1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlıcada ''M''ile başlayan kelimelerin anlamları

Konusu 'Türkçe Sözlük' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 7 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MA'
    Yer yüzüne yayılıp döşenmek.

    f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.)
    MÂ'
    Su. Ab.
    MAA
    (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu takdirde tenvinlenir ve hâl olarak bulunur: (Caû maan: Beraber geldiler.)
    MAAB
    Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.
    MAABİD
    (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.
    MAABÎD
    (Ma'bud. C.) Ma'budlar.
    MAABİD-İ İSLÂMİYE
    İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.
    MAABİR
    (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.
    MAACİL
    (Ma'cel. C.) Yollar,
    MAACÎN
    (Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.
    MAAD
    (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler.
    MAADA
    Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)
    MAADİN
    (Maden. C.) Madenler.
    MAAFİR
    Hemedan'da bir kabilenin adı.
    MAA-HAZA
    Bununla beraber. Bununla birlikte.
    MAAHİD
    (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.
    MAAHU
    Onunla beraber. Onunla.
    MAAK
    Meslek, mezheb. * Sığınacak yer.
    MAAKAT
    Derinlik.
    MAAKID
    (Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları.
    MAAKIL
    (Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları.
    MAAKIM
    (Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler.
    MAAKKA
    Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.
    MAAL
    Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.
    MAALCEMAA
    (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.
    MAALEM
    İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele.
    MAAL-ESEF
    Yazık ki. Maalesef.
    MAAL-FARIK
    Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
    MAAL-FARZ
    Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
    MAAL-GAYR
    Başkası ile birlikte. Gayrısı ile.
    MAALÎ
    şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.
    MAALİF
    (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.
    MAAL-İFTİHAR
    İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile.
    MAALİM
    (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.
    MAALİYAT
    İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
    MAAL-KERAHE
    Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.
    MAAL-KİFAYE
    Kâfi olmakla, yetmekle beraber.
    MAAL-MEMNUNİYYE
    Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.
    MAAMİ'
    (Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları.
    MAAN
    Menzil, mekân.
    MAAN
    Birlikte. Beraber.
    MAANÎ
    (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)
    MAANÎ-İ KUDSİYYE
    Kudsi mânâlar.
    MAANÎ-İ MEDLULE
    Anlaşılan mânâlar.
    MAANÎ-İ MUKADDESE
    Mukaddes mânâlar.
    MAANÎ-İ MÜTEZAHİME
    Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
    MAANÎ-İ SÂNEVİ
    İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.
    MAANÎ-İ ÛLÂ
    Evvelki mânâlar, vesileler.
    MAAR
    Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.
    MAARIZ (MEÂRİZ)
    (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.
    MAARÎ
    İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.
    MAARÎC
    (Mi'rac. C.) Merdivenler.
    MAARİF
    Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.
    MAARİF-İ MÜTENEVVİA
    Çeşit çeşit bilgiler.
    MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ
    Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
    MAARİF-MEND
    (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.
    MAARİF-MENDÂN
    (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.
    MAARİF-PERVER
    f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
    MAARİK
    (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
    MAARÎZ
    (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.
    MAARÎZ-ÜL KELÂM
    Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.
    MAAS
    Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması.
    MAASIR
    (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.
    MAASÎ
    (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.
    MAAŞ
    Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.
    MAAŞAT
    (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
    MAAŞEN
    Yaşayış bakımından.
    MAAŞİR
    (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').
    MAATIF
    (Ma'tıf ve Mı'taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler.
    MAATÎR
    (Mı'târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler.
    MAA-T-TEESSÜF
    Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber.
    MAAVİL
    (Mi'vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.
    MAAVİN
    (Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar.
    MAAYİB
    Ayıplar. Lekeler. Kusurlar.
    MAAYİR
    Ayıplanmış.
    MAAYİŞ
    (Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler.
    MAAZ
    Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek.
    MAAZ
    Sığınacak yer. Penah.
    MAAZALİK
    Şu var ki. Bununla berâber.
    MAAZALLAH
    Allaha sığındık. Allah korusun.
    MAAZIM
    (Mu'zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar.
    MAAZİR
    (Bak: Meâzir)
    MAAZİYADETİN
    Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.
    MA-BA'D
    Sonra. Gelecekteki.
    MA-BA'DETTABİA
    (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.
    MABA'Dİ
    (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.
    MABAKİ
    Geri kalan, kalan, artan.
    MA'BED
    (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)
    MA'BED-İ FERSUDE
    f. Eskimiş, yıpranmış mâbed.
    MA-BEKA
    Arta kalan, bâkiye, geri kalan.
    MA'BER
    (C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer.
    MABEYN
    Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.
    MABGUZ
    (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.
    MA-BİHİ-L-HAYAT
    Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.
    MA-BİHİ-L-İFTİHAR
    Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey.
    MA-BİHİ-L-İMTİYAZ
    Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey.
    MA-BİHİ-L-İSTİHKAK
    Hak etme sebebi.
    MA-BİHİ-L-İ'TİMAD
    İtimada vesile ve sebep olan şey.
    MABSARA
    Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
    MABTAHA
    (C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.
    MA'BUD
    (Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.)
    MA'BUDE
    Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.
    MA'BUDİYYET
    Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma'bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd)
    MA'BUD-U Bİ-L HAK
    Hak olan ma'bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.)
    MA'BUD-U HAKİKÎ
    Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.)
    MAC
    Tuzlu su.
    MA'C
    Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak.
    MACC
    Ağzından sular akan yaşlı deve.
    MA'CEL
    (C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol.
    MA'CEME
    Sabırlı, tahammüllü kimse.
    MACERA
    Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.
    MACERAPEREST
    f. Maceracı. Macera meraklısı.
    MA'CES
    Yay kabzası.
    MA'CEZ
    Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer.
    MACİD
    Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb.
    MACİN
    (C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten.
    MACUN
    Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey.
    MACUŞUN
    Gemi, sefine. * Boyanmış elbise.
    MAÇ
    f. Öpüş.
    MAÇİN
    Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler.
    MAD
    Yumuşak taze ot.
    MA'D
    Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek.
    MADAHİK
    (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.
    MADAK
    Sıkıntı, darlık.
    MADALLE
    Yolun kaybolduğu yer.
    MADALYA
    İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.
    MÂ-DÂM
    Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça.
    MÂ-DÂM-EL MELEVAN
    Gece gündüzün devamı müddetince.
    MADARİB
    (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.
    MADCA'
    Yatılan yer. * Kabir. Mezar.
    MADDE
    Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara.
    MADDE-İ ACİNİYE
    Hamur gibi yoğurulmuş cisim.
    MADDE-İ MUSAVVİRE
    Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.
    MADDE-İ ULYÂ
    Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey.
    MADDETEN
    Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.
    MADDÎ
    (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.
    MADDİYAT
    (Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.
    MADDİYET
    (C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.
    MADDİYUNLUK
    Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe o tâun da tevessü' eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.)
    MADDİYYUN
    (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.)
     
  2. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MADE
    f. Dişi. Erkeğin zıddı.
    MA'DELE(T)
    (Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri.
    MA'DELE-İ ULYÂ
    Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet.
    MA'DELETGÜSTER
    f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse.
    MA'DELETKÂR
    f. Âdil, adaletli.
    MA'DELETPERVER
    f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse.
    MA'DEN
    Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.
    MA'DENÎ
    Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı.
    MA'DENİYAT
    Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.
    MÂDER
    f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
    MÂDERANE
    f. Annece. Anaya yakışır surette.
    MÂDERENDER
    f. Üvey ana.
    MÂDERÎ
    f. Analık. Annelik.
    MÂDERZÂD
    f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
    MADG
    Çiğneme. Ağızda çiğneyiş.
    MADGARE
    Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
    MADHEK
    Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.
    MADİH
    Keskin.
    MADİH
    (Medh. den) Öven, medheden.
    MA'DİL
    Sapılacak yer. Ma'dul.
    MA'DİN
    (C: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi.
    MADİYAN
    f. Dişi at. Kısrak.
    MADREB (MADRIB)
    (C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri.
    MADREBE
    Kılıncın ağzı.
    MADRUB
    Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.
    MADRUBEYN
    Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
    MADRUS
    Örülerek yapılmış. Örülmüş şey.
    MA'DUD
    Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli.
    MA'DUDAT
    Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler.
    MA'DUM
    Mevcut olmayan. Yok olan. Yok.
    MA'DUMAT
    Yok olanlar. Yokluklar.
    MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE
    İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.
    MA'DUMAT-I MÜMKİNE
    Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat.
    MA'DUMİYET
    Yokluk, ma'dumluk, yok olma.
    MA'DUM-ÜL CİSİM
    Cismi olmayan.
    MA-DUN
    Aşağı. Alt. Alt derece.
    MA-FAT
    Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen.
    MA-FEVK
    Üstünü. Üstün olanı. * Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş.
    MA-Fİ-HA
    İçindekiler. O şeyin içinde olanlar.
    MA-Fİ-L BAL
    Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.)
    MA-Fİ-L YED
    Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları.
    MA-Fİ-L-BAB
    Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey.
    MA-Fİ-Z ZAMİR
    Kalbde ve gönülde olan.
    MAFSAL
    Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.
    MAFSAL-I MÜTEHARRİK
    Tıb: Oynar eklem.
    MAFTUR
    (Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış.
    MA'FUC
    Dübürüne vurulmuş.
    MA'FUN
    Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et.
    MA'FÜVV
    Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.
    MAGABBE
    Akıbet, son, netice.
    MAGABIT
    İmrenilme. Gıpta edilme.
    MAGABİN
    (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.
    MAGAFİR
    Çirkin kokulu bir zamk.
    MAGAFİR
    (Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler.
    MAGAK
    f. Çukur.
    MAGAKÇE
    f. Küçük çukur. Çukurcuk.
    MAGALE
    şer, kötü.
    MAGALIB
    Üstün gelen, galebe eden.
    MAGALIK
    (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.
    MAGAMİZ
    Ayıplı, ayıplanmış.
    MAGAMİZ
    (Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.
    MAGANİ
    (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.
    MAGANİM
    (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.
    MAGARAT
    (Magare. C.) Mağaralar.
    MAGARE
    (C.: Magarât) Mağara.
    MAGARİB
    (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.
    MAGARİM
    (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.
    MAGARİS
    (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
    MAGAS
    (C: Emgâs) Kıymetli iyi deve.
    MAGASİL
    (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.
    MAGAVİR
    (Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.
    MAGAZİ
    Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar.
    MAGAZİN
    Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.
    MAGBAT
    (C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer.
    MAGBEN
    (C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık.
    MAGBUN
    (Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış.
    MAGBUNİYET
    Şaşkınlık.
    MAGBUT
    (C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş.
    MAGD
    Kurutan otu. * Yerüç otu.
    MAGDUB
    Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal.
    MAGDUBEN
    (Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile.
    MAGDUBUN MİNH
    Fık: Malı gasbolan kimse.
    MAGDUR
    (Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş.
    MAGDURE
    Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız.
    MAGDURİYYET
    Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali.
    MAGFELE
    Dudak altında biten kılların çevresi.
    MAGFİRET
    (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.
    MAGFİRET-İ İLÂHİYE
    Allah'ın mağfireti, affetmesi.
    MAGFUR
    (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.
    MAGİB
    Kaybolma.
    MAGİN
    Mazaryon otu.
    MAGİZ
    İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.
    MAGL
    Yürek ağrısı, kalp ağrısı.
    MAGLAK
    Kilitlenecek yer.
    MAGLATA
    Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.
    MAGLATA-İ ŞEYTANİYE
    İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.
    MAGLATA-İ VEHMİYYE
    Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.
    MAGLE
    Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.
    MAGLUB
    (Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse.
    MAGLUBANE
    f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.
    MAGLUBİYYET
    Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş.
    MAGLUK
    Kapalı. Kilitli.
    MAGLUL
    Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan.
    MAGLUL-ÜL YED
    Eli bağlı.
    MAGMA
    yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde.
    MAGMAG
    Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak.
    MAGMAGA
    Karışmak, ihtilat.
    MAGMAS
    (C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.
    MAGMUM
    Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı.
    MAGMUMÂNE
    Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.
    MAGMUMİYET
    Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma.
    MAGMUR
    Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık.
    MAGMURİYET
    Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş.
    MAGMUZ
    Kabâhatli, suçlu.
    MAGN
    (C: Megân) Menzil.
    MAGNA
    Durmak.
    MAGNATIS
    Mıknatıs.
    MAGNEM
    (C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.
    MAGNETİK
    yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan.
    MAGRE
    (C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık.
    MAGREFE
    Geniş yer.
    MAGREM
    Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet.
    MAGRES
    Fidan bahçesi. Fidanlık.
    MAGRİB
    (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.
    MAGRUK
    Gark olmuş. Suda batmış olan.
    MAGRUKÎN
    (Mağruk. C.) Suda Boğulanlar.
    MAGRUR
    (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.
    MAGRURANE
    f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.)
    MAGRUREN
    Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak.
    MAGRURİYET
    Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.
    MAGRUS(E)
    (Gars. dan) Toprağa dikilmiş.
    MAGRUZ
    Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.
    MAGS
    Bağırsak ağrısı.
    MAGSEL
    (C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer.
    MAGSUB(E)
    (Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş.
    MAGSUL
    Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş.
    MAGŞİ
    (Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş.
    MAGŞİYANE
    f. Bayılmış gibi, baygıncasına.
    MAGŞİYY
    Aklı gitmiş hayran kimse.
    MAGŞİYYEN
    Bayılmış olarak, baygın bir halde.
    MAGŞİYYÜN ALEYH
    Bayılmış, baygın.
    MAGŞUŞ
    Katışık. Karışık. Saf olmayan.
    MAGŞUŞE
    Gümüş ve bakır karışığı akçe.
    MAGŞUŞİYYET
    Halis ve saf olmayış. Karışıklık.
    MAGT
    Çekmek.
    MAGTUS
    Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış.
    MAGTUŞ
    Karanlık yer.
    MAGUSE
    Medet gelmek, yardım gelmek.
    MAGV
    Kedi miyavlaması.
    MAGZ
    Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ.
    MAGZA
    Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb.
    MAGZAB
    Gazap edecek yer.
    MAGZEBE
    Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey.
    MAGZUB
    (Bak: Magdub)
    MAH
    (Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer.
    MAH
    Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir.
    MAH BE MAH
    Aydan aya.
    MAHABİB
    (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.
    MAHABİR
    (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.
    MAHABİS
    (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.
    MAHABİS
    (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.
    MAHABİZ
    (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.
    MAHACCE
    Geniş yol.
    MAHACİR
    (Mahcer. C.) Göz çukurları.
    MAHADİM
    (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.
    MAHAFET
    Korku. Korkmak.
    MAHAFETULLAH
    Allah korkusu.
    MAHAFFE
    Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.
    MAHAFİL
    (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.
    MAHAFİR
    (Mihfer. C.) Beller, kazmalar.
    MAHAK
    Her arabî ayın son üç gecesi.
    MAHAKİM
    Mahkemeler.
    MAHAKİM-İ ADLİYE
    Adliye mahkemeleri.
    MAHAKİM-İ ASKERİYE
    Askerî mahkemeler.
    MAHAKİM-İ ŞER'İYE
    şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.
    MAHAKK
    Mehenk. Ayar taşı.
    MA-HALA
    (Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi.
    MA-HALAKALLAH
    Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
    MAHALE
    Çare, tedbir. * Hile.
    MAHALİB
    (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.
    MAHALL
    Yer. Mekân. Cây.
    MAHÂLL
    (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.
    MAHALLE
    (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.
    MAHALLETAN
    Çömlek ve değirmen.
    MAHALLÎ
    Bir yere mahsus. Yerli.
    MAHALL-İ SADAKA
    Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
    MAHALL-İ TEVARÜD
    Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.
    MAHAMİD
    (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.
    MAHAMİL
    Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.
    MAHANE
    f. Aylık maaş.
    MAHARET
    (Bak: Mehâret)
    MAHARİB
    (Mihrâb. C.) Mihrâblar.
    MAHARİC
    Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.
    MAHARİC-İ HURUF
    Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.
    MAHARİM
    (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.
    MAHARİT
    (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.
    MAHAS
    Udul etmek, dönmek.
    MÂHASAL
    Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
    MÂHASAL-I ÖMR
    Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
    MAHASİN
    (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)
    MAHASİN-İ AHLÂK
    Ahlâk ve huy güzelliği.
    MAHAŞŞE
    Kıç, dübür, makad.
    MAHATİM
    (Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler.
    MAHATT
    Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.
    MAHATTA
    İstasyon.
    MAHAVİF
    (Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler.
    MAHAVİR
    (Mihver. C.) Mihverler, eksenler.
    MAHAYİL
    Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri.
    MAHAZ
    Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.
    MÂHÂZÂ
    Bu nedir? * Bu değil.
    MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER
    Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir.
    MÂHAZAR
    Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.
     
  3. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MAHAZIR
    (Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar.
    MAHAZİ
    Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.
    MAHAZİL
    (Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.
    MAHAZİN
    (Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar.
    MAHAZİR
    (Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.
    MAHAZZ
    Kat'edecek, kesecek yer.
    MAHBA
    (C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.
    MAHBEL
    Hayvanın gebelik zamanı.
    MAHBER
    (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.
    MAHBES
    Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi.
    MAHBEZ
    (C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.
    MAHBUB
    Muhabbet edilen. Sevilen.
    MAHBUBAT
    Sevilenler. Sevgililer.
    MAHBUBE
    (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.
    MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ
    Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.
    MAHBUBİYYET
    Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)
    MAHBUB-U HÜDÂ
    Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.)
    MAHBUB-U LİGAYRİHÎ
    Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.
    MAHBUK
    Katı, şiddetli, şedid.
    MAHBUN
    Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.
    MAHBUS
    Hapsedilmiş olan.
    MAHBUSHANE
    f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
    MAHBUSÎN
    (Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar.
    MAHBUSİYET
    Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.
    MAHC
    Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.
    MAHC
    Soymak. * Yontmak.
    MAHCAH
    Lâyık olacak mevzi.
    MAHCER
    Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.
    MAHCİR
    (C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe.
    MAHCUB
    Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan.
    MAHCUBÂNE
    f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
    MAHCUBE
    Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç.
    MAHCUBİYET
    Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.
    MAHCUC
    Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan.
    MAHCUCUN ANH
    (Bak: İhcac)
    MAHCUR
    (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.
    MAHCUZ
    (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.
    MAHÇE
    f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl.
    MAHÇEHRE
    f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.)
    MAHDEM
    Baldırın köstek takacak yeri.
    MAHDU'
    Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi.
    MAHDUD
    Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.
    MAHDUD
    Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş.
    MAHDUD
    Dikeni kesilmiş ağaç.
    MAHDUDİYET
    Sınırlılık. Darlık.
    MAHDUM
    Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi.
    MAHDUMİYET
    Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik.
    MAHDURE
    Örtülü ve kapalı kadın veya kız.
    MAHDUŞ
    Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış.
    MAHE
    f. Matkap, burgu.
    MA'HED
    (C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri.
    MAHFAS
    Yuva.
    MAHFAZA
    (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
    MAHFED
    (C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi.
    MAHFEL
    (C: Mehâfil) Dernek yeri.
    MAHFÎ
    Gizli, saklı.
    MAHFİL
    (C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.
    MAHFİYYEN
    Gizlice. Gizli ve saklı olarak.
    MAHFUF
    Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.
    MAHFUK
    Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.
    MAHFUR
    Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.
    MAHFUZ
    (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış.
    MAHFUZ
    Alçalmış veya alçatılmış.
    MAHFUZ LİMAN
    Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.
    MAHFUZAT
    (Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.
    MAHFUZEN
    Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak.
    MAHH
    Yumurtanın akı.
    MAHICİYY
    Palan vurdukları at.
    MAHIK
    (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.
    MAHIZ
    (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.
    MAHİ
    (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.
    MAHİ
    f. Balık. Semek.
    MAH-İ TÂBÂN
    (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
    MAHİC
    Sâfi, saf, katıksız.
    MAHİDAN
    f. Balık havuzu.
    MAHİFÜRUŞ
    f. Balık satan. Balıkçı.
    MAHİGİR
    f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.
    MAHİHAR
    f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.
    MAHİ-İ EMRAZ
    Hastalıkları yok eden.
    MAHİLE
    (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.
    MAHİN
    (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.
    MAHİR
    Becerikli, hünerli, san'atkâr.
    MAHİRANE
    f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
    MAHÎS
    Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.
    MAHİYAN
    (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
    MAHİYANE
    f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
    MAHİYAT
    Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.
    MA-HİYE
    O şey ki.
    MAHİYET
    Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.)
    MAHİYET-İ CÂMİA
    Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)
    MAHİYYE
    Aylık.
    MAHÎZ
    Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)
    MAHÎZA
    (C: Mehâyız) Hayız bezi.
    MAHK
    İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek.
    MAHK
    Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan.
    MAHKEDE
    İkamet mevzii, oturulan yer.
    MAHKEME
    (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.
    MAHKEME-İ EVKAF
    İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.
    MAHKEME-İ KÜBRA
    Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.
    MAHKEME-İ NİZAMİYE
    Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri.
    MAHKEME-İ ŞER'İYYE
    şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
    MAHKEME-İ TEMYİZ
    Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.
    MAHKEME-İ UZMA
    Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra.
    MAHKÎ
    Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.
    MAHKİYYUN ANH
    Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.
    MAHKUD
    Hased edilen, hased olunan.
    MAHKUK
    Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.
    MAHKÛM
    Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.
    MAHKÛMUN-ALEYH
    Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.
    MAHKÛMUN-BİH
    Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.
    MAHKÛMUN-LEH
    Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan.
    MAHKUN
    Suçsuz, masum.
    MAHKUN-UD-DEM
    Fık: Katli lâzım olmayan kimse.
    MAHKUR
    (Bak: Muhakkar)
    MAHL
    Kıtlık, kaht.
    MAHLAS
    Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.
    MAHLASNAME
    şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.
    MAHLEB
    (C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi.
    MAHLEB
    Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot.
    MAHLECE
    (C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer.
    MAHLEFE
    Söğütlük.
    MAHLU
    Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan.
    MAHLUB
    Sağılmış hayvan.
    MAHLUC
    (Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış.
    MAHLUCE
    Rey ve fikri doğru olmak.
    MAHLUF
    Yemin etme, and içme, kasem etme.
    MAHLUF-ÜN ALEYH
    Hakkında yemin edilen husus.
    MAHLUK
    Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan.
    MAHLUK
    Traş olmuş.
    MAHLUKA
    Başkasının olup da benimsenen manzum parça.
    MAHLUKAT
    (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.)
    MAHLUL
    Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.
    MAHLUL
    Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey.
    MAHLULAT
    Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.
    MAHLULİYET
    Mahlul olma hali, mahlulluk.
    MAHLUL-U MUFASSAL
    Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
    MAHLUL-U SIRF
    Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.
    MAHLUT
    (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.
    MAHLUTA
    Bulgurla karışık mercimek çorbası.
    MAHMASA
    Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
    MAHMEL
    Üzerine yük konulan şey.
    MAHMİ
    Korunan, himaye gören. Hıfzolan.
    MAHMİDET
    (C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme.
    MAHMİDETSÂZ
    f. Senâ ve medheden.
    MAHMİL
    Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.
    MAHMİL-İ ŞERİF
    Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
    MAHMİYE
    (Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir.
    MAHMUD
    Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı.
    MAHMUDİYE
    Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.
    MAHMUD-U BİL-ITLAK
    Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak'a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.)
    MAHMUD-ÜL HİSÂL
    İyi ahlâk sahibi.
    MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM
    Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan.
    MAHMUL
    Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.
    MAHMULE
    Yük. Hamule.
    MAHMULEN
    Mahmul olarak, yüklü olarak.
    MAHMUM
    Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.
    MAHMUMANE
    f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
    MAHMUR
    (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.
    MAHMURANE
    f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
    MAHMUZ
    (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım.
    MAHMUZ
    Oksitlenmiş, hamızlanmış.
    MAHN
    Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam.
    MAHN
    Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak.
    MAHNAK
    Boğazın boğacak yeri.
    MAHNİYE
    (C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.
    MAHNUK
    Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.
    MAHNUKAN
    Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
    MAHNUN
    Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.
    MAHPARE
    f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
    MAHPERVER
    f. Mehtaplı.
    MAHPEYKER
    (Bak: Mehpeyker)
    MAHR (MUHUR)
    (C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü.
    MAHRA
    Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey.
    MAHRAB
    (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.
    MAHREC
    Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal.
    MAHREF
    Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti.
    MAHREFE
    Yol.
    MAHREK
    Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu.
    MAHREK
    (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.
    MAHREK-İ SENEVÎ
    Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.
    MAHREM
    İki dağ arasındaki yol.
    MAHREM
    Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.
    MAHREMAN
    (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.
    MAHREMANE
    f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
    MAHREM-İ ESRAR
    Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.
    MAHREMİYYET
    Gizlilik. Mahrem olma hali.
    MAHRU
    (C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel.
    MAHRUB
    Harabedilmiş, dağıtılmış.
    MAHRUB
    Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.
    MAHRUF
    Toplanılmış devşirilmiş meyve.
    MAHRUK
    Yanan. Yanmış.
    MAHRUKAT
    Yakılacak madde. Yanan şeyler.
    MAHRUKAT-I MÂYİA
    Akaryakıt.
    MAHRUK-UL FUAD
    Yüreği yanık.
    MAHRUM
    Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.
    MAHRUMANE
    Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
    MAHRUMİYYET
    Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.
    MAHRUR
    Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.
    MAHRURÂNE
    f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
    MAHRUS
    Hırsla istenilmiş.
    MAHRUS
    Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.
    MAHRUSA
    Büyük şehir.
    MAHRUT
    Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.
    MAHRUT
    Kasnı denilen zamkın ağacı.
    MAHRUTÎ
    Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.
    MAHRUTİYYET
    Mahrutilik, konik olma hâli.
    MAHRUYAN
    f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.
    MAHRUZ
    Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.
    MAHS
    Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.
    MAHS
    Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.
    MAHSAD
    Ekini biçilmiş yer.
    MAHSEBE
    şüphe etme, şüphelenme, sanma.
    MAHSER
    Huy, tabiat.
    MAHSUB
    Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen.
    MAHSUB
    Kızamık çıkarmış kişi.
     
  4. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MAHSUBÂT
    (Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.
    MAHSUBEN
    Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.
    MAHSUBİYET
    Mahsubluk, mensubluk.
    MAHSUD
    Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla.
    MAHSUD
    Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.
    MAHSUF
    Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.
    MAHSUL
    Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.
    MAHSULÂT
    (Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.
    MAHSULÂT-I ARZİYE
    Toprak mahsulleri.
    MAHSULÂT-I SINÂİYE
    Endüstri mahsulleri.
    MAHSULDAR
    f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.
    MAHSUN
    İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.
    MAHSUR
    Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış.
    MAHSUR
    Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.
    MAHSUS
    Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak.
    MAHSUS
    Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.
    MAHSUSA
    Mahsus, hususi.
    MAHSUSAT
    Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)
    MAHSUSEN
    Ayrıca, bile bile, mahsus olarak.
    MAHSUSİYET
    Mahsusluk. Hususi olma hâli.
    MAHŞ
    Yakmak.
    MAHŞER
    Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.
    MAHŞER-İ ACÂİB
    Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.
    MAHŞUB
    Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.
    MAHŞUD
    Toplanmış. Yığılmış.
    MAHŞUR
    Toplanmış.
    MAHŞUŞ
    (Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış.
    MAHŞUŞ
    Kuru ot.
    MAHŞÜV
    Fazla. * İçi doldurulmuş.
    MAHT
    Çıkarmak. * Çekmek.
    MAHT
    şiddetli.
    MAHTAB
    (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.
    MAHTAB
    (Bak: Mehtâb)
    MAHTAM
    (C: Mehâtım) Burun.
    MAHTELEF-EL MELEVAN
    Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.
    MAHTİD
    Kişinin durduğu mekân.
    MAHTUBE
    Evlenmek için istenilen kadın.
    MAHTUM
    Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış.
    MAHTUMANE
    f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
    MAHTUN
    Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş.
    MAHTUR
    (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe.
    MAHTUT
    (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.
    MA'HUD(E)
    Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın.
    MAHUDANE
    Bir ot adı.
    MA'HUDİYYET
    (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.
    MAHUF
    Korkulu. Tehlikeli.
    MAHULE
    Kocası ölmüş kadın.
    MAHUR
    f. Kumarhâne. Meyhâne.
    MAHUZA
    Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız.
    MAHV
    Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.
    MAHV VE SEKİR
    Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.
    MAHVA
    Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.
    MAHVAR
    f. Ay gibi.
    MAHVARE
    f. Aylık maaş.
    MAHVE
    Kuzey rüzgârı.
    MAHVEŞ
    f. Ay gibi.
    MAHVİYYET
    Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.
    MAHY
    Gidermek.
    MAHYA
    Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.
    MAHYA
    Hayat. Canlılık.
    MAHYANE
    f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
    MAHYERE
    Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.
    MAHZ
    Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt.
    MAHZ
    Nikâh.
    MAHZ
    Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.
    MAHZA
    Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.
    MAHZAN
    Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.
    MAHZANE
    Güvercinlik.
    MAHZAR
    (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.
    MAHZEM
    (C.: Mehazim) Atın kolan yeri.
    MAHZEN
    Yalnız, ancak, tek.
    MAHZEN
    Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı.
    MAHZ-I EDEB
    Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb.
    MAHZ-I HİKEM
    Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.
    MAHZ-I KERAMET
    Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.
    MAHZÎ
    Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.
    MAHZU'
    Boyun eğmiş.
    MAHZUB
    Boyanmış.
    MAHZUD
    (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.
    MAHZUF
    Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred)
    MAHZUL
    Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.
    MAHZULEN
    Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.
    MAHZUM
    Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne.
    MAHZUN
    Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.
    MAHZUN
    Hazinede saklanan şey.
    MAHZUNANE
    f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
    MAHZUNİYET
    Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.
    MAHZUR
    (Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey.
    MAHZUR
    Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.
    MAHZURAT
    Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.
    MAHZURAT
    Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.
    MAHZURE
    (C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey.
    MAHZURE
    Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe.
    MAHZUZ
    Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.
    MAHZUZÂT
    Hoşa giden şeyler. Hazlar.
    MAHZUZİYET
    Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme.
    MAIZ
    (C.: Mevâız) Keçi.
    MAÎ
    Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.
    MÂ-İ CÂRİ
    Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)
    MÂ-İ İSTİFHAMİYYE
    Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi.
    MÂ-İ LEZİZ
    Lezzetli ve tatlı su.
    MÂ-İ MAGSUL
    (Mâ-i müsta'mel) Kullanılmış su.
    MÂ-İ MASDARİYE
    Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.
    MÂ-İ MEVSUFE
    Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. $ (Nazartu ilâ mâ mu'cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi...Bazan da sıfatsız olur. $(Ni'me-mâ: Ne güzeldir) $ (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi.
    MÂ-İ MEVSULE
    Buna ism-i mevsul de denir. Kendinden sonra gelecek küçük cümleyi daha önce geçen cümleye bağlar. $ (Ketebtu mâ kultü: Söylediğimi yazdım, ne söyledimse yazdım) cümlesinde olduğu gibi.
    MÂ-İ MUKATTAR
    İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
    MÂ-İ MUKAYYED
    Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)
    MÂ-İ MUTLAK
    Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).
    MÂ-İ MÜKEDDER
    Bulanık su.
    MÂ-İ MÜNHEMİR
    Akıp giden su.
    MÂ-İ MÜSTAMEL
    Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.
    MÂ-İ NÂFİYYE
    $(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.
    MÂ-İ RÂKİD
    Durgun su.
    MÂ-İ ŞARTİYE
    İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.
    MA-İ TESNİM
    Cennet ırmaklarından biri.
    MÂ-İ ZÂİDE
    Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir. $ kelimelerinde olduğu gibi.
    MÂ-İ ZERRİN
    Altun suyu.
    MAÎB
    (C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış.
    MAİC
    Dalgalı deniz.
    MAİDE
    Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
    MAİDE-İ SENİYYE
    Pâdişah ziyâfeti.
    MAİDESÂLÂR
    f. Sofracı başı.
    MAİKA
    Derin, amik.
    MAÎL
    Ehil, iyal, çoluk çocuk.
    MÂİL
    Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer.
    MÂİLE
    Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş.
    MÂİL-İ İNHİDÂM
    Yıkılmağa yüz tutmuş.
    MÂİL-İ KAMER
    Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
    MÂİLİYYET
    Eğiklik. Meyillik.
    MAİN
    Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş.
    MAİN MEHİN
    Zayıf, hakir su. * Meni.
    MAİS
    Ağaçları sık bitmiş olan yer.
    MAİŞET
    (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.
    MAİŞETGÂH
    f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer.
    MAİYYET
    Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et. * Yan. Nezd.
    MAİYYET-İ SENİYYE
    Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar.
    MAİZ
    Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.
    MAJÜSKÜL
    Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler.
    MAK
    (C: Amâk-Emâık) Göz pınarı.
    MA'K
    (C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf.
    MA'K
    Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
    MAK'
    Atmak. * Emmek.
    MAKA
    Hıyarşenber denilen nebat.
    MAKABİH
    (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
    MAKABİR
    (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
    MA-KABL
    Öndeki. Üstteki. Geçmişteki.
    MA'KAD
    Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.
    MAK'AD
    Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.
    MAKADE
    Davar yedmek.
    MAK'ADE
    Kurbağa.
    MAKADİM
    (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
    MAKADİR
    Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
    MAKADİR
    (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
    MAKAL
    Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
    MA'KAL
    (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.
    MAKALAT
    (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
    MAKALE
    Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
    MAKALİD
    (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
    MAKALİD-İ İNKIYAD
    İnkıyad, bağlılık kilitleri.
    MAKALİM
    (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
    MAKAM
    Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
    MAKAMAT
    (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
    MAKAMAT-I ÂLİYE
    Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
    MAKAME
    (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
    MAKAM-I ÂLÎ
    Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
    MAKAM-I CİFRÎ
    Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.
    MAKAM-I HİTABÎ
    Zanni delil ile iktifa edilen makam.
    MAKAM-I HİZMET
    Hizmet makamı. İş görme yeri.
    MAKAM-I İBRAHİM
    (Bak: Kâbe)
    MAKAM-I MAHMUD
    (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)
    MAKAMİ'
    (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
    MAKANİ'
    (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
    MAKARİZ
    (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
    MAKARR
    (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
    MAKARR-I HÜKÜMET
    Hükümet merkezi. Pâyitaht.
    MAKARR-I İDARE
    İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
    MAKARR-I SALTANAT
    Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
    MAKASID
    Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
    MAKASID-I AKSÂ
    En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
    MAKASID-I İNSÂNİYET
    İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
    MAKASİM
    (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
    MAKASİR
    (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
    MAKASS
    Makas.
    MAKATI'
    (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.
    MAKATİL
    (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.
    MAKATİR
    (Maktar. C.) Damlalar, katreler.
    MAKAVİD
    (Mekud. C.) Yularlar.
    MAKAVİL
    Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.
    MAKAZZ
    Başın arka tarafından iki kulağın arası.
    MAKBAH
    (C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.
    MAKBAHA
    (C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.
    MAKBER(E)
    (C.: Mekabir) Mezar. Kabir.
    MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ
    Şehidlerin mezarı. Şehidlik.
    MAKBIZ
    Kılıcın ve yayın kabzası.
    MAKBUH
    Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.
    MAKBUHA
    Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş.
    MAKBUL
    Ayağı bağlı olan.
    MAKBUL
    (Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı.
    MAKBULİYET
    Beğenilmişlik, makbullük.
    MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE
    Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.
    MAKBUR
    (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.
    MAKBUZ
    (Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt.
    MAKBUZAT
    (Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.
    MAKDEM
    (C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme.
    MAKDEM-İ BEHÂR
    Baharın gelmesi.
    MAKDERET
    (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.
    MAKDİS
    Mukaddes yer.
    MAKDUD
    Uzun boylu kişi.
    MAKDUH(E)
    (Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp.
    MAKDUNİS
    Maydanoz.
    MAKDUR
    Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş.
    MAKDURAT
    (Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.
    MAKDUR-İ BEŞER
    İnsanın yapabileceği şey.
    MAKDUR-ÜT TESLİM
    Ele geçirilmesi mümkün olan.
    MA'KED
    (C: Meâkıd) Akdedecek yer.
    MA'KES
    Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)
    MAKET
    Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli.
    MAKH
    Sür'at, hız.
    MAKHUR
    (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah'ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.
    MAKHURANE
    Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.
    MAKHURİYET
    Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.
    MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ
    Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.
    MA'KIL
    Melce'. Sığınacak yer.
    MAKIT
    Dar yer.
    MAKİ
    Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.
    MAKİD
    Kesilmeyen ve daimi olan.
    MA'KİD
    Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer.
    MAKÎL
    Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.
    MAKİNİST
    Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.
    MAKİR
    Hile yapan. Mekreden.
    MAKİS
    (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.
    MAKİS
    Öşür ve vergi toplayan kimse.
    MAKÎS
    (Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen.
    MAKÎT
    Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.
    MAKİYAN
    f. Tavuk.
    MAKK
    Yarmak.
    MAKL
    Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak.
    MAKLEB
    Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.
    MAKLETE
    Helâk olacak yer.
    MAKLU'
    Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş.
    MAKLUAN
    Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.
    MAKLUB
    (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)
    MAKLUBİYET
    Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.
    MAKLUD
    Fitil gibi bükülmüş olan.
    MAKLUM
    Yontulmuş ve kesilmiş olan.
    MAKLUV (MAKLİYY)
    Pişirilmiş kebap.
    MAKMAKA
    Sözü boğazı içinden söylemek.
    MAKMENE
    Lâyık ve münâsip olacak yer.
    MAKNA'
    Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi.
    MAKNAT
    Ümit kesecek yer.
    MAKNEE (MAKNEUT)
    Güneş görmeyen yer.
    MAKR
    Çok acı olmak.
    MAKREBE
    Hısımlık, yakınlık. Karâbet.
    MAKREME
    (Bak: Mikrame)
    MAKRU'
    Okunan. Okunmuş olan.
    MAKRUF
    Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne.
    MAKRUH
    Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh.
    MAKRUN
    (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak.
    MAKRUNİYET
    Yaklaşma. Yakınlık.
    MAKRUN-U MÜSÂADE
    İzin almış, izne kavuşmuş.
    MAKRUN-U SIHHAT
    Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.
    MAKRUT
    Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.
    MAKRUZ
    (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.
    MAKS
    Suya dalmak. Daldırmak.
    MAKSAD
    (C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye.
    MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ
    Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
    MAKSAL
    Mahsul ekilen yer.
    MAKSAR
    Nihâyet, son, netice.
    MAKSARA
    (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.
    MAKSEBE
    Sazlık, kamışlık.
    MAKSEE
    Hıyar tarlası.
    MAKSİM
    (C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.
    MAKSUD
    Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye.
    MAKSUM
    Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib.
    MAKSUR
    (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i maksura" denir.
    MAKSUR
    Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.
    MAKSURE
    (C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer.
     
  5. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MAKSUS
    Kesilmiş, kırpılmış.
    MAKSUV (MAKSIYY)
    Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.
    MAKSÜE
    Hıyar tarlası.
    MAKŞUR
    Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış.
    MAKŞUVV
    Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış.
    MAKT
    Vurmak.
    MAKT
    Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz.
    MAKTA'
    Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.
    MAKTAA
    Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.
    MAKTANE
    Pamuk tarlası.
    MAKTAR
    Damla, katre.
    MAKTEL
    Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.
    MAKTEM
    Tozlu yer.
    MAKTU'
    (Maktua) (C.: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü.
    MAKTUAN
    Götürü olarak, toptan.
    MAKTUL
    Öldürülmüş, katledilmiş olan.
    MAKTULEN
    Öldürülerek, katledilerek.
    MAKTULÎN
    (Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.
    MAKTUR
    Katranlı. Katran sürülmüş.
    MA'KUD
    (U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı.
    MAKUL
    (Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz.
    MA'KUL
    Akla yakın, aklın kabul edeceği.
    MAKULAT
    (Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler.
    MA'KULAT
    (Ma'kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat)
    MAKULE
    Takım, çeşit. Kategori.
    MA'KULE
    Diyet.
    MA'KULİYET
    Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış.
    MA'KUL-ÜL-MA'NA
    Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele. (Bak: Taabbüdi)
    MA'KUM
    Kapalı.
    MA'KUS(E)
    Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz.
    MA'KUSEN
    Ters olarak, aksine, zıddına olarak.
    MA'KUSEN MÜTENASİB
    Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.
    MA'KUSİYET
    Terslik, zıdlık, aksilik.
    MAKV
    Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak.
    MAKYA
    Kusmak. * Kusma yeri.
    MAKYE
    Duracak yer, konak yeri.
    MAKZABA
    Yonca ekilen yer.
    MAKZÎ
    Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan, bunları irtikâb etmesi caiz değildir. Bu usul-ü kaideye, "makzî" denilmektedir.
    MAKZUF
    (Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış.
    MAL
    Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)
    MAL
    f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen)
    MA'L
    Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak.
    MAL MÜDÜRÜ
    Kazâ mâliye memuru.
    MALAK
    Manda yavrusu. Buzağı.
    MALAKELAM
    Diyecek yok. Söz götürmez.
    MALAMAL
    Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.
    MALANİHAYE
    Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
    MALARYA
    ing. Sıtma.
    MA'LAT
    (C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar.
    MALAYA'Nİ
    (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.)
    MÂLÂYA'NİYYÂT
    Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.
    MALAYUTAK
    Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz.
    MALAZ
    Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla.
    MALDAR
    f. Malı mülkü çok olan. Zengin.
    MALDARÎ
    Zenginlik, servet.
    MALE
    f. Duvarcı malası.
    MA'LEB
    (C.: Meâlib) Oyun yeri.
    MA'LEF
    (C.: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.
    MA'LEM
    (C.: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet.
    MALEMYEKÜN
    Sözden ibâret.
    MALEZİM
    (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.
    MALÎ
    (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait.
    MALÎ
    f. Dolu. * Fazla, çok.
    MAL-İ CİZYE
    Araziden alınan haraç.
    MAL-İ GAYBÎ
    Bulunmuş ve sahibi çıkmamış mal.
    MAL-İ HULYA
    f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller.
    MAL-İ KARUN
    Mc: Çok zengin.
    MAL-İ MAZMUN
    Emânet olmayan mal.
    MAL-İ MENKUL
    Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler)
    MAL-İ MİRÎ
    Miri malı. Hükümete veya devlete ait mal.
    MAL-İ MÜTEKAVVİM
    Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.)
    MAL-İ NÂTIK
    Canlı mal. (At, deve, koyun gibi)
    MAL-İ UHREVÎ
    Âhiret için kazanılan sevap. Uhrevî mal.
    MAL-İ ZIMAR
    Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar.
    MALİDE
    f. Sürülmüş, sürmüş.
    MALİH
    Tuzlu.
    MALİHULYA
    (Bak: Mâl-i hulya)
    MALİK
    Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı.
    MALİKANE
    f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
    MALİKÎ
    (Bak: İmam-ı Mâlik)
    MALİK-İ YEVMİDDİN
    Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.)
    MALİKİYET
    Malik ve sahib olma.
    MALİK-ÜL MÜLK
    Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.)
    MALİŞ
    f. Sürme, sürüştürme.
    MALİŞGÂH
    f. Yüz sürülecek yer.
    MALİŞGER
    f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
    MALİYAT
    Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.
    MALİYE
    Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire.
    MALİYET
    Kıymet. Mâlolma değeri.
    MALİYYUN
    Maliyeci.
    MALİZME
    Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür.
    MALKOÇ
    Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan.
    MALPEREST
    f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan.
    MA'LUFE
    Yulaf verilen davar.
    MA'LUL
    İlletli, hasta, sakat, kötürüm. * Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi.
    MA'LULEN
    Mâlul olarak, sakat olarak.
    MA'LULÎN
    (Ma'lul. C.) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler.
    MA'LULİYET
    Hastalıklı olma, illetlilik.
    MA'LUM
    Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. * Bilinen, belli olan.
    MA'LUMAT
    Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
    MA'LUMATFÜRUŞ
    f. Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan.
    MA'LUMAT-I CÜZ'İYE
    Az ve hafif bilgi. Cüz'i mâlumât.
    MA'LUMAT-I ZARURİYE
    Lüzumlu ve zaruri mâlumat.
    MA'LUMİYET
    Ma'lumluk. Bilinme, belli olma. * Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı.
    MA'MA'
    Kimseye birşey vermeyen kadın.
    MA'MAA
    (C: Meâmi) Acele etmek. * Ateşten çıkan ses. * Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.
    MA'MAFİH
    Öyle olmakla beraber.
    MA'MEAN
    Çok fazla sıcaklık.
    MAMELEK
    Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi.
    MA'MER
    Geniş menzil.
    MAMEZA
    Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi.
    MAMHURAN
    Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi.
    MAMİSA
    Bir ot cinsi.
    MAMİZAN
    Vers denilen ot.
    MA'MUL
    (Amel. den) Yapılmış, işlenmiş. * Gr: Avamil'in ikinci bâbı.
    MA'MULÂT
    İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya.
    MA'MULÂT-I DÂHİLİYE
    Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler.
    MA'MULÜN BİH
    Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi)
    MA'MUR
    İ'mar edilen, tamir edilmiş.
    MA'MURE
    İnsanların bulunduğu bayındır yer. Ma'mur olan yer. Şehir, kasaba.
    MA'MURİYET
    Bayındırlık, ma'murluk.
    MA'N
    Az miktar. * Kolay.
    MA'NA
    (Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey. * Rüya, düş. * Dilemek, irade.
    MANA MERTEBELERİ
    Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.
    MANAHNÜ FÎH
    Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.
    MA'NAT
    Dilemek, iradet. * Kasdolunmuş nesne.
    MA'NA-YI HARFÎ
    Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ.
    MÂNÂ-YI İSMÎ
    İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk'a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O'nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(...Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! " Ne kadar güzel yapılmışlar" de. " Ne kadar güzeldir" deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk'ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir... S.)
    MANCINIK
    Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.
    MANÇURYA
    (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibirya'ya katılmıştır. Bir kısmı da Amur ismiyle bir eyalet halinde kalmış ve diğer bir kısmı da sahiller eyaletine eklenerek o taraflardan Mançurya'nın sahili kalmamış ve kuzeyde Amur Irmağı ve doğuda Usuri Nehri Mançurya'nın hududunu teşkil etmiştir. Şimdiki siyasî coğrafyada Mançurya ismi, bu memleketin sadece Çin'e tâbi olan kısmına verilmektedir.
     
  6. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MANDA
    Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş.
    MANDE
    f. Kalmış, gitmemiş olan.
    MANDIRA
    yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.
    MA'NE
    Ekmek. * Az olan akıcı su. * Şey.
    MANEN
    Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.
    MANEND
    f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
    MANEND-ÂBÂD
    Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
    MANENDE
    Benzeyen, mümâsil.
    MANEND-İ BÎMİSAL
    Misilsiz, benzersiz olan.
    MANEVÎ
    (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani.
    MANEVİYYAT
    Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.)
    MANEVİYYUN
    Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar.
    MANEVRA
    Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket.
    MANGA
    Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.) * Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.
    MÂNİ'
    Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
    MÂNİA
    Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
    MA'NİDAR (MÂNİDAR)
    f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.)
    MA'NİDARANE
    f. Mânâlı şekilde.
    MÂNİ-İ ŞER'Î
    şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
    MANİVELA
    Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.
    MANKEN
    Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli.
    MANSAB
    (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb)
    MANSIB
    (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'.
    MANSIBDÂR
    f. Mansıbda bulunan.
    MANSUB
    Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.
    MANSUBÎN
    (Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar.
    MANSUR
    Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur)
    MANSURİYYET
    Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma.
    MANSUS
    Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş. * Kur'anda açıkça anlatılmış.
    MANŞET
    Fr. Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. * Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası.
    MANTIK
    (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
    MANTIKAN
    Mantığa göre. Mantıkça.
    MANTIKÎ
    Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.
    MANTIKÎ KIRÂET
    Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.
    MANTIKİYYÂT
    Mantıkla alâkalı mes'eleler.
    MANTIKİYYUN
    Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri.
    MANTUH
    Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.
    MANTUK
    Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. " Şu kitabı satın aldım", sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır. * Söz, nukut, mânâ, mefhum.
    MANYATİZMA
    Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir. (Bak: İpnotizma)
    MANYETİK
    (Bak: Magnetik)
    MANZAM
    (C.: Menâzım) Sıra, dizi.
    MANZAR
    (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
    MANZARA
    Dışarıyı görecek pencere.
    MANZARANÎ
    Gösterişli ve güzel adam.
    MANZAR-I ÂLÂ
    En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
    MANZAR-I ÇEŞM
    Gözbebeği.
    MANZARÎ
    Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
    MANZUD
    Sık yetişmiş ağaç. * Üstüste istif edilmiş.
    MANZUM
    Ölçülü, mizanlı, tertibli. * Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi). * Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
    MANZUMAT
    Manzumeler.
    MANZUME
    Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. * Sıra, dizi. Sistem.
    MANZUME-İ ŞEMSİYE
    Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.(Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sânii'nin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: Cirmleri, küçüklük - büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık - yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür'at-i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmıyarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhi ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin def'a büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.Manzume-i şemsiyenin, yâni şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhit-i İlâhiye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz. Görüyoruz ki: Bu seyyaremiz bir azamet-i şevket-i Rububiyyeti ve haşmet-i saltanat-ı Uluhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbâni ile - Üçüncü Mektupta beyan edildiği gibi - pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zişuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi, Kamer dahi dakik hesaplarla azim hikmetlerle ona takılmış ve o Kamere başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadir-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş-şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rububiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır. S.)
    MANZUR
    Görülen, bakılan, nazar edilen. * Beğenilen.
    MANZURE
    Belâ, musibet, felâket, âfet. * Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.
    MAR
    f. Yılan.
    MA'RA
    Vücudun çok zaman çıplak olan yeri.
    MARAN
    (Mâr. C.) f. Yılanlar.
    MARATON
    yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.
    MARAZ
    Hastalık, illet, dert. Belâ.
    MA'RAZ
    (Ma'rez-Ma'riz) Bir şeyin arzolunduğu yer. Göründüğü yer. Sergi, meşher.
    MA'RAZGÂH
    Arzolunan yer, sergi.
    MA'RAZ-I ACÂİB
    Acâiblerin teşhir olunduğu yer.
    MARAZ-I MÜSTEVLÎ
    Salgın hastalık.
    MARAZ-I SÂRÎ
    Tıb: Bulaşıcı hastalık.
    MARAZÎ
    (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
    MARAZİYYÂT
    Hastalıklar ilmi, patoloji.
    MA'REC
    Çıkacak yer, merdiven.
    MA'REF
    Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.
    MA'REFE
    Atın yelesi bittiği yer.
    MAR-EFSA
    f. Yılan tutan, yılan efsuncusu. * Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi.
    MA'REKE
    Muhârebe meydanı, çarpışma yeri. * Çarpışma. Kıtal. Cenk.
    MAREŞAL
    Fr. (Bak: Müşir)
    MA'RET
    Kabahat, suç, ayıp, günah.
    MAR-GİR
    f. Yılan tutan, yılan tutucu.
    MARHİC
    Yılan balığı.
    MARHUK
    Kuşkonmaz bitkisi.
    MARIK
    Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
    MARIN
    (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak.
    MARIZ
    Hasta, alil, mariz.
    MA'RIZ
    (Ma'raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam.
    MARİC
    Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut.
    MA'RİC
    Merdiven, yükseliş yeri.
    MARİD
    Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid.
    MA'RİFE
    Gr: Arabçada mübhem olmayan " " harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
    MA'RİFET
    Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek. * Hüner. Üstadlık. San'at. * Tuhaflık, garib hareket. * Vasıta, tavassut. * İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak. (Bak: İrfân)
    MA'RİFET MERTEBELERİ
    (Bak: Yakin)
    MA'RİFETPERVER
    f. Hünerli, marifetli.
    MA'RİFETULLAH
    Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek. (Ma'rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir.) (Bak: Vicdan-İrfân)(Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râzi'ye mektubunda demiş: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu ne demektir? Maksad nedir soruyor?Usul-üd-din imamları ve ulema-i ilm-i Kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcib-ül-Vücud ve Tevhid-i İlâhiye dair beyanatları, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarında kâfi gelmediği için, İlm-i Kelâm'ın imamlarından Fahreddin-i Râzi'ye öyle demiş.Evet, İlm-i Kelâm vasıtasiyle kazanılan Mârifet-i İlâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan'ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet-i tâmmeyi verir; hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşâallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın cadde-i nurânisinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar.Hem, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarına, Fahreddin-i Râzi'nin İlm-i Kelâm vâsıtasiyle aldığı mârifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'an-ı Hakim'den doğrudan doğruya veraset-i Nübüvvet sırriyle alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünki: Muhyiddin-i Arabi mesleği, huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi, acib bir tarza girmişler. Kur'an-ı Hakim'den alınan mârifet ise, huzur-u dâimiyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkum-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'at-ı mârifet olur. Sa'di-i Şirazi'nin dediği gibi: $ Herşeyde Cenâb-ı Hakk'ın mârifetine bir pencere açar.Bâzı Sözlerde ulema-i İlm-i Kelâm'ın mesleğiyle, Kur'andan alınan minhâc-ı hakikinin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki; meselâ: Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Ulema-i İlm-i Kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül Vücud'un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'an-ı Hakim'in minhâc-ı hakikisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Musâ gibi nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. $ düsturunu, herşeye okutturuyor.Hem imân yalnız ilim ile değil, imânda çok letâifin hisseleri var. Nasılki: Bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râziye bu noktayı ihtar ediyor. M.)
    MARİN
    Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer.
    MARİSTAN
    f. Hastahâne.
    MARİZ
    (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli.
    MARİZANE
    f. Hasta olarak.
     
  7. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MÂRR
    Geçen, geçmiş, yürüyen.
    MÂRRE
    Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen.
    MÂRRÎN
    (Mâr. dan) Geçenler.
    MÂRRİN Ü ÂBİRÎN
    Gelip geçenler. Gelen giden.
    MÂRR-ÜL BEYAN
    Beyânı yukarıda geçmiş olan.
    MÂRR-ÜZ ZİKR
    Yukarıda zikri geçmiş olan, yukarda bahsedilmiş olan.
    MARSUS
    (Bak: Mersus)
    MARTULOS
    (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir. * Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır.
    MA'RUF
    Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele. (Bak: Emr-i bi-l ma'ruf)
    MA'RUFAT
    Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.
    MA'RUF-İ CİHÂN
    Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.
    MA'RUFİYET
    Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.
    MA'RUR
    Uyuz.
    MA'RUŞ
    Üstü çardak şeklinde yapılı bina.
    MA'RUZ
    Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan.
    MA'RUZÂT
    (Ma'ruz. C.) Arz olunanlar. Arzedilenler, takdim edilenler. Küçükten büyüğe bildirilenler.
    MARZAT
    Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk.
    MARZÎ
    Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı.
    MARZÎ-İ İLÂHÎ
    Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.
    MARZİYAT
    Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
    MARZİYE
    Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.
    MAS
    Yeyni, hafif kimse.
    MA'S
    Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp.
    MA'S
    Ovmak. * Dürtmek.
    MAS'
    Davarın kuyruğunu salması. * Vurmak. * Parlamak.
    MASA'
    Kılıçla vuruşmak.
    MASABAK
    (Bak: Masebak)
    MASAD
    (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
    MAS'AD
    (C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri.
    MASADAK
    Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
    MASADIR
    (Masdar. C.) Masdarlar.
    MASAFF
    Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.
    MASAHA
    Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
    MASAİB
    (Bak: Mesaib)
    MASAİD
    (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
    MASAİF
    (Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.
    MASAK
    Darlık.
    MASAL
    Az miktar olan şey.
    MASALE
    Sızıntı.
    MASAM
    Duracak yer.
    MASAME
    Duracak yer.
    MASAN
    Eşya saklanacak yer.
    MASANİ'
    (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
    MA'SARA
    (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.
    MASARİ'
    (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
    MASARİF
    (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
    MASARİF
    (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
    MASARİFAT
    (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
    MASARİF-İ UMUMİYE
    Umumi masraflar.
    MASARÎN
    Bağırsaklar.
    MASBAH
    Doğacak zaman ve yer.
    MASBU'
    Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş.
    MASBUG
    (C.: Mesâbig) Boyalı, boyanmış. Mülevven.
    MASD
    Cima etmek. * Emmek.
    MASDA'
    Taşlık yerlerden geçen düz yol.
    MASDAR
    Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir.
    MASDAR-I CA'LÎ
    (Mec'ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etmek. Fehm. den, Fehmîden: Anlamak.Taleb. den, Talebîden: istemek.
    MASDAR-I MERRE
    Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.
    MASDAR-I MİMÎ
    Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi.
    MASDU'
    Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan.
    MASDUK
    Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş.
    MASDUKA
    (C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.
    MASDUM
    Çarpılmış. Kendisine vurulmuş.
    MASDUR
    Gönderilmiş, yollanmış olan. * Göğsü incinmiş veya ağrımış olan.
    MASEBAK
    Geçen, geçmiş olan, geçmişteki.
    MASELEF
    Evvelki, geçmiş.
    MA'SERE
    (Ma'seret) Zorluk, güçlük.
    MASFUF
    (Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş.
    MASH
    Tutmak. * Çekmek.
    MASH (MUSUH)
    Sâbit olma. * Mahvolup belirsiz olmak. * Kısa olmak.
    MASHARA
    Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil.
    MASHARA
    (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
    MASHARA-İ ÂLEM
    Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
    MASHUB
    (C.: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış.
    MASHUBEN
    Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak.
    MASI'
    Sağlam vücutlu kimse.
    MASIR
    Mâni, engel.
    MASÎ
    f. Pervasız, korkusuz.
    MASİF
    (C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri.
    MASİK
    Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan.
    MASİLE
    Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.
    MASÎR
    (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer.
    MASİT
    Acı su. * Bir ot cinsi.
    MASİVA
    Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler. (Bak: Taabbüd)(...Ey insan! Kur'anın desâtirindendir ki; Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat ma'budiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler. M.N.)
    MA'SİYYET
    İtaatsizlik, günah, isyan.(Mâsiyetin mâhiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki, o mâsiyete devam eden ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamıyacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mucib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikabı ve gerek dâr-ül-ikabı inkâra sebeb olur.Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten yevm-i hesabın gelmiyeceğini temenni eder.Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En nihayet nedâmet edip terketmiyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. El-iyazü Billâh! M.N.)
    MASK
    Muhkem, sağlam. (Müe: Maske)
    MASKAT
    Düşülen yer.
    MASKAT-I RE'S
    Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
    MASKU'
    Kırağı düşmüş yer.
    MASKUL
    Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ.
    MASL
    Tarhana. * Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su.
    MASLAHAT
    İş, mes'ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir)
    MASLAHATBÎN
    f. İş yapabilen. İş görmesini bilen.
    MASLAHATGÜZÂR
    f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse.
    MASLAHAT-I MÜRSELE
    Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes'elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi.
    MASLAHATKÂRÂNE
    f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
    MASLAHATŞİNÂS
    f. İşten anlıyan, iş bilen.
    MASLAK
    Su yolu üzerinde bulunan su haznesi. * Dâima akan su borusu. * Büyük yalak.
    MASLİYE
    Tarhana çorbası. * Koruk aşı.
    MASLUB
    Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.
    MASLUBEN
    Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.
    MASL-ÜD DEM
    Kanın sulu kısmı.
    MASMASA
    Ağzın önü.
    MASNA'
    (Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç. * Şimdiki Arapçada: Fabrika. * Bucak, köşe.
    MASNEA
    İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.
    MASNU'
    (Sun'. dan) San'atla yapılan, yapılmış. Yapma, yapmacık.
    MASNUAT
    San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.
    MASNUAT-I SAYFİYYE
    Cenab-ı Hakk'ın yaz mevsiminde yarattığı san'atlı güzel eserler.
    MASNUK
    Nezleli kimse.
    MASNU-U VÂHİD
    Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) (bir tek olan) san'at eseri.
    MASON
    Fr. Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir.
    MASR
    Parmak uçlarıyla süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.)
    MASRA'
    Çarpışma, ölme. * Güreş meydanı.
    MASRAF
    Sarfedilen, harcanan. Gider.
    MASRİF
    (Sarf. dan) Sarfetme ve harcama mahalli.
    MASRU'
    Sar'a hastalığına tutulmuş, sar'alı.
    MASRUAN
    Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak.
    MASRUF
    Sarfolunmuş, harcanılmış olan.
    MASS
    Yakın olan. * Dokunan. Değen.
    MASS
    (Mâssa) Emici, massedici.
    MASS
    Emmek. Bir şeyi eme eme içmek.
    MASSA
    Maraz, hastalık. * Zahmet.
    MASSETMEK
    Emmek, emerek içmek.
    MAST
    f. Yoğurt.
    MASTABA
    (C.: Masâtıb) Sedir, peyke.
    MASTAKİ
    Sakız.
    MASTİHİ
    Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.
    MASTUB
    Damarlardan taşmış kan.
    MASTUR
    (Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış.
    MASUBE
    İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet).
    MASUG
    Kalıba dökülmüş. * Örneğe uygun. * Düz.
    MA'SUM
    Günahsız, suçsuz.
    MA'SUMÂNE
    Günahsızcasına, suçsuz olarak.
    MA'SUME
    Suçsuz kadın veya kız.
    MA'SUMİYET
    Ma'sumluk, kabahatsizlik, suçsuzluk.
    MASUN
    Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan. * Sâlim, sağlam.
    MASUNİYET
    Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.
    MASUR
    Birbirine katılmış şey. Mümtezic.
    MA'SUR
    Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış.
    MA'SUR
    Zor, güç, zorlaştırılmış.
    MASUS
    Sirke ile pişmiş güvercin.
    MASVAT
    Çok bağıran.
    MASVER
    Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve.
    MASYEF
    (C.: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer. * Su yolunun eğri büğrü yeri.
    MAŞAALLAH
    Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
    MAŞE
    f. Maşa.
    MA'ŞEB
    Otlu yer.
    MA'ŞER
    Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı. * Bölük, topluluk.
    MA'ŞERÎ
    Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok.
    MAŞITA
    (Meşşâta) Baş tarayan.
    MAŞÎ
    (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü.
    MAŞİYE
    (C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın.
    MAŞİYEN
    Yaya olarak, yürüyerek.
    MAŞRIK
    (Bak: Meşrık)
    MA'ŞUK(A)
    Aşk ile sevilen, sevgili.
    MA'ŞUKİYET
    Sevilme hâli. Sevilen bir kimsenin hâli.
    MA'ŞUŞ
    Zayıf ve cılız adam.
    MATA
    (C.: Emtâ) Arka.
    MA'TAB
    (C: Meâtıb) Helâk olacak yer.
    MATABİ'
    (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri.
    MATABİH
    (Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler.
    MATABÎH
    (Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler.
    MATAF
    (C.: Matâif) (Tavâf. dan) Tavâf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yer.
    MATAHİR
    (Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.
    MATAİF
    (Matâf. C.) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler.
    MATAİM
    (Mat'am. C.) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları.
    MATAÎM
    (Mıt'âm. C.) Oburlar, doymakbilmez kimseler. * Başkalarını beslemeler.
    MATAİN
    (Matin. C.) Balçıkla sıvanmış yerler.
    MATAÎN
    (Mıt'ân. C.) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan.
    MATALİL
    (Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler.
    MAT'AM
    (C.: Matâim) Yemek yenilecek yer. Yemek odası.
    MATAMİH
    (Matmah. C.) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler.
    MATAMÎR
    (Matmure. C.) Mezarlar, kabirler. * Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler.
    MATAR
    (C.: Emtâr) Yağmur.
    MATARA
    Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
    MATARE
    Kuşu çok olan yer.
    MATARIK
    (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
    MATARİD
    (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar.
    MATARİH
    (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler.
    MATAVİ
    (Matvi. C.) Kıvrımlar. Bükülmüş şeyler.
    MATAYA
    (Matiyye. C.) Binek hayvanları.
    MATBAA
    (Tab'. dan) Tab'edilen yer. Kitab, gazete ve sâir yazıların basıldığı yerler. Basımevi.
    MATBAA-İ ÂMİRE
    Devlet matbaası.
    MATBAH(A)
    Mutbah. Yemek pişirilen yer.
    MATBAHA-İ KUDRET
    Cenab-ı Hakk'ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı.
     
  8. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MATBAH-I ÂMİRE
    Saray mutfağı.
    MATBU'
    Tab' olunmuş. basılmış, kitap veya gazete haline gelmiş. Basılıp matbaadan çıkmış olan.
    MATBUAT
    Tab' edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi)
    MATBUH
    (C.: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç). * Pişirilmiş yemek.
    MATBUHAT
    (Matbuh. C.) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar. * Pişirilmiş yemekler.
    MATE
    Öldü.
    MATEAHHAR
    (Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen.
    MA'TEBE
    Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek.
    MATEKADDEM
    (Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri.
    MÂTEM
    Ağlama. Üzüntü veya kederden ağlayıp sızlama. Kederinden yas tutma.(...Bak! Öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki, eğer O'nun o nurâni daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir matemhâne-i umumi hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidatı dehşetli cenâzeler ve bütün zevil-hayatı zevâl ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak; O'nun neşrettiği nur ile o matemhâne-i umumi şevk-i cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebi düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. S.)
    MÂTEMDÂR
    f. Mâtemli, acılı, yaslı.
    MÂTEMENGİZ
    f. Mâtemi ve yası iktiza eden.
    MÂTEMFEZÂ
    f. Yası ve mâtemi ziyadeleştirip arttıran.
    MÂTEMHANE
    f. Ağlanılan, yas tutulan yer.
    MÂTEMÎ
    Yaslı, mâtemli, üzüntülü.
    MÂTEMKÜNÂN
    f. Yas tutup mâtem ederek.
    MÂTEMZEDE
    Mâtemli. Yaslı.
    MATERYAL
    Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler.
    MATERYALİST
    Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
    MATERYALİZM
    Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
    MATFA
    (İtfâ. dan) Söndürülmüş.
    MATH
    El ile vurmak. * Yalamak. * Birbiri ardınca sulamak.
    MATHARE
    (C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara.
    MATHUM
    Dolu, dolmuş.
    MATIR
    (Matar. dan) Yağan, yağıcı.
    MATİ'
    Uzun, tavil. * Her nesnenin iyisi.
    MATÎN
    (C: Metâyın) Balçıklı yer.
    MATÎR
    Yağmurlu gün.
    MATÎRAT
    Tehlikeli yerler.
    MATÎTA
    (C: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.
    MATİYYE
    Binek hayvanı. Binek. * Gerinip sevinerek yürüyen.
    MATİYYE-RÂN
    Bindiği hayvanı yola süren.
    MATL
    Atlatma, geçirme, defetme. * Çekme.
    MATLA'
    Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer. * Yıldız veya güneşin zuhur etmesi. * Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti. (Bak: Musarra')
    MATLAB
    İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye.
    MATLAB-I DİL-HAH
    Gönlün isteği, arzu, maksad.
    MATLUB
    İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.
    MATLUBAT
    (Matlub. C.) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler. * Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.
    MATLUL
    (C.: Matâlil) Yaş, ıslâk. * Islanmış, nemlenmiş.
    MATMA'
    Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey.
    MATMAH
    Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.
    MATMAH-I CİHANÎ
    Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
    MATMAH-I NAZAR
    Hırsla bakılan şey.
    MATMAZEL
    Fr. Evli olmayan gayr-ı müslim kız.
    MATMU'
    (Tama'. dan) Tama' olunmuş. Hırsla istenen şey.
    MATMUR
    Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.
    MATMURE
    Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer. * Kabir, mezar.
    MATMUS
    Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.
    MATNEB
    (C: Metânib) Omuz. * Omuzla boyun arası.
    MATRAH
    (C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer.
    MATRAN
    Taç giymiş piskopos.
    MATRED(E)
    Irak eden, uzaklaştıran.
    MATRİS
    Fr. Dizilmiş harflerin hususi bir mukavva üzerine alınan kalıbı. * Dizme makinelerinde harf kalıbı.
    MATRUD
    Kovulmuş. Tardedilmiş. Uzaklaştırılmış olan.
    MATRUDÎN
    Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar.
    MATRUH
    Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ).
    MATRUK
    Gevşek ve uyuşuk adam. * Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.
    MATRUŞ
    Traş olmuş. Sakalsız. * Sağır kimse.
    MATT
    Çekmek.
    MATTA
    İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri. (Bak: Havari)
    MATTAL
    (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.
    MATTE
    Vesile, sebep.
    MA'TUF
    Ait ve râci' olan. * Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. * İsnadedilen. Yöneltilmiş.
    MA'TUFUN ALEYH
    f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)
    MA'TUH(E)
    (Ateh. den) Bunamış, bunak. * Sakat, kötürüm. Amelmânde.
    MA'TUHANE
    Bunakçasına, bunamışçasına.
    MA'TUK(A)
    (C.: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı.
    MAT'UM
    (C.: Mat'umat) Yenecek yemek. Taam.
    MAT'UMAT
    (Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.("Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerim, Halik-ı Rahim, küçük midenin cüz'i arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva-ı mat'umat-ı lezizenin icadiyle kabul etsin de, umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-ı fıtriden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve külli ve daimi ve haklı ve hakikatlı, kalli, halli bekaya dâir gayet kuvvetli duâsını kabul etmesin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ.." L.)
    MAT'UN
    (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş. * (Ta'n. dan) Ayıplanmış.
    MAT'UNEN
    Vebâya tutularak.
    MATURİDÎ
    Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile reddederek ıslâh etmiştir.
    MA'TUT
    Mağlup, yenilmiş.
    MATV
    Çekmek.
    MATVÎ
    Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.
    MATVİYY
    Dürülmüş nesne.
    MATVİYYÂT
    Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.
    MATVİYYEN
    Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak.
    MAUK
    şer, yaramaz.
    MAUL
    Üstün gelinmiş.
    MA-UL HAYAT
    Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu. * Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat.)
    MA-UL VERD
    Gül suyu.
    MAUN
    Eve lâzım şeyler. Ev eşyası. * Malın zekâtı. * Ufak tefek ihtiyaçlar. * Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey.
    MAUN
    Yardım, imdat. * Taat. İnkiyad. İtaat.
    MÂUN SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresidir. "Eraeyte Suresi" de denir.
    MAUNE
    Mavna. Yük taşıyan büyük kayık.
    MAUNET
    Yardım. İmdat. * Azık. Yol yiyeceği. * Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti. * Huk: Masarif.
    MÂ-ÜL BAHR
    Deniz suyu.
    MÂ-ÜL HAYAT
    Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat)
    MA'V
    Olmuş taze hurma. * Ses, avaz.
    MA-VAKAA
    Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt.
    MA-VEKA'
    (Mâ-Vaka') Vâki olan, olup biten.
    MA'VEL
    Ağıt edecek yer.
    MA-VERA
    Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.
    MÂ-VERAÎ
    Öteye mensub ve âid. * Diğer âlemle alâkalı.
    MAVERA-ÜN NEHR
    Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu. * Dicle ile Fırat arası.
    MAVİYE
    Billur taşı.
    MAVNA
    Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.
    MAVTIN
    (C.: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.
    MAVZER
    Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.
    MA'Y
    Su arkı. Su mecrâsı.
    MAYE
    Damızlık. * Esas. Temel. * Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde. * Para, mal. İktidar. Güç. * İlim. * Dişi deve.
    MAYEDAR
    f. Kudretli, paralı.
    MAYE-İ ŞEB
    Gece karanlığı.
    MAYHOŞ
    f. Biraz ekşice lezzetli tatlı.
    MAYIH
    (C: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi. * Bahşiş veren, atâ eden.
    MAYIN
    ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.
    MÂYİ'
    Akıcı. Akıcı madde.
    MÂYİÂT
    (Mâyi'. C.) Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.
    MÂYİ'-İ NÂRÎ
    Ateş halinde su veya buhar.
    MÂYİİYYET
    Mâyilik, akıcılık, sıvılık.
    MAYİR
    (C: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren.
    MA'YUB
    Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.
    MA'YUBAT
    (Ma'yube. C.) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.
    MA'YUBEN
    Kusur ve ayıp sayılarak. Ayıplanarak.
    MAYUHDES
    Sonradan olan.
    MAYU'KAL
    Anlaşılır.
    MAYU'REF
    Bilinmez. * Minder altında saklanan şey.
    MA'Z
    Keçi. Karaca.
    MA'Z
    Çekmek.
    MAZ'
    Gön yağlamak. * Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.
    MAZ'
    Çiğnemek.
    MAZA
    (Mezâ) Geçti (mânasına fiil).
    MAZ'A
    Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
    MAZA MA MAZA
    Olan oldu. Geçen geçti.
    MAZACI'
    (Mazca. C.) Kabirler, mezârlar.
    MAZACİR
    (Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
    MA'ZAD
    Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise.
    MAZAĞ
    Çiğnenecek veya çiğnedikleri yemek.
    MAZAHİR
    (Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.
    MAZAK
    Darlık.
    MAZALİM
    (Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.
    MAZALLE
    (C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer.
    MAZALLE
    Yol aranılan yer.
    MAZALLENİŞİN
    f. Gölgelikte oturan.
    MAZAMÎN
    (Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler.
    MAZANNE
    (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.
    MAZANNE-İ HAYR
    Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.
    MAZANNE-İ SU'
    Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.
    MAZARR
    Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.
    MAZARRA
    Meşakkat, zahmet. * Ziyân.
    MAZARRAT
    Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
    MAZAYIK
    (Mazîk. C.) Zor güç işler. * Sıkıntılı ve dar yerler.
    MAZAZ
    Musibet, felâket ve belâ acısı. * Acıma, üzülme, kederlenme.
    MAZBATA
    Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.
    MAZBUT
    Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. * Sağlam. * Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. * Muhâfazalı. Korunmuş. * Belli, belirtilmiş.
    MAZBUTÂT
    (Mazbut. C.) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.
    MAZCA'
    (Madca) Yatılacak yer. Mezar, kabir.
    MAZCER
    (C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
    MA'ZEL
    (C: Meâzil) Irak, uzak, baid.
    MAZEM
    İki dağ arasında olan dar yol. * Dar olan her yer.
    MA'ZERET
    Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.
    MA'ZERETCU
    f. Özür arıyan.
    MA'ZERETHÂH
    f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.
    MA'ZERETMEND
    f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli.
    MAZFUF
    Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.
    MAZG
    Ağızda çiğneme.
    MAZGAL
    yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.
    MAZHAK
    (C: Mezâhık) Gülünç kimse.
    MAZHAR
    Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
     
  9. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MAZHAR-I ESMÂ
    Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan. * Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.(Cenab-ı Hak insana giydirdiği vücud libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış. O vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. L.)
    MAZHAR-I İLHÂM
    Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.
    MAZHARİYET
    Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.
    MAZIG
    Çiğneyen, çiğneyici.
    MAZINNE
    (C: Mezânin) İçinde bir şey olduğu tahmin olunan yer.
    MAZIR
    Ekşi, hâmız.
    MAZİ
    Geçmiş zaman. Geçen, geçmiş olan. * Gr: Bir işin geçen zamanda yapıldığını bildiren fiil. Fiil-i mâzi. Mazi sigası.(O Kadir-i Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eten O Zât-ı Kadir, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sani-i Hakim âhireti de yapar... M.)
    MAZİF
    Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.
    MAZİFE
    İzâfe olunmuş. * Keder, hüzün, tasa, gam.
    MAZİ-İ NAKLÎ
    Yalnız işitilen bir şeyi anlatan fiil sigası. "Nuri gelmiş" gibi.
    MAZİ-İ ŞÂD
    Neş'eli, sevinçli mâzi.
    MAZİ-İ ŞUHUDÎ
    Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.
    MAZÎK
    Dar yer.
    MA'ZİL
    Ayrı. Ayrı bir yer. * Uzak. Baid.
    MAZİLLE
    Kıldan yapılma büyük çadır.
    MAZÎM
    Mazlum.
    MAZİN
    Karınca yumurtası. * Bir kabilenin adı.
    MAZÎR
    Ekşi, hâmız.
    MA'ZİRE
    (C: Meâzir) Özür etmek.
    MAZÎRE
    Ayran.
    MAZİRYUN
    Şahtere otu.
    MAZİYAN
    Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.
    MAZİYAT
    Geçmişler. Geçen zamanlar.
    MAZİYE
    Şarap, hamr. * Beyaz iyi bal. * Beyaz ince yumuşak gömlek.
    MAZÎZ
    Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.
    MAZLEME
    (C.: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma.
    MAZLUM
    Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş. * Halim, selim, sakin, sessiz.
    MAZLUMANE
    Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.
    MAZLUMÎN
    Zulüm görmüş kimseler.
    MAZLUMİYYET
    Mazlumluk. Zulüm görmüşlük. * Sessizlik, yavaşlık.
    MAZMAZ
    (İbranice) Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'taki ismi.
    MAZMAZA
    Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.
    MAZMİ
    Sulanan ekin.
    MAZMUM
    (Zamm. dan) Zammolunmuş. İlâve olunmuş. * Yapışmış. * Zamme ile okunan.
    MAZMUN
    Meâl. Mâna. Mefhum. * Nükteli, san'atlı, ince söz. * Ödenmesi lâzım olan. * Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.
    MAZNUK
    Nezle olmuş. Nezleli.
    MAZNUN
    (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. * Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.
    MAZNUNÎN
    (Maznun. C.) Zan altında bulunanlar. Şüpheli kimseler.
    MAZRA
    Ayran. Bir nevi yemek.
    MAZRAC
    (C: Mezaric) Eski elbise.
    MAZRAHÎ
    Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.
    MAZREB
    Vuracak yer. * İlikli kemik.
    MAZRUB
    (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş. * Basılmış, damgalanmış. * Mat: Çarpılan. (Bak: Madrub)
    MAZRUBEYN
    Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.
    MAZRUF
    Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
    MAZRUFÂT
    (Mazruf. C.) Zarflı olanlar.
    MAZRUFEN
    Zarf içinde olarak. Zarflı surette.
    MAZRUR
    Zarar etmiş. Ziyan görmüş.
    MAZRUS
    Örülmüş, örülerek yapılmış. Diş takımı.
    MA'ZUB
    Kötürüm kimse.
    MAZ'UF
    Zayıf ve cılız. Zayıflamış.
    MAZUFE
    İzâfe olunmuş.
    MA'ZUL
    (Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş.
    MA'ZULEN
    Azledilmiş olarak. İşinden çıkarılmış olarak.
    MA'ZULÎN
    (Ma'zul. C.) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler.
    MA'ZULİYET
    Azledilme hâli. Açıkta kalınış.
    MA'ZUR
    Özürlü. Özrü olan.
    MA'ZURİYYET
    Ma'zurluk. Özürlülük.
    MA'ZUZ
    Katı, şiddetli, şedid.
    MAZZ
    Gönlün gamdan ve tasadan yanması. * İkrar etmek, kabul etmek, açıktan söylemek.
    MAZZ
    Nar.
    MEAB
    Ayıp yeri. * Ayıp.
    MEAB
    Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.
    MEABİD
    (Bak: Maâbid)
    MEAD
    Ahiret. (Bak: Maâd)
    MEADİB
    (Me'debe. C.) Ziyâfetler.
    MEADİN
    (Bak: Maâdin)
    MEAHİZ
    (Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.
    MEAKİL
    (Me'kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.
    MEÂL
    (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.(Meâl, te'vilin me'hazi olan "evl" mânasına masdar-ı mimîdir. Bir şeyin varacağı gâye mânasına ism-i mekân da olur ki, te'vilin hasılı demektir. Bundan başka meâl, bir şeyi eksiltmek mânasına da gelir. Onun için örfte bir kelâmın mânasını her vechile aynen değil de, biraz noksaniyle hasılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. E.T.)
    MEÂLEN
    Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil)
    MEALÎ
    (Bak: Maâlî)
    MEÂLÎ
    Kısaca mânasına ait.
    MEÂL-İ İCMALÎ
    Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.
    MEALİM
    (Bak: Maalim)
    MEALPERVER
    f. Mânâlı. * Mâna anlatan.
    MEÂN
    Mekân, menzil.
    MEANN
    Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip.
    MEAR
    Saç ve sakalın dökülmesi.
    MEAR
    Arlanacak, utandıracak şey.
    MEARİB
    İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.
    MEARİC
    (Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.
    MEARİC SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.
    MEARRE
    Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah.
    MEASİ
    (Bak: Maâsi)
    MEASİM
    Günahlar. * Günah işlenecek yerler.
    MEASİR
    (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.
    MEASİR-İ BERGÜZİDE
    Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
    MEASS
    Talep mevzii, isteme yeri.
    MEASS
    Çok cür'etli. Hiç çekinmeyen.
    MEAYİB
    Kusurlar, ayıblar, lekeler. (Bak: Maâyib)
    MEAZ
    (Bak: Maâz)
    MEAZİB
    (Mi'zab. C.) Oluklar. Su yolları.
    MEAZİF
    Sazlar. Çalgılar. Saz âletleri.
    MEAZİN
    (Me'zene. C.) Ezan okunan yerler.
    MEAZİR
    (Mi'zer. C.) Peştemallar.
    MEAZİR
    Perdeler. Hicablar. * Özürler.
    MEBAD
    (Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki...
    MEBADİ
    (Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.
    MEBADİ-İ ZARURİYYE
    Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)
    MEBAHİS
    Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.
    MEBAHİS-İ İLMİYE
    İlmi bahisler.
    MEBAL
    (Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer.
    MEBALİĞ
    (Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.
    MEBANİ
    Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.
    MEBANİ-İ KELÂM
    Sözün esâsını teşkil eden şeyler.
    MEB'AS
    (C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme.
    MEB'AT
    Yaban sığırının yatağı. * Davar ve deve yatağı. * Mekân, menzil.
    ME'BAZ
    (C: Meâbiz) Diz altındaki çukur.
    MEBDE'
    Baş taraf. Başlangıç. Başlama. * Kaynak. Kök. Temel. Esas.
    MEBDE-İ SUKUT
    Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei.
    MEBDEİYET
    Başlangıç olma işi.
    ME'BELE
    Deve duracak yer. * Devesi çok olan yer.
    MEBERRAT
    (Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.
    MEBERRE
    (C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.
    MEBERRET
    Nöbet şekeri.
    MEBGA
    Talep mevzii, isteme yeri.
    MEBGUZ
    Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.
    MEBHAS
    Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.
    MEBHUR
    Nefes darlığına mübtelâ olan, hırhır soluyan.
    MEBHUS
    Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş.
    MEBHUS-ÜN ANH
    Sözü geçmiş şey. Bahsolunan şey.
    MEBHUT
    Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem.
    MEBİ'
    (Bey'. den) Satılmış şey.
    MEBİT
    (Beyt. den) Geceleyin kalınacak yer. Geceliyecek yer.
    MEBİZ
    (C.: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık.
    MEBKALE
    (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
    MEBLAĞ
    Para, mevcud para miktarı. * Yetişmek.
    MEBLEVLE (MİBVELE)
    İçine bevledilen kap.
    MEBLU'
    (Bel'. den) Yutulmuş.
    MEBLUL
    Nemli, yaş. Islak, ıslanmış.
    MEBNA
    Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas.
    MEBNİ
    Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * ... den dolayı... e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.
    MEBRADE
    Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.
    MEBREZ
    Abdesthâne.
    MEBRUD
    Soğuk, soğumuş.
    MEBRUK
    Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.
    MEBRUR
    Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan.
    MEBRUZ
    Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub.
    MEBSEM
    (C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.
    MEBSUS
    Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.
    MEBSUT
    Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.
    MEBSUTEN
    Mebsut olarak.
    MEBSUTEN MÜTENASİB
    Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.
    MEBŞURE
    Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.
    MEBŞUŞ
    (C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.
    MEBTUN
    Karnı hasta olan kimse.
    MEBTUŞ
    Tutulmuş. * Hışım olunmuş.
    MEBTUT
    Kesilmiş ve ayrılmış.
    MEBTUTE
    Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.
    MEB'UC
    Karnı delinmiş.
    MEB'US
    Gönderilen. Ba's edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen.
    MEB'USÂN
    f. Meb'uslar. Milletvekilleri.
    MEB'USİYET
    Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.
    MEBYET
    Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.
    MEBZUL
    Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.
    MEBZULÎ
    Bolluk, çokluk, kesret.
    MEBZULİYYET
    Ucuzluk. Bolluk.
    MEBZULİYYET-İ ELVAN
    Renk bolluğu.
    MEC'
    Hurmayı sütle ıslatıp yemek.
    MECA'
    Açlık.
    MECAA
    Hilebazlık etmek, hile yapmak.
    MECADİF
    (Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.
    MECADİL
    (Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.
    MECAE
    (Mecâet) Açlık. Acıkma.
    MECAL
    Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.
    MECALÎ
    (Meclâ. C.) Aynalar.
    MECALİS
    Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.
    MECAMİ'
    (Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.
    MECAMİR
    (Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.
    MECANE
    Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.
    MECANİK
    (Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)
    MECANİN
    Mecnunlar. Deliler.
    MECARÎ
    (Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.
    MECAZ
    Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.Edebiyat: Lügatı'nın, "Mecaz" Maddesinde şu tafsilât vardır: Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında "karine-i mânia" bulunursa mecaz'dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, Muallim tarafından talebeye "tahta başına geç" denilirse, mecaz'dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel'dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:1- Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. (Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. (Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.Mânâca cüz'i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.2- Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. "Bir muharrir, kalemiyle geçinir" cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen "bereket yağıyor" cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.3- Cüz'iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz'ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir. "Marmaradan her yelkenUçar gibi neş'eli"beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).4- Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ "At" ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından "Mecaz" olur.5- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; "bizim çocuk" demesi gibi.6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye "Doktor ve Kaptan" denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.)
    MECAZE
    Cevizlik yer.
    MECAZEN
    Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.
    MECAZ-I MÜRSEL
    Edb: Kelimenin asıl mânâsıyla mecazî mânâsı arasında benzerlik bulunmasından başka bir alâka bulunmasıyla olan mecazdır.
    MECAZÎ
    Mecazla ilgili.
    MECAZİB
    (Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.
    MECBE
    Geniş ve işlek yol.
    MECBEE
    Mantar yetişen yer.
    MECBUB
    Hayası ve zekeri kesilmiş.
    MECBUL(E)
    (Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan.
    MECBUR
    Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)
    MECBUREN
    İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.
    MECBURÎ
    Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.
    MECBURİYET
    Zora tutulma. Mecburluk.
    MECC
    Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak.
    MECCAN
    Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.
    MECCANEN
    Ücretsiz, parasız.
    MECCANÎ
    Bedavacı. Parasız.
    MECCANİYET
    Ücretsizlik, meccanilik.
    MECD
    Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar.
    MECDERE
    Lâyık olacak mekân.
    MECDEYE
    Kıtlık yeri.
    MECDUD
    Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu.
    MECDUL
    Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş.
    MECDUR
    Tıb: Çiçek çıkarmış kimse.
    ME'CEL
    (C: Meâcil) Su toplanan yer.
    MECELLAT
    (Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler.
    MECELLE
    Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.
    MECENNE
    Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik.
    MECER
    Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.
    MECERRE
    (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.
    MECFER
    Beli kalın olan at.
    MECHEL
    (C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl.
    MECHELE
    Birini câhilliğe sevkeden şey.
    MECHUD
    (Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç.
    MECHUL
    Bilinmeyen. Belli olmayan.
    MECHULAT
    (Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.
    MECHULİYET
    Bilinmezlik, mechullük.
    MECHUL-ÜL AHVAL
    Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.
    MECHUL-ÜN NESEB
    Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.
    MECHURE
    Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.
    MECHURİYE
    Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.
    MECİ
    (Meciyyen) Gelme, geliş.
    MECİD
    Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir.
    MECİDİYE
    Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.
    MECL
    Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.
    MECLA
    (C.: Mecâli) Ayna, mir'at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.
    MECLEB
    Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)
    MECLİS
    Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.
    MECLİS-ARA
    f. Meclisi süsleyen.
    MECLİS-ÂRÂ
    Meclisi süsleyen.
    MECLİS-EFRUZ
    f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
    MECLİS-FÜRUZ
    f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.
    MECLİSÎ
    Meclisle alâkalı. Meclise ait.
    MECLİS-İ A'YÂN
    Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)
    MECLİS-İ MEBUSAN
    Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi.
    MECLİS-İ ÜLFET
    Konuşma meclisi.
    MECLİS-İ VÜKELÂ
    Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.
    MECLİSİYAN
    Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.
    MECLUB
    Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun.
    MECLUBİYET
    Tutkunluk, meclubluk.
    MECLÜVV
    Parlak, cilâlı. Mücellâ.
    MECMA'
    Toplanılacak yer. Kavuşulan yer.
    MECMA-I EKBER
    En büyük toplanma yeri. Mahşer.
    MECMA-I HAKAİK
    Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.
    MECMA-İ ALEYH
    Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.
    MECMA-ÜL EZDÂD
    Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet.
    MECMA-ÜL KÜLL
    Hepsinin toplandığı yer.
    MECMECE
    Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.
    MECMEDE
    Buzluk, karlık.
    MECMU'
    Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem' olunmuş. Bir araya getirilmiş şey.
    MECMUA
    Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.
    MECMUAN
    Toptan, birden, toplu olarak.
    MECMUAT-ÜL AHZAB
    Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.
    MECMUİYYET
    Topluluk. Bütünlük. Tamlık.
    MECNEB
    Çok şey.
    MECNUB
    Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi.
    MECNUN
    Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.
    MECNUNANE
    f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.
    MECNUNİYET
    Delilik. Mecnunluk.
    MECR
    Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl.
    MECRA
    Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer.
    MECRUH
    Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ.
    MECRUHÎN
    (Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar.
    MECRUR
    Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)
    MECS
    Ovmak. Dibagat etmek.
    MECUBE
    Cevap.
    MEC'UL
    Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.
    ME'CUR
    Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen.
    MECUS
    Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi.
    MECUSİ
    Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.
    MECUSİYÂN
    (Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.
    MECUSİYET
    Mecusilik.
    MECVED
    Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim.
    MECZİR
    (C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.
    MECZUB
    Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.(Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar "Cibâli Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bâzan sahvede ve daire-i akılda görünür, bâzan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı; ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise; indallah mahfuzdur, dalâlete süluk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfuz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.İşte; muvakkat veya dâimi meczub olduklarından, mânen '"mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid'aya tarafdar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. M.)
    MECZUBÎN
    (Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar.
    MECZUM
    (Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse.
    MECZUM
    Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)
    MECZUR
    Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)
    MECZUZ
    Kesilmiş, münkatı'.
    MEÇ
    Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.
    MED
    Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu.
    ME'D
    Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak.
    MEDA
    Mesafe, nihâyet. Son.
    MEDACİ'
    Yatacak yerler. (Bak: Madcâ')
    MEDAFİ'
    (Medfa. C.) Ask: Toplar.
    MEDAFİN
    (Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.
    MEDAHEK
    (Bak: Madhek-Mudhike)
     
  10. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    MEDAHİL
    (Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.
    MEDAİH
    Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.
    MEDAİN
    (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı.
    MEDAK
    Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.
    MEDAMİ'
    Göz yaşları. * Gözler.
    MEDAMİ'-İ HİCRAN
    Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.
    MEDAR
    Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)
    MEDARE
    Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.
    MEDAR-I FAHR
    İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.
    MEDAR-I İBRET
    İbret almağa yarıyan.
    MEDAR-I MAİŞET
    Geçim vasıtası.
    MEDAR-I SENEVÎ
    Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.
    MEDAR-I TAAYYÜŞ
    Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi.
    MEDARİC
    (Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.
    MEDARİS
    Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
    MEDAR-ÜL AYN
    Göz çukuru.
    MEDAS
    Harman yeri.
    MEDASE
    Harman yeri.
    MEDAYİH
    Medhe lâyık işler ve hareketler.
    MEDAYİH-İ BÂHİRE
    Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.
    MEDAYİN
    (Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler.
    MEDBEE (MEDBE)
    Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd.
    MEDBUG
    Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.
    MEDBUR
    Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh.
    MEDCEN
    Bulutlu gün.
    MEDD İŞARETİ
    Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
    MEDD Ü CEZİR
    Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.
    MEDDAH
    (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.
    MEDD-İ BİSAT
    Kilim yayma, halı serme.
    MEDD-İ NAZAR
    Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.
    MEDD-İ YED
    El uzatma.
    MEDED
    İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.
    MEDEDCU
    f. Meded isteyen, yardım arayan.
    MEDEDCUYANE
    f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.
    MEDE-D-DÜHUR
    Dünyanın sonuna kadar.
    MEDEDHÂH
    f. Meded isteyen, yardım bekleyen.
    MEDEDHÂHÎ
    f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.
    MEDEDKÂR
    f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.
    MEDEDKÂRANE
    f. Medet ve yardım edercesine.
    MEDEDKÂRÎ
    f. Yardımcılık.
    MEDEDRES
    f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir.
    MEDEDRESANÎ
    Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.
    MEDE-L-BASAR
    Gözün görebildiği kadar.
    MEDE-L-EYYAM
    Günlerin sonuna kadar.
    MEDENİ
    Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.
    MEDENİ-İ BİTTAB'
    Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.
    MEDENİYET
    Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lutfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)(Sual: Sen eskiden şarktaki bedevi aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan "mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet.. ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçâre beşeri hem gayet fakir, hem gâyet tenbel eyledi. Semâvi Kur'anın kanun-u esasisi $_ $_ $ ferman-ı esasisiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir." diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:Birincisi : Bedevilikte beşer üç-dört şey'e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmiyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası su'i-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şey'e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını dâima mübarezeye teşvik etmiş. Kur'anın kanun-u esasisi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasiyle avâmın havassa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsi kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!..İkinci Nükte : Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer ni'met-i Rabbaniye olmasından, hakiki bir şükür ve menfaat-ı beşerde istimâli iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ Risale-i Nurdaki "Nur Anahtarı"nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir mânevi şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakiki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zaruri ihtiyâcata sarf edilmeğe mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'i misâle binler misâller var.Elhâsıl : Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş... İktisad ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama'ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o biçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zâyi ediyor.Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su'-i istimâl ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedi suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi cehennem azâbı veriyor...İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur'an-ı Hakim'in dörtyüz milyon talebesinin intibahiyle ve içinde semâvi, kudsi kanun-u esasileriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsi esasi kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebediden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı Mu'ciz-il-Beyan'ın işarat ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!. R.N.)
    MEDENK
    f. Kapı sürgüsü. Kilit.
    MEDER
    Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.
    MEDFA'
    (C.: Medâfi') Ask: Top.
    MEDFEE
    Deve sürüsü. Çok miktar deve.
    MEDFEN
    Mezar. Defnedilen, gömülen yer.
    MEDFU'
    Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış.
    MEDFUAT
    (Medfu'. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.
    MEDFUN
    Defnedilmiş. Gömülmüş.
    MEDH
    Büyük bahşiş.
    MEDH
    Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.
    MEDHA
    Övmek, medhetmek.
    MEDHA
    Deve kuşunun yumurtladığı yer.
    MEDHAL
    Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.
    MEDHALDAR
    f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.
    MEDHAZA
    (C: Medâhız) Ayak kayacak yer.
    MEDHENE
    Yağhâne.
    MEDHİYAT
    (Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler.
    MEDHİYE
    Birini medhetmek için yazılan yazı.
    MEDHUL
    (Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan.
    MEDHUN
    f. Tabaklanmış deri.
    MEDHUR
    Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.
    MEDHUŞ
    Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş.
    MEDHUŞÂNE
    Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
    MEDİ
    (C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.
    MED'Î
    Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.
    MEDİBB
    Selin aktığı yer.
    MEDİD
    Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş.
    MEDÎH
    (Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu.
    MEDÎH
    Keskin.
    MEDİHA
    Medih için yazılan kaside, övme.
    MEDİHAGÛ
    f. Medheden, öven.
    MEDİHASENC
    f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.
    MEDÎN
    Borçlu. * Kul, köle, abd.
    MEDİNE
    Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi.
    MEDİNE-İ MÜNEVVERE
    Nurlu, nurlanmış şehir.
    MEDİNE-İ SELÂM
    Bağdat şehri.
    MEDİNET-ÜN NEBİ
    Eski ismi Yesrib olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) türbesinin bulunduğu Medine şehri.
    MEDKUK
    Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.
    MEDL
    Zayıf, yeyni kimse.
    MEDLEBE
    Çınarlık.
    MEDLUL
    Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.
    MEDLULİYYET
    İşâret ve delil olma hâli.
    MEDMA'
    (C.: Medâmi') Göz. Ayn. * Gözyaşı.
    MEDMEC
    Kadeh.
    MEDMUM
    Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş.
    MEDN
    Durmak, ikamet.
    MEDR
    Havuzun içini sıvamak. * Düzmek.
    MEDRAA
    Ferâce, kaftan, çarşaf.
    MEDREC(E)
    (C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu.
    MEDRESE
    (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.
    MEDRESE-İ YUSUFİYE
    Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.
    MEDRESENİŞİN
    Medreseli. Medresede oturan.
    MEDRESETÜZZEHRA
    (Medreset-üz Zehra) 1914'de Birinci Cihan Harbinden evvel Van'da; Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin açılması için teşebbüse geçtiği ve Artemit'te (Edremit) temelini attığı Şark Üniversitesi'nin bir adı.(Münazarat Risalesi'nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nurani hakikatı, bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad 19 bin altun lirayı Van'da temeli atılan o Medreset-üz Zehra'ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumi çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakikata çalıştım. 200 meb'ustan 163 meb'usun imzalarıyla o medresemiz -150 bin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilayetinde tesis eyledi. Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âlî hakikatın maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. K.L.)
    MEDRUK
    Anlaşılmış, derk olunmuş.
    MEDRUS
    Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş.
    MEDSUS
    Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey.
    MEDŞ
    Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.
    MEDUF
    Islanmış. * Dövülmüş.
    MED'UV
    Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.
    MED'UVVEN
    Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.
    MED'UVVÎN
    (Med'uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.
    ME'DÜBE
    Ziyafet. Düğün.
    MEDYUM
    (Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.(Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhani bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı zaifleştirmek için bâzı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi hattâ bâzı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen.. şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes'ele ile bâzı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Halbuki:Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalâta menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünki, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünki: Mâneviyat nâmına hakaik-ı İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bâzı büyük veliler nâmını verip İslâmiyetin esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasiyle, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. Aynen bu misal gibi; bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'i cilvesi, vahyin mazharı olan o mânevi güneşin kudsi mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki: Esfel-i sâfilindeki bir cam parçası mânen a'lâ-yı illiyyinde olan o mânevi güneşin hakikatını yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için, Celâleddin-i Süyuti ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü süluk ile terakki ederek o mânevi güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nurun isbat ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nevi sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.Fakat Nübüvvet hakikatı, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasiyle veyahut terakkiyat-ı ruhiyye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyyeye medar-ı ahkâm olamaz.Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyinde ve kudsi makamlarda olanları esfel-i sâfilin hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Adetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyuti, Celâleddin-i Rumi ve İmam-ı Rabbâni gibi zâtların seyr ü süluk-u ruhanileri gibi seyr ü süluk ile yükselerek o kudsi zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.Rü'ya-yı sâdıkada ervah-ı habise ve şeytan peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp; Sünnet-i Seniyyeye ve ahkâm-ı Şer'iyyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan ervah-ı tayyibe değildir. Mü'min ve müslüman cinni de değildir. Ervah-ı habisedir. Bu şekilde taklid ediyor. R.N.) (Bak: İspirtizma)
    MEDYUN
    Borçlu. Vereceği bulunan.
    MEEKA
    Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.
    MEENNE
    Alâmet, nişan, işaret.
    MEFAD
    Fayda vermek.
    MEFAFUN
    Aklı ve fikri zayıf olan.
    MEFAHİM
    Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
    MEFAHİR
    İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
    MEFAHİS
    (Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
    MEFAİL
    (Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.
    MEFAKA
    Ansızın tutmak.
    MEFALİS
    (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
    MEFARİK
    (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
    MEFARİŞ
    (Mefruş. C.) Kadın eşler.
    MEFASIL
    (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
    MEFASİD
    (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
    MEFAT
    (Bak: Müfad)
    MEF'AT
    Yılanlı yer.
    MEFATIR
    Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar.
    MEFATİH
    (Miftah. C.) Anahtarlar.
    MEFATİH-ÜL GAYB
    (Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri.
    MEFATİR
    (Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.
    MEFAVİZ
    (Mefâze. C.) Sahralar, çöller.
    MEFAZ
    Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.
    MEFAZE
    (C.: Mefâviz) Çöl, sahra.
    MEFDERE
    Dağ keçisinin durağı.
    MEF'EM
    Karnı geniş olan kişi.
    MEFERR
    Kaçılacak yer.
    MEFHAR
    İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.
    MEFHARET
    Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
    MEFHAR-I KÂİNAT
    (Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.)
    MEFHAS
    (C.: Mefâhis) Kuş yuvası.
    MEFHUM
    Kömürleşmiş olan.
    MEFHUM
    Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.
    MEFÎS
    Kaçacak yer.
    MEFKAD
    Kaybolacak yer.
    MEFKARET
    İhtiyaç, zaruret.
    MEFKUD
    Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.
    MEFKUDİYET
    Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.
    MEFKUK
    (C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış.
    MEFKUR
    (C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.
    MEFKURE
    (Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.
    MEFLUC
    Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.
    MEFLUCEN
    Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.
    MEFLUK
    Yoksul, zavallı, biçare, miskin.
    MEFLUL
    Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli.
    MEFRAH
    Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.
    MEFRAK
    (C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.
    MEFRAT
    Çok büyük.
    MEFRED
    Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.
    MEFREŞ
    Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.
    MEFRUG
    (C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş.
    MEFRUGÜN BİH
    Bir kimseye bırakılan şey.
    MEFRUGÜN LEH
    Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.
    MEFRUK
    Ovulmuş nesne. * Zâ'ferân ile boyanmış nesne.
    MEFRUK
    Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.
    MEFRUŞ
    Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı.
    MEFRUŞAT
    (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.
    MEFRUŞAT-I BEYTİYE
    Ev eşyası.
    MEFRUZ
    (Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan.
    MEFRUZ
    İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş.
    MEFRUZ-ÜL EDÂ
    Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş.
    MEFSAH
    Bozma. * Feshedecek, bozacak yer.
    MEFSAH
    Geniş olacak yer.
    MEFSAKA
    (Fısk. dan) Günah işlenen yer.
    MEFSEDET
    Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.
    MEFSİL
    (C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal.
    MEFSUD
    Kendinden kan alınmış kimse.
    MEFSUH
    Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş.
    MEFSUHİYET
    Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.
    MEFTAH
    Hazine.
    MEFTUH
    Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.
    MEFTUHANE
    f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.
    MEFTUK
    Fıtıklı.
    MEFTUL
    (Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş.
    MEFTUM
    Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.
    MEFTUN
    Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.
    MEFTUNANE
    Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.
    MEFTUNİYET
    Tutkunluk. Aşıklık.
    MEFTUR
    Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.
    MEFTURANE
    f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.
    MEFTURİYET
    Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik.
    MEFTUT
    Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.
    MEF'UL
    Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. "Nuri kitabı okudu" cümlesinde, kitab mef'uldür.
    MEF'UL-Ü SARİH
    Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi.
    MEFZA'
    Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer.
    MEFZAHA
    Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.
    MEFZUL
    Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.
    MEFZUR
    Eskimiş. * Parçalanmış.
    MEGAD
    Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.
    MEGAFİR
    (Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.
    MEGAFON
    Sesi yükseltip büyüten alet.
    MEGAK
    Mezar, kabir, çukur.
    MEGANİM
    Ganimet malları. Harbde alınan mallar.
    MEGAVİL
    (Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar.
    MEGER
    f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.
    MEGES
    f. Sinek.
    MEGESGİR
    f. Örümcek ağı.
    MEGES-İ ENGÜBİN
    Bal sineği. Arı. Nahl.
    MEGESRAN
    f. Yelpâze.
    MEGESVAR
    f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.
    MEGLUL
    (Bak: Maglul)
    MEGMUM
    (Bak: Magmum)
    MEGS
    (Bak: Meges)
    MEGZ
    (Bak: Magz)
    MEH
    f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay.
    MEHAB
    Dehşetli ve heybetli yer.
    MEHABB
    (Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.
    MEHABBET
    (Bak: Muhabbet)
    MEHABET
    Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.
    MEHABİL
    (Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.
    MEHACİM
    (Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.
    MEHAFET
    (Bak: Mahafet)
    MEHAH
    Tazelik, güzellik.
    MEHAİL
    (Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.
    MEHAK
    Durgun suyun yeşilliği.
    MEHAKİM
    (Bak: Mahâkim)
    MEHAL
    Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.
    MEHALİK
    (Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.
    MEHAMİD
    Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.
    MEHAMİL
    Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)
    MEHAMM
    (Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler.
    MEHAMMŞİNÂS
    f. İşinin ehli. İşden anlıyan.
    MEHAN
    (Bak: Mühan)
    MEHAN
    Ağızdan akan su, ağız suyu.
    MEHANE
    Hakaret.
    MEHANEN
    Küçümsenerek, hafifsenerek.
    MEHANET
    Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.
    MEHANNE
    Burun.
    MEHAR
    f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk.
    MEHAR
    Noksan, eksik. * Merci.
    MEHARET
    Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
    MEHARİC
    (Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.
    MEHARİC-İ HURUF
    Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.
    MEHASİN
    (Bak: Mahasin)
    MEHAŞ
    Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.
    MEHAT
    (C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik.
    MEHATT
    Menzil, konak.
    MEHAVE
    Doğru. * İnce olmak.
    MEHAVİ
    (Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası.
    MEHAVİF
    Korkulu yerler.
    MEHAZ
    Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve.
    ME'HAZ
    Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.(Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde me'hazdaki kudsiyet imtisâle sevkeder. M.)
    MEHAZA
    İşlek yol.
    ME'HAZÎ
    Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.
    MEHAZİN
    Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.
    MEHBEL
    Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu.
    MEHBİL
    (C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı.
    MEHBİT
    Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.
    MEHBİT-İ VAHY
    Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.
    MEHBUT
    Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.
    MEHBUT
    Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.
    MEHC
    Cömert, eli açık.
    MEHCEBİN
    f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.
    MEHCENET
    Küçük hurma ağacı.
    MEHCUR(E)
    (Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.
    MEHCURİYET
    Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet.
    MEHCÜV
    Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.
     

Sayfayı Paylaş