1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlıcada ''Y''ile başlayan kelimelerin anlamları

Konusu 'Türkçe Sözlük' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 7 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    YA
    Hey, ey! mânasında nida olarak kullanılır. Arapçada başına geldiği kelimenin i'rabını ötre okutur. Yâ-Halimu, Yâ-Rahimu da olduğu gibi. Yâ, terkibli kelimelerin başına gelirse; baştaki kelimeyi üstün meftuh okutur. Yâ Rabbe-l Âlemîn de olduğu gibi.Yâ üç şekilde kullanılır:1- Müennes zamiri olur. Kübrâ $ Hüsnâ gibi.2- Harf-i inkâr olur.3- Harf-i tezkâr olur. Bu hâlde elifle olursa Harf-i nidâ dır. Bâzen te'kid için kullanılır: Yâ Allah, Yâ Rabbi denildiği gibi. Bazen teessüf, istimdad ve istigase ifade ettiği de olur. Yâ meded Allah, Yâ Allah! gibi. Yâ, terdif beyan eder. Ve yahut manasına: Ya gelir ya gelmez gibi. Taaccüb ve istigrab beyan eder: Ya öyle mi? de olduğu gibi. Tasdik bildirir: Evet, hay hay mânasını ifade eder. Gider yâ gibi.
    YA
    Kur'ân alfabesindeki son harfin ismidir. Ebcedî değeri 10'dur. Hecâ harflerinin mahmuse kısmındandır. Şedide ile rihve arasında, ortadadır.
    YA EYYÜHEL HOTO
    Ey vahşi, kaba dağ adamı!
    YA LEYTE
    Keşke, ne olurdu.
    YAB
    f. "Yaften: Bulmak" mastarından emir kökü olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şifayab $ : Şifa bulan, iyileşen.
    YABAN
    f. Çöl, sahra.
    YABANİ
    Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
    YABENDE
    f. Bulan, bulucu. * Keşfeden, kâşif.
    YABİS
    Kuru.
    YABNAK
    f. Bulan, bulucu.
    YA'BUB
    Hızla akan nehir. * Suyu çok olan ark. * Bulut. * Hızla giden at.
    YÂD
    f. Anma. Hatırda tutma. Zikretme. * Hediye. * Hâtıra. * Hatır, gönül. * Uyanıklık.
    YAD-BUD
    f. Armağan, yâdigâr.
    YADBÜD
    f. Hâfıza kuvveti.
    YADDAR
    f. Hatırda tutan, unutmayan.
    YADDAŞT
    f. Hatırda tutulan şey. Hâtıra.
    YADE
    f. Hâtıra.
    YÂD-I ŞEBÂBET
    Gençlik hâtırası.
    YÂD-İ HAZİN
    Hüzünlü hâtıra.
    YADİGÂR
    Hatıra. Bir kimseyi veya bir şeyi hatırlatan.
    YADKERD
    f. Hazırlama.
    YAFE
    f. Saçma ve mânasız söz.
    YAFES
    Hz. Nuh'un (A.S.) üçüncü oğlu. Tufandan sonra Hazar Denizinin kuzeyinde yerleşmiştir.
    YAFTE
    f. "Bulunmuş, bulmuş, bulunan" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeref-yafte $ : f. Şeref bulmuş.
    YAFUF
    Turaç kuşunun yavrusu.
    YAFUH
    Bıngıldak. Yeni doğan çocukların baş kemiklerinin arasındaki yumuşaklık.
    YA'FUR
    (C.: Yaâfir) Tüyleri toprak renginde olan ceylân. * Ceylân yavrusu. * Gecenin beşte veya altıda bir bölümü. * Peygamberimizin merkebinin adı.
    YAĞFİRULLAH
    Allah mağfiret eyler, eylesin, günahlarını örtsün (meâlinde söylenir).
    YAĞMA
    f. Zorla mal alma, çapul. * Bir Türk boyu.
    YAĞMAGER
    (C.: Yağmagerân) f. Çapulcu, yağmacı, zorba.
    YAĞMAGERÎ
    f. Çapulculuk, yağmacılık.
    YAH
    f. Buz.
    YAHAMİM
    (Yahmum. C.) Kara dumanlar.
    YAH-AVER
    f. Buzlu şerbet, buzlu su.
    YAHBESTE
    Buz tutmuş, donmuş, buz bağlamış.
    YAHÇE
    f. Donmuş yağmur taneleri, dolu taneleri.
    YAHMUM
    (C.: Yahâmîm) Kara duman. * Tütün. * Kara nesne.
    YAHMUR
    Yaban eşeği.
    YAHNİ
    f. Et yemeği, yahni. * Azık, zahire. * Pişmiş şey.
    YAHPARE
    f. Buz parçası.
    YAHTE
    f. Benzer, misil, eş, nazir. * Oda. * Küçük küp.
    YAHTEMİL
    İhtimal.
    YAHUD
    f. İsterseniz, veyâ. İyisi.
    YAHUDİ
    Hz. Yakub'un (A.S.) oğullarından Yehuda'ya mensub olan. Benî İsrail. Musevî. (Bak: İsrail)Yahudilerin vaziyetlerine ve seciyelerine işaret eden âyetler şunlardır: 2: 60-66 arası. 5: 62-64 arası ve 17: 4.(Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur'anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf riba yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor. S.)
    YAHYA (A.S.)
    Zekeriya'nın (A.S.) oğludur. Benî İsrail Peygamberlerinden ve İsa Aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel edenlerden olmuştu. Hz. İsa'dan (A.S.) önce Tevrat'a göre hareket ederdi. Kudüs'ün o zamanki reisi, Hz. Yahya'nın, Hz. Musa şeriatı üzere amel etmediğini ileri sürdüklerinden şehid ettiler.
    YAHYAH
    Beri gel demektir.
    YAİS
    (Ye's. den) Ümitsiz, kederli, me'yus.
    YAKAZA
    (Bak: Yakza)
    YAKAZAN
    Uyanık kimse. * Tozu yükselen toprak.
    YAKIK
    Katı nesne.
    YAKITÎ (YAKUTÎ)
    Kırmızı üzüm.
    YAKIZ
    (C.: Eykâz) Uyanık.
    YAKÎN
    Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.(Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır. İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez. Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek. Meselâ; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerliyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık ise; ateşin yakması ve sâir sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de hakk-al yakîn deniyor. (Hakkalyakîn: Abdin sıfatları, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında fâni olup, kendisi onunla ilmen ve şuhuden ve hâlen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)
    YAKÎNEN
    Hiç şübhesiz olarak, kat'i surette.
    YAKÎNÎ
    Şüphe edilmeyecek ilmî halde, hiç şeksiz bilinmeğe dair.
    YAKÎNİYYÂT
    Yakînî bir surette bilinenler.
    YAKTÎN
    Kabak, kavun ve karpuz gibi dalları yerde yayılan bir nebat adı.
    YA'KUB (A.S.)
    Kur'an-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerdendir. Yusuf Aleyhisselâm'ın babası ve İshak Aleyhisselâm'ın oğludur. Bir adı da İsrail olduğundan bu sülâleden gelenlere İsrail oğulları mânasına, Benî İsrail denilmektedir. Büyük oğlunun adı Yehud olduğundan sonradan bunlara Yahudi denilmiştir. (Bak: Yusuf A.S.)
    YAKUT
    Çeşitli renkleri olan kıymetli bir süs taşı.
    YAKUT-U MÜZAB
    Erimiş yakut. * Göz yaşı. * Kan. * Kırmızı şarap.
    YAKUT-U ZERD
    Sarı yakut. * Güneş.
    YAKZA
    Uyanıklık. Dikkatte olma.
    YAKZÂN
    Uyanık.
    YAKZATEN
    Uyanık olarak. Şuurlu ve dikkatli surette.
    YÂL
    f. Kuvvet, güç. Boyun, gerdan.
    YÂL Ü BÂL
    Boybos düzgünlüğü.
    YALAK
    Hayvanların su içmelerine mahsus içi oyuk kütük veya taş. Çeşmelerin musluğu altına konulan tasa da bu ad verilir.
    YALAN
    (Bak: Kizb)
    YALDIZ
    t. Cilâ. * Parlatmağa yarıyan şey.
    YALE
    f. Sığır boynuzu.
    YALMEND
    f. Aile reisi. Aile başkanı.
    YA'LUL
    (C.: Yeâlil) Beyaz bulut. * Su üzerinde peydâ olan kabarcık. * Çift hörgüçlü deve.
    YALVANE
    f. Kırlangıç kuşu.
    YAM
    f. Posta beygiri.
    YAMAK
    Yardımcı, yardak, muavin.
    YA'MELE
    İşe dayanıklı cins dişi deve.
    YAMUR
    Başının ortasında bir sürü boynuzları olan bir cins geyiğin erkeği.
    YA'MUR
    (C.: Yeâmir) Bir nevi ağaç. * Oğlak. Kuzu.
    YAN
    f. Hastanın sayıklaması.
    YANESUN
    Anason otu.
    YA'Nİ
    (Yâni) Bundan maksat, demek, demek isteniyor ki.
    YANİ'
    Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.
    YANKESİCİ
    Biçimine getirerek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız.
    YÂR
    f. Dost, ahbab, tanıdık. * Yardımcı. * Âşık. Mâşuk, sevgili.
    YARA
    f. Güç, kuvvet, kudret, takat.
    YÂRÂN
    f. Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer.
    YARANE
    f. Dostça.
    YÂRÂN-I AŞK
    Âşıklar, aşk dostları.
    YÂRÂN-I SAFÂ
    Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.
     
  2. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    YÂRE
    Yara.
    YÂRE
    f. Bilezik.
    YÂRE-İ HİCRAN
    Ayrılık yarası.
    YAREK
    f. Dölyatağı. Meşime.
    YÂR-I BÎVEFÂ
    Vefasız dost.
    YÂR-I CİHAR
    (Bak: Çar yâr)
    YÂR-I GAR
    Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en sâdık sahabesi Hazret-i Ebubekir Radıyallahü Anh'ın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağaraya girdiklerinde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır. (Bak: Sıddık)
    YÂR-I KADÎM
    Eski dost.
    YARI ÜMMİ
    Yazıyı tam yazamayan. * İlmi daha ziyade ilhama istinad eden.
    YÂRÎ
    f. Yardım. * Dostluk.
    YARMEND
    f. Dost, muin, yardımcı.
    YARRES
    f. İmdada yetişen.
    YASEMİN
    f. Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç.
    YASIB
    Yeşim taşı.
    YASIF
    Yeşim taşı.
    YASİN
    Yâ Seyyid yâ insan gibi muhtelif manalar rivayet edilir. Şifredir Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) fıtraten, hilkaten, edeben ve ahlâken en yüksek olduğu herkesçe bilindiğinden bu isim kendisine verilmiştir. (Bak: Huruf-ı mukattaa)
    YASİN SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 36. suresinin ismidir. Mekkîdir.
    YASİR
    Sol tarafa giden.
    YA'SUB
    Arı beyi. * Emir, bey, reis. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir atının ismi. * Atın alnındaki beyazlık. * Bir nevi kuş.(Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. M.)
    YÂVE
    f. Hezeyan. Yalan. Yaygara. Saçma sapan söz. * Sahipsiz hayvan.
    YÂVE-GÛ
    (C.: Yâve-guyân) f. Saçmasapan konuşan, saçmalayan.
    YÂVER
    f. Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. * En yakın memur. * Devlet büyüklerinin yanında bulunan en yakın memur.
    YÂVERÂN
    (Yâver. C.) f. Yâverler. Yardımcılar.
    YÂVERÎ
    f. Yâverlik, yardımcılık.
    YÂVER-İ EKREM
    Cenab-ı Hakk'ın emrinde çalışan en makbul yâver, en kerim olan Hazret-i Muhammed. (A.S.M.)
    YAVUZ
    şiddetli yanan. * A'lâ, fevkalâde. * Pek sert.
    YAVUZ SULTAN SELİM
    (Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın çadırına kurşun atacak kadar işi ileri götürdüler. Yavuz Selim hemen çadırından dışarı fırladı; atına atladığı gibi toplu bir halde duran Yeniçerilerin arasına atını sürdü, öfkeli nazarlarla sert sert baktıktan sonra:" -Bre asker kıyafetli korkak herifler! Askerî itaat, emre muhalefetten mi ibarettir? Zahmete katlanmadan zafer kazanmak kande görülmüştür? Şecaat ve erliğinden şüphe edenler, rahatını düşünenler geri dönüp karılarının yanlarına gitsinler. Ben buraya kadar zahmetler ihtiyar edip, kemal-i zelilâne bir surette geri dönmek için gelmedim. Şemşir-i celâletim altında hamaset ve şecaat göstermek isteyenler benimle beraber gelsinler. Siz gelmezseniz, ben yalnız da giderim...' diyerek atını Çaldıran'a doğru sürmüştür. Neticede Şah İsmail'e galip geldi. Şiiliğin Anadolu'ya yayılmasına mani oldu. Daha sonra Tebriz ve Mısır'ı aldı. Hutbelerde "Haremeyn-i Şerifeyn'in Hâdimi" diye ismini okuttu ve ilk Osmanlı Hâlifesi oldu. Osmanlı Devletinin topraklarını iki misline çıkardı. Büyük bir İslâm ittihadı için gayret gösteriyordu. Şirpençe denilen bir çıban vesilesi ile Rahmet-i Rahman'a kavuştu. Türbesi, İstanbul'da yaptırdığı Sultan Selim Camii avlusundadır. (R. Aleyh)
    YAZDEH
    f. Onbir.
    YAZDEHÜM
    f. Onbirinci.
    YA'ZİD
    Acı marul.
    YEAKİB
    (Ya'kub. C.) Erkek keklikler.
    YEALİL
    (Ya'lul. C.) Suları berrak ve saf akan göller. * Beyaz bulutlar. * Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar. * Çift hörgüçlü develer.
    YEASİB
    (Ya'sub. C.) Reisler, başkanlar, başlar. * Arıbeyleri.
    YEBAB
    f. Yıkık, bozuk, harap, virâne.
    YEBAN
    f. Sahra, çöl. * Issız ve tenha yer.
    YEBANİ
    f. Görgüsüz, kaba. * Yabâni, kırlarda biten. * Sıkılgan, ürkek. (Bak: Yabani)
    YEBES
    Sonradan kuruyan yaş mevzi.
    YEBREM
    Gelberi ismiyle bilinen bir cins demir kürek.
    YEBS
    Islak şeyin kuruması.
    YEBUSET
    Kuruluk, nemsizlik, rutubetsizlik.
    YE'CÜC VE ME'CÜC
    Kısa boylu olacakları söylenen ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçen ve ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin ismi.(Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatının icmâli Kur'anda olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'anın muhkemâtından olan icmâli gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin içtihadları karışmasıyla tâbir isterler. Evet $ Bunun bir te'vili şudur ki: Kur'an'ın lisan-ı semavîsinde "Ye'cüc ve Me'cüc" nâmı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zir-ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdı onlardandır. Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyet-perverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare Bolşevikliğe inkılâb etti. Ve Bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise; Çin-i Maçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acâib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî'nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'an'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizane ve muhakkikane haber vermiş. Ş.) (Bak: Mürted)
    YED
    El. * Mc: Kuvvet, kudret, güç. * Yardım. * Vasıta. * Mülk.
    YEDAN
    Eller. İki el.
    YEDEYN
    İki el.
    YED-İ BEYZÂ
    Musa Aleyhisselâm'ın mu'cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında kullanılır.
    YED-İ EMİN
    Kanunen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs. * Mahkemece kendisine bir şey emanet olunan kimse. * Emniyetli, tehlikesiz ve korkusuz yer. * Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir lâkabı.
    YED-İ KUDRET
    Allah'ın kudreti ve kudretinin tasarrufu.
    YED-İ RAHMET
    Rahmet eli, Rahmetle ihsan edilmesi.
    YED-İ TASARRUF
    Sahibolma, sâhiblik.
    YED-İ TULÂ
    En uzun el. * Geniş nüfuz. * Tam, çok geniş ilim ve ihtisas. * Büyük kudret.
    YEDİYY
    El ile dokunmuş.
    YEDULLAH
    Cenab-ı Hakk'ın kudreti, yardımı.
    YEFA'
    Yüksek yer.
    YEFEN
    Bunak adam.
    YEFTENC
    Sevgililerin zülüfü kendisine benzetilen siyah renkli büyük bir yılan.
    YEGÂN
    f. (Yek. C.) Birler. Tekler. Teker teker.
    YEGÂN YEGÂN
    f. Ayrı ayrı. Birer birer.
    YEGÂNE
    Tek, bir.
    YEGÂNE-GÎ
    f. Teklik, yegâne ve tek oluş.
    YEGDEN
    f. Birden, birdenbire.
    YEGUS
    Nuh Aleyhisselâm'ın kavmine ait bir put.
    YEHHİR
    Katı ve sert taş. * Serap.
    YEHMA
    Sahra, çöl.
    YEHMUM
    Kömür gibi simsiyah olan şey. * Zifir ve kara duman. * Cehennem ahalisini ihata eden perde.
    YEHMUR
    Çok sözlü, çok konuşan adam. * Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi. * Yeri götüren balık.
    YEHR
    İnat etmek.
    YEHUD
    Yakub (A.S.) ın büyük oğlunun adıdır. (Bak: Ya'kub)
    YEİS
    (Ye's) Ümitsizlik. (Bak: Ye's, Himmet)
    YEK
    f. Bir, münferid. * Bir oluş, birlik.
    YEK-ÂVÂZ
    f. Tek sesli, bir sesli. * Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. * Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume.
    YEKÂYEK
    f. Birer birer. Tek tek. * Ansızın.
    YEKBAR
    (Yekbâre) f. Bir defa, bir kere. Bir defada.
    YEKCİNS
    f. Aynı cinsten.
    YEKÇEŞM
    Tek gözlü. * Âhir zamanda gelecek olan Deccal'ın bir ismi. "Sadece dünya hayatını şiddetle isteyip âhireti unutan ve inkâr eden" meâlinde mecazen söylenilmiştir. * Güneş. (Bak: Deccal)
    YEKDANE
    f. Eşi, benzeri olmayan. Tek.
    YEKDEM
    f. Bir nefes, çok az, çok kısa.
    YEKDEST
    f. Bir elli, tek elli. * Bir çeşit, bir cins. * Eskiden yapılmış bir çeşit rende.
     
  3. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    YEKDİĞER
    Bir başkası.
    YEK-DÜ-SE
    f. Bir-iki-üç.
    YEKE
    f. Yalnız, bir, tek.
    YEKNESAK
    Devamlı aynı halde olan. Biteviye. Değişmez bir hal.(Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider. L.)
    YEKPA
    f. Tek ayaklı. Topal.
    YEKPARE
    Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
    YEKREH
    f. Riyasız, doğru.
    YEKRİŞTE
    f. Uygun, muvafık, yaraşır. * Şefkatli.
    YEKRU(Y)
    f. İki yüzlülük yapmayan, riyasız. * Hâlis ve itimad edilir dost.
    YEKRUZ
    f. Bir günlük. Geçici, muvakkat.
    YEKSAL
    f. Bir yıllık. Bir yaşında.
    YEKSAN
    Beraber. Bir. * Düz. * Her zaman.
    YEKSER
    f. Baştan başa. * Ansızın. * Yalnız başına.
    YEKSÜVARE
    (C.: Yeksüvârân) Yalnız başına ata binen. * Mc: Arkadaşı olmayan kimse.
    YEKŞEBE
    f. Bir gecelik.
    YEKTA
    Tek, yalnız, eşsiz. * Bir kat.
    YEKTENE
    f. Tenha, yalnız başına.
    YEKÛN
    Toptan, hepsi. Netice. Toplam. (Arapçada; olur-oluyor mânâsınadır)
    YEKVÜCUD
    Tek kişi gibi. Hep birden.
    YEKZEBAN
    Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik. * Aynı dili konuşan. Bir dilde.
    YEL
    (C.: Yelân) Pehlivan. şampiyon.
    YELAN
    (Yel. C.) f. şampiyonlar, pehlivanlar.
    YELDA
    f. Uzun.
    YELE
    f. Kuvvetle saldıran. * Otlağa salınmış hayvan sürüsü. * Koşan, koşucu, seğirten. * Bazı hayvanların ensesindeki kıllar.
    YELEB
    Beyaz deve. * Polat demir. * Toplamak, cem'etmek. * Deriden yapılmış cübbe, zırh ve gömlek. * Kalkan.
    YELEK(A)
    Her nesnenin beyazı. * Beyaz keçi.
    YELEL
    Üst dişlerin kısa olması.
    YELEM
    Aslâ yemişi olmayan sert ve katı ağaç.
    YELEMLEM
    Deri. * Bir yerin adı. (Yemenliler ihramı orada giyerler.)
    YELENDED
    Etli, semiz kimse.
    YELMA'
    Yalancı. * Serap.
    YELMEK
    (C.: Yelâmık) Kalın kaftan.
    YELPEZ
    Yelpaze. * Serinletmek için el ile havalandırma âleti.
    YELTENMEK
    t. Bir şeye başlamağa niyet etmek. Teşebbüse kalkışmak. Özenmek. Taklide çalışmak.
    YEMAME
    Ehlî güvercin.
    YEMEN
    Arap diyarında bir vilayet ismi.
    YEMHUR
    Uzun boylu adam. * İt sineği.
    YEMİN
    Sözü Allah'ı (C.C.) zikrederek kuvvetlendirmek. Kasem. * El tutuşarak, Allah'a bağlılıklarını bildirerek, Allah'a ve birbirlerine söz vererek ahitleşmek. * Mübarek. * Sağ taraf, sağ el.
    YEMİN-İ LÂĞV
    Alışkanlıkla veya dil sürçmesiyle veya sehven yapılan yemindir (ki; şer'an kefâret lâzım gelmez).
    YEMM
    Deniz, bahir, derya, umman. * Güvercin kuşu.
    YEN'
    Yemişin olgunlaşması.
    YENABİ'
    (Yenbu'. C.) Kaynaklar, pınarlar, çeşmeler. * Kedi yavruları.
    YENABİ'-İ ULÛM
    İlim kaynakları, çeşmeleri.
    YENARIK
    Yassı bilezik.
    YENBAGİ
    Münasib, uygun, şâyân. Lâzımgelir, icab eder, gerekir.
    YENBU'
    (C.: Yenâbi) Pınar, kaynak. * Kedi yavrusu.
    YENBUB
    Dikenli bir ağaç.
    YENGEÇ
    t. Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan.
    YENHUB
    Korkak.
    YENME
    (C.: Yünem) Bir nevi ot.
    YERA
    (Yerâa. C.) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar. * Ateşböcekleri.
    YERA'
    Sığır buzağısı.
    YERAA
    (C.: Yerâ) Kamış düdük. * Yontulmamış kalem.
    YERABİ'
    (Yerbu'. C.) Tarla fareleri.
    YERBU'
    (C.: Yerabi') Arap tavşanı adı verilen yaban faresi.
    YEREKAN
    Sarılık hastalığı. * Ekin âfetlerinden bir âfet.
    YERER
    Katı ve sert nesne.
    YERHAMÜKÜMULLAH
    Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin meâlinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir. (Bak: Teşmiyet)
    YERHUM
    Erkek kartal.
    YERKU'
    Şiddetli açlık.
    YERMA'
    (C.: Yerâmi) Alçı taşı.
    YERUN
    Ağu, zehir. * Aygır suyu.
    YE'S
    Emelinden kesilmek. Ümidsizlik. Nevmid olmak. Matlubunun hâsıl olmasına ümidini kesmek.(Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olmayan azaptan korka, ye'se düşer. Böyle me'yusun gözüne, dinî mes'elelere münafi edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez; diğer emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. M.N.) (Bak: Ucb)
    YESAG
    f. Kanun, nizam. * Yasak.
    YESAR
    Sol, sol el. * Varlık, zenginlik. * Gençlik. * Bolluk. * Kolaylık.
    YESARET
    Zenginlik. * Kolaylık.
    YESARÎ
    Sola ait. Sol ile alâkalı.
    YE'S-AVER
    f. Ümitsizlik veren. Me'yus eden.
    YESBEHUN
    Yüzerler. (manasında)
    YE'S-EFZA
    Kederi, ye'si ve elemi artıran.
    YESER
    Kolaylık, sühulet. * Birinin sağ tarafından gelme. * Yün, ip gibi şeyleri bükme.
    YESİR
    Az şey, az, kalil. * Kumarbaz. * Kolay.
    YESR
    Öldürmek.
    YESRİB
    Medine-i Münevvere'nin müslümanlıktan evvelki ismi. (Bak: Medine)
    YESSİR
    Kolaylaştır (meâlinde duâ).
    YESTEUR
    Medine yakınında bir yer. * Deve sağrısına yapılan palas. * Belâ. * Bâtıl. * Misvak ağacı.
    YESUR
    Kumarbaz.
    YEŞB (YEŞF-YEŞM)
    Yeşim denilen taş.
    YEŞK
    f. Köpek dişi adı verilen sivri diş.
    YETAMA
    (Yetim. C.) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
    YETEM
    (Bak: Yütm)
    YETİM
    Babası ölmüş olan çocuk. * Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)
    YETİME
    Yetim kız. * Eşsiz.
    YETİM-HÂNE
    f. Yetim çocukların bakılıp beslendiği yer.
    YETİM-ÜT TARAFEYN
    Anası ve babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk.
    YETN
    Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması.
    YETU'
    Sütleğen otu.
    YEUK
    Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin putlarından bir putun ismi.
    YEUS
    (Ye's. den) Ümitsiz, ümidi kesilmiş, me'yus.
    YEVM
    Gün. Yirmidört saatlik zaman. * Sene. * Asır. Devir. * Devre.
    YEVMEN FE YEVMEN
    Günden güne, gittikçe.
    YEVMÎ
    Günlük. Güne ait.
    YEVM-İ FASL
    İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki isimler de verilir: Yevm-ül cem', yevm-ül cevab, yevm-ül cezâ, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül feza-ul ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisâb, yevm-ül ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül karia, yevm-ül kıyam, yevm-ül kıyame, yevm-ül mev'ud, yevm-ül miâd, yevm-ül misak, yevm-ül mizan, yevm-ül va'd, yevm-ül vâkıa, yevm-üs suâl, yevm-ül arz.
    YEVM-İ MİSAK
    Sözleşilen gün. * Kıyâmet Günü.
    YEVM-İ NÜŞUR
    Kıyamet günü, mahşer günü. Herkesin amel defterinin açılıp neşredilip gösterileceği gün.
    YEVM-İ ŞEVK
    Şaban-ı Şerifin otuzuncu günü. Ramazan olması zannedilip ancak hilâl görülmedikçe oruç tutulması münasib olmayan gün.
    YEVM-İ TENAD
    Kıyamet günü.
    YEVM-İD DİN
    Din günü, ceza günü, mâneviyat günü.(...Nasıl dünya; maddiyat ve maddî harekâtın ve amellerin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semeratlarını, belki o fâniyat ve zailâtın bâki ve dâimî eserlerini ve âlem-i misal sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyat ve zaillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir, diye ifade ediliyor. E.L.)
    YEVMİYE
    Gündelik. Bir günlük çalışmanın neticesi alınan ücret. * Günlük hadiseleri günü gününe kaydetmeğe yarıyan defter, gazete.
    YEVM-ÜL FETİH
    Fetih günü. * Mekke-i Mükerreme'nin fethi.
    YEVM-ÜL HAMİS
    Perşembe günü. Beşinci gün.
    YEVM-ÜL HULUD
    Kıyamet günü.
    YEVM-ÜL HURUC
    Kıyamet günü.
    YEVM-ÜN NAHR
    Zilhiccenin onuncu günü.
    YEVM-ÜT TELÂKİ
    Kıyamet günü. Ruz-u mahşer.
    YEZ
    f. Bağ, bahçe, tarla vs. gibi arazilerin etrafına çekilen dikenli çalı. Çit.
    YEZDAN
    f. Cenab-ı Hak. * (Mecusilerce) : Hayırları yaratan hayır ilâhı dedikleri mevhum mâbud.
    YEZDANÎ
    İlâhî. Yezdan'a ait ve müteallik.
    YEZEK
    f. Bekçi, gece bekçisi.
    YEZİD
    (Hi: 26-64) Hz. Muaviye'nin (R.A.) oğlu ve Emeviye Devletinin ikinci halifesi. Şam'da doğdu. Zamanında Kerbelâ hâdise-i elîmesi meydana geldi.
    YEZİD BİN EBİ SÜFYAN
    Ebu Süfyan'ın oğlu. Hz. Muaviye'nin büyük kardeşi idi. Ashab-ı kiramdan ve çok sâlih bir zât olup, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde müslüman oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallâhü anh'ın Şam'a gönderdiği orduda bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin valisi olmuştu. Taundan vefat eyledi. (R.A.)
    YOGA
    Bâtıl Hind felsefe sistemi. Bunlar tam bir dalgınlık ve hareketsizlik ile ve çile çekmekle gayelerine ulaşacaklarını sanarlar.
    YOGİ
    Hindistan'da çilecilere (yogalara) verilen isim.
    YOL-DAŞ
    Yol arkadaşı.
    YORDAM
    t. Edâ. * Alâyiş, tantana, debdebe. * Meleke, çalım, çeviklik, alışkanlık, yatkınlık. Çabukluk.
    YORUM
    Uydurma bir kelimedir. (Bak: Tefsir)
    YORUMLAMAK
    (Bak: Tefsir etmek)
    YUCE
    f. Damla, katre.
    YUDA
    Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir ve onu ihbar edip ihanet etmiştir. Yehuda veya Yuda Şem'un da denir. (Ol hangi acib sır ki, çıkar göklere İsa. Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda. E.L.)
    YÛDLÛN
    Tarhun otu.
    YUG
    f. Boyunduruk.
    YUH
    (Yuhâ) Güneşin isimlerindendir. * Türkçede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.
    YUHANNA
    Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerinden birisidir. İncillerden birisini yazmıştır. İbranicede Yahya mânasına gelir. Yuhannes, Ohannes, Con (Fr.: Jan) denir.
    YUNUS (A.S.)
    Benî İsrail peygamberlerinden ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçenlerdendir. Elyesa (A.S.) dan sonra Ninova şehrine gönderildi. Şehir ahalisi kendisine itaat etmediği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve oradan denize atılmış. Cenab-ı Haktan emir almadan şehri terk ettiğinden bu hâl başına gelmişti. Büyük bir balık onu yuttu. Hz. Yunus tam bir iltica ile Allah'a dua etti ve balık onu gece, bir sahil kenarına bırakıverdi. Sıhhat bularak tekrar Ninova şehrinde ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğe devam etti.(İşte Hz. Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor. Onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim heva-yı nefsimiz hutumuz (balığımız) dur. Hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder, bizim hutumuz ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur biz de Hazret-i Yunus'a (A.S.) iktidâen umum esbabdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip "Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzâlimîn" demeliyiz. L.)
    YUNUS EMRE
    (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile görüştü. Risalet-in Nasuhiye isminde Mesnevî tarzında bir eser yazdı. Şiirleri daha sonra "Divan" adlı bir kitapta toplandı.Mevcudattaki her zerrede Cenab-ı Hakk'ın varlık ve birliğini okutturan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bir eserinde, sinek kanadının hârika san'atından, tevhide delil ve alâmet olduğundan bahsederken şöyle der:"- Bir sineğin kanadı, vücudu ne kadar hârika bir san'at-ı Rabbaniye olduğuna lâtifâne bir işaret olarak meşhur Yunus Emre'nin bu fıkrası ne güzel bildirir:Bir sineğin kanadın, kırk kağnıya yüklettim. Kırkı da çekemedi, şöyle kaldı yazılı..."
     
  4. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    YUNUS SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 10. suresidir. Mekkîdir.
    YUSUF (A.S.)
    Hz. Yakub'un (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendisini çok severdi. Gördüğü bir rüyayı babası tabir ederek peygamber olacağını ve bütün kardeşlerinin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri kendisini kıskandıkları için bir hile ile izini kaybetmek istediler ve bir kuyuya attılar. Oradan Mısır'a giden kervancılar aldılar. Mısır'da köle diye sattılar. Sarayda Mısır Maliye Nâzırı'nın yanında hizmet ederdi. Güzelliği, temizliği dillere destan oldu. Mısır Azizi'nin karısı Zeliha'nın iftirasına uğrayarak bir müddet hapiste, zindanda kaldı. Orada peygamberlikle müşerref oldu. Mısır Meliki'nin gördüğü rüyayı en sahih olarak Hz. Yusuf (A.S.) tabir ederek bir müddet sonra hapisten çıktı. Rüyadaki tabir gibi yedi sene bolluk oldu. Ve ondan sonra da yedi sene kıtlık başlamıştı. Hz. Yusuf da Hazine Nâzırı tayin edildi. Her taraftan mahsul, yiyecek almağa gelirlerdi. Kenan illerinde hasta ve Yusufuna ağlamakla gözleri görmez olan Hz. Yakub'un evlâdları da mahsul almak için geldiler. Hz. Yusuf evvelâ onları tanımazdan geldi, sonra onlara iyilik etti ve babalarını da Mısır'a davet etti. Yusuf'un gömleğini gözüne sürmekle Hz. Yakub'un gözleri de açılmıştı. Yusuf (A.S.) Mısır'a aziz oldu, Zeliha ile evlendi. Kardeşleri, babası da Mısır'a davet edildi ve mes'udane bir hayata kavuştular. Kısas-ı Enbiya)(Hz. Yusuf (kendisi) Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti. O saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun...İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına bak ki, Kıssa-i Yusuf'un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki; kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır... Hem Hz. Yusuf'un âlî sıddıkiyyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor. M.)
    YUSUF SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 12. suresidir. Mekkîdir.
    YUŞA (A.S.)
    Hz. Musa'dan (A.S.) sonra peygamber olmuş ve Benî İsrail'i çöllerden kurtarmıştı. Ondan sonra pek çok reisler Yahudilerin idaresinde bulundu, bazan da hâkimsiz kalarak esaret hayatı yaşadılar. Tâ bir müddet sonra İsmail (A.S.) hâkim oldu. Onbir sene Benî İsrail'i idare etti. Sonra içlerinden bir melik olmasını istediler. İsmail (A.S.) Tâlut'u intihab eyledi. Benî İsrail meliklerinin birincisi Tâlut oldu. Tâlut saltanata geçtikten sonra Hz. İsmail'in (A.S.) tedbiri üzere Benî İsrail'den bir ordu tertib etti ve Filistin üzerine yürüdü. Düşmanları Amelika ordusu karşı geldi. Reisleri Câlut meydana çıkıp er istedi. Tâlut tarafından Hz. Dâvut çıktı ve Câlut'u öldürdü. Bir müddet sonra devlete, Benî İsrail'e Hz. Dâvut (A.S.) hâkim oldu. Amelika ile sonradan bir muharebede Tâlut öldü. Dâvut (A.S.) nübüvvetle saltanatı cem' eyledi. Kudüs'ü pay-i taht eyledi. Kırk sene idareyi Musa'nın (A.S.) şeriatı üzerine Benî İsrail'i idare eyledi.
    YUZ
    f. Kaplanı andırır yırtıcı bir hayvan, pars.
    YUZE
    f. El açan, dilenci.
    YÜBS
    Kuruluk.
    YÜBUSET
    Kuruluk.
    YÜDİ
    (Yed. C.) Eller.
    YÜMKİN
    Olabilir, mümkün olur.
    YÜMN
    (Yümün) Kuvvetli, uğur, bereket.
    YÜMNA
    Sağ taraf, sağ el.
    YÜMNE
    Yemen alacalarından bir alaca kumaş.
    YÜMNÎ
    Uğura, berekete ait. Uğurlu.
    YÜMN-İ İMAN
    Kuvvetli imandan gelen bereket ve kuvvet, saadet.
    YÜMUM
    (Yemm. C.) Denizler.
    YÜRNA
    Kına.
    YÜSCAN
    Yeşil taylasanlar.
    YÜSR (YÜSÜR)
    Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah.
    YÜSRA
    Sol taraf. Sol el. (Eyser'in müennes)
    YÜSRET
    Kolaylık, sühulet. Rahat.
    YÜSRUG
    Ot arasında olan kırmızı bir böcek.
    YÜSUR
    Ekşi yüzlü olmak.
    YÜSÜR
    Kolaylık, sühulet, yüsr.
    YÜTM
    (Bu kelime esasen infirad mânasına gelir) Bir çocuğun pederi vefat etmekle pedersiz kalması ki: Bu, yalnız insanlara mahsustur. Hayvanatta ise vâlidesiz kalmaya denir. Yetim de denir. (L.R.)
    YÜUS
    (Ye's. C.) Yeisler, ümitsizlikler, kederler.
     

Sayfayı Paylaş