
    Peder, baba, ata, eb.
    EBU BEKİR-İ SIDDIK (R.A.)
    Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz almış, nübüvvet sırlarının en samimi mahremi. Her şeyini, bütün malını İslâmiyet uğruna, Peygamberimize (A.S.M.) sadakati ile feda etmiş, sırf lillâh için çalışmış, hiç bir maaş kabul etmeden hilâfet makamında bulunmuş, İslâmın ilk Reis-i Cumhuru olmuştu. Seçimle başa geçmiş, zekât vermeği kabul etmemek ve irtidad etmek gibi hareketlere karşı mücadele etmişti. Kur'ân-ı Kerimin Sure ve Ayetlerini ilk def'a cem' edip bir cilt halinde toplamıştı. Hilâfeti zamanında Hz. Halid kumandasında İslâm Ordusu Suriye ve Şamı fethetmişti.
    EBU CABİR
    Ekmek.
    EBU CA'DE
    Kurt, zi'b.EBU CAFER $ Bin Abdullah Bin Cafer bin Ebî Tâlib (R.A.) : Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'dan 25 Hadis rivayet etmiştir. Kureyş'in Haşimî kolundandır. 80 senesinde 80 yaşında iken vefat etti. (R.A.)
    EBU CA'FER
    Sinek.
    EBU CEHL
    Cehalet babası demek olan bu kelime, Hazret-i Resul-i Ekrem (A.S.M.) zamanında, mu'cizeleri ve çok delilleri ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı gördüğü halde iman etmeyen din düşmanı puta tapan gururlu bir müşrikin lâkabıdır. Bedir Gazasında öldürüldü.
    EBU CEMİL
    Tere otu.
    EBU DAVUD
    (Bak: Kütüb-ü Sitte)
    EBU EYYUB
    Deve, cemel.
    EBU EYYUB-İL ENSARÎ
    Sahabe-yi Kiramdan olup Halid bin Zeyd-i Hazrecî diye de anılır. Hicretten sonra Peygamberimize (A.S.M.) ilk mihmandârlığı yapmış idi. Hicretin 50. yılında pir-i fâni olduğu halde teberrüken Kostantiniyye'nin fethine azimet eden İslâm ordusu ile harbe iştirak etmiş, İstanbul surları dışında şehid olmuştur. Sonradan ancak Sultan Mehmed Fatih'in Hocası Akşemseddin Hazretleri tarafından mezarı keşf edilmiştir. 150 hadis-i şerif nakletmiştir. (R.A.)
    EBU HALİD
    Köpek, kelb. * Canavar.
    EBU HANİFE
    (Bak: İmam-ı A'zam)
    EBU HASAN-I ŞAZELÎ
    (Bak: şazelî)
    EBU HUMEYD
    Ayı denilen canavar.
    EBU HÜREYRE (R.A.)
    Peygamberimize (A.S.M.) bütün gücüyle hizmette bulunmuş ve İ'lâ-yı kelimetullâh yolunda Peygamber (A.S.M.) ile bütün muharebelere iştirak etmiş, 5374 aded Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında, Medine-i Münevvere'de, 78 yaşında iken dâr-ı bekaya irtihâl etmiştir. (R.A.) (Bak: Ashab-ı Suffa)
    EBU İKRİME
    Güvercin kuşu.
    EBU İYAZ SELEME BİN AMR BİN EL EKVÂ (R.A.)
    Biat-ı Rıdvanda hazır bulunan, gayet cesur, nişancı, hamiyetperver bir sahabedir. 77 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hicrî 74 tarihinde, 80 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
    EBU KALEMUN
    Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
    EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.)
    Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
    EBU KAYS
    Çakal.
    EBU LEHEB
    (Ebi Leheb) Asıl adı: Abduluzza'dır. Güneş gibi, âlemleri aydınlatan Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın nurundan gözünü kapadı ve küfre hizmete çalıştı, iman etmedi. Peygamberimizin amcası idi. Karısı ve oğulları sırf düşmanlık için çalıştılar. Adı "Alev babası" mânasında olan "Ebu Leheb" kaldı.
    EBU MANSUR-U MATÜRİDÎ
    (Bak: Matüridî)
    EBU NAFİ'
    Sirke.
    EBU SABİR
    Tuz, milh.
    EBU SAİD-İL HUDRÎ
    Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
    EBU SÜFYAN
    (Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.
    EBU SÜLEYMAN
    Horoz.
    EBU TALHA ZEYD BİN SEHL (R.A.)
    Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)
    EBU TALİB
    (...-619) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) amcasıdır. (Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Tâlib'in imanı hakkında esahh nedir?Elcevap: Ehl-i Teşeyyu, imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Tâlib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. O'nun -o gayet ciddi- o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Tâlib'in inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususi Cennet'i onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi Cehennem'i, hususi bir nevi Cennet'e çevirebilir... M.)
    EBU TAYYİB EL-MÜTENEBBİ
    (Hi: 915 - 965) Kûfe'de doğdu. Bağdat'ta öldü. Büyük şairlerden olup, divanı vardır.
    EBU ZA'FEL
    Fil.
    EBU ZENE
    Maymun.EBU ZERR-İ GIFFARÎ $ Cündüb bin Cünâde (R.A.) : İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)
    EBU ZİYAD
    Eşek, hımar.
    EBU ZÜBAB
    Fâre.
    EBU ZÜR'A
    Domuz, hınzır.
    EBU-D DERDA
    Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âmil olmadığı halde ilim sâhibi sayılamaz."
    EBUK
    Kaçmış köle.
    EBU-L ALA-İ MAARRÎ
    (Mi: 973 - 1057) Kör olmasına rağmen hafızasının fevkalâdeliği ile tanınmış büyük Arap şairlerinden biridir ki, kasideleriyle meşhurdur.
    EBU-L AVN
    Hurma.
    EBU-L EMİN
    Tokluk, şiba'.
    EBU-L FADL
    Altun.
    EBU-L HARİS
    Arslan.
    EBU-L HUSAYN
    Tilki.
    EBU-L İBER
    Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.
    EBU-L KA'KA'
    Kuzgun.
    EBU-L MEYMUN
    Bal, asel.
    EBU-L MİREH
    Şeytan.
    EBU-L MUHTAL
    Katır, bağal.
    EBU-L VAKT
    Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar.
    EBU-LA-ŞEY
    Hiçbir şeyin babası. Hiç bir şeyi olmayan.
    EBU-N NACİ'
    Helva.
    EBU-N NECM
    Tilki.
    EBU-T-TURAB
    Hz. Alinin (R.A.) bir lâkabı.(Bu isim Hz. Ali Radiyallahu anh, toprak üzerine oturduğu veya yattığından dolayı tevâzuuna işareten Peygamber Efendimiz (A.S.M.) tarafından verilmiştir.)
    EBÛÜ
    İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim mânasına fiildir.
    EBU-Z ZEHEB
    Çok zengin olan adam, altın babası.
    EBVA'
    Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci senesinde birinci defa olarak yapılan gazanın orada olmasıdır.
    EBVÂB
    (Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
    EBVÂB-I MÜZEHHEB
    Yaldızlı kapılar.
    EBVÂB-I RAHMET
    Rahmet kapıları.
    EBVÂB-I SEMÂ
    Semâ kapıları, gök kapıları.(78. surenin 18. ve 19. âyetlerinin tefsirinden bir kısmıdır:"O fasl günü o gündür ki, sura üfürülür. Yani sur üfürülünce siz ölüler uykudan uyanır gibi uyanır kalkarsınız da, (sure: 17, âyet: 71 mantukunca) her ümmet imamıyla çağırılarak derhal alay alay, ümmet ümmet, cemaat cemaat mahşere gelirsiniz ve o sırada, semâ açılmıştır. Nizâm-ı âlem değişmiş; bugün kapalı, sağlam bir bina olan semâ fethedilmiş; (sure : 69, âyet: 16 mazmununca inşikak edip yer yer açılmıştır da hep kapılar olmuştur. Her tarafı kapılardan ibaret gibi küşâd edilmiştir." E.T.)(7. surenin 40. âyetinin meâlinden bir parça: "Şüphe yok o kimselere ki, küfre düştüler ve bizim vâzıh âyetlerimizi tekzib ettiler, onların birer âyet-i İlâhiye olduğunu kabul etmediler ve onlara karşı tekebbürde bulundular, onlara imandan ve muktezasıyla amel etmekten kaçındılar. Onlar için gök kapıları açılmaz, onların duaları, amelleri kabul edilmez veya onların ruhları oralara yükselemez. Ve deve, iğnenin deliğine girinceye kadar; öyle büyük bir cisim, o kadar dar bir yere girinceye kadar; öyle mümkün olmayan bir hâdisenin vukuuna değin, yani hiçbir zaman cennete giremiyeceklerdir. Onların Cennet'e girmeleri, böyle vukuu muhâl birşeye muallaktır, onlar ebediyyen Cehennem'de muazzeb olup duracaklardır." Ömer Nasuhi Bilmen)
    EBYAN
    Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. * Yemekten tiksinen kişi.
    EBYAT
    (Beyt. C.) Beyitler. İki mısradan müteşekkil kısımlar.
    EBYAZ
    Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
    EBZ
    Ürkme, korkma. Kaçma, kaçış. * Aniden, birdenbire ölmek.
    EBZA
    Göğsü çıkık.
    EBZAH
    Göğsü çıkık.
     
  4. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EBZAR
    (Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat.
    EBZER
    Üst dudağında sarkık derisi olan.
    EBZÜN
    Küvet, banyo. * İçinde yıkanılabilinen küçük havuz.
    ECAHİL
    (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
    E'CAM
    (Acem. C.) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar. * Acemiler.
    ECAMİRE
    Taifeler, kabileler, kavimler.
    ECANİB
    (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
    ECBE
    Alnı geniş olan adam.
    ECC
    (C.: İcâc) Devekuşu seğirtmek.
    ECCE
    (C.: İcâc) Sıcak fazla olmak. * Karışmak.
    ECDA'
    Burnu kesik olan kimse. * Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse.
    ECDAD
    (Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.
    ECDAS
    (Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar.
    ECDEL
    (C.: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.
    ECDER
    (Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib.
    ECEBE
    Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.
    ECEL
    Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah'ın takdir ettiği ömür.
    ECEL-İ FITRÎ
    Her mahlukun yaradılışı itibariyle Cenab-ı Allah (C.C.) tarafından tayin olunan vasati ömrü. * Biyolojik ömür.
    ECEL-İ KAZÂ
    (Bak: Ecel-i mübrem.)
    ECEL-İ MEV'UD
    Mukadder olan ölüm. şüphesiz gelecek olan ölüm.
    ECEL-İ MUALLAK
    Levh-i Mahv İsbat'ta mukadder olarak yazılı, bâzı şartlarla mukayyed olan ecel. Ecel-i müsemma.
    ECEL-İ MÜBREM
    Elinden kurtulunması mümkün olmayan, kaçınılmaz olan ecel.
    ECEL-İ MÜSEMMA
    f. Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm.
    ECEL-İ NÂ-GEHAN
    Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat.
    ECELİYYET
    Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise.
    ECELL
    (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil.
    ECELL
    Evet, neam, belî.
    ECELL-İ MAHLUKÂT
    Mahlukların en üstünü. İnsan.
    ECEM
    (C.: Acâm) Çok fazla sıcak.
    ECEME
    (C.: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik. * Kamışlık.
    ECEMM
    Mızraksız adam. * Boynuzsuz koyun. * Etli kemik. * Bacasız ev.
    ECEN
    Suyun tadı ve rengi değişik olmak.
    ECERRAN
    İns ve cinn.
    ECEŞŞ
    Gür sesli.
    ECFAN
    (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
    ECHAM
    Gözü büyük ve kırmızı olan. * (Müe: Cahmâ)
    ECHEL
    Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil.
    ECHELİYYET
    Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.
    ECİC
    Ateş parlaması.
    ECİL
    İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan şey. * Bir yerde birikip toplanmış su.
    ECİLLE
    (Celil. C.) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.
    ECİM
    Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme. * Suyun necis olup bozulması. * Birini istemediği hâle koymak.
    ECİNNE
    (Cenin C.) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar.
    ECİNNÎ
    Cin taifesinden bir fert. (Bak: Cinn)
    ECİR
    Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi.(Devletler, milletler muharebesi tabakat-ı nev-i beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zirâ, beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez. S.)
    ECİR
    (Bak: Ecr)
    ECİRLİK
    t. Ücretle çalışma, hizmetkârlık.
    ECİRNÂ
    (İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.)
    ECİRNİ
    (İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde).
    ECL
    İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada "Li" ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh $ : Allah için, Allah rızası için.
    ECLA
    Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel. * Başında kıl bitmeyen kel.
    ECLA'
    Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.
    ECLAD
    (Cild. C.) Hayvan derileri.
    ECLAH
    Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe. * Başı kel olan adam.
    ECLEC
    Yumru ve geniş alınlı.
    ECLEF
    (Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız.
    ECLEL
    Ulu ve büyük kimse. * Azam.
    ECLİYET
    Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş.
    ECMA
    Üstü açık ev.
    ECMA'
    En toplu. Birikmiş. Ziyade birleşmiş.
    ECMAİN
    Hepsi, cümlesi.
    ECMAL
    (Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler.
    ECMAT
    (Ecme. C.) Ormanlar, sık ağaçlı yerler.
    ECME
    (C.: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer.
    ECMEL
    (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.
    ECNAB
    (Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar.
    ECNAD
    (Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.
    ECNÂS
    (Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler.
    ECNÂS-I MUHTELİFE
    Çeşitli, türlü cinsler.
    ECNEB
    Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan. * Garib, yabancı, ecnebi. *Sert başlı at.
    ECNEBİ
    Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
    ECNEBİYYET
    Ecnebilik, yabancılık, gariblik.
    ECNEF
    Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam. * Beli eğri, kambur olan adam.
    ECNİHA
    (Cenah. C.) Kanatlar. Cenahlar. Taraflar.
    ECR
    (C.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. * Ahirete aid mükâfat, hayır ceza. * Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. * Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
     
  5. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ECRA'
    (C.: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer.
    ECRAM
    (Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
    ECRAM-I SEMAVİYE
    Gök cisimleri, yıldızlar.
    ECRAM-I ULVİYE
    Ulvi yıldızlar. Büyük cirimler.
    ECRAS
    (Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar.
    ECREB
    Uyuz hayvan veya insan.
    ECRED
    Tüysüz adam, köse. Genç. * Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi. * Tüyü yumuşak ve kısa olan at.
    ECR-İ MÜSEMMÂ
    Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret.
    ECRİBE
    (Cirâb. C.) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.
    ECSAD
    (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
    ECSAM
    (Cisim. C.) Cisimler.
    ECSAM-I NÂMİYE
    Büyüyüp yetişen cisimler. Nebat gibi büyüyenler.
    ECSAM-I ULVİYE
    Ulvi cisimler.
    ECSEL
    Karnı büyük olan kişi.
    ECSEM
    Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi.
    E'CUBE
    (Bak: U'cube)
    ECUC
    Işık veren, parlayan. Parlak nesne. * Suyun tuzlu ve acı olması.
    ECÜME
    Havuz.
    ECVAD
    (Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar.
    ECVAF
    (Cevf. C.) İçler. Kovuklar.
    ECVED
    En cömert. En sahi. Daha iyi.
    ECVED-İ MENSUCAT
    Dokumaların en iyisi.
    ECVED-ÜN NÂS
    İnsanların en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
    ECVEF
    Ortası boş. Kof. * Mc: Boş kafalı. Çok cahil. * Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.
    ECVİBE
    (Cevab. C.) Cevaplar.
    ECVİBE-İ MÜSKİTE
    Susturucu cevaplar.
    ECYAD
    (Cîd. C.) Uzun boyunlar.
    ECYAF
    (Cife. C.) Kokmuş etler. Cifeler.
    ECYAL
    (Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller.
    ECYED
    Uzun boyunlu (adam.)
    ECYEM
    Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ)
    ECZÂ
    (Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. * Ciltlenmemiş kitab ve saire. * Cüz'ler, parçalar, kısımlar. * Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet ve te'siri haiz bulunan şey.
    ECZAHANE
    f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
    ECZÂ-İ ASLİYE
    Vücudda temel teşkil eden parçalar ve kısımlar, unsurlar.
    ECZÂ-İ UNSURİYYE
    Esas teşkil eden parçalar.
    ECZÂ-İ ZÂİDE
    Fazladan olan kısımlar, parçalar.
    ECZAL
    (Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları.
    ECZÂ-YI ŞERİFE
    Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren otuz cüz.
    ECZEB
    Suyu geçirmeyen sağlam zemin.
    ECZEM
    Burnu kesilmiş.
    ECZEM
    (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan. * Parmakları veya eli kesik olan adam.
    EDÂ'
    Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak. * Tarz. Üslub. * Şive. * Tekebbür. * Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir. (Bak: Kaza)
    ED'AC
    Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey.
    EDA-İ FERÂİZ
    Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz vazifelerini ifa etmek.
    EDAKK
    En dakik, pek ince, çok mühim.
    EDAKK-I UMUR
    İşlerin en mühimmi.
    EDALL
    (Bak: Adall)
    EDÂMALLAH
    Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
    EDANİ
    (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
    EDAT
    Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip, kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
    EDA-YI DEYN
    Borç ödeme.
    EDA-YI SALÂT
    Namazı vaktinde kılma.
    EDB
    Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.
    EDBAR
    (Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.
    EDBAR-ÜN NÜCUM
    Fecirden evvel kılınan iki rek'at nafile namaz.
    EDBAR-ÜS SÜCUD
    Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz.
    EDBES
    Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.
    EDD
    (C.: Üdüd) Kuvvet. * Yetişmek. * Ric'at etmek.
    EDDAİ
    Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.
    EDEB
    Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ. * Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek. * Utanılacak şeylerden insanı koruyan meleke; kuvve-i râsiha-i nefsiye. * Edebiyat ve ondan bahseden ilim.(Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür. Yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir. Fakd-ül ahbabdan gelmez. Lemeat)
    EDEB-AMUZ
    Edeb öğreten.
    EDEBÎ
    Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli, ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik.
    EDEB-İ KELÂM
    Söz güzelliği, söz zarifliği. * Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.
    EDEB-İ MUÂŞERET
    (Bak: Âdâb-ı muaşeret)
    EDEBİYAT
    Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemektir. Demek ki edebiyatçı edepli olmalı, edepsizce söz ve yazılar edebiyat olamaz.(Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez.Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-i İlâhî suretinde bakmaz;Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırabatına, o edepsizleşmiş edeb (müsekkin, hem münevvim); hakiki fayda vermez. S.)
    EDEBİYAT YAPMAK
    Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.
    EDEBİYAT-I CEDİDE
    1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına verilen ad.
    EDEBİYYUN
    Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar.
    EDEME
    Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne "beşere" derler.)
     
  6. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EDEVAT
    (Edat. C.) Aletler. Takımlar, parçalar. * Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.
    EDEVAT-I KİTABET
    Yazı vasıtaları.
    EDEYAN
    f. Çok koşan hayvan.
    EDFA
    (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi. * Kanadı uzun kuş.
    EDFER
    İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.
    EDGAM
    Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk olan at.
    EDHAK
    Daha uzak, daha ırak.
    EDHAN
    (Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar.
    EDHAR
    Eb'ad ve erzel kimse.
    EDHEM
    (C.: Dühem-Edâhim) Karayağız at.
    EDHİNE
    (Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler.
    EDİ
    Küçük ve şerir (adam). * Küçük kap.
    EDİB
    Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan. * Edebli, terbiyeli.(Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumi-i müşterek-i milletten bitarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. İk. M.)
    EDİBÂNE
    f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
    EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ
    Eşsiz edebiyatçı.
    EDİLLE
    (Delil. C.) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları.
    EDİLLE-İ AKLİYE
    Akıl ile bulunan isbat vâsıtaları, akli deliler.
    EDİLLE-İ ASLİYE
    (Bak: Edille-i erbaa)
    EDİLLE-İ ERBAA
    (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)
    EDİLLE-İ KATI'A
    İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.
    EDİLLE-İ KAVİYYE
    Sağlam deliller.
    EDİLLE-İ ŞER'İYE
    (Bak: Edille-i erbaa)
    EDİLLE-İ TÂLİYE
    Huk: Örf, âdet, teâmül, istishab, asıl ve amel, maslahat-ı mürsele, kaide-i külliye, âsâr-ı sahabe ve âsâr-ı kibar-ı tabiîn gibi deliller.
    EDİM
    Sahtiyan, tabaklanmış deri. * Satıh, yüz, zemin.
    EDİM-İ ARZ
    Yer yüzü.
    EDİMME
    Derinin ikinci tabakası.
    ED'İYE
    (Duâ. C.) Duâlar.
    ED'İYE-İ HAYRİYE
    Hayırlı dualar.
    ED'İYE-İ ME'SURE
    Peygamberimiz (A.S.M.) ile, sahabelerden naklolunan te'sirli ve makbul duâlar.
    EDİYYE
    Az, kalil.
    EDKEN
    Bulanık, * Rengi siyaha yakın olan.
    EDLEM
    Karayağız, siyah adam. * Kara eşek. * Uzun yanaklı. * Uzun boylu.
    EDM
    Üns tutmak. * İttifak etmek, birleşmek. * Islâh etmek.
    EDMAS
    Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.
    EDMEN
    f. Hâlis ve katıksız misk.
    EDMİGA
    (Dimağ. C.) Beyinler, dimağlar.
    EDMU'
    Göz yaşları. Aberat.
    EDNA
    Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. * Çok yakın.
    EDNANÎ
    (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
    EDNAS
    (Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.
    EDNEF
    Burnu kısa olan adam.
    EDNİK
    Çengel.
    EDRA'
    Vücudu beyaz, başı siyah olan at. * Hecin.
    EDRED
    Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.
    EDREM
    f. Eğerin altına konulan keçe.
    EDREM
    Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.) * Dişleri dökük adam. * Düz şey.
    EDRENG
    f. Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet.
    EDSAK
    Ağzı büyük olan adam.
    EDSEM
    Çok yağlı (şey.)
    EDSER
    Gaflette bulunan, gafil adam.
    EDV
    Aldatmak, hud'a.
    EDVA
    (Da'. C.) İlletler, hastalıklar.
    EDVAR
    (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
    EDVAR-I HAMSE
    Beş devir, beş vakit.(Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır: Bir rü'yada demiştim: Devletler milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor. Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor. S.)
    EDVAR-I SÂBIKA
    Geçen zamanlar.
    EDVAR-I SEB'A
    Yedi devreler. Dünyanın yaradılışından beri geçirdiği devreler ki, nazariye olarak söylenir.
    EDVAR-PERDAZ
    Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.
    EDVEK
    Devenin, misvak ağacını yemesi. * Bir yerde sâkin olmak. * Yaranın veremi sakin olmak.
    EDVEŞ
    Gözü dumanlı adam.
    EDVİYE
    (Devâ. C.) İlâçlar, devâlar.
    EDVİYE-İ MÜESSİRE
    Te'sirli ilaçlar.
    EDYAK
    (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
    EDYAN
    (Din. C.) Dinler.
    EDYAN-I BÂTILA
    Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
    EDYAN-I MEFSUHA
    Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi. (Bak: Mensuh.)
    EDYAN-I SEMAVİYE
    Allah tarafından gönderilmiş hak dinler.
    EDYAR
    (Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri.
    EF'A
    Engerek yılanı. * Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.
    EFADIL
    (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
    EFAHİM
    (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
    EFAHİS
    (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
    EFAİ
    (Ef'a. C.) Engerek yılanları.
    EFAİK
    (Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar.
    EFAİM
    Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.
    EFAKİL
    (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
    EF'ÂL
    (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
    EF'ÂL-İ HASENE
    İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.
    EF'ÂL-İ İHTİYARİYYE
    Kişinin kendi isteğiyle yaptığı işler, Kişinin kendi ihtiyârî fiilleri.
    EF'ÂL-İ MÜKELLEFÎN
    Mükellef olanların (yani; Cenâb-ı Hakk'ın teklif ve emirlerini kabul ve vazifeli kimselerin) yaptıkları amel ve işler. Bunlar şu isim altında sıralanır: Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, mekruh, haram, sahih bâtıl, fâsid, helâl.
    EF'ÂL-İ SEYYİE
    Kötü ve çirkin ameller, fiiller ve işler.
    EFANİN
    (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
    EFARİT
    (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
    EFATİH
    Mantar ve ona benzer bitkiler.
    EFAVİC
    (Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar.
    EFAVİK
    (Fuvâk. C.) Hıçkırıklar.
    EFAVİYE
    Yemeklere konulan kokulu baharat.
    EFAYİK
    (Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.
    EFÂZIL
    (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
    EFÂZIL-I UKALÂ
    Akıllıların en ileri gelenleri.
    EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM
    Büyük vekillerin bilgilileri.
    EFDA'
    Eli ve ayağı eğrilmiş.
    EFDAH
    (Fadih. den) Çok rezil, daha rezil.
    EFDAL
    Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
    EFDAL
    (Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler.
    EFDALAN
    Emn ile adâlet.
    EFDALİYET
    Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
    EFDER
    (Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları.
    EFEK
    Sarfetmek, harcamak.
    EFEKK
    Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.
    EFEKTİF
    Fr. Nakit para, elde bulunan para.
    EFELL
    Güdük kılıç.
    EFENDİ
    (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederler.)
    EFERR
    Çok koşan, pek çok kaçan.
    EFFAF
    Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.
    EFFAK
    Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
    EFFAK
    (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi.
    EFGAN
    f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat.
    EFGAR
    (Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih.
    EFGEN
    (Figen) f. Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı.
    EFGENDE
    f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. * Biçare, zavallı, düşkün.
    EFHAM
    Anlayışlar, zihinler, anlamalar.
    EFHAM
    (Fahim. den) Çok büyük, pek büyük.
    EFHAS
    (Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları.
    EFHAZ
    (Fahz. C.) Akrabalar, yakın hısımlar.
    EFHEM
    Anlayışlı, kolay anlayan.
    EFİD
    (Eftid) : f. Medhedici, öven, sena eden. * Hayret edilecek, şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
    EF'İDE
    (Fuâd. C.) Kalbler. Gönüller.
    EF'İDE-İ HÂLİSE
    Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller.
    EFİH
    Bir adamın beynine vurmak.
    EFİK
    Dibâgatı tamam olmamış deri.
    EFİKA
    Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.
    EFİKE
    (C.: Efâik) Yalan, dolan, iftira.
    EFİL(E)
    (C. Afâl-Efâil) Genç küçük deve.
    EFİN
    Çürük ceviz. * Zayıf fikirli ahmak kimse.
    EFJÛL
    f. Kandırma. * Kışkırtma, tahrik etme. * Dağınık, perâkende.
    EFK
    Çok fazla atâ ve ihsan etmek. * Gitmek, zehab.
    EFK
    (Ufuk) Yalan söyleme. * Kaçmak. Bir işten sapmak.
    EFKAM
    Eğri.
    EFKAR
    Pek fakir, çok fakir.
    EFKÂR
    (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
    EFKÂR-I ÂLİYE
    Yüksek düşünceler, fikirler.
    EFKÂR-I ÂMME
    Halkın düşüncesi ve fikirleri.
    EFKAR-I FUKARA
    Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
    EFKÂR-I SÂİBE
    Maksada uygun fikirler, doğru sözler.
    EFKÂR-I UMUMİYE
    (Bak: Efkâr-ı âmme)
    EFKEL
    (C.: Efâkil) Titremek.
    EFL
    Gurub etmek, batmak.
    EFLAH
    Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
    EFLAK
    Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Romanya'yı meydana getiren asıl ülke (Merkezi Bükreş'tir.)
    EFLÂK
    (Felek. C.) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
    EFLATUN
    Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur.
    EFLATUNÎ
    Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.
    EFLATUNİYE
    Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir.
    EFLEC
    (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş. * Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam. * Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.
    EFLEC-ÜL ESNÂN
    Seyrek dişli.
    EFLES
    Çok müflis, iflâs etmiş, züğürt.
    EFLUD
    Yetişkin, gürbüz (çocuk).
    EFN
    Noksan etmek. İçmek. * Sağmak. * Davarın sütü az olmak.
    EFNAD
    (Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar.
    EFNAN
    (Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar, şubeler.
    EFNAN-I ELVAN
    Renk çeşitleri.
    EFNİYE
    (Finâ. C.) Avlular.
    EFRA'
    İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi. * Kuruntulu, vesveseli adam. * Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)
    EFRAD
    (Ferd. C.) Fertler. Askerler.
    EFRAD-I ADÎDE
    Çok kalabalık fertler.
    EFRAH
    Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.
    EFRAHTE
    f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş.
    EFRAK
    Ayrılmış. * Çatal ibikli horoz.
    EFRAN
    Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur.
    EFRAS
    (Fers. C.) Atlar. Beygirler.
    EFRAŞTE
    f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış.
    EFRAZ
    f. Kaldırma. Yükseltme. Yüksek. Yukarı. Bülend.
    EFRENC
    (Fr: Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. Frenk. Avrupalı ve hasseten Fransız.
    EFRENCÎ (EFRENCİYYE)
    Frenklere yani Avrupalılara mahsus ve aid. * Frengi hastalığıyla alâkalı ve münasebetdar.
    EFREND
    f. Debdebe, gösteriş, süs, bezek.
    EFREZ
    Arkası kambur gibi olan (adam.)
    EFRUG
    f. şu'le, nur, ziya, ışık.
     
  7. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EFRUHTE
    f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. * Yanmış, tutuşmuş.
    EFRUŞE
    f. Un helvası.
    EFRUZ
    f. (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı.
    EFSA
    f. Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici.
    EFSAH
    Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade.
    EFSAH-I FÜSEHÂ
    Fasih ve güzel konuşanların en fasihi ve güzeli.
    EFSAK
    En fâsık, çok edepsiz.
    EFSAL
    (Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.
    EFSANE
    Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
    EFSANE-CUYÎ
    f. Masal, efsane arayıcılık.
    EFSANE-GU(Y)
    Masal söyleyen, efsane anlatan.
    EFSANE-PERDAZ
    f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
    EFSAR
    f. Yular.
    EFSED
    Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü.
    EFSER
    f. Tâc. Padişah tâcı.
    EFSUN
    f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun İslâmiyetçe men'edilmiş ve büyük günâhlardan sayılmıştır.)
    EFSUNGER
    f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse.
    EFSUS
    f. Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı.
    EFSÜRDE
    f. Soluk, donmuş, hissizleşmiş.
    EFSÜRDE-DİL
    f. Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb.
    EFSÜRDE-DİMAG
    f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz.
    EFSÜRDE-GÂN
    (Efsürde. C.) Duygusuz, gayretsiz adamlar.
    EFSÜRDE-MİZAC
    f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
    EFŞAL
    (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
    EFŞAN
    f. Dağıtan, saçan, serpen.
    EFŞAR
    f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.)
    EFŞE
    f. Bulgur.
    EFŞÜRDE
    f. Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.)
    EFŞÜRE
    f. Lübb, hülasa, öz, usâre.
    EFŞÜRE-İ ENGÜR
    Üzüm suyu.
    EFTAH
    Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş.
    EFTAH
    Yassı burunlu.
    EFTAN
    f. Düşerek. Düşen.
    EFTAR
    (Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları.
    EFTEL
    (C. Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.
    EFUK
    Gezi ufanmış ok.
    EFUR
    Sıçrayıp seğirtme.
    EFVAC
    (Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.
    EFVAF
    Nâzik, ince kumaşlar.
    EFVAG
    Ağzı büyük olan adam.
    EFVAH
    Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.
    EFVAH-I NÂRİYYE
    Ateşli silâhlar. (Top, tüfek gibi.)
    EFVAHÎ
    f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
    EFVEH
    Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.
    EFVEK
    Yalancı, yalan söyleyen.
    EFYAL
    (Fil. C.) Filler.
    EFYUN
    f. Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon.
    EFYUN-KEŞ
    f. Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi.
    EFZA
    f. (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ $ : Hayret verici, hayret artıran.
    EFZA'
    (Fezâ. C.) Korku ile bağırıp çağırmalar.
    EFZA'
    Şiddetli, katı, eşed.
    EFZAR
    f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
    EFZAYİŞ
    f. Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür.
    EFZÛD
    f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden.
    EFZUN
    f. Fazla, çok ziyade.
    EFZUNÎ
    f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik.
    EFZUNÎ-Yİ ÖMR
    Ömrün çokluğu, ömrün uzun olması.
    EFZUNTER
    f. Daha fazla, daha çok.
    EGALİT
    (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
    EGAMM
    Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.
    EGANİ
    (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
    EGANN
    Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere.
    EGARE
    f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
    EGARİB
    Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
    EGARR
    Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)
    EGBİYA
    (Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar.
    EGDİYE
    (Gıdâ. C.) Gıdalar.
    EGLAK
    (Galak. C.) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.
    EGLAL
    (Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel. C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.
    EGLEB
    (Bak: Ağleb)
    EGMAK
    (Bak: A'mak)
    EGMİS
    (Gams. dan) Batır, daldır (meâlinde).
    EGNAM
    Koyunlar.
    EGNİŞ
    f. İnşa etme, bina yapma. Yapı meydana getirme.
    EGNİYA
    (Gani. C.) Zenginler.
    EGO
    Lât. Ben. Ene.
    EGOİST
    Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest.
    EGOİZM
    Fr. Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir.
    EGOSANTRİZM
    Fr. Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve eşya, isteği gibi kendisine davranmasa ağlamaya başlar. Herşeyin merkezi olduğu hissini taşır.İnançsız insanlar, bu çocuktan farklı mı düşünüyor? Her varlık kendi nefsine maliktir. Kendisi için çalışır, kendi zevki için çabalar, gayesi yaşamak ve varlağını devam ettirmektir diyen ve benliklerini dünyanın merkezi yapan, kendilerini firavun gibi tanrı sanan bu insanlar, egosantrik düşünüşten daha aşağı seviyede değiller mi?
    EGRAZ
    (Garaz. C.) Garazlar.
    EGSAN
    (Bak: Ağsân)
    EGŞİYE
    (Bak: Ağşiye)
    EGTAŞA
    Karartı.
    EGTİYE
    (Bak: Ağtiye)
    EGUL
    f. Hiddet ve öfke ile yan yan bakma.
    EGVAL
    (Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar. * Gulyabaniler.
    EGVAR
    (Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.
    EGZOST
    ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.
    EĞE
    Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.
    EĞERÇİ
    (Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da.
    EHABB
    Çok sevgili. En sevgili.
    EHABB-I EHİBBA $
    Dostların, ahbabların en sevgilisi.
    EHABB-I EMVAL
    Malların çok sevileni.
    EHACC
    Pek katı, çok sert şey.
    EHACÎ
    (Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
    EHAD
    Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak: Ehadiyyet)
    EHADD
    (Hadd. den) Çok keskin.
    EHADD-İ SÜYUF
    Kılıçların en keskini.
    EHADİD
    (Bak: Ahadid)
    EHADİS
    Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
    EHADİS-İ KUDSİYE
    (Bak: Hadis-i Kudsî)
    EHADİS-İ MERFUA
    (Bak: Hadis-i Mürsel)
    EHADİS-İ MEVZUA
    (Bak: Hadis-i Mevzu')
    EHADİS-İ MÜRSELE
    (Bak: Hadis-i Mürsel)
    EHADİS-İ SAHİHA
    (Bak: Hadis-i Sahih)
     
  8. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EHADİYYET
    (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
    EHADÜ HÜMA
    Onlardan biri. Her ikisinden biri.
    EHAD-ÜL-ÂHÂD
    Eşsiz, tek, emsalsiz. Teklerin teki, bir tek.
    EHAFF
    Çok hafif.
    EHAFF-İ MÜCÂZÂT
    Cezâların en hafif olanı.
    EHAKK
    Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.(Ey talib-i hakikat, madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. S.)
    EHALİ
    (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
    EHAMM
    Yakın. * Kara, esved.
    EHANN
    Genzinden konuşan kimse, hımhım.
    EHASİN
    Pek güzel, en güzel olan şeyler.
    EHASİN-İ AHLÂK
    Ahlâkın en iyisi, en güzeli. Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ahlâkı gibi olan ahlâk.
    EHASS
    Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın zıddıdır.)
    EHASS
    Saçı dökülmüş kişi.
    EHASS
    Daha uyanık. Daha hassas.
    EHASS
    En hasis. En bayağı.
    EHASS-I ÂMÂL
    Emellerin en hası.
    EHASS-ÜL HAVÂS
    En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.
    EHATT
    En ucuz, daha ucuz. * Daha cilâlı.
    EHAVEYN
    İki kardeş.
    EHBAR
    (Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar.
    EHDÂB
    (Hüdb. C.) Kirpikler.
    EHDÂB-I MÜHTEZZE
    Titrek kirpikler.
    EHDAF
    (Hedef. C.) Hedefler, nişan alınan yerler. * Yüksek yerler. * Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.
    EHDAK
    (Bak: Ahdâk)
    EHDAM
    İnce belli.
    EHDEB
    Kirpikleri sık ve uzun olan adam.
    EHDER
    Sarkık dudaklı.
    EHEMM
    Çok mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu.
    EHEMMİYET
    Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.
    EHEVAT
    (Uht. C.) Kız kardeşler. * Kadın arkadaşlar. * Benzer şeyler.
    EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ
    Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.
    EHİBBA
    (Habib. C.) Habibler, dostlar, sevgililer.
    EHİL
    (Bak: Ehl)
    EHİLLA
    Dostlar, kardeşler. (Bak: Ahillâ)
    EHİLLE
    (Hilâl. C.) Hilâller. Yeni hilâl şeklinde olanlar.
    EHİR
    (Bak: Ahîr)
    EHL
    (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz. * Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline verilirse işler düzgün gider, sonuçtan herkes memnun olur. Eğer İslâma aykırı olarak ehliyet yerine eş, dost, adam kayırma, parti menfaati vs. bayağı, hasis düşüncelere yer verilirse ve işler ehliyetsizlere terkedilirse bundan herkes zarar görür.
    EHLEB
    Kuyruğu kıllı olan at.
    EHLEN VE SEHLEN
    Hoş geldiniz, safâ geldiniz (meâlinde söylenir.)
    EHLÎ
    Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.
    EHL-İ ÂLEM
    Âlemin ehli olan insanlar.
    EHL-İ ARZ
    Dünyadakiler. Yerdekiler.
    EHL-İ BEYT
    Ev ehli, evdeki çoluk çocuk. Daha ziyade Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) evine mensub olanlar bu isimle anılırlar. (Bak: Âl-i Abâ)
    EHL-İ BİD'A
    (Bak: Bid'at)(Ehl-i bid'a, ecnebi inkılâbcılarından böyle meş'um bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebini beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak, Katolik Mezhebine göre ehl-i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebini iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebirinden istifade ederek, Katolik Mezhebini kısmen tahrip edip, Protestanlığı ilân ettiler.İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet-füruşlar diyorlar ki: "Mâdem Hristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu, bidâyette inkılâpçılara mürted denildi, sonra Hristiyan olarak yine kabul edildi. Öyle ise İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?.."Elcevap : Din-i İsevîde, yalnız esasat-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruât-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyyun ve sâir rüesâ-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtimaiyeye merci' olmadığından; esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libas giydirilmiş gibi, Şeriat-ı Hıristiyaniye nâmına örfi kanunlar, medeni düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzib çıkmaz. Halbuki : Din ve Şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan, Din-i İslâmın esasatını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruatını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'i âdâbını dahi bizzat o getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye değişmeye kabil bir libas hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esas din bâki kalabilsin. Belki; esâs-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya sâhib-i şeriatı inkâr ve tekzib etmek çıkar.Mezâhibin ihtilâfı ise: Sâhib-i şeriatın gösterdiği nazari düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. "Zaruriyat-ı diniye" denilen ve kabil-i te'vil olmıyan ve "muhkemat" denilen düsturları ise, hiçbir cihette kabil-i tebdil değildir ve medâr-ı içtihad olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor. M.)
    EHL-İ CEBR
    Cebriyye, cebriyye fırkasından olan. (Bak: Ceberiye)
    EHL-İ CEHL
    Bilgisizler, câhiller.
    EHL-İ DALÂLET
    Dalâlette olanlar.
    EHL-İ DİKKAT
    Dikkatliler, dikkat sahipleri.
    EHL-İ DİL
    (Ehl-i kalb) Kalbi uyanık, basireti ziyade olan. Gönül ehli. Mâneviyata çok kıymet veren, kalben Cenab-ı Hakk'a çok yakınlık hissedip çok hikmetlerden anlayan zât.
    EHL-İ DİYÂNET
    Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
    EHL-İ DÜNYÂ
    Dünyaya haddinden ziyade kıymet veren, maddeci kimse.
    EHL-İ EBED
    Ebedî olanlar, ebedîler.
    EHL-İ EMSAR
    Şehir halkı, kasaba halkı.
    EHL-İ GAFLET
    Gafletde olanlar. Gafiller.
    EHL-İ GARET
    Yağmacı, çapulcu.
    EHL-İ HADARET
    şehirlerde yaşayan. Medeni.
    EHL-İ HAK
    f. İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka, hakikata vâsıl olmuş olan.
    EHL-İ HÂL
    f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan.
    EHL-İ HİBRE
    f. Ehl-i vukuf. Bilirkişi. Meselenin künhüne vâkıf mütehassıs zât.
    EHL-İ HİDAYET
    Hidâyette ve doğru yolda olanlar. Hidâyete erişmiş kimseler.
    EHL-İ HİKMET
    Hikmet ehli, hikmet bilen.
    EHL-İ HÜKÜMET
    Hükümete mensup kimseler, milleti idare edenler.
    EHL-İ IRZ
    Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.
    EHL-İ İHTİSAS
    İhtisas sahibi olan kimseler. Bu kişiler yalnız kendi meslekleriyle uğraşırlar, çeşitli meslek ve meselelerle fikirlerini dağıtmazlar. (Bak: İhtisas)
    EHL-İ İLHAD
    f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler.
    EHL-İ İSLÂM
    İslâm topluluğu. Müslümanlar.
    EHL-İ İSTİĞRAK
    Manevi bir coşkunlukla kendinden geçmiş hâle giren zatlar.
    EHL-İ İ'TİZAL
    Mu'tezile'den olan. (Bak: Mu'tezile)
    EHL-İ KALB
    (Bak: Ehl-i dil)
    EHL-İ KELÂM
    (Bak: Mütekellimîn)
    EHL-İ KEŞF
    f. Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler.
    EHL-İ KEŞF-İL KUBUR
    Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.(Ehl-i keşf-il kuburun müşahedesiyle müteaddid vâkıatla, tahsil-i ulum ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi bir talebe-i ulum, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il kubur, vefat eden ve İlm-i Sarf ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu: $ "Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:"Â mübtedâdır, onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş. Ş.)
    EHL-İ KIBLE
    Müslüman, kıble ehli.
    EHL-İ KİTAB
    f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.)
    EHL-İ KUBUR
    Kabir ehli. Ölüler.
    EHL-İ KURA
    Köylerde, kasabalarda yaşayan.
    EHL-İ MEDER
    Evde oturan. Medeni.
    EHL-İ NAMUS
    Namuslu kimse, namus ehli.
    EHL-İ NÂR
    Cehennemlik olan. Cehennem ehli.
    EHL-İ NEFİY
    Nefyedenler, aksini veya olmadığını iddia edenler.
    EHL-İ NÜBÜVVET
    Peygamberler.
    EHL-İ RUM
    f. Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü: Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler.
    EHL-İ SALÂH
    Huk: Hâli mestur, nâmuslu, doğru, adaletli olan kimse. Sâlih kimseler.
    EHL-İ SALİB
    f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
    EHL-İ SEKR
    f. Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş. * Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali.
    EHL-İ SEVAHİL
    f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
    EHL-İ SUFFA
    (Bak: Ashab-ı Suffa)
    EHL-İ SÛK
    f. Çarşı halkı, esnaf.
    EHL-İ SÜNNET
    f. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların muhaliflerine "ehl-i bid'a" veya "fırak-ı dâlle" denir.
    EHL-İ ŞEKAVET
    İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.
    EHL-İ ŞİA
    şia ehli. (Bak: şia)
    EHL-İ ŞUHUD
    f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar.
    EHL-İ TAHKİK
    Hakikatleri delilleri ile bilen âlimler. * Tahkik ehli.
    EHL-İ TAKİB
    Takip edenler, peşinden gidenler.
    EHL-İ TEŞEYYU'
    şiilik iddia edenler. (Bak: şia)
    EHL-İ TEVHİD
    Cenab-ı Hakk'ın birliğini bilip inanan ve sadece bir Allah'a bağlanıp ibadet eden kimse. (Bak: Tevhid)
    EHL-İ UKUL
    Akıllılar, akıl sâhibleri.
    EHL-İ VEBER VE BÂDİYE
    Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
    EHL-İ VİFAK
    Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.
    EHL-İ VUKUF
    Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.
    EHL-İ ZEVK
    Zevklenenler, lezzet alanlar. * Tas: Cenab-ı Hakk'a yakınlıkla, kurbiyetle veya uyanık kalble iman ve Kur'an hakikatlarından zevk alanlar.
    EHL-İ ZİMMET
    İslâm Devletinin tâbiiyetinden olan Hıristiyanlar. İslâm Devleti tarafından korunan müslümandan başka kimse. Zimmi.
    EHLİYYET
    Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
    EHLULLAH
    Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
    EHME
    f. Eksik, nâkıs noksan. * Bulunuş.
    EHNAME
    f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme.
    EHRAM
    Mısır'da Firavunların piramit şeklindeki mezarları.
    EHRAMEN
    f. şeytan, iblis. * Dev.
    EHRAM-I MÜREBBAÎ
    Dörtgen piramit. Dört köşeli ehram.
    EHRAM-I MÜSELLESÎ
    Üçgen piramit.
    EHRAS
    Dilsiz. (Bak: Ahras)
    EHRE
    Büyük ağızlı.
    EHRED
    Yırtık şey. (Üstbaş hakkında kullanılır.)
    EHRİMAN
    (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi.
    EHSA
    Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse.
    EHSÂS
    (Hiss. C.) Hisler, duygular.
    EHSÂS-I RAKİKA
    İnce hisler, ince duygular.
    EHŞA
    Karındaki iç uzuvlar. Karında olan.
    EHTAT
    Bir bölük cemaat.
    EHTEM
    Ön dişi gedik olan.
     
  9. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EHUN
    f. Toprakta meydana gelen delik, yarık.
    EHVA
    (Heva. C.) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler. * Kasdetmek. * Atmak.
    EHVA
    (Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan.
    EHVAL
    (Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
    EHVAL-İ MUHAVVİFANE
    Dehşetli korkular.
    EHVAR
    f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam.
    EHVEC
    Uzun boylu ahmak adam.
    EHVEC
    En muhtaç, pek muhtaç. (Bak: Ahvec)
    EHVEK
    Ahmak kimse.
    EHVEL
    Korkunç nesne.
    EHVEN
    Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi. * Zararı az olan. En zararsız.
    EHVENİYET
    Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık.
    EHVEN-ÜŞ ŞER
    Ehven-i şerreyn de denir. İki şerli işin veya şeyin daha az zararlısı. (Bak: Adalet-i izafiye)
    EHVER
    f. Sevgili, mâşuk.
    EHYA
    Ucuzluk.
    EHYA
    (Bak: Ahyâ)
    EHYAN
    (Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân)
    EHYEB
    Daha heybetli, daha büyük.
    EHYEF
    İnce belli ve yakışıklı genç. * Çelimli at.
    EHYEMİN
    (Heyeman. C.) Âşık olmalar, şaşkınlıklar.
    EHYUN
    Örümcek, ankebut.
    EHZA'
    Ok mahfazası içinde sona kalan ok.
    EHZAB
    (Bak: Ahzab)
    EİMME
    (İmam. C.) İmamlar. (Bak: İmam)
    EİMME-İ ÂLÎŞAN $
    Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
    EİMME-İ DİN
    Din imamları, müçtehidler, müceddidler.
    EİMME-İ EHL-İ BEYT
    Ehl-i Beyt'ten yetişen, saltanata bilfiil girmeyen ve karışmayan en salâhiyetli, mânevi nüfuz ve ilim ve riyaset sahibi imamlar.
    EİMME-İ ERBAA
    Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)
    EİMME-İ İSNÂ AŞER
    On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.
    EİMME-İ SELÂSE
    Üç imâm. Fıkıh kitablarında ekseriyetle İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Şâfi'i, İmâm-ı Malik için söylenir. Hanefi Mezhebine dâir mes'elelerin bahsolduğu kitablarda "Eimme-i Selâse"den maksad; İmâm-ı A'zam ile iki talebesi olan İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Ebu Yusuf'dur.
    EİMME-İ VERESE
    Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.
    EİNNE
    (İnân. C.) Yularlar. Dizginler.
    EİZZE
    (Aziz. C.) Azizler.
    EJAH
    f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce.
    EJDER
    (Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan.
    EJGAN
    (Ejgehân) : f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan.
    EJHAN
    f. Tenbel.
    EJİR
    f. Akıllı, uyanık, açık göz.
    EKABB
    İnce belli.
    EKÂBİR
    (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
    EKÂBİR-İ ULEMÂ
    En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
    EKADİH
    (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
    EKAHİ
    (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
    EKALİM
    (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
    EKALİM-İ BÂRİDE
    Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
    EKALİM-İ HÂRRE
    Sıcak iklimler, ülkeler.
    EKALİM-İ SEB'A
    Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
    EKALL
    Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
    EKALL-İ KALİL
    Azın azı, pek az, en az.
    EKALLİYET
    (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
    EKAM
    (Ekme. C.) Tepeler, bayırlar.
    EKANİM
    (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
    EKANİM-İ SELÂSE
    Üç unsur. (Bak: Teslis)
    EKARİB
    Akrabalar. Yakın hısımlar.
    EKARİM
    (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
    EKASIR
    (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
    EKASİ
    (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
    EKASİ-İ BİLÂD
    Uzak beldeler, en uzak şehirler.
    EKASİM
    (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
    EKASİRE
    (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
    EKASİS
    (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
    EKATİ
    (Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri.
    EKAVİL
    (Akvâl. C.) Kaviller, sözler.
    EKAVİL-İ BÂTILA
    Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.
    EKAVİL-İ KÂZİBE
    Uydurma ve yalan sözler.
    EKAZİB
    Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.
    EKAZZ
    Yeleksiz ok.
    EKBA'
    (Kibâ. C.) Süprüntüler.
    EKBAD
    (Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler.
    EKBER
    Daha büyük, en büyük.
    EKBER-ÜL KEBÂİR
    Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
    EKBES
    Alnı yumru ve başı büyük kimse.
    EKDÂR
    (Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler.
    EKDÂR Ü ÂLÂM
    Kederler, acılar.
    EKDAS
    (Küds. C.) Küdsler. Hurmalar.
    EKDER
    Bulanık. * Bozrenkli.
    EKELE
    (Âkil. C.) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.
    EKEME
    Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.
    EKERAT
    Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.
    EKESS
    Ufak dişli, küt dişli.
    EKFA'
    (Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.
    EKFAL
    (Bak: Akfâl)
    EKFAN
    (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
    EKHAL
    (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler.
    EKHEB
    Gök renkli, mavi renkli.
    EKHEL
    Gözü sürmeli.* Baş ve gövde damarı.
    EKİD(E)
    Sağlam, metin, muhkem. * Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.
    EKİDEN
    Metin, muhkem ve sağlam şekilde. * Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen. * Mükerreren, tekrar olarak.
    EKİLE
    Yenmiş, yenilmiş yemek.
    EKİNOKS
    Fr. Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu.
    EKİR
    (C.: Ekere) Ekinci.
    EKKAF
    Eğerci, semerci.
    EKKAL
    Çok yeyici, obur.
    EKKE
    Pek sıcak gün.
    EKL
    Yemek yeme.
    EKL Ü ŞÜRB
    Yeyip içme.
    EKLE
    Bir kere doyana kadar yemek.
    EKLEF
    Yüzü çilli olan adam. * Koyu renkli arslan.
    EKLEKTİZM
    yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.
    EKLİPTİK
    Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.
    EKMAM
    (Kümm. C.) Elbisenin kolları, yenleri, kol ağızları.
    EKMAM
    (Kimm. C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları.
    EKME
    (C.: Ekemât-Üküm) Yüksek yer.
    EKMEH
    Anadan doğma kör. * Tepe,bayır, yüksek yer.
    EKMEHİYYET
    Ekmehlik, anadan doğma körlük.
    EKMEL
    Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
    EKMELÂNE
    Ekmel olana yakışacak şekilde.
    EKMEL-İ ENBİYA
    Nebilerin en mükemmeli, Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.)
    EKMEL-İ MAHLUKAT
    Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i Kâinat)
    EKMELİYYET
    Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.
    EKNAN
    (Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.
    EKNUN
    f. şimdi, el'an, hâlâ.
    EKOL
    (Fr. Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. * Bir üstadın talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı.
    EKOLALİ
    yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba gibi. Bu dilin gelişmesinde psikolojik bir safhadır. İslâm terbiyesinde dünyada çocuğun duyacağı ilk ses olarak ezan okunur. Çocuk bununla bırakılmamalı, Kur'an sesine küçükten itibaren alıştırmalı, anadili gibi kendine yakın bulmalıdır.
    EKOLOJİ
    yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran biyoloji kolu.
    EKONOMİ
    yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve faaliyetler. Bu faaliyetlere hâkim olan kaideleri inceleyen ilim.İktisadî hâdiseler istihsal (üretim), istihlâk (tüketim), mübadele (değişim) ve tevzi (bölüşüm, dağıtım) olmak üzere dört çeşite ayrılır. İktisat ilmi bu hâdiselerin birbirleriyle olan ilişkileri, müvazeneleri (dengeleşimleri), teşkilâtlanma ve idaresi bakımlarından şekillerini inceletmekte ve hâdiselerin matematikî olarak mümkün modellerini bulmaya çalışmaktadır. Günümüzde iktisat politikaları büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. İktisadî politikalar, bugünkü dünyamızda iki ana sisteme ayrılmıştır. 1- Kapitalizm; 2- Sosyalizm. Bunlar arasında zikredilen "karma ekonomi" şekli esas itibariyle bunlardan birine dâhil edilmektedir. İslâm iktisat sistemi bunlardan esastan ayrılmaktadır. Bu iki sistem, dünya hayatını esas alan maddeci sistemlerdir.Kapitalist sistem, emeği ferdî sermayeye sosyalist sistem, emeği devlet tahakkümüne bağlar. Kapitalist sistemde sermaye sahipleri, sosyalist sistemde devlet ve toplum adına bir grup hakim olur. Her iki sistem istismar "sömürme" ve tahakküme dayandığı için cemiyet hayatında anarşiyi ve ihtilâlleri doğurmakta, insanlık, barış, huzur ve saadete ulaşamamaktadır.İslâmiyet ise kapitalizmin ferdin istismarını; sosyalizmin kollektif tahakküm ve istismarını ortadan kaldırır. Herkesin kazancı, emeğine göre olur.
    EKPEK-ÜL KÜPEKA
    Köpeklerin en köpeği. * Çok âdilik ve alçaklık.
    EKRA'
    (Bak: Ker')
    EKRAD
    Kürdler.
    EKRAM
    Küçük burunlu. * Küçük boylu.
    EKRAN
    Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.
    EKREH
    Çok iğrenç, en kerih.
    EKREH-İ MAHLUKAT
    Mahlukların en kerihi, en iğrenci.
    EKREM
    Çok cömert, daha kerim, en kerim.(Arkadaş! Şu Zat-ı Nurâni (A.S.M.) mürşid-i imâni, Resul-i Ekrem (A.S.M.) bak nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyasıyla, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. M.N.)
    EKREMANE
    Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
    EKREMİYYET
    Ekremlik, ekrem olma hâli.
    EKREM-ÜL EKREMÎN
    Ekremlerin en ekremi. Cenab-ı Hak (C.C.)
    EKSA
    Üstüste pek çok giyinen (adam.)
    EKSANTRİK
    Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. * Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.
    EKSEH
    Aksak kimse.
    EKSELANS
    Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan.
    EKSEM
    Büyük karınlı, şişman adam.
    EKSER
    Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok.
    EKSERİ
    f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle.
    EKSERİYA
    (Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere, alel-ekser.
    EKSERİYET
    (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.
    EKSERİYET-İ MUTLAKA
    f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
    EKSERİYET-İ SÜLÜSAN
    Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.
    EKSERİYETLE
    Daha ziydesiyle. Çoklukla.
     
  10. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    EKSİBE
    (Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri kum yığınları.
    EKSİYYE
    f. Boza.
    EKSPER
    Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse.
    EKSPRES
    ing. Seyahatı esnasında ancak büyük duraklarda duran ve çok hızlı giden vasıta.
    EKŞEF
    Açık nesne. * Savaşta kalkanı olmayan kimse.
    EKŞEM
    Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam). * Pars denilen vahşi hayvan.
    EKTAD
    Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller, temsiller, örnekler.
    EKTAF
    (Ketif. C.) Omuzlar. Omuz kemikleri, kürek kemikleri.
    EKTAR
    (Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.
    EKTEM
    Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse. * Büyük karınlı ve şişman olan adam.
    EKUL
    (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.
    EKULÂNE
    f. Oburcasına.
    EKULÎ
    Oburluk.
    EKULÜ
    Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.)
    EKULÜ KEMÂ KÂLE
    Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
    EKVA
    Daha kuvvetli, en kuvvetli.
    EKVA'
    Eli eğri olan.
    EKVAB
    Küpler, kadehler. Sırçalar.
    EKVAH
    (Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.
    EKVAN
    (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
    EKVAR
    (Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları.
    EKVAS
    (Kevs. C.) Yaşmaklar.
    EKVATOR
    Fr. Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. * Yer yuvarlağının tam ortasında farzedilen ve dünyayı iki müsavi kısma ayıran (ve kırk bin kilometre olan) çember.
    EKVAZ
    (Kûz. C.) Kâseler, bardaklar, kadehller.
    EKYAL
    (Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
    EKYAS
    (Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı kimseler.
    EKYES
    Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli adam.
    EKZEB
    Büyük iftira, büyük yalan, uydurma.
    EKZEF
    (Kazf. den) Çok iftira eden. Başkası hakkında çok aleyhde yalan söyleyen.
    ELA'
    Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.
    ELÂ
    Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında.
    EL-ACEB
    Acayip, Şaşılacak şey. Tuhaf şey.
    EL-AKS-ÜL MÜSTEVÎ
    Man: Mevzuu mahmul ve mahmulü de mevzu kılmak. "İnsan hayvandır" kaziyesinde her iki kelimenin yerlerini değiştirerek "Bazı hayvan insandır" dediğimiz şeklindeki kaziyenin adıdır.
    EL-ÂLÂ
    Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanları. Ni'metler.
    EL-AMAN
    Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).
    EL-AN
    Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda.
    EL'AS
    Gök dudaklı.
    ELASS
    Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.
    ELASTİK
    Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan.
    ELASTİKİYYET
    Fr. Esneklik. Elâstiklik.
    ELB
    Sürmek. Reddetmek. * Cem'etmek, toplamak.
    ELBAB
    (Lübb. C.) Akıllar.
    EL-BAB-ÜL EVVEL
    Birinci kısım. İlk cüz. Birinci kapı.
    ELBETTE
    (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok "elbet" şeklinde geçer.
    EL-BUĞZU FİLLAH
    Allah için buğzetmek. Bütün şiddet, adavet ve düşmanlık Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) rızası dairesindedir. İhlâsı kıracak, hissî hareketten sakınmaktır.(Cay-ı ibret bir hâdise: Bir vakit İmam-ı Ali (R.A.) bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: - Neden beni kesmedin? Dedi:- Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim, nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi, onun için seni kesmedim. O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece safi ve hâlistir, o din haktır." dedi. M.)
    ELBÜRZ
    f. Kafkas sıradağlarının en yükseği. * Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. * Uzun boylu ve yakışıklı kimse.
    ELCEZİRE
    Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.
    ELCİME
    (Licâm. C.) Hayvanların ağızlarına takılan gemler.
    EL-CÜZ'Î
    Man: Mânası, mefhumu başkalarına şâmil olmayan, yani tek mâlum ferde âid olan kelime.
    ELEDD
    Sert çarpışan kimse. Metin. * Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.
    ELEKTRİK-İ MUDİ
    (Elektrik-i muzi) Parlak ışık veren, parlayan lâmba.
    ELEKTROLİZ
    Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.
    ELEKTRON
    yun. Atomda negatif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet)
    ELEM
    Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeye başlarlar. Bir meded bir yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki, hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki: vicdanı binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı?.. İ.İ.)
    ELEMAN
    (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.
    ELEM-İ DEMBEDEM
    Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.
    ELEM-İ YE'S
    Ümidsizlik elemi, yeisten gelen sıkıntı.
    ELEM-NAK
    Elem verici.
    ELEM-NÜMUD
    Elem gösteren, elemli.
    ELEM-ZEDE
    f. Acılı. Kederli. Dertli.
    ELEMZEDE-GÂN
    (Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler.
    ELENDES
    şiddetli savaş eden kimse.
    ELENG
    f. Sur, duvar, siper. * Kale ve istihkâm askeri.
    ELES
    Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Mecnun olmak.
    EL-ESİRRE
    Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü.
    ELEST
    $ Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.) (Bak: Bezm-i elest, Kalubelâ)
    ELET
    Noksanlaştırmak. Eksiltmek. * Hapsetmek. * Yemin vermek.
    ELETT
    Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi.
    EL-EVVEL
    İbtidası olmayıp, herşey üzerine sâbık olan.
    EL-EYS
    Vücud. Varlık. Büyük cisim. (Bak: Leys, Eys)
    ELEZZ
    (Leziz. den) Çok lezzetli, en leziz.
    ELEZZ-İ ET'İME
    Yemeklerin en lezzetli olanı.
    ELF
    1000 Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir).
    ELFAF
    Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler.
    EL-FATİHA
    Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya işâret için söylenir. (Bak: Fâtiha)
    ELFAZ
    (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
    ELFAZ-I CEMİLE
    Güzel sözler.
    ELF-İ EVVEL
    Peygamberimizin hicretinden sonra geçen bin yıl.
    ELF-İ SÂNİ
    İkinci bin.
    ELFİRAK
    Ayrılma, ayrılık sözü.
    ELFİYE (ELFİYYE)
    Edb: Bin beyitli kaside.
    ELFÜ-ELFİ
    Bin kere bin.
    ELGA
    Dolaşık. * Boynuzluluk.
    ELGAF
    Sık otlar ve ağaçlar.
    ELGAZ
    (Lügaz. C.) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
    ELGIBTA
    Gıpta olunur, gıpta ederim.
    ELH
    İbadet.
    ELHA
    Malâyâni ve boş konuşan. * Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve. * Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)
    ELHAF
    Kirli, pis.
    EL-HAK
    Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten. * Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden. * Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.
    EL-HAKKU YA'LÛ
    Hak gâlib ve yüksektir, meâlindedir. Bu mâna, bir Hadis-i Şerife işaret eder.
    ELHAL
    şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.
    EL-HALİM
    Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.)
    ELHAMDÜ-LİLLAH
    Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir. (Bak: Hamd, Sübhanallah)(Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruanın uhrevi neticesi, Kur'anın nassiyle, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin "Elhamdülillah" kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin. Orada "Elhamdülillah" yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhiyi ve iltifat-ı Rahmâni'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevi, Cennet'te gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassiyle, Kur'an'ın işârâtiyle ve hikmet ve rahmetin iktizasiyle sabittir. S.)
    ELHAN
    (Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler.
    ELHAN-I ŞİTA
    Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri.
    ELHASIL
    Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
    EL-HAYY
    Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)
    ELHAZ
    (Lahz. C.) Göz ucu ile bakışlar.
    EL-HAZER
    Sakın! Sakınınız! (manasınadır)
    ELHUBBU-LİLLAH
    Allah için sevmek. Muhabbet, dostluk, sevgi sırf Allah içindir. Hoş geçim, insanlara olan muhabbet Cenab-ı Hakk'ın rızası içindir. (Bak: Mana-yı harfî)
    ELHÜKMÜ-Lİ-L EKSER
    Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.
    ELHÜKMÜ-LİLLAH
    Hüküm Allah'ındır.
    ELİBAB
    Durdurmak. Lâzım olmak.
    ELİBBA'
    (Lebib. C.) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.
    ELİF
    Munis, sahip, dost.
    ELİF
    Birinci harf-i hecânın adı. (Bak: Ebced) * (Ülfet. den) : Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder.
    EL-İHSAN ALE-L İHSAN $
    İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
    ELİL
    İnlemek, enin.
    ELİM
    (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.
    EL-İNSAF
    İnsaf edilsin, insaf edilmeli, insaf edelim.
    ELİPS
    Fr. Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş bir çemberi andırır.
    EL-İYAZÜ-BİLLAH
    Allah'a sığınır, Allah'a iltica ederiz. Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâ).
    ELİYY
    Çok yemin eden adam.
    ELİZ
    f. Sıçrama. * Çifte, tekme.
    ELKAB
    (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
    EL-KARİA
    Kıyâmet.
    EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH
    Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
    ELKEN
    Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.
    ELKISSA
    Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.
    ELL
    Hastanın inlemesi. * Harbe ile vurmak. * Sürmek. Sâfi. * Sür'at etmek, hız yapmak.
    ELLEYS
    Mutlak hiçlik. Adem-i sırf.
    ELLEZİ
    Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir. (Bak: Mevsule)
    ELMA
    Karamtıl dudaklı. * Çok koyu gölge.
    ELMA'
    (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.
    EL-MACİD
    Allah (C.C.)
    ELMAH(İ)
    Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi.
    ELMAS
    Küçük kaşlı olan.
    ELMAS
    Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)
    ELMAS-PARE
    Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
    ELMAS-RİZE
    Elmas kırıntısı, döküntüsü.
    ELMAS-TIRAŞ
    Elmas gibi yontulmuş olan makbul bir cam, kristal.
    ELMAZ
    Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.
    EL-MECİD
    Esmâ-i İlâhiyedendir.
    EL-MİNNETÜ LİLLAH
    Minnet ancak Allah'ındır. "Ancak Allah'a minnet edilir."
    EL-MÜHEYMİN
    Her şeye dikkat edip koruyan ve emin eden (Allah C.C.)
    ELSA'
    Sık dişli. * Sin telâffuz edecek yerde sâ telâffuz eden. Râ yerine yâ telâffuz eden (meselâ "er" diyecek yerde "ey" demek gibi.)
    ELSEN
    Fasih ve düzgün konuşan.
    ELSİNE
    (Lisan. C.) Diller. Lisanlar.
    ELSİNE-İ ENAM
    Mahlukatın dilleri. Halkın dilleri.
    ELSİNE-İ GARBİYYE
    Batı dilleri, garb lisanları.
    ELSİNE-İ MUHTELİFE
    Çeşitli ve birbirinden farklı diller.
    ELSİNE-İ SELÂSE
    Üç lisan. Türkçe, Arapça ve Farsça.
    ELSİNE-İ ŞARKİYE
    Doğu dilleri.
    ELSİNE-İ TERKİBİYE
    Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)
    ELT
    Noksanlaştırmak. Hapsetmek. * Yemin vermek.
    ELTA'
    Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan.
    ELTAF
    Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif.
    ELTAF
    (Lutf. C.) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.
    ELTİ
    t. İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi.
    ELUF
    Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.
    ELUH
    Kasem, and, yemin.
    ELUK
    Sefir, büyük elçi.
     

Sayfayı Paylaş