1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlıcada ''L''ile başlayan kelimelerin anlamları

Konusu 'Türkçe Sözlük' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 7 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LA'
    Korkak.

    Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder.
    LÂ VE NEAM
    Hayır ve evet. (Daha çok, hiçbir fikir beyan edilmediği zamanlar kullanılır.)
    LÂ YEZALÎ
    Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.
    LAAHLÂKÎ
    Ahlâk dışı. Terbiye hârici.
    LAAKALL
    En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviyye olan bir mescide veya bir seccadeye at. S.) Yani beş vakit namazı kıl.
    LAALETTAYİN
    Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
    LAALGUN
    f. Kırmızı renkte. Al renkte.
    LAALİK
    Doğrulukla kalkıp durmak.
    LAALLE
    Arabçada olması mümkün şeyler için kullanılır. Ola ki, umulur, ümid edilir, umulur ki mânâlarınadır. Ümide veya endişeye delâlet eder. (Bak: İnne)
    LAANALLAH
    Allah lânet etsin.
    LAANE
    Lânet etti. (mânâsına fiil.)
    LAAS
    Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak.
    LAAS
    Çok yemek, çok içmek.
    LA'B
    Ağızdan salya akmak.
    LABE
    f. Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. * Bu yolda söylenen söz.
    LA'BE
    Bir kere oynamak.
    LABE'S
    Beis yok, zararsız.
    LABİRENT
    Fr. Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. * Çok karışık ve birbirini kesen yol.
    LABİS
    Giyinmiş. Giyen.
    LABİŞARTIN
    (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
    LABÜDD
    Çok lâzım. Elzem. Gerekli. * Her halde. Mutlaka. Muhakkak. * Ayrılık yok.
    LAC
    Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne.
    LAC
    f. Çıplak.
    LA'C
    (C.: Levâıc) Halecan etmek. * Acı vermek, elem vermek. * Yakmak. * Muhabbet ve aşktan dolayı yürekte hâsıl olan hararet.
    LACEREM
    şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.
    LACEVAB
    Cevapsız. Cevapdışı.
    LACEVERD
    Lacivert. * Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.
    LACEVERDÎ
    f. Lacivert renkte.
    LACÎ
    Muslih, ıslah eden, terbiye eden.
    LACİN
    Ağaçtan dökülen yaprak. * Ağaçtan yaprak indirme.
    LAÇ
    f. Oyun etme, aldatma, hile yapma.
    LAD
    f. Duvar.
    LADE
    f. Ahmak, akılsız, ebleh.
    LADEN
    f. Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk.
    LADİNE
    f. Kendir.
    LADİNÎ
    Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı. (Bak: Lâik)
    LAEDRÎ
    Bilmiyorum. (Eski zamanda şüpheci olup hiç bir şeye inanamıyan sofestailere Lâ edriye denirdi. Septisizm. (Bak: Sofizm)
    LAF
    f. Konuşma, tekellüm. * Söz, lâkırdı.
    LAFAHR
    Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin. * Fahrolmasın.
    LAF-I GÜZAF
    f. Boş yere söz. Boş lâkırdı.
    LAFİYUN
    Sütleğen cinsinden bir ot.
    LAFK
    İki şeyi birbirine çarpma.
    LAFZ (LAFIZ)
    Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.
    LAFZA
    Bir tek söz veya kelime.
    LAFZA-İ CELÂL
    İsm-i Celâl, Allah lâfzı.
    LAFZAN
    Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
    LAFZEN
    f. Geveze, çok konuşan. * Övünen, kendini medheden.
    LAFZ-I ALLAH (LAFZULLAH)
    Allah isminin lâfzı.
    LAFZ-I ÂM
    Gayr-ı mahsur, yani sayısız müsemmaları ihata ve aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eyliyen lâfızdır. Kavim, cemaat, nisa.. gibi.
    LAFZ-I HAS
    Bir mânâya münferiden başlı başına vaz' olunan lâfızdır. Hasan, Hüseyin, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.
    LAFZ-I KÜLLÎ
    Man: Mânâsı umumi ve herkesçe müşterek olan lâfız. "İnsan" gibi.
    LAFZ-I MUHTEMEL
    Huk: İki veya daha ziyade mânâya hamli mümkün bulunan sözdür ki, hangi mânânın kast olunduğu mücerred rey ile değil; deliller ve karineler ile tayin olunur.
    LAFZ-I MURAD
    Mânâsı için olmayıp lafzı için söylenen kelime, söz.
    LAFZ-I MÜFESSER
    Huk: Tahsis ve te'vile ihtimâl bırakmıyacak derecede açık olan sözdür ki, onunla amel vâcib olur.
    LAFZ-I MÜREKKEB
    Man: Mürekkeb lafız. Cüzlerden biri, mânâsının cüzlerinden birine delâlet eden lafız.
    LAFZ-I MÜŞEBBİ'
    Doyurucu, tatmin edici söz.
    LAFZ-I MÜŞTEREK
    Huk: Birçok müsemması bulunan lafızdır ki, hangi mânâ kasdolunduğu taayyün etmediği surette mânasız addolunur, onunla amel olunmaz.
    LAFZ-I VÂHİD
    Tek söz.
    LAFZ-I ZÂHİR
    İbaresi işitilmekle ancak bilinen, yâni söyleyenin maksadı düşünülmeye muhtaç olmadan derhal mânâsı anlaşılan sözdür. Bunun zıddına hafi denir.
    LAFZÎ
    Lafza ait ve müteallik. * Gr: Kelimenin söylenişine ve yapısına aid, onlarla alâkalı.
    LAFZİYE
    Sözde ve yazıda görülen ve çok defa tasannua kaçan kelime süsleri.
    LAFZ-PERDAZANE
    f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
    LAFZULLAH
    Allah lâfzı. (Bu kelime Kur'ân-ı Kerimde 2806 defa zikredilmiştir. Bu lâfız bütün "sıfat-ı kemâliyeyi" tazammun eden bir sadeftir.)
    LAG
    f. Lâtife, şaka. * Oyun.
    LAGAR
    f. Cılız ve zayıf hayvan.
    LAGARÎ
    f. Cılızlık, zayıflık.
    LAGB (LÜGÂB)
    Zahmet, meşakkat. * Güve yemiş kuş kanadı. * Zayıf adam.
    LAGIB
    Acıkmış ve yorulmuş kişi.
    LAGİYE
    Edebe aykırı ve fena söz.
    LAGLAGA
    (C.: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.
    LAGM
    İnanmayacak söz söylemek. * Bulaşmak.
    LAGT
    Hafif hafif ses çıkarma. Mırıldanma.
    LAGV
    Faydasız çirkin söz. * Köpeğin ürkmesi. * Deve avazı. * Rağbet olunmayan nesne. * Hükümsüz. * Kaldırmak. * Hata etmek. * İbtâl etmek.
    LAGVİYYAT
    (Lagv. C.) Lağvlar. Boş sözler.
    LAGY
    Avaz, ses, savt. * Yaramaz fuhuş sözler.
    LAGZ
    Kayma, sürçme.
    LAGZAN
    f. Kayan, sürçen.
    LAGZİDE
    f. Kaymış, sürçmüş.
    LAGZİDE-PÂ(Y)
    f. Ayağı kaymış. Ayağı sürçmüş.
    LAGZİŞ
    f. Sürçme, kayma. * Kayış, sürçüş.-LAH : f. Kelimenin sonuna ilâve olunarak "yer" mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.)
    LAĞIM
    Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara "lâğımcı" denilirdi. Sonradan bu türlü işlere "İstihkâm" denilmiş ve o ad altında askeri teşkilât yapılmıştır. * Kazurat ve çirkef sularının akmasına mahsus örtülü yol.
    LAH'
    (Gövde) sülpük ve sarkık olmak.
    LAHA
    Boş ve faydasız sözler konuşmak. * Ekmeği ıslatıp yemek. * Gıda. * Aldatıp kandırmak. * Karnın sarkık ve sülpük olması.
    LAHA
    f. Yama.
    LAHAMET
    Semizlik, etlilik, şişmanlık.
    LAHAN
    Bozulup kokmak.
    LÂHAVLE
    (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır." meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.
    LÂHAYR
    Uğursuz, hayırsız.
    LÂHAYRE FİH
    Bu işte hayır ve uğur yok.
    LAHB
    Sür'atle gitmek. * Eti kemikten ayırıp soymak.
    LAHC
    Dar olmak. * Bir nesne, kabında paslanıp çıkmamak.
    LAHD (LUHD)
    (C.: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar. * Eğilmek. * Bir tarafına meyilli olan çukur.
    LAHE
    f. Yama.
    LAHF
    şiddetli vuruş.
    LAHF
    Örtmek, setr etmek.
    LAHH
    Ulaşmak, varmak. * Yağmuru kesilmeyen bulut.
    LAHH
    Göz yaşının çok olması.
    LAHHAM
    Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.
    LÂHIK
    Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan. * Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
    LÂHIKA
    Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
    LAHİ
    (Bak: Lahâ')
    LAHÎ
    Oyuncu. * Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
    LAHİB
    Açık yol.
    LAHİF
    Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.
    LAHİK
    Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık)
    LAHİKE
    (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka)
    LAHİM
    Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen.
    LAHÎM
    Semiz, etli, şişman.
    LAHİME
    Et yiyen hayvan.
    LAHİN
    Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
    LAHİS
    Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.
    LAHÎS
    Dar nesne.
    LAHÎS
    Örülmüş. Dizilmiş.
    LAHİYANE TA'ZİB
    f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
    LAHİZ
    f. Sel suyu.
    LAHÎZ
    Benzer, misil, nazir.
    LAHK
    (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek. * Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.
    LAHLAHA
    Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku. * Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.
    LAHLAHANİYE
    Pelteklik, kekemelik.
    LAHM
    Et. Her şeyin içi ve üzeri. * Bir işi sağlam kılmak. * Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek. * Bir yerde ilişip kalmak.
    LAHM Ü ŞAHM
    Et ve yağ.
    LAHME
    Et parçası.
    LAHN
    Güzel ve kaideli ses. * Nağme. * Kaideye uymayan yanlış okuyuş. * Usulüne uygun okumak. * Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek. * Meyl. * Fehmeylemek. * Lisan. * Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.
    LAHS
    Gözün üst kapağının etli olması.
    LAHS
    Yalamak.
    LAHS (LİHÂS)
    Darlık. * Şiddet. * Meşakkat, zahmet.
    LAHT
    f. Bir şeyin parçası, cüz'ü.
    LAHT
    İri cüsseli kimse.
    LAHT-I CİĞER
    Ciğerden kopma.
    LAHUS
    Uğursuz, meş'um.
    LAHUT
    İlâhî âlem. Uluhiyet âlemi. Ruhanî, manevî alem.
    LAHUTÎ
    Uluhiyet âlemine mensub ve müteallik olan. Sır âlemi. Gaybî âleme ait. Ruhanî âlemle alâkalı.
    LAHUTİYAN
    Uluhiyet âlemine girebilen melekler.
    LAHV
    Kabuğunu soymak.
    LAHVA
    Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)
    LAHY
    Sakalın bittiği yer.
    LAHZ
    Ahlâkı yaramaz kimse.
    LAHZ
    (Lahzân) Göz ucu ile bakma.
    LAHZA
    Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
    LAİC(E)
    (C.: Levaic) Kalbini aşk ateşi saran kimse.
    LAİHA
    (Bak: Lâyıha)
    LAİK
    Fr. Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri'de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etmeyip insanın ve cemiyetin sadece dünyevi menfaat ve anlayış ölçüsüne terkeden; diğer tâbirle: İlâhi kanunu terkeden, beşeri nizamla cemiyeti idareye çalışan sistem. (...Bîtaraf kalmak, yâni: Hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişilmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet... Ş.)
    LÂİLAÇ
    Çâresiz, dermansız, imkânsız.
     
  2. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LÂİM
    (Lâime) Çekiştiren. Levmeden. Başkasını kötüleyen.
    LÂİME
    (C.: Levâim) Çekiştirme, levmetme, kınama.
    LAÎN
    Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
    LÂİN
    Lânet eden. Lânetleyen. * Herkesin kınadığı.
    LAJVERD
    f. Lâciverd.
    LAK
    f. Hakir, zelil, aşağı. * Tahta kadeh.
    LA'K
    Yalamak.
    LAK'
    Atmak.
    LAKA'
    (C.: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.
    LAKAB
    Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
    LAKAF
    Duvar yıkılmak.
    LAKANE
    Zeki ve seri anlayışlı olmak.
    LAKANIK
    Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
    LAKAT
    Yabandan toplanan nesne. * Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.
    LÂKAYD
    Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
    LÂKAYDANE
    Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
    LÂKAYDÎ
    Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
    LÂKELÂM
    Hiçbir diyecek yok.
    LAKF
    Yutmak, bel etmek.
    LAKH (LAKÂH)
    Davar yüklü olmak.
    LÂKIH
    (C: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr. * Yağmur yağdıran rüzgâr. * Karnında yavrusu olan hamile deve.
    LÂKIS
    Kötüleyici ve ayıplayıcı kimse.
    LAKÎ
    (Lâkıy) İtibarsız ve değersiz, zelil kimse. * Önemsiz ve kıymetsiz şey.
    LAKÎM
    Yontulmuş veya yonulmuş.
    LÂKİN
    Amma. Fakat. Ancak. şu kadar var ki.
    LÂKİNNE
    İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanılır. (Bak: İnne)
    LÂKİŞE
    Tutmaç aşı.
    LAKÎT(A)
    Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para. * Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk. (Bak: Lukata) * Üzerine ansızın gelinen kuyu.
    LAKK
    Vurmak.
    LAKLAK
    (C.: Lekâlik) Leylek.
    LAKLAKA
    Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
    LAKLAKIYYAT
    (Laklaka. C.) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.
    LAKM
    Çabuk çabuk yemek yemek. Yutmak. * Seddetmek.
    LAKN
    Anlamak. Fehmetmek. Çabuk kavramak.
    LAKPÜŞTE
    f. Kaplumbağa.
    LAKS
    Yakmak. * Almak.
    LAKS
    Lâkab takmak. * Ayıplamak. * Yaramaz olmak.
    LAKT
    Dermek, toplamak, cem'etmek. * Ansızdan bir nesneye yetişmek.
    LAKVE
    Ağız çarpılması.
    LA'L
    Kırmızı. Al renk. * Dudak. Kırmızı ve kıymetli bir süs taşı.
    LÂL
    f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen.
    LÂL Ü EBKEM
    Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.
    LALA
    f. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında "Atabek" karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. * Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenler. * Eskiden büyük memurlarla zenginler de çocuklarının terbiyesine bakmak üzere "lâla" istihdam ederlerdi. Lâla, görünüşte hizmetkâr vaziyetde idiyse de, terbiyesi kendisine havale olunan çocuğa karşı âmir yerinde bulunur; esasen yaşlı ve kâmil insanlardan seçildikleri için çocuklar da kendisine bir mürebbi, bir hoca gibi tâzim ve hürmet ederlerdi.
    LA'LAA
    Kırmak.
    LALE
    Lâle denen meşhur çiçek. * Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. * İncir koparmak için ucu çatallı değnek.
    LALEFAM
    f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
    LALEGUN
    f. Lâle renkli. Pembe.
    LALEHADD
    f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
    LALEK
    (Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği.
    LALERENK
    f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
    LALERUH
    f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
    LALERUHSAR
    f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
    LALESAR
    f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
    LALEVEŞ
    f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
    LALEZAR
    f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
    LA'L-FAM
    f. Kırmızı renkli, al.
    LA'L-GUN
    f. Al renkli. Kırmızı renkli.
    LA'L-RENG
    f. Kırmızı renkli. Al renkte.
    LA'LUS
    Kurt, zi'b.
    LÂM
    Kur'ân alfabesinde yirmialtıncı harf olup, ebcedi değeri otuzdur.
    LÂMEHALE
    Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
    LÂMEŞRU
    Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.
    LÂM-I CER
    Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.
    LÂM-I TA'RİF VEYA LÂM-I İSTİĞRAK
    Kelimenin mânâsını umuma teşmil ettiği için, istiğrak mânâsı verilir. El-i istiğrak veya harf-i ta'rif de denir. Meselâ: Hamd kelimesi herhangi bir hamdi ifâde ettiği halde; El-Hamd dediğimiz zaman her ne kadar hamd varsa, bütün hamd ve senâlar mânâsına gelir. Bu, harf-i ta'rif ile olur. Harf-i ta'rif bir kelimeyi belirsiz halden belirli hâle koyar. Muayyeniyyet mânâsını verir. Bunlar elif ve lâm harflerinden teşekkül eder. El-Mekteb'de olduğu gibi. Mekteb herhangi bir mektebdir. El-Mekteb dendiğinde bizce muayyen, belli olan bir mekteb mânâsını ifade eder. Başına harf-i ta'rif gelen kelimeden tenvin kalkar. Nekre iken ma'rife olur.
    LÂMİ'
    Parlak. Parlayan.
    LÂMİA
    Parlak. Parlayan. Parıldayan.
    LÂMİH
    (Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.
    LÂMİS
    El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.
    LÂMİSE
    Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
    LÂMİ-ÜN NUR
    Nur saçarak parlıyan.
    LAMME
    Cin çarpması. Çarpıklık. * Yaramaz nesne.
    LÂM-UL ÂKIBET
    Neticeyi, âkibeti bildiren lâm.
    LÂM-UT-TAKVİYE
    Takviye lam'ı. Bu harf Arabçada ve yerine ve mânâsına da kullanılır.
    LÂM-UT-TA'LİL
    İllet ve sebeb bildiren lâm'dır.
    LÂM-UZ-ZARFİYE
    Zaman bildiren lâm.
    LÂMÜDRİK
    Anlamayan. İdraksiz. İdrak etmeyen.
    LÂMÜSELLİM
    Hayır! Hiç teslim etmem!
    LÂM-ÜT-TAHSİS VE TEMELLÜK
    Ait olma ve sâhib bulunmayı bildirir. (Bak: Li)
    LA'N
    Lânet etme. Lânetleme.
    LÂN
    f. Hakikatsızlık, vefasızlık.
    LÂNAZÎR
    Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.
    LANDO
    Fr. Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi.
    LÂNE
    f. Yuva, ev.
    LÂNEGİR
    f. Yuva tutan.
    LÂNE-İ HARAB
    Bozulmuş yuva.
    LÂNE-İ NERMİN
    Sıcak ve yumuşak yuva.
    LÂNE-İ PEDER
    Baba yuvası. Peder evi.
    LA'NET
    Nefret. Tiksinti. Allah'ın rahmetinden mahrumiyyet.(Ehl-i Sünnet'in ve İlm-i Kelâm'ın azîm imamlarından meşhur "Sa'deddin-i Teftezanî", Yezid ve Velid hakkında tel'in ve tadlile cevaz vermesine mukabil "Seyyid-i Şerif-i Cürcanî" gibi Ehl-i Sünnet Velcemaat'in allâmeleri demişler: "Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybidir. Ve kat'i bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat'i ve delil-i kat'i bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimâli olduğundan, öyle hususi şahsa lânet edilmez. Belki $ gibi umumi bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur." diye "Sa'deddin-i Teftezanî"ye mukabele etmişler. R.N.)
    LA'NETULLAH
    Allah lânet eylesin mânâsında beddua.
    LA'NETULLAHİ ALEYH
    Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
    LÂRAYB
    şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.
    LÂRAYBE FİH
    Onda hiçbir şüphe yoktur.
    LARKÎ
    Keçiboynuzu.
    LAS
    f. Köpek, kelb. * Adi ipek. * Dişi hayvan.
    LA'SA
    Dudağının rengi az siyâha yakın olan kadın. (Müz: El'as)
    LASAF
    Bir cins hurma. * Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne. * Yapışmak. * Kurumak. * Parlamak.
    LASAGA
    Hindibâ denilen ot.
    LÂSANİ
    Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
    LASB
    Yapışmak. * Dar olmak.
    LASG (LÜSUG)
    Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.
    LASIB
    (C.: Levâsıb) Yapışkan. * Dar ve derin kuyu.
    LASIK
    Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.
    LASÎF
    Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.
    LASİYYEMA
    Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
    LASK
    Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.
    LASS
    (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
    LASTA
    ing. Bir geminin alabildiği yük.
    LASV (LASY)
    Sövmek, şetm etmek.
    LAŞ
    f. Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. * Çapul, yağma.
    LAŞE
    Cife. Kokmuş et parçası. * Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri. * Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan. * Zayıf ve cılız hayvan. * Mc: Kıyıda kalmış kayık veya gemi teknesi.
    LÂŞEHÂR
    f. Leş yiyen.
    LÂŞEK
    şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.
    LÂŞEY
    Bir şey değil. Değersiz.
    LA'T
    Sakınmak, sakındırmak.
    LAT'
    Yalamak. * Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.
    LÂT
    İslâmdan önce Arapların Kâbe'de bulunan putlarından biri.
    LAT' (LUTÛ')
    Yapışmak. * Ulaşmak, varmak.
    LAT'A
    Dudaklarının içi beyaz olan kadın. * Çok yaşamış, ihtiyar kadın.
    LATA'
    Dudak içinde olan beyazlık.
    LATAFE
    Hediye, armağan.
    LÂTAİL
    Boş, faydasız, abes, mânâsız.
    LÂTAKNETU
    Ayet-i Kerimeden bir kısım olup: Ümidinizi kesmeyiniz (meâlindedir.)
    LAT'E
    Alın, cebhe.
    LATENAHİ
    Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.
    LATEŞBİH
    Benzetmeksizin. Benzetmek olmasın.
    LATH
    El ayasıyla vurmak.
    LATH
    Her şeyin azı. * Bulaşmak ve karışmak. * Birine iftira atmak.
    LATHA
    Leke.
    LATİF
    Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip. * Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden. * Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen. * Çok lutf edici. * Derin, gizli.
    LATİFE
    Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir) (Bak: Letâif)
    LATİFEGU
    f. Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen.
    LATİFE-İ RABBANİYE
    İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
    LATİFEPERDAZ
    f. Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan.
    LATİFEPERDAZAN
    (Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler.
    LATÎM
    Babası ve annesi olmayan kişi. * Yüzünün bir tarafı beyaz olan at. * Yarış atlarının dokuzuncusu.
    LATÎME
    (C: Letâyim) Misk. * Güzel kokular konulan kap. *Attarlar pazarı. * Güzel kokulu nesneleri götüren deve.
    LATİN
    Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir. * Eski Roma. * Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi.
     
  3. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LATİNCE
    Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.
    LATM
    Karıştırmak. Yapıştırmak. * Tokat vurmak.
    LATMA
    şamar, tokat.
    LATMAHÂR
    f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse.
    LATS
    Dövmek. * şiddetle basmak.
    LATT
    (C: Litât) Gerdanlık. * Lâzım olmak. * İnkâr etmek. * Sarkıtmak. * Örtmek.
    LÂTUHSA
    Sayısız. Sayıya gelmez. Hesaplanmaz.
    LÂUBALİ
    Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ("Lâ" harfi ile" Ubâli" muzari fiilinden müteşekkildir.)
    LÂUBALİYANE
    f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
    LAUK
    Yalanmış nesne. * Az, kalil.
    LAV
    Fr. Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde.
    LA'V
    Ahlâkı yaramaz kişi. * Haris adam.
    LÂVALLAH
    Vallahi hayır.
    LAVANTA
    Çeşitli çiçek ve bitkilerden alınan esanslarla yapılan güzel kokulu sıvı.
    LAY
    f. Söyleyen, söyleyici.
    LAY
    f. Tortu, posa. * Kül. * Çamur.
    LÂYA'KIL
    Aklı başında olmıyan, dalgın, bîhoş. Yaptığını bilmez.
    LÂ-YA'Nİ
    Mânasız, boş.
    LÂYEBGIYAN
    Biri ötekine tecavüz edip karışmaz ve hâsiyetini bozamaz (meâlinde olup, nefyedilmiş muzari fiilidir.)
    LÂYECUZ
    Câiz değil, olamaz, müsaade verilmez.
    LÂYEFHEM
    Anlayışsız, idrakten âciz.
    LÂYEFNA
    Bitmez, tükenmez. Fenaya gitmez. Yok olmaz.
    LÂYEMUT
    Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.
    LÂYENBAGÎ
    Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.
    LÂYENFEKK
    Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.
    LÂYENKATI'
    Aralıksız. Kesilmeksizin.
    LÂYETECEZZA
    Bölünmez. Parçalanmaz. Ayrılmaz. Tecezzi kabul etmez.
    LÂYETEGAYYER
    Değişmez, bozulmaz.
    LÂYETENAHÎ
    Sonsuz. Nihayetsiz.
    LÂYETENAHİYET
    Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.
    LAYETEZELZEL
    Sarsılmaz. Tezelzül etmez.(Tahkikî iman sâhibleri, lâyetezelzel bir itikada sâhibdirler.)
    LÂYEZAL
    Zeval bulmaz. Yok olmaz.
    LÂYIH (LÂYİH)
    Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.
    LÂYIHA
    Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.
    LÂYIHA-İ KANUNİYE
    Huk: Henüz tasdik edilmemiş kanun tasarısı.
    LÂYIK
    (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
    LÂYİM
    Azarlayan.
    LÂYUAD
    Adedi belli olmayan. Sayısız. Pek çok.
    LÂ-YUGLEB
    Yenilmez, mağlup olmaz.
    LÂYUHSA
    Hesaba gelmez. Hesabsız. Pek çok.
    LÂYUHTÎ
    Hatâsız, hatâ işlemez. Yanılmaz.
    LÂYU'KAL
    Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.
    LÂYU'LA
    Üstüne çıkılmaz, çok yüksek. * Galip ve üstün gelinemez.
    LÂYU'REF
    Bilinmez. Tarif edilmez.
    LÂYUTAK
    Güç yetmez. Dayanılmaz. Takat yetmez. Çekilmez.
    LÂYUZAL
    İzale edilmez, tükenmez, zeval bulmaz.
    LÂYÜFHEM
    Anlaşılmaz. Fehmedilmez.
    LÂYÜFNA
    Tüketilmez, yok edilmez.
    LÂYÜLHÎHİ
    (İlhâ. dan) Ona gaflet vermez. Onu boş şeyler meşgul etmez. Boşuna iş yapmaz.
    LÂYÜS'EL
    Mes'uliyetsiz. Mes'ul tutulamaz. Sorumsuz.
    LAZ
    Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim. * Bu kavimden olan kimse.
    LAZA
    Ateş. Alev. * Cehennem'in altıncı katı.
    LÂZÂLE
    (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun!
    LÂZÂLE ÂLİYEN
    Yüce ve âli olsun.
    LÂZEVAL
    Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.
    LÂZIK
    Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan.
    LÂZIM
    Lüzumlu, gerekli. * Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey. * Gr: Müteaddi olmayan.
    LÂZIM FİİL (FİİL-İ LÂZIM)
    Fâilin zâtında kalan fiil. (Geldi, gitti, güldü gibi)
    LÂZIM-AMED
    f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi.
    LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ
    Dört şey lâzım geldi.
    LÂZIM-I BEYYİN
    Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi...
    LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK
    Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
    LÂZIM-I MELZUM
    Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.
    LÂZIM-I ZATÎ
    Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet.
    LAZÎ
    (Bak: Lazâ)
    LAZİB
    Sâbit olan, yapışan.
    LAZİSTAN
    Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.
    LAZLAZ
    Yol gösterici, kılavuz.
    LAZLAZA
    Yılanın deprenmesi.
    LAZUK
    Yapışkan nesne. * Yapışkan balçık.
    LAZUK
    Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ.
    LAZZ
    Devamlı yağan yağmur. * Men'etmek, engel olmak.
    LEAL
    İnci.
    LEALİ
    (Leâl. C.) İnciler. Lü'lüler.
    LEALİ-FEŞAN
    f. İnciler saçan.
    LEALLE
    (Bak: Laalle-İnne)
    LEAMET
    Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.
    LEB
    f. Dudak. Şefe. * Kenar. * Sahil. Kıyı.
    LEBAB
    Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.
    LEBABE(T)
    Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.
    LEBAÇE
    f. Önü açık elbise. Hırka.
    LEBAD(E)
    f. Yağmurluk.
    LEBALEB
    Ağzına kadar dopdolu. * Ağızdan ağıza.
    LEBAN
    Göğüs.
    LEBB
    Lâzım olmak. * Akıllı olmak.
    LEBBAN
    Sütçü.
    LEBBE
    Göğsün gerdanlık takılan yeri. * Devenin ve sığırın, göğsünden boğazladıkları yeri. * Evlâdını ve erkeğini seven kadın.
    LEBBELEB
    (Leb-beleb) f. Dudak dudağa.
    LEBBESTE
    (Leb-beste) f. Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan.
    LEBBEYK
    Buyurunuz. Emredersiniz. * Benim muhabbet ve incizâbım dâim sanadır, başkasına değildir, sıdk ve ubudiyyetim dâim sanadır (gibi mânâlar ifâde eder.)
    LEBBEYK-ZEN
    f. Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan.
    LEBC
    Güreşmek. * Sar'a tutup düşmek.
    LEBCÜNBAN
    f. Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan.
    LEBDEĞMEZ
    t. Dudak değmez. * Edb: Dudaktan çıkan harflerden olan "B-F-M-P-V" sessizlerinin içinde bulunmadığı manzumeler.
    LEBEB
    (C: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer. * Atın göğsüne yapılan sinebend. * Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne. * Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.
    LEBED
    Yünden yapılan keçe. * Bir yerde mukim olmak. * Bir şeye yapışmak.
    LEBEKE
    Şerit parçası.
    LEBEN
    Süt. * Boyun ağrısı. (Bak: Libâ')
    LEBENÎ
    (Lebeniyye) Sütle alâkalı. Sütlü.
    LEBENİYYÂT
    (Lebeniyye. C.) Sütlü nesneler.
    LEBGÜŞA
    f. Dudağı açık. Söyleyen, konuşan.
    LEBH
    Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)
    LEBÎ
    f. Dilim. Ekmek, kavun, karpuz vs. dilimi.
    LEB-İ ÂFTÂB
    Gölge.
    LEB-İ CUY-BÂR
    Su kenarı.
    LEB-İ DERYA
    Denizin dudağı. Deniz kenarı, kıyı, sâhil.
    LEB-İ HADRA
    Ufuk.
    LEBİD
    Küçük çuval.
    LEBİK
    Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan. * Zeki, anlayışlı, akıllı.
    LEBİNE (LİBNE)
    (C.: Lebin) Kerpiç.
    LEBK (LEBÂKA)
    Akıllı olmak. * Islah etmek, terbiye etmek. * Karıştırmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
    LEBKUS
    Mürr denilen acı Yemen zamkının adı.
    LEBKÜŞA
    f. Dudağı açık. Konuşan, söyleyen.
    LEBLAB
    Sarmaşık denen bir bitki.
    LEBLEBE
    Esirgemek. * Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.
    LEBN
    Vurmak.
    LEBRİZ
    f. Taşacak kadar. Ağıza kadar. Taşkın.
    LEBS
    Giyecek şey. * Giyme. Giyinme. * Bir mânayı diğer bir mânâ ile karıştırmak. Sözün karışık ve şüpheli olması. Sözü karıştırıp şüpheye düşmek.
    LEBS
    Bir yerde eğlenip durma. Vakit geçirme.
    LEBSAN
    Hardala benzer bir ot. * Yabani hardal.
    LEBT
    Güreşmek.
    LEBTEŞNE
    (C.: Lebteşnegân) f. Susamış.
    LEBUN
    Sütlü hayvan. Sütü bol olan hayvan.
    LEBUS
    Her giyecek ve örtünecek nesne.
    LEBVE
    Dişi arslan.
    LEBZ
    Vurmak. * Yemek.
    LEC
    f. Tepme.
    LECA
    Su boğası.
    LECA'
    Sığınmak. * Saklanmak, gizlenmek. * Zaruret.
    LECAC
    (Lecâcet) Çekişme, inad etme, ayak direme (düşmanlıkta). Taannüd.
    LECC
    Dar şey. * Düşmanlıkta ve husumette inad edip ayak direme.
    LECCAC
    İnatçılık. Muannidlik. * İnatçı, inad edip ayak direten. Muannid.
    LECCE
    Avaz, ses, savt.
    LECEB
    Avaz, ses, savt.
    LECEBE
    (C.: Elcâb-Licâb-Lecebât) Doğurduktan dört ay sonra sütü çekilmiş davar.
    LECEM
    Cemaat, topluluk.
    LECEN
    Bir şeye musallat olmak, ilişmek.
    LECİN
    Ağaçtan yaprak dökmek.
    LECLAC
    Sözü tutuk söyliyen. * Satranç oyununun icatçısı. * Bir harfi iki kere söyliyen.
    LECLEC
    Tereddüt olunan.
    LECLECE
    (Sözde) karasızlık, tereddüt. * Lokmayı ağızda döndürmek ve çiğnemek.
    LECM
    Şahmed-ül arzdan büyük bir tepenin adı.
    LECN
    Yalamak. * Deve için yem yapmak.
    LECNE
    Bir mes'ele için toplanan cemaat.
    LECUN
    Halsiz, yaşlı davar.
    LECÜC
    Pek inadçı ve hasım olan. * Suyu çok olan yer.
    LECZ
    Ulaşmak, varmak. * Yapışmak.
    LECZ
    Köpeğin kab kacak yalaması.
    LEÇ
    f. Yanak. * Yüz.
    LEDA
    Beden.
    LEDA (LEDE)
    Sırasında, yapıldığında (mânâsına kullanılır). * Yan, nezd. (Bak: Ledün)
    LEDD
    Düşmana galip olmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
    LEDDAM
    Eski elbiseleri yamalıyan.
    LEDED
    Katı husumet, şiddetli düşmanlık.
    LEDE-L HAVALE
    Havale olunduğu zaman.
    LEDE-L-HÂCE
    İhtiyaç görüldüğü zaman. Hacet ânında.
    LEDE-L-İHTİYAÇ
    İhtiyaç halinde. Hacet ânında.
    LEDE-L-İKTİZA
    İktiza edip gerektiği zaman.
    LEDE-L-MÜTALAA
    Mütâlaa edilip okunduktan sonra.
    LEDE-L-MÜZAKERE
    Müzakere anında, konuşma sırasında.
    LEDEM
    Akrabadan nikâhı haram olan.
    LEDE-S-SUÂL
    Soruldukta, sorulduğu anda.
    LEDE-T-TAHKİK
    Tahkik olundukta.
    LEDEYK
    Senin yanında. Senin indinde.
    LEDG
    (Teldag) Yılan veya akrep sokması. * Mc: Sözle birini incitmek. * Ekşilik.
    LEDÎD
    Derenin iki tarafı.
    LEDÎG
    Yılan veya akrep gibi hayvanlar tarafından sokulmuş kimse.
    LEDÎM
    Yamanmış eski elbise.
    LEDÎS
    Tenbel kimse.
    LEDM
    Taşı taşla vurmak. * Yere düşen taştan çıkan ses. * Kaftana yama vurmak. * Defetmek, kovmak.
    LEDN
    (C.: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.
    LEDS
    Yalamak. * Davarın ayağına nal vurmak. * Yırtık dikmek.
    LEDÜD
    (C.: Elidde) Hastanın ağzına dökülen ilâç. * Çok husumet, şiddetli düşmanlık.
    LEDÜN
    İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.Hel-i istifhâmiye mânasına geldiği de vaki'dir. Kamus Müellifine göre ledün ile leda, aynı şeydir. Başkaları ise tefrik etmişlerdir. Demişlerdir ki: Ledün kelimesi zaman ve mekânın evvel ve ibtidasından muteberdir. Onun için ekseri harf-i cer olan "min" kelimesine mukarin olur. "Ledâ" kelimesinde ise, ibtidâ mânası lâzım değildir. Ve "inde" kelimesinin "min" yerinde tasarrufu daha umumidir. "Ledün" kelimesi mâba'dını izâfetle cerr eder. (L.R.)
    LEDÜNN
    (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin hocası ve sultanı Fahr-i Kâinat Aleyhi Ekmelüttahiyyât vessalâvât Efendimiz Hz. leridir. Bu ilmin ehli ise, Enbiyâ-ı izâm (A.S.) ve Ehlullâh-i Kiram Efendilerimiz Hazretleridir.
     
  4. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LEDÜNNÎ
    Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait.
    LEDÜNNİYAT
    (Ledünn. C.) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından hususi vecih üzere bâtınan ihsan olunanlar. (L.R.)
    LEF'
    Örtmek, setr etmek. * şâmil olmak.
    LEFA
    Vurmak. * Soymak.
    LEFAİF
    (Lifafe. C.) Sargılar, örtüler. Zarflar.
    LEFAZ
    Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.
    LEFC
    (Lefce) Kalın dudak.
    LEF'E
    Kemiksiz et.
    LEFEF
    Pelteklik, kekemelik. * Yorgunluk. * Besililik, semizlik.LEFEHAN : Vurmak.
    LEFF
    Sarma. Dürme. İçine toplama. İliştirme. Rabtetme.
    LEFF Ü NEŞR
    Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı takib etmesidir. Misâl:(Bu karışık mevcudat, dâr-ı fâniden dâr-ı bekâya akıp gidiyor. Elbette nasıl ki; hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennet'e akar. Öyle de: Şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem'e yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havuza girer, durur)2- Leff ü Neşr-i gayr-i Müretteb (Düzensiz leff ü neşir) : Birinci cümlede söylenen şeylerle, ikinci cümlede söylenen şeylerin ters olarak sıralanmasıdır. Misâl:(Cevr-i dilber, ta'n-ı düşman, suz-i firkat, za'f-dil Dürlü dürlü dert için halketmiş Allah'ım beni.)Avni (Fatih)
    LEFFAF
    Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.
    LEFFAT
    Yaramaz huylu, ahmak adam.
    LEFFEN
    Beraber sararak. İliştirilmiş olarak. Rabtedilmiş olarak.
    LEFH
    Yakmak. * Vurmak. * Fakirlik, fakir. * İflas. * Tavşancıl kuşu. * Karga.
    LEFİF
    Sarılmış, dürülmüş. * Gr: Kökü üç harfli olduğunda iki harfi "elif" veya "yâ" nın yan yana olduğu kelime.
    LEFİF-İ MAKRUN
    Kökündeki "elif" veya "ya" nın yan yana olduğu kelime.
    LEFİF-İ MEFRUK
    Harf-i illetin aralarında başka bir harfin bulunduğu kelime.
    LEFK
    Hamâkat, ahmaklık.
    LEFK
    Giymek. * Örtünmek. * İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek.
    LEFT
    Yüz döndürmek.
    LEFTİYE
    Şalgam.
    LEFÜT
    Evvelki kocasından çocuğu olan ve daima çocuğuna iltifat eden evli kadın.
    LEFZ
    (C.: Elfâz) Atmak. * Söz.
    LEGABE
    Hamâkat, ahmaklık. * Zayıflık, zaaf.
    LEGAT
    Sesler kelâmla karışık olmak.
    LEGORN
    ing. Çok yumurtlayan bir tavuk cinsi.
    LEGUB
    Fikri, re'yi zayıf olan. Ahmak.
    LEH (LEHU)
    Hakkında, onun için, onun faydasına veya zararına.
    LEHA
    (Lehu. nun müennesidir) Hakkında. O kadın için.
    LEHA
    (Lehât. C.) Küçük diller.
    LEHAA
    Zayıflıktan dolayı âzâların sülpük ve sarkık olması.
    LEHAK
    Çok beyaz. * Öküz, sevr.
    LEHAK
    Çok beyaz olan.
    LEHAK
    Yetişmek.
    LEHAME
    Etlilik, semizlik.
    LEHAN
    Akıllılık.
    LEHAS
    Susuz kişi.
    LEHAT
    (C.: Lehâ ve Lehevat) Küçük dil.
    LEHAZ
    Gözucu.
    LEHAZA
    Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak.
    LEHBAN
    Susuz kişi. (Müe: Lehbâ)
    LEHBET
    Susuzluk.
    LEHC
    Haris olmak.
    LEHCE
    Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
    LEHCEM
    Geniş yol. * Büyük kadeh.
    LEHD
    Def'etmek, kovmak. * Ağır etmek, ağırlaştırmak.
    LEHEB
    Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.
    LEHEB SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 111. suresi olup "Tebbet, Mesed" Suresi de denir. Mekkîdir.
    LEHEBAN
    Ateşin alevlenmesi.
    LEHEB-ÜN NÂR
    Ateşin alevi.
    LEHEF
    Kaybolan bir şeyden dolayı müteessir olup üzülme.
    LEHESAN
    Susuzluk.
    LEHEVAT
    (Lehât. C.) Küçük diller.
    LEHF
    Yok olan şey için hasret çekip üzülmek.
    LEHFAN
    Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.
    LEHHAN
    Okurken çok yanlışlık yapan kimse.
    LEHİB
    Açık yol.
    LEHÎB
    Eti az deve, zayıf deve.
    LEHÎD
    Götürdüğü yük ağır olduğundan eziyet çeken deve.
    LEHÎDE
    Koyu olan bulamaç.
    LEHÎF
    (Lehfân) Mahzun, hüzünlü, üzüntülü, kederli.
    LEHİNDE
    t. Onun faydasına, aleyhinde olmadan. Onun için, iyiliğine.
    LEHÎRE
    Kısa boylu kötü huylu kadın.
    LEHİV
    (Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması. * Eğlence, oyun.
    LEHK
    şiddet. * Meşakkat, zahmet. * Birbiri içine girmek.
    LEHLE
    Süst ve zayıf nesne. * Seyrek dokunmuş bez. * Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.
    LEHM
    Bir şeyi hemen yutma.
    LEHS
    Yalamak.
    LEHS
    Nefesi kesilip dili dışarı çıkarma.
    LEHSAN
    Susuz.
    LEHT
    f. Bir bütünün cüz'ü. Bir şeyin parçası.
    LEHT
    Bir nevi yürüyüş.
    LEHT
    Vurmak. * Atmak.
    LEHT-İ CİĞER
    Ciğerden kopma parça.
    LEHU
    (Bak: Leh)
    LEHUM
    Obur, çok yiyici.
    LEHÜM
    Onlar için. Onlara.
    LEHÜMA
    (Tesniye) O ikisi için. İkisi hakkında.LEHV : (Bak: Lehiv)
    LEHVİYYAT
    f. (Lehv. C.) Lehivler, kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar. Nefsanî gayr-i meşru oyun ve eğlenceler.
    LEHZ
    Vurmak. * Dürtmek. * Karıştırmak.
    LEİM
    Alçak, deni, rezil, zelil, levm edilen. Cimri. * Mayası bozuk ve kötü.
    LEİMAN
    (Leim. C.) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
    LEİMANE
    Alçakça. Zelilane bir tarzda.
    LEİN
    Vallahi eğer.
    LEK
    f. Ahmak, ebleh, sersem. * Yüzbin. * Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden.
    LEK'
    Isırmak. * Yapışmak. * Kir.
    LEK'
    Vurmak.
    LEK (LEKE)
    Sana, senin için, senin hakkında.
    LEKA'
    (Lek'â) : Yaramaz, hakire kadın.
    LEKALİK
    Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve.
    LEKALİK
    (Laklak. C.) Leylekler.
    LEKANET
    Zeki ve anlayışlı olma.
    LEKE
    t. Benek. Kir izi. * Kusur.
    LEKED
    Yapışmak. * Lâzım olmak.
    LEKED
    f. Çifte, tepme.
    LEKEDAR
    f. Lekeli, ayıplanmış. * Pislenmiş. * İttiham edilmiş.
    LEKEDHAR
    f. Çifte yiyen.
    LEKEDKUB
    f. Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen.
    LEKEDZEDE
    f. Çifte yiyen.
    LEKEDZEN
    f. Tepme veya çifte vuran. Çifte atan.
    LEKEN
    (C.: Elkân) Leğen.
    LEKİ'
    Hor ve hakir kimse.
    LEKÎF
    Dolu havuz.
    LEKÎK
    (C.: Likâk) Zayıf ağaç. * Kemik aralarında olan et.
    LEKÎTA
    (Bak: Lakita)
    LEKLEKE
    Yoğun gövdeli ve şişman olmak, etli olmak.
    LEKM
    Yumrukla vurmak.
    LEKZ
    Vurmak.
    LEM
    (Arabçada cezm harfidir) Muzari fiilinin başına getirilirse, nefyeder, cezmeder, sâkin okutur. "Gelir" fiilini "gelmedi" yaptığı gibi. (Bak: Lem-yezel)
    LEM'
    Parıldama, parlama. Parlayış.
    LEM'
    Terk etmek, bırakmak.
    LEM'A
    (C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak. * El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.
    LEM'A-NİSAR
    Parlaklık saçan.
    LEM'A-PAŞ
    f. Parıldayan, parlayan.
    LEM'A-RİZ
    f. Parlayan, parıldayan.
    LEMEAN
    Parlama, parıldama.
    LEMEAT
    (Lem'a. C.) Parlayışlar, parıltılar.
    LEMEAT-I İ'CAZİYE
    İ'caza dair lem'alar. İ'caz, insanları âciz bırakma, hayrete düşürme parıltıları.
    LEMEAT-I MÜTEFERRİKA
    Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.
    LEMEAT-I ŞEMS
    Güneşin parıltıları.
    LEMEHAT
    (Lemha. C.) Bir defa göz atmalar. * Parıltılar, çakmalar.
    LEMEM
    Günaha yakın olmak. * Küçük günahlar. * Delilik, cünun. * Musibete yakın olmak.
    LEMH
    Göz atma, bir defa bakış. * Parlama, parıltı.
    LEMHA
    Bir göz atmak. * Şimşeğin bir defa çakışı.
    LEMHA-İ BASAR
    Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.
    LEMH-İ BASAR
    (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış. * Çok az bir zaman.
    LEMÎS
    Câriye ismi.
    LEMK
    Yazmak. * Bozmak, mahvetmek. * Vurmak.
    LEMLEME
    Bir şeyi evvel yapmak.
    LEMM
    Parça parça şeyleri toplamak, cem' etmek. * Islâh etmek. * Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek. * Şiddet ve meşakkat. * Az şey. * Konmak. Nâzil olmak.
    LEMMA
    (Harf-i cerdendir) Vaktâki, o zaman (mânâsındadır.) İstisna için: "İllâ" yerinde de olur.
    LEMME
    (C.: Lemmât) şiddet. Meşakkat, zorluk. * Az şey.
    LEMS
    Yalamak.
    LEMS
    Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak. * Beş duygudan biri, dokunma duygusu.
    LEMSA
    Pürüzsüz, düz.
    LEMSÎ
    Hissedilmeğe, dokunma ile duymağa ait ve müteallik.
    LEMSİYET
    Bir cisme veya bir mâdene parmakla dokunmaktan gelen his.
    LEMY
    Dudak içinde olan siyahlık.
    LEM-YEZEL
    Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan.
    LEM-YEZELÎ
    Devamlılık, bâkilik, zeval bulmazlık.
    LEMZ
    Ağızda olan yemek artığını dil ile araştırmak.
    LEMZ
    Ayıplamak. Dil ile tân etmek.
    LEMZE
    Göz veya kaşla işaret etmek.
     
  5. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LEN
    Gr: (Muzâri fiilini nasbeden edatlardan birisi). Bir işin aslâ olamıyacağını ifade eder: $ cümlesinde; kâfirler aslâ Cennete giremezler, derken olduğu gibi. (Bak: Huruf-u nâsibe)
    LENC
    f. Edâ, naz ve cilve ile salınma.
    LENF
    (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı. * Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi. (Bak: Hılt)
    LENFİSAM
    Aslâ kırılmaz, kopmaz.
    LENG
    f. Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. * Tenasül organı.
    LENGÂNE
    f. Topalcasına. Topallıyarak.
    LENGER
    f. Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. * Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi.
    LENGER-ENDAZ
    f. Lenger atan, demir atan. Demir atmış olan gemi.
    LENGER-HANE
    f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
    LENGERÎ
    f. Büyük bakır sahan, lenger.
    LENG-FAHTE
    f. Topal güvercin.
    LENGÎ
    f. Aksaklık, topallık.
    LEN-TERANÎ
    Beni aslâ göremezsin (meâlinde).
    LERZAN
    f. Titrek, titreyerek.
    LERZE
    f. Titreme, titreyiş. Sallantı.
    LERZEBAHŞ
    f. Titreme veren, titreten.
    LERZEDÂR
    f. Titrek, titreyici.
    LERZENÂK
    f. Titrek, titreyici. Titremeğe tutulmuş.
    LERZENDE
    f. Titreyen, titrek.
    LERZERESAN
    f. Titreme veren, titreten.
    LERZİŞ
    f. Titreme, titreyiş.
    LES'
    Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması.
    LESA
    Islak ayakla bir şeye basmak. * Yaş olmak, ıslanmak.
    LESA'
    Kolayca çocuk doğurmak.
    LESAK
    Yaşlık, ıslaklık.
    LESAS
    Hırsızlık yapma. Sirkat.
    LESASET
    Hırsızlık.
    LESB
    Vurmak. * Yalamak. * Yapışmak. Cem'etmek, toplamak.
    LESD
    Yalamak. Emmek.
    LESEN
    Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.
    LESİN
    Ülfet, alışkanlık.
    LESK
    Yapışmak.
    LESLESE
    Men'etmek, engel olmak.
    LESM
    Ağzını örtmek. * Öpmek. * Kırmak.
    LESM
    İlzam etmek, susturmak.
    LESME
    Yüzörtüsü, peçe.
    LESS
    Yemek. * Yalamak.
    LESS
    Dâim olan. Devamlı olan.
    LEST
    f. Güzel, hoş, iyi. Kuvvetli, kavi.
    LESU'
    (Akrep veya yılan gibi hayvanlar) sokmuş.
    LESUS
    (Lesusiyet) Hırsızlık, sirkat. Hırsızlık yapmak.
    LEŞKER
    f. Asker.
    LEŞKERGÂH
    f. Ordu yeri.
    LEŞKERÎ
    f. Askere ait. Askerle alâkalı.
    LEŞKER-İ ARAMREM
    Çok asker.
    LEŞKERİYAN
    (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
    LEŞKERKEŞ
    f. Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan.
    LEŞKERŞİKÂF
    f. Düşman askerini kıran.
    LEŞKERŞİKEN
    f. Düşman askerini kıran.
    LEŞKERŞÜKÛF
    f. Düşman askerini kıran.
    LET
    f. Dayak, kötek. * Dövme, vurma. * şiddetle çarpma.
    LET'
    Atmak. * Doğurmak. * Cima etmek.
    LETAC
    Vahşi sığır, yabani sığır.
    LETAFET
    Hoşluk, lâtiflik. * Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek. * Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
    LETAİF
    Lâtif duygular. (İman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki; bir yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkisam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hakeza.. letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. M.)
    LETAİF-İ AŞERE
    On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
    LETB
    Gitmek. * Devretmek. * Bir şeyden ayrılmayıp, ona bağlanmak.
    LETEYYA
    Büyük emir.
    LETF
    Sık olmak. * Bahçede ağaçların sık bitmesi. * Yaraşıklı olmak.
    LETHAN
    Karnı aç olan kişi.
    LETHURDE
    f. Dayak yemiş, dövülmüş, kötek yemiş.
    LETM
    Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.
    LETRE
    f. Parça parça. Paramparça. * Eski, yırtık.
    LETT
    Bağlama. * Karıştırma. * Vurma, dövme, dayak atma. * Yanaşma, yaklaşma.
    LETTA
    Büyük emir.
    LEUS
    Çok yeyici kişi, obur.
    LEÜM (LEİM)
    (C.: Liâm) Aslı alçak yaramaz kişi.
    LEV
    Gr: (Şart edâtı) Dahâ ziyade, olsa bile (manâsına gelir.) "İnne" gibi mâzi mânâsını muzariye çevirmeyip aksine muzâriyi de mâziye çevirir. Temenni edâtı ve vasıl edâtı olur. Meselâ : Lev-câe Aliyyun leraeytühu: Ali gelse idi, elbette görürdüm.
    LEV'
    Yanma. * Yakma.
    LEVA
    Bulgar parası.
    LE'VA
    Şiddet. * Maişet darlığı, geçim zorluğu.
    LEV'A
    (C.: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.
    LEVAHIK
    (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
    LEV'A-İ KALB
    İç yanıklığı, gönül acısı.
    LEVAİC
    (Lâice. C.) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.
    LEVAİH
    (Levâyih) (Lâyiha. C.) Lâyihalar.
    LEVAİM
    (Lâime. C.) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.
    LEVAMİ'
    (Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
    LEVAZIM
    İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde. * Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.
    LEVAZIMAT
    (Levazım. C.) Lüzumlu maddeler.
    LEVBAN
    Siyah taşlı yer.
    LEVC
    Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.
    LEVCA'
    Hâcet, ihtiyaç.
    LEVEAT
    (Lev'a. C.) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.
    LEVEND
    (Levent) f. Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. * Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse.
    LEVENDÂN
    (Levend. C.) f. Leventler, askerler.
    LEVENDÂNE
    f. Leventçesine, hızla, süratle.
    LEVG
    Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek. * Yalamak.
    LEVH
    Görünen ibretli manzara. * Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük. * Seyredilen yerin çizili sureti. * Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey. * Şimşek çakmak. * Susamak. * Zâhir olmak. * Çalıp almak.
    LEVHA
    Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt. * Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı.
    LEVH-İ HÂTIR
    Hâfıza.
    LEVH-İ KAZÂ VE KADER
    Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
    LEVH-İ MAHFUZ
    Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
    LEVH-İ MAHV
    Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.
    LEVH-İ MAHV VE İSBAT
    Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz. Bu hale mahv diyoruz. Kudret-i İlâhî ile tekrar aynı eski hale gelmesi, havanın yağmurlu, bulutlu, şimşekli manzarasına dönmesi keyfiyyetine de İsbât diyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın tekrar mahlukatı dirilteceğine bir işâret olarak bu vaziyete de İsbat deniyor, Cenab-ı Hak levhayı yazıyor, bozuyor.(...Hem zihayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdetâ bir hikmete binâen "levh-i mahv ve isbat" ve yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, Senin faaliyyet-i kudretine işâret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zihayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri, kelimeleriyle, Senin vüs'at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder!... Ş.)
    LEV'-İ GARÂM
    Aşk ile, sevgi ile yanma.
    LEVİD
    f. Çok büyük tencere. Kazan.
    LEVÎSE
    Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.
    LEVİYYE
    Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.
    LEVK
    Çiğnemek.
    LEVKA
    Ceviz ağacı.
    LEVLAKE
    Eğer sen olmasaydın (meâlindedir).( $ beyanında "Bu hitab zâhiren Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata râcidir." fıkrası, ta'dile muhtaçtır. Çünkü: Küllî hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem ism-i âzamın tecelli-i âzamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitab, doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder. R.N.)
    LEVLEB
    Makara deliğine soktukları ip.
    LEVM
    Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.
    LEVMA
    (C.: Levâyim) Azarlama.
    LEVME
    Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.
    LEVN
    Renk, boya. Sıfat, nev', çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alâmet.
    LEVS
    Pislik, murdarlık. Kir. * Zor. Kuvvet. * Tam olmayan, zayıf beyyine. * Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek. * Deprenmek. * Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık. * Cerâhet, yara.
    LEVS
    Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.
    LEVS-İ FÂNİ
    Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
    LEVSİYYÂT
    Kirli ve pis şeyler.
    LEVS-ÜL KATL
    Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.
    LEVŞEB
    Kurt, zi'b.
    LEVT
    Yapışmak. * Varmak, ulaşmak.
    LEVT
    Gizlemek, saklamak. * Sorduklarını değil de başkasını haber vermek.
    LEVV (LÜVV)
    Mürr dedikleri acı Yemen zamkı.
    LEVVAH
    Yakıcı ve bozucu.
    LEVVAM
    (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.
    LEVY
    Bükmek. * Eğmek, meylettirmek. * Karın ağrısı. * Mide fesadı.
    LEVZ
    Sığınma, himâyesine girme.LEVZ : Bâdem.
    LEVZAÎ
    Akıllı, zarif kimse.
    LEVZE
    Bir tek bâdem. * Tıb: Bâdemcik.
    LEVZETÂN
    İki bâdemcik, bâdemcikler.
    LEVZETEYN
    Bâdemcikler, iki bâdemcik.
    LEVZÎNE
    f. Bâdemli helva. * Bâdem helvası.
    LEVZÎNEC
    Bâdemli helva.
    LEVZİYYAT
    Bademle yapılmış tatlılar.
    LEY
    f. Kab, zarf, mahfaza. * Çamur.
    LEYAİL
    (Leyl. C.) Geceler.
    LEYAL
    (Leyâli-Leyâil) (Leyl. C.) Geceler.
    LEYAL-İ AŞR
    Arabi aylardan Zilhiccenin ilk on gecesi. On geceler.
    LEYAL-İ HASRET
    Hasret geceleri.
    LEYAN
    f. Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı.
    LEYAN
    Huzur ve rahatta olan.
    LEYG
    İyi huylu olmak. * Sözü açık ve fasih söyleyememek.
    LEYH
    Örtünmek, bürünmek.
    LEYK
    Lâyık olmak.
    LEYK
    f. Ammâ, lâkin, fakat.
    LEYKİN
    f. Lâkin, ammâ, fakat.
    LEYL
    Gece. (Bak: Leyle)
    LEYL SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 92. Suresinin ismidir.
    LEYL Ü NEHAR
    Gece ve gündüz.
    LEYLA
    Çok karanlık gece. * Arabi ayların son gecesi. * Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
    LEYLAK
    Salkım şeklinde mor ve beyaz renkli çiçekleri olan bir nebat adı.
    LEYLAKÎ
    f. Leylak renginde olan. Mor renk.
    LEYLE
    Bir tek gece, bir gece. * Gece. (Bak: Leyl)
     
  6. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LEYLE-İ BEDR
    Ayın ondördüncü gecesi.
    LEYLE-İ BERAT
    (Bak: Berat gecesi)
    LEYLE-İ ERBAA
    Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.
    LEYLE-İ KADR
    Ramazân-ı mübârekin ve senenin en kudsi ve kıymetli gecesi. Kur'ân âyetlerinin ilk defa vahiy ile gelmeye başladığı gece. (Bak: Ramazan)
    LEYLE-İ Mİ'RAC
    Mirac gecesi. (Bak: Mi'rac)
    LEYLE-İ REGAİB
    (Bak: Regaib gecesi)
    LEYLE-İ SÜVEYDA
    Gece karanlığı. Geceye benzeyen siyahlık.
    LEYLEN
    Geceleyin, gece vakti.
    LEYLÎ
    Gececi. Geceleyin kalan. Yatılı. Geceye âit. Geceye mensub.
    LEYL-İ DİMAĞ
    Dimağın bozukluğu. Zihnin iyi çalışmaması.
    LEYL-İ MÜNEVVER
    Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.
    LEYL-İ SERD
    Soğuk gece.
    LEYL-İ TÂRIK
    Karanlık gece.
    LEYM
    İnsanlar arasında sulh etmek, barış yapmak. * Salâh. * Bir nârenciye meyvesi.
    LEYMUN
    (Leymon) Limon.
    LEYNET
    Yumuşak koltuk yastığı.
    LEYS
    Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı "lâyese" idi. Yâ'yı tahfif için "leyse" oldu.) Hükemâlar arasında "eys" vücud, "leys" adem mânâsında kullanılmıştır. (L.R.) * Gaflet. * Bahâdırlık, kahramanlık. * Yük çekici olmak.
    LEYS (LÂYİS)
    (C.: Lüyus) Arslan. * Sinek avlayan örümcek. * Arasında yaş ot bitmiş olan kuru ot. * Birbirine girmiş ot. * Semiz ve şişman kimse.
    LEYSE
    Olmadı (meâlinde fiil-i müşebbehtir)
    LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY'ÜN
    Ne zâtında, ne sıfâtında, ne de ef'âlinde naziri yoktur, şebihi olamaz!.
    LEYT
    Ulaşmak, varmak.
    LEYT
    Sarfetmek, harcamak. * Hapsetmek.
    LEYTAN
    şeytan.
    LEYTE
    Keşke olsa idi. Ne olaydı meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref'eder (yâni ötre okutur). (Bak: İnne)
    LEYY
    Def'etmek, kovmak. * Harcamak, sarfetmek. * İlaç yapmak. * Aciz olmak. * Bir nesneyi dürüp boğazına tıkmak.
    LEYYA
    Sudan uzak olan yer.
    LEYYAN
    Def'etmek, kovmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek.
    LEYYİN
    Yumuşak. Mülâyim. Hafif. Yavaş olan.
    LEYYİN-ÜL CÂNİB
    Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.
    LEZ'
    Yakmak.
    LEZ'
    Davarı iyi gütmek.
    LEZA
    (Bak: Lazâ)
    LEZAİZ
    Lezzetler. Zevk duyulan, eğlendirici, hoşa giden şeyler.(Lezaiz çağırdıkça, "Sanki yedim" demeli, "Sanki yedim"i düstur yapan sanki yedim namındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi. M.)
    LEZAİZ-İ DÜNYEVİYE
    Dünyâ lezzetleri ve zevkleri.
    LEZAM
    Lâzım ve gerekli olma. * Hiç ayrılmama.
    LEZBE
    (C: Lezbât) Şiddet. * Kıtlık.
    LEZC
    Yapıştırma. Yapışmak. Sıvanıp yapışmak.
    LEZC (LÜZUCE)
    Kaypak olmak. * Çekilip uzamak.
    LEZEN
    Şiddet. * Darlık. * Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.
    LEZEZ
    Yapışmak.
    LEZİM
    (Bak: Lizâm)
    LEZÎR
    f. Akıllı, zeki.
    LEZİZ
    (Lezize) Lezzetli. Tatlı, hoş. Tadı hoş ve güzel. (Lezzet umumidir, hâlavet ise hususidir.)
    LEZK
    Yaranın iyileşmesi, onulması.
    LEZK
    Bir şeyin diğer bir şeye vasıl olması.
    LEZLAZ
    Kurt. (Canavar)
    LEZN
    Darlık. Şiddet. Sıkıntı.
    LEZZ
    Bağlamak.
    LEZZ
    Uyku, nevm. * Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi. * Tatlı, leziz, lezzetli.
    LEZZAT
    (Lezzet. C.) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.
    LEZZAZ(E)
    Lezzetli, tatlı, leziz.
    LEZZET
    (C.: Lezzât) Tad, çeşni. Hoş ve güzel olan şey.(Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki, âkıbetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasiyle adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezaiz evlâdır. Çünki, o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususi ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez. M.N.)
    LEZZET-İ İLM
    İlmin lezzeti.
    LEZZET-ŞİNAS
    f. Tad alan, lezzet alan.
    LEZZET-YÂB
    f. Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen.
    LIKF
    Kuyu ve havuz kenarları.
    LIKS
    Boğazına düşkün, obur. * Lokma sezdiği yere can atan kimse.
    LIKVE
    Cimanın evvelinde gebe olan kadın. * Tez yüklü olan deve. * Kova.
    LISB
    Küçük kaya yarığı. * Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde. * İçi zorla çıkan ceviz.
    LISS
    (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız.
    LIST
    Hırsız.

    Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, "için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden" gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi.
    LİAB
    (Bak: Lüâb)
    LİAM
    (Leim. C.) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
    LİAME
    (C.: Liem-Lüum) Kadın gömleği.
    LİAN
    Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi. * Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
    Lİ-AYNİHÎ
    Kendisi ile bir. Aynı ile. * Allah tarafından emrolunan bir şeydeki güzellik, ya li-aynihi bir hüsündür veya li-gayrihi bir hüsündür. Ya kendi zatındaki bir güzellikten dolayı hasendir veya başkasında sabit bir güzellikten dolayı bir hasendir. Meselâ: Biz iman ile me'muruz. İmandaki hüsn, bir hüsn-ü zâtidir. Bu hüsün başkasından alınmış değildir. Öyle ise iman bizâtihi hasen olan bir durumdur. Biz cihad ile de me'muruz. Cihad hadd-i zatında insanları tazib, beldeleri tahribe sebeb olacağı için li-zatihi güzel değildir. Belki dini ihyaya, İslâm yurdunu muhafazaya vesile olduğu için güzeldir. Binaenaleyh cihad li-aynihi değil, li-gayrihi güzeldir, hasen'dir. (Ist.Fık.K.)
    Lİ-AYNİHÎ HARAM
    Fık: Aslında herkes için haram olan şey.
    LİBA'
    Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz)
    LİBAB
    (Lebib. C.) Akıllılar, zeki kimseler.
    LİBAÇE
    f. Elbise, libâs.
    LİBAN
    Kadın sütü, insan sütü. * Süt emzirme.
    LİBAS
    Giyilecek şey. Elbise. * Karı ve koca. * Mc: İctima'. * Şübhe kabul eden söz.
    LİBAS-I FERSUDE
    Eskimiş elbise.
    LİBAS-I TAKVA
    Takva elbisesi. Sâlih ameller.
    LİBD
    (C.: Lübud) Yün. * Keçe.
    LİB'E
    (C: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.)
    LİBERAL
    Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya'daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Bak: Sosyalizm)
    LİBS
    Kâbe-i Muazzama'ya örtülen örtü.
    LİBSE
    Elbise giyme. Giyiş.
    LİCAC
    İnat ve düşmanlığı devam ettirme. Hasımlığı sürdürme.
    LİCAF
    Kapının üst eşiği.
    LİCAM
    (Ligâm) f. Dizgin. Gem.
    LİDAD
    Husumet etme. Dâvacı olma.
    LİDAM
    Eski elbiseye yapılan yama.
    LİDER
    Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.
    Lİ-EB
    Baba bir (kardeşler).
    Lİ-EBEVEYN
    Ana ve babaları bir olan kardeşler.
    Lİ-ECLİ
    ...için, meram ve maksadı ile.
    Lİ-ECLİLLAH
    Allah için, Allah rızası için. Allah rızası dairesinde.
    Lİ-ECL-İL-MASLAHA
    İş icabı, maslahat için.
    Lİ-ECL-İT-TAHSİL
    Okumak için, tahsil yapmak için.
    LİF
    Hurma çöpü.
    LİFA'
    Örtünecek nesne. Yorgan.
    LİFAFE
    (C.: Lefâif) Sargı. * Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri. * Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar.
    LİFAM
    Eskiden kadınların burun örtüsü.
    LİFF
    (C: Elfâf) Sıklığından yanındaki ağaca girmiş ve dolaşmış olan ağaç.
    LİFT
    Şalgam. * Parça, bölük.
    LİGAM
    f. Dizgin, gem.
    LİGAT
    Ses, sedâ.
    LİGAYRİHÎ HARAM
    Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.
    LİHA
    (Lihye. C.) Lihyeler, sakallar.
    LİHA
    Ağaç kabuğu, kışr. * Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek.
    LİHA'
    (Lehât. C.) Küçük diller.
    LİHAF
    (Lahfe. C.) Yumuşak beyaz taşlar. * Yufka kaymak.
    LİHAF
    (C.: Lühuf) Örtünecek ve sarınılacak şey. * Yorgan. Sargı. * Kabuk, zar.
    LİHAK
    Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.
    LİHAM
    Lehimleme. * Lehim. * (Lahm. C.) Etler.
    LİHAT (LEHÂT)
    (C: Lehâ-Lehevât-Leheyât-Lihâ') Boğaz ağzında olan dilcik.
    LİHAZ
    Düşünme, mülâhaza etme. * Riâyet etme, uyma. Söylenen sözü kabul edip yerine getirme.
    LİHAZA
    Bundan dolayı, buna binaen, bunun için.
    LİHEVÎ
    Lihye ile alâkalı. Sakala ait, sakalla alâkalı.
    LİHİKMETİN
    Bir hikmete mebni olarak. Bir hikmetten dolayı.
    LİHYANÎ
    Uzun ve kaba sakallı olan.
    LİHYE
    Sakal.
    LİHYEDÂR
    f. Sakallı.
    LİHYE-İ ŞERİF
    Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) âit sakaldan bazıları. Sakal-ı Şerif.(Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki: Hadisçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hatırıma gelmiş ki: Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerif'in saçlarından ibaret değil, belki re's-i mübarekinin traş oldukça hiçbir şeyini kaybetmiyen Sahabeler, o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi gelebilirler. Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risalet'in saçı olduğu sabit midir ki, ona karşı ziyaret mâkul olabilsin? Birden hâtıra geldi ki: O saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı salâvat getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadet'ten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat'i sened ile o saçın zâtını teşhis ve tâyin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'i delil olmasın, yeter. Çünki: Telâkkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususi ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dâhildir. Çünki: Vesile-i salâvattır. L.)
    LİÎN
    Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.
    LÎK
    f. Lâkin, amma, ancak, fakat.
    LİKA
    Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. * Yüz, sima, çehre.
    LÎKA
    Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.
    LİKAF
    Semer, palan.
    LİKAH
    (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer.
    Lİ-KAİLİHÎ
    Söz söyleyenin.
    LİKAM
    f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin.
    LİKAT
    Tarlada kalan başakları toplama. * Hizada olma.
    LİKAULLAH
    Allah'a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek.
    LİKA-YI ÂFÂK
    Sema. Gökyüzü.
    LİKHA
    Yeni doğurmuş ve sağılır deve.
    LÎKİN
    f. Lâkin, eğer, amma, fakat.
    Lİ-KÜLLİ
    Hepsi. Tamamı. Hepsi için.
    LİLLAHİ
    Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına.
    LİLLÂHİ-L HAMD
    Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir. (Bak: Hamd)
    LİL-MÜTTEKÎN
    Müttekiler için.
    Lİ-MASLAHATİN
    Maslahat için. İş icâbı.
    LİMA-YÜRİD
    (Bak: Fa'al)
    LİME
    f. Parça, uzun dilim.
    LİME
    Niçin?
    LİME LİME
    Parça parça.
    LİMİTED
    Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.
    LİMMÎ
    (limmiye - lümmi) (Niçin mânâsındaki "lime" den) Aleni. Açık. * Nazari. Akla dayanan. (Bak: Bürhan)
    LÎMU
    f. Limon.
    Lİ-MÜELLİFİHÎ
    Müellifi tarafından, yazarı tarafından.
    LÎN
    Yumuşaklık ve mülayim olmak. * Tecvidde: Bu sıfata sahib olan vav, ye harfleridir.
    LİNÇ
    Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.
    LÎNE
    (C.: Lun-Elvan) Hurma ağacı.
    LÎNET
    (Liynet) Mülâyimlik, yumuşaklık.
    LİRİK
    Heyecan ve ahenge fazla ehemmiyet verilen şiir. * Bu tarzda şiir yazan şair.
    LİS
    f. Yalayıcı, yalayan. Birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Kâse-lis $ : Çanak yalayıcı. Dalkavuk.
    LİSAM
    Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.
    LİSAN
    Dil. Konuşma dili. Lehçe. (Bak: Dil)
    LİSAN-ÂŞNÂ
    f. Lisan bilir. Yabancı dil bilen.
    LİSANEN
    Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.
    LİSAN-I EDEB
    Edeb ve edebiyât dili, lisânı.
    LİSAN-I GAYB
    Gaybın haberlerini bildiren dil. Ahiret ahvalini veya bizce bilinmeyen gayb hükmündeki haberleri söyleyen. "Kur'an-ı Kerim"
    LİSAN-I HAL
    Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi (Bak: Hal)(Akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir, lisan-ı haldir.)(Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer hâs secde ettikleri gibi, bütün kâinattan Dergâh-ı İlâhiyeye giden bir duâdır. Ya, istidad lisaniyledir: Bütün nebatat ve hayvanatın duâları gibi ki; her biri lisan-ı istidadı ile Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret taleb ediyorlar. Ve Esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. S.)
    LİSAN-I KAL
    Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.
    LİSAN-I MÂDER-ZÂD
    Ana dili.
    LİSAN-I NAHVÎ
    Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.(...Amma nazariyat-ı diniyelerin mahfazaları olan elfazlar ise değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihat ile ve sair tedris ve talim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur. Lisan-ı nahvi olan lisan-ı Arabînin camiiyyeti ve elfaz-ı Kur'aniyenin i'cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir. Belki muhaldir diyebilirim. Kimin şüphesi varsa i'câza dair Yirmibeşinci Söz'e müracaat etsin. M.)
    LİSANÎ
    Lisanla ilgili, dile ait.
    LİSANS
    Fr. Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. * Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. * Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. * İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak muayyen bir nizama bağlanmış malların ithal veya ihracı için idare tarafından verilen müsaade.
    LİSANULLAH
    Allahın lisânı. Kur'an-ı Kerim.
    LİSAN-ÜN-NÂR
    Ateşin alevi, ateşin parıltısı.
    LİSAT
    (Lise. C.) Tıb: Diş etleri.
    LİSE
    (C.: Lisât) Diş eti.
    Lİ-SEBEBİN
    Bir sebebe mebni olarak. Bir sebepten dolayı.
    LİSEVÎ
    Diş etleriyle ilgili, diş etlerine ait.
    LİSME
    Azarlamak, paylamak.
    LİSSE
    (C.: Lisâ-Lisât) Diş diplerinin eti.
    LÎT
    Her nesnenin rengi.
    LÎT
    Boyunun bir tarafı. * Boyun. * Baş.
    LÎTA
    (C.: Lit) Kamış kabuğu. * Karnın dışarısındaki derisi.
    LİTAF
    (Latif. C.) Yumuşaklıklar.
    LİTAM
    Tokat atma. Elin ayası ile vurma.
    LİTAT
    Dağın sivri ve yüksek olan yeri.
    LİTLİT
    Kokar çürük diş. * Yaşlı kadın.
    LİTOSFER
    yun. Yeryüzünün katı kısmına verilen ad. Taşküre.
    LİTRE
    İtl. Akıcı maddelerin, sıvıların ölçü birimi.
    Lİ-ÜM
    Ana bir (kardeşler).
    Lİ-ÜMMİN
    Ana cihetinden.
    LİV
    f. Güneş, şems.
    LİVA
    Bayrak. Sancak. * Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay. * Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak.
    LİVAE
    Sancak, âlem.
    LİVATA
    Lutilik. * Erkekler arasındaki cinsi sapıklık. (Bak: Kebair)
    LİVA-ÜL HAMD
    Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bayrağı. Ona inananlar kıyâmetten sonra bu bayrağın altında toplanacaklardır.
    LİVAZ
    Sığınma, iltica etme. * Birbirinin arkasına gizlenme.
    LÎVE
    f. Aldatıcı, dolandırıcı. * Şakacı, lâtifeci. * Çevik, atılgan.
    Lİ-VECHİLLAH
    Allah için. Allah nâmına, Allah aşkına.(Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız, Lillâh, Livechillâh, Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz, o zaman sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer. L.)
    LİYAKAT
    İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
    LİYAKATMEND
    (C.: Liyâkatmendân) f. Değerli, liyâkatli. * Faziletli.
    LİYAKATMENDÂN
    (Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
    LİYAN
    (Mülâyene) Mülayemetle, yumuşaklıkla muamele etmek.
    Lİ-ZALİK
    Bundan dolayı. Bundan ötürü.
    LİZAM
    (Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk. * Ölüm. * Kıyamet günü hesabı.
    Lİ-ZATİHÎ
    Kendisi. Bizzat. Kendiliğinden.
    LİZAZ
    Kapı ardına konulan ağaç sürgü.
    LİZAZ
    (Leziz. C.) Lezzetli ve tatlı şeyler.
    LOCA
    İtl. Bazı toplantı yerlerinde bir veya birkaç seyirciye mahsus hususi odacıklar. * Hücre, küçük bölme. * Masonların toplandıkları yeri.
    LOÇA
    Geminin baş tarafında ve iki yanda demir zincirin geçmesine mahsus delikler.
    LODOS
    Güneyden esen ılık yel, rüzgâr.
    LOHUSA
    (Bak: Lühusa)
    LOJİSTİK
    Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.
    LOKAVT
    ing. Bir işverenin, isteklerini kabul ettirmek gayesiyle işyerini kapaması.
    LOKMAN HEKÎM
    Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
    LOKMAN SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
    LOMBAR
    ing. Harp gemisinin topun ağzı önündeki deliği.
     
  7. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LUAA
    Yumuşak yaş ot.
    LU'B
    Oyun. Eğlence. (Bak: Sefâhet)
    LU'BBAZÂN
    f. Oyuncular.
    LU'BE
    Oyuncu.
    LU'BET
    Oynayan veya oynatılan şey. Oyuncak. * Herkesi hayrette bırakıp şaşırtacak şey.
    LU'BETBÂZ
    f. Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu.
    LU'BETGÂH
    f. Oyun yeri. Sefih kimselerin eğlence yeri.
    LU'BÎ
    Oyun ile ilgili olan.
    LU'BİYYÂT
    Oyunlar, eğlenceler.
    LUÇ
    f. Şaşı.
    LUGAT
    (A, uzun okunur) (Lügat. C.) Lügatlar, kelimeler. * Lügat kitapları.
    LUGAT
    Kelime. Söz. * Her milletin dili. * Lügat kitabı, sözlük.
    LUGATNÜVİS
    f. Lügat yazan.
    LUGATŞİNAS
    f. İyi lügat bilen.
    LUGAVÎ
    Lügata mensup. Lügata, kelimeye âit. Lügattan anlayan. Mecazî olmayıp hakiki bir mânaya delâlet eden kelimeye âit olan.
    LUGAVİYYUN
    Lügatçılar, kelimelerden anlayan âlimler.
    LUHUD
    (Bak: Lühud)
    LUK
    f. Kısa tüylü yük devesi.
    LUKA
    Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.
    LUKME
    Yutmak. * Bir yudum taam, lokma.
    LUKME-ŞÜMAR
    f. Herkesin lokmasını sayan. * Mc: Pinti, hasis, cimri.
    LUKTA
    Yerden toplanan şey.
    LUL
    (Luli) f. Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. * Nâzik ve zarif. * Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın.
    LULE
    f. Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. * Lüle. Halka gibi dürülmüş şey.
    LU'LU'
    Serap. * Bir mevzi ismi. * Kurt.
    LU'MUZ
    Çok yiyen kişi, obur.
    LURÎ
    f. Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. * Fare avlıyan bir kuş.
    LUSS
    (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
    LUT
    f. Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. * Çıplak.
    LUT (A.S.)
    Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve çok nasihat etti, kabul etmediler. Cenab-ı Hak da onların başına taş yağdırdı ve zelzele ile köylerinin altını üstüne getirdi. Cümlesi helâk oldu. Yalnız Lut (A.S.) ehl-i beytiyle geceleyin içlerinden çıkıp kurtuldu. (Kısas-ı Enbiya'dan)
    LU'TA
    Koyunun boynunda olan karalık. * Siyah hat.
    LUT'E
    Tutmaç aşı.
    LUTF
    (Bak: Lütuf)
    LÜAB
    (Liâb) Salya. Tükrük. Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda.
    LÜAB-ÂLUD
    Salya, tükrük karışık.
    LÜAB-I ANKEBUT
    Örümcek ağı.
    LÜAB-I SÜRUR
    Sevinç tükrüğü.
    LÜABÎ
    Tükrük ve salya ile alâkalı. * Salya gibi yapışkan.
    LÜANE
    Halka çok lânet eden kişi.
    LÜBAB
    Her nesnenin iyisi, güzidesi, seçkini.
    LÜBADE
    Yağmur için giydikleri kepenk.
    LÜBAHIYE
    Mükemmel hilkatli kadın.
    LÜBAN
    Kendir.
    LÜBANE
    (C.: Lübânât) Hâcet, ihtiyaç. * Önemli ve ehemmiyetli iş.
    LÜBATA
    Kepenk.
    LÜBB
    İç. Öz. Her şeyin iyisi, hülâsası. * Akıl, içli şeyin içi.
    LÜBBÎ
    Öz ile alâkalı. Lübbe ait.
    LÜBCE
    Çatal demir.
    LÜBDE (LİBDE)
    Çokluk. * Karıştırmak. * Yıkamak.
    LÜBED
    Çok mal mânasınadır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi birbirine geçmiştir.
    LÜBNA
    Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.
    LÜBS
    Giyme.
    LÜBSE
    Sözün karışıklığı.
    LÜBUB
    (Lübb. C.) Her şeyin hâlisleri. Özler.
    LÜBUD
    Kuşun göğsü üstüne çöküp yatması. * Yapışmak.
    LÜBUS
    (Libâs. C.) Esvaplar, elbiseler. * Savaş elbisesi.
    LÜCC(E)
    Engin sular. * Gümüş. * Ayna. * Kalabalık cemaat.
    LÜCCÎ
    Büyük deniz.
    LÜCEC
    (Lücce. C.) Engin denizler. * Kalabalık topluluklar, cemaatler.
    LÜCEYN
    Gümüş.
    LÜCME
    Irmak ağzı.
    LÜCUBE
    Davarın sütünün çekilip azalması.
    LÜCÜM
    (Licâm. C.) Gemler, at dizginleri.
    LÜÇ
    f. Çıplak.
    LÜDANE
    Yumuşaklık.
    LÜDD
    Çuval.
    LÜDUNE
    Yumuşaklık.
    LÜFAZE
    Değirmenin öğüttüğü un. * Ağızdan çıkan söz.
    LÜFFAH
    Kokulu geniş yapraklı bir ot.
    LÜFFAN
    Ekşi nar.
    LÜGA
    (C.: Lügâ) Ses, sadâ. Kelâm, söz.
    LÜGAT
    (Bak: Lugat)
    LÜGAZ
    (C.: Elgâz) Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Yaban fâresinin delikleri. * Yolcuya zahmet veren çapraşık yol. * Bilmece.
    LÜGAZ
    Edb: Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar. Meselâ: (Hikmetullah şehrinin bir tânesiOğlunun karnında yatar annesi.)Bu manzum çözülürse cevap olarak "İpek böceği" çıkar.
    LÜGD (LÜGDUD)
    Çene ile boyun arasında olan et.
    LÜGEYZA
    Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.
    LÜGNUN
    (C.: Leganin) Çene ile boyun arasındaki et.
    LÜGUB
    Yorgunluk, açlık, meşakkat. Ta'b.
    LÜHA
    Gümüş. * Bahşiş, atâ, hediye.
    LÜHAB
    Ateş alevlenmek. * Işıklanmak, şule vermek. * Ateşi yakıp tutuşturmak.
    LÜHAM
    Her şeyi yutan. * Çok miktar asker.
    LÜHAZA
    (Bak: Lehâza)
    LÜHBE
    Sütü azalmış davar.
    LÜHCE
    Kuşluk vaktinde yenen yemek.
    LÜHEYM
    Zahmet, meşakkat.
    LÜHKUK
    (C.: Lehâkik) Yer yarığı.
    LÜHLE
    (C.: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.
    LÜHM
    Kevsec dedikleri balık. * Yemen diyârında bir kabile. * Etli ve kaba olmak.
    LÜHME
    Bez ırgacı. * Hısımlık, yakınlık.
    LÜHMUM
    (C.: Lehâmim) İnsanlardan ve atlardan iyi ve cevvâd olanlar. * Sütü çok olan deve.
    LÜHNE
    Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan. * Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey. * Kahvaltı.
    LÜHUD
    (Lahd. C.) Çukurlar, kabirler, mezarlar.
    LÜHUD-İ ŞÜHEDÂ
    Şehitlik. Şehitler mezarlığı.
    LÜHUF
    (Lihâf. C.) Örtüler, sargılar. Örtünecek şeyler.
    LÜHUK
    Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.
    LÜHUM
    (Lahm. C.) Etler.
    LÜHUM
    Cömertler. İyiler. İyi insanlar.
    LÜHUM-U LEZİZE
    Lezzetli etler.
    LÜHUSA
    Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.
    LÜHVE
    (C.: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)
    LÜK
    f. Kalın ve yoğun şey. * Kırmızı boya.
    LÜ'KA
    Kaşıkla alınan şey.
    LÜKA'
    Hor ve hakir kimse. * Ufak çocuk. * At.
    LÜKAA
    Zahmet, meşakkat. * Ahmak, akılsız kişi.
    LÜKAT
    Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.
    LÜKATA
    Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.
    LÜKATA-ÇİN
    f. Değersiz ve artık şeyleri toplıyan.
    LÜKK
    Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı. * Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.
    LÜKKAA
    Hazırcevap olan.
    LÜKKAH
    Hoş kokulu bir ot.
    LÜKKAM
    Şam diyârında yüksek bir dağın adı.
    LÜKNET
    Pelteklik, dil tutukluğu, kekeleme.
    LÜKNUNET
    Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.
    LÜKS
    Lât: Aşırı süs. * Işık ölçü birimi. * Kuvvetli ışık veren bir nevi petrol lâmbası.
    LÜKUNET
    Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.
    LÜKYA (LÜKYÂNE)
    Birbirini görmek.
    LÜKZUF
    Üzüm çöpü.
    LÜ'LÜ'
    İnci. * Parlak. Ziyalı. Kıymetli.
     
  8. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    LÜ'LÜ'-BÂR
    f. İnci yağmuru. İnci yağdıran.
    LÜ'LÜ'-FEŞAN
    f. İnci saçan, inci dağıtan.
    LÜ'LÜ-İ LÂLÂ
    Parlak inci.
    LÜ'LÜ-İ MESKUB
    Delinmiş inci.
    LÜ'LÜ-İ ŞEHVÂR
    İri inci.
    LÜ'LÜ'-PÂŞ
    f. İnci dağıtan, inci saçan.
    LÜM'A
    (C: Limâ') El ayası miktarı. * İnsan topluluğu. * Kuruması gelmiş olan bir parça ot.
    LÜMAH (LİMÂH)
    Tokatla vurmak.
    LÜMAZE
    Ağızda geri kalan nesne.
    LÜMEY'A
    Küçük pırıltı. Küçük ışıkcık. Parıltıcık.
    LÜMEZE
    Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden.
    LÜMME
    Nişan. Alâmet. Damga. Nokta. * Vesvese, kuruntu. * Çok cemaat, çok kalabalık.(İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hulâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz'un vücuduna kat'i delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatiyle konuşan bir şeytani lisan ve ifsat edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat'i bir delildir.Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üflüyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler. L.)
    LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE
    şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
    LÜMMÎ
    Toplanmaya dâir. * Nazarî ve aklî delil. (Bak: Limmî)
    LÜMMİYET
    (Limmiyet) İllet ve sebebiyet.
    LÜMTA
    şiddet. Mihnet.
    LÜMZA
    Bir parça yiyecek. * Beyaz nokta. * Atın alt dudağında olan beyazlık.
    LÜNC
    f. Ağzın içi. * Dudak. * Çolak.
    LÜSAT
    Diş etleri.
    LÜSEYN
    Küçük dil. Dilcik.
    LÜSGA
    Söylerken rı'yı gayn'a veya lâm'a; ve sin'i te'ye kalbetmek.
    LÜSN
    (Lisân. C.) Diller, lisanlar.
    LÜSS (LİSS)
    (C.: Lüsus) Hırsız.
    LÜSUB (LESB)
    Yapışmak.
    LÜSUK
    Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma. * Ulaşma, vâsıl olma, erişme.
    LÜSUS
    (Luss. C.) Hırsızlar, sârıklar.
    LÜSUSET
    (Lüsusiyet) Hırsızlık, sirkat.
    LÜSUSİYYET
    Hırsızlık yapma, sirkat.
    LÜSÜN
    (Lisân. C.) Lisânlar, diller.
    LÜTÎN
    Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)
    LÜTNE
    Kirpi.
    LÜTRE
    f. Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. * Boşboğaz.
    LÜTUF
    Rıfk ve nevâziş. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. Allah (C.C.) Hazretlerinin kullarını rıfk ve sühuletle murâdına muvaffak eylemesi. * Güzellik, hoşluk. * İyilik, iyi muâmele.
    LÜTUF-DİDE
    Lütuf görmüş.
    LÜTUT
    Sâbit ve lâzım olmak, gerekmek.
    LÜUKA
    Sür'at, hız.
    LÜÜME
    Öküz. * Çiftçilikte kullanılan bazı âletler.
    LÜÜSE
    Uyku ağırlığı.
    LÜVAB (LÜVABÂ)
    Susamak. * Kulpsuz bardak.
    LÜVAM
    Melâmetlik, rüsvaylık, rezil kepaze olmaklık.
    LÜVASE
    Bir lokma yiyecek.
    LÜVB
    Çokluk, kalabalık, izdihamlık.
    LÜVBE
    (C.: Lüeb-Lub) Kara taşlı yer.
    LÜVBİYA
    Börülce.
    LÜVKA
    Kaymak, zübde. * Yapışmak.
    LÜVSE
    Zayıflık. * Eğlenmek. * İsabet etmek.
    LÜZK
    (Lâzık) Yapışmak. * Ulaşmak varmak.
    LÜZUB
    Yapıştırma, yapışma. Birbirine kafes gibi girdirip yapıştırma. * Sâbit olma.
    LÜZUCET
    Yapışkanlık. Yapışan, uzayan şeyin hali.
    LÜZUCÎ
    Yapışkan. * Kopmadan uzayan.
    LÜZUCİYYET
    Çekilip uzayış.
    LÜZUM
    Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.
    LÜZUM-U BEYYİN
    İsbata ihtiyacı olmayan şey. Cehil, ilimsizliğe lüzum olması gibi. Ve yine meselâ: Kör olmak, görmemezliğe delildir. (Lüzum-u beyyin'in zıddı: "Lüzum-u gayr-ı beyyin"dir. İsbata ihtiyacı olan şey demektir.)
    LÜZUM-U GAYR-İ MÜNFEK
    Ayrılmazlık.
     

Sayfayı Paylaş