1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlıcada ''Z''ile başlayan kelimelerin anlamları

Konusu 'Türkçe Sözlük' forumundadır ve arz-ı hal tarafından 7 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    Z?YUT
    (Zeyt. C.) Yağlar.
    ZA
    (-Zây) f. " Doğuran" anlamına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nâdire-zâ $ : Nâdir şeyler yapan, bulunmaz şey meydana getiren.
    ZA
    Zı harfinin bir adı. "Zâ-yı mu'ceme" de denir. Noktalı olduğundan dolayı " : tı" harfinden ayırdetmek için bu isim verilmiştir.
    ZA
    Sâhib, malik, erbab, ehil mânalarında olup, "Zî" ve "Zû" şeklinde de kullanılır. (Müennesi "Zât" dır)
    ZA
    Bu, şu mânalarına gelir. Ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hâkezâ: Bunun gibi, böyle.
    ZA
    Ze harfinin adı.
    ZAAF
    (Bak: Za'f)
    ZAAL
    Şâdlık, neşeli oluş, neşat.
    ZAAN (ZIÂN)
    Deve üstüne mahfe bağladıkları ip.
    ZAAR
    şiddetli korku.
    ZA'AR
    Zâlim kimse ki herkes ondan korkar.
    ZAARRE
    Kişinin ahlâk ve huyunun kötü olması.
    ZAAZİ'
    (Za'zaa. C.) Sarsmalar, ırgalamalar.
    ZAB
    (Zevben - Zevebânen) Eriyen, erimiş, eridi.
    ZA'B
    Def'etmek, kovmak. * Doldurmak.
    ZA'B
    Avaz, ses, savt. * Bacanak.
    ZAB'
    Sırtlan.
    ZABAB
    Rutubetli duman. Sis.
    ZABAZIB
    Devenin çok acıktığında karnının ötmesi.
    ZABB
    Kertenkele, keler.
    ZA'BEL
    (C.: Zeâbil) Karnı büyük, boynu ince olan çocuk.
    ZABIT
    Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı. * Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı. * Yazı varakası. * Birçok kimselerce imzalanan rapor.
    ZÂBITA
    Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet kuvveti, polis. * Fık: Bütün hususlara şâmil olmayıp yalnız bir hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun ve âdet, zabt ve idareye vesile olan bağ.
    ZÂBITA-İ AHLÂKIYE
    Ahlâk zâbıtası.
    ZÂBITA-İ BELEDİYE
    Belediye zâbıtası.
    ZÂBİH
    (Zebh. den) Boğazlayan, kesen. Kurban kesen.
    ZABİL
    Kısa boylu.
    ZÂBİT
    (C.: Zâbitân) Askere kumanda eden rütbeli asker. * Kuvvetli, yavuz. * Zabteden. Başkalarını zabtedip idare etmeğe memur olan. * Subay. * Mc: Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan kimse.
    ZÂBİTÂN
    (Zâbit. C.) Zâbitler. Subaylar.
    ZABT
    Zabt etmek. İdâresi altına almak. * Sıkıca tutmak. Kendine mal etmek. * Kavramak. * Kaydetmek. Hülâsasını yazmak. * Bağlamak.
    ZABT U RABT
    Disiplin, âsâyiş, düzen. * Hüsn-ü tedbir ve basiret ile muhâfaza.
    ZABTIYYE
    Jandarma veya polis kuvveti. Memleket içi âsâyiş ve intizamı te'min maksadı ile çalışan hükümet kuvveti.
    ZABTIYYE NÂZIRI
    Emniyet genel müdürü.
    ZABTIYYE NEZARETİ
    Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.
    ZABT-NÂME
    f. Hâdise veya vak'a yerinde alâkalı kimselerin hâdisenin oluş şeklini imzâ altında kaydettikleri kâğıt. Zabıt tutulan kâğıt.
    ZABU'
    (C.: Zıbâ) Sırtlan.
    ZA'BUB
    Kısa boylu fena adam.
    ZABY
    Geyik, karaca, gazâl denen hayvan.
    ZABYAN
    Ağaç.
    ZABZAB
    Men'etmek, engel olmak. * Ayıp. * Zahmet. Maraz, hastalık.
    ZAC
    Kara boya.
    ZA'C
    Koparmak.
    ZACC
    Cenk arasında medet istemek. Savaşta yardım istemek.
    ZACİR(E)
    Mâni olan, alıkoyan, yasak eden. Zecreden. Zorlayan.
    ZAD
    Azık. Yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi.
    ZAD
    (Ziyadet. den) Artsın, çoğalsın.
    ZAD
    f. "Doğma, doğmuş, evlâd" mânalarına gelerek birleşik kelime yapılır. Meselâ : Mâder-zad : Anadan doğma. Nev-zad : Yeni doğmuş.
    ZADE
    f. Evlâd, oğul. * İyi insan. * Nikâh neticesi olmuş çocuk. * Kelime sonuna getirilerek birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Şah-zade (Şehzade) $ : Padişah evlâdı.
    ZADE
    (Ziyâdet. den fiil) Çoğaldı, ziyade oldu veya çok olsun, çoğalsın (meâlinde).
    ZADEGÂN
    f. Asâlet. * Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. * Meşhur ve belli âileler cemaatı.
    ZADEGÎ
    f. Asillik, soy temizliği, zadelik.
    ZADE-İ TAB'
    (Zâde-i tabiat - Zâde-i hâtır) Bir kimsenin kabiliyetinden, tabiatından meydana gelen eseri.
    ZADELLAH
    Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).
    ZADEN
    f. Doğmak, doğurmak.
    ZÂD-I ÂHİRET
    Âhiret için hazırlık. Âhiret azığı. İbadet ve sâlih amel.
    ZA'F
    Zayıflık. Kuvvetsizlik. İktidarsızlık.
    ZA'F
    Derhal, hemen öldürmek.
    ZAFAİR
    (Zafire. C.) Örülmüş saçlar.
    ZAFAR
    Yemen diyarında bir şehrin adı.
    ZAFER
    Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra maksada erişme. * Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma.
    ZA'FERAN
    (C.: Zeâfir) Güzel kokulu meşhur bir çiçek.
    ZAFERE
    Göze inen perde.
    ZAFER-YAB
    f. Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen. Gayesine erişen.
    ZA'F-I TE'LİF
    Edb: İbarenin, anlamayı güçleştirecek kadar karışık olması.
    ZA'FÎ
    Zayıflığa aid. Kudretsizliğe, cılızlığa dair.
    ZAFİR
    Galib gelmiş olan.
    ZAFİR
    Zafer bulan. Zafere erişen.
    ZAFİRE
    Yar, yoldaş. * Kavim. Kabile.
    ZAFİRE
    Kapı perdesi.
    ZA'FİYYET
    Zayıflık, dermansızlık, güçsüzlük.
    ZAFR
    (Bak: Zufr)
    ZAFRE
    Çukur yer.
    ZAG
    (C.: Ziygan) f. Karga ve kuzgun. * Fitneci, gammaz.
    ZAGAFE
    (C.: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek. * Geniş nesne.
    ZAGAİN
    (Zagine. C.) Kinler, nefretler.
    ZAGAK
    Kızılcık yemişinin çekirdeği.
    ZAGAN
    f. Çaylak.
    ZAGAR
    Av köpeği.
    ZAG-BEÇE
    f. Karga yavrusu. Yavru karga.
    ZAGİNE
    (C.: Zagain) Kin, nefret.
    ZAGT
    Bir şeyi bir yere zorla sokma, girdirme.
    ZAGZAG
    Zayıf nesne.
    ZAGZAGA
    Mânâsız söz. * Bir nesneyi gizlemek.
    ZAHA
    Çirkin kokulu, pis kokulu.
    ZAHAİR
    (Zahire. C.) Zahireler. Yiyecek, hububat gibi şeyler.
    ZAHAR
    Arka ağrısı.
    ZAHARA
    Ev eşyası.
    ZAHF
    (C.: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek yürüme. * (Çocuk) emekleme. * Askerin, düşmana karşı emekliyerek ilerlemesi.
    ZAHH
    Hışım ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak. * Kovmak, def'etmek.
    ZAHİB
    (Zehâb. dan) Giden, gidici. * Bir zanna kapılan. Bir fikre uyan.
    ZAHİD(E)
    (Zühd. den) Tas: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Sofi. Müttaki. Zühd ve perhizkârlıkla muttasıf.
    ZAHİDÂNE
    f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi.
    ZAHİF
    Nişandan beri düşen ok. * (C.: Zâhifât) Yılan gibi karnı üzerine sürünerek yürüyen.
    ZAHİF
    Kibirli, mağrur.
    ZAHİFE
    (C.: Zevâhif) Sürüngenler, (yılan gibi) yerde sürünenler.
    ZAHİH
    Ateş közünün parlaması.
    ZAHİK
    Berbat, perişan, helâk olmuş. * Bâtıl. Köhne.
    ZAHİL
    Zakkum ağacı.
    ZAHİL
    (Zühul. den) İhmal eden. Unutan.
    ZAHİL
    Sıkıntıdan sonra yüreği feraha erişen. * Unutan.
    ZAHİR
    (Zahr. dan) Kuvvetli deve. * Yardımcı, arka çıkan. * Geriden gelen kuvvet.
    ZAHİR
    Yüksek şeref. * Neşv ü nemâ bulup, gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bitki.
    ZAHİR
    Engin denizler. * Taşkın, coşkun. * Semiz, tavlı ve bol olan.
    ZAHİR
    Parlak, parlayan. Hüsün ve safvet üzere olan.
    ZAHİR
    (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan. * Görünüşe göre. * Şüphesiz. * Suret. Dış yüz. Görünüş. * Anlaşılan. * Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
    ZAHİRE
    Dışarı fırlamış olan göz. * Günün yarısında devenin otlamaktan gelmesi.
    ZAHİRE
    (Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.
    ZAHİRE
    (C.: Zevâhir) Parlak.
    ZAHİRE
    Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
    ZAHİRE-İ ÂHİRET
    Ahiret azığı. Hayır ve iyilikler. Sâlih amel ve ibâdetler.
    ZÂHİREN
    Görünüşe göre. Meydanda olduğu gibi. Göründüğü gibi.
    ZÂHİRÎ
    (Zâhiriyye) Görünüşte olduğu gibi. Zâhire âit ve müteallik. Asıl ve hakiki olmayan. * Zâhiriyyun mezhebine âit olan. (Bak: Zâhir)
    ZÂHİRÎ MEZHEB
    Huk: Hanefî imamlarından İmam-ı Muhammed'in (El-Mebsut, El-Câmi-üs Sagir, El-Câmi-ül Kebir, Ez-Ziyâdât, Es-Siyer-üs Sagir, Es-Siyer-ül Kebir) nâmları ile mâruf olan altı kitabında münderiç bulunan mes'elelere denir. Buna "Zâhir-ür rivâyât mesâili" denir. İmam bu eserlerde kendi fıkhî görüşlerini değil, üstadları İmam-ı A'zam ve Ebu Yusuf'un akvâl-i fıkhiyesini zikretmiştir.
    ZÂHİRİYYAT
    Dış görünüşler.
    ZÂHİRİYYUN
    Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar. * İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.
    ZÂHİR-PEREST
    f. Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen.
    ZÂHİT
    (Bak: Zâhid)
    ZAHK
    Hastalıktan dolayı tilkinin tüyü dökülüp derisi açılması.
    ZAHL
    Öç. İntikam almak. * Düşmanlık, adâvet etmek, kin tutmak.
    ZAHM
    Yara, ceriha.
    ZAHM
    İri.
    ZAHM
    Galebe etmek. * Omuz vurmak. * Sıkıştırmak. * Tazyik.
    ZAHMDAR
    f. Yaralı, mecruh.
    ZAHME
    f. Vurma, darbe. * Yara, ceriha. * Üzengi kayışı.
    ZAHMET
    Sıkıntı, eziyet. Yorgunluk. * Zor, güç.
    ZAHMHURDE
    f. Mecruh, yaralı.
    ZAHM-İ TÎG
    Kılıç yarası.
    ZAHM-İ ZEBAN
    Dil yarası.
    ZAHMİN
    f. Yaralı, mecruh.
     
  2. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZAHMKÂR
    f. Yaralayıcı, yara açan.
    ZAHMNAK
    f. Yaralı, zahmzede, mecruh.
    ZAHMRES
    f. Yara açan, yaralayıcı.
    ZAHMZEDE
    f. Yaralı. Mecruh.
    ZAHR
    (C.: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi. * Kuş yeleklerinin kısa tarafı. * Kara yolu. * Sırt, arka. * Yüksek yer. * Kur'an'ın lâfz-ı şerifi. * Haber.
    ZAHR-I GAYB
    Gıyabında, kendisi hâzır olmadan.
    ZAHR-I KALB
    Kuvve-i hâfıza. Ezber kuvveti. Ezbere.
    ZAHRÎ
    (Zahriyye) Arkaya âit, arka ile alâkalı. * Bir kâğıdın arkasına yazılan yazı, şerh.
    ZAHZAH
    Uzak, baid.
    ZAHZAHA
    İkrar etme, uzaklaştırma. * Uzak, baid olma.
    ZAİ'
    Yayılmış olan. Dağılmış olan. Herkesçe bilinen şey.
    ZA-İ MU'CEME
    Rı harfinden ayırd etmek için ze harfine verilen bir isim.
    ZAİB
    Eriyici, eriyen.
    ZAİD
    Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş. * Lüzumsuz, gereksiz. * Gr: Te'kid için söylenen. * Mat: Müsbet işareti, artı. (+) (Bak: Harf-i zâid)
    ZAİF
    (Za'f. dan) Güçsüz, iktidarsız, kuvveti az, kuvvetsiz, tâkatsız. Kansız. Gevşek, tenbel.
    ZAİF
    Kalp, eksik akçe.
    ZAİK
    Tadan, tadıcı, lezzet alan. Zevklenen.
    ZAİKA
    (Zevk. den) Tatma, tad alma. Tad alıcı kuvvet, tad duyurucu hassa.(Hakiki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyyenin envâını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu suretle kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor, belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkinde hükmü var, makamı var. S.)
    ZAİL
    (Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen.
    ZAİLAT
    (Zâil. C.) Zâil olan şeyler.
    ZÂİLÂT-I FÂNİYE
    Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.
    ZAİM
    (Zeâmet. den) Zeâmet sahibi. Kefil. * Prens. Şef, lider.
    ZAİNE
    (C.: Zuun-Zaâyin-Zâân-Ez'ân) Mıhfe içinde olan kadın.
    ZAİR(E)
    Ziyaret eden, ziyaretçi. Hatır sormaya, görmeye giden. * Seyirci.
    ZAİT
    (Bak: Zâid)
    ZAK
    Pak, arı, temiz.
    ZAK
    f. Dölyatağı, meşime. Rahim.
    ZA'K
    Çağırmak, bağırmak.
    ZAK-DAN
    f. Döl yatağı, rahim.
    ZAKINE
    (C.: Zevâkın) Enek çukuru.
    ZAKİ
    Güzel kokulu, keskin kokulu.
    ZAKİ
    (Zâkiyye) Saf ve temiz kimse. Hareket ve davranışları düzgün olan kişi.
    ZÂKİR
    Zikreden, zikredici. * Hafızası kuvvetli. * İlâhiler okuyan. Çok çok duâ ve Esmâ-i İlâhiyeyi okuyan. * Tekrar eden.
    ZÂKİRE
    Andıran, hatırlatan, hatıra getiren şey.
    ZÂKİRÛN (ZÂKİRÎN)
    Zikredenler.
    ZAKKUM
    Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği. * Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen bir bitki ismi.
    ZAKM
    Yemek, ekl.
    ZAKN
    Yükletmek.
    ZAKNA'
    Uzun. * Kaba, yoğun. * Eğri.
    ZAKT
    Cima etmek.
    ZAKV
    Çağırıp bağırmak.
    ZAKZAK
    Yeynicek, hafif. * Bir karınca cinsi.
    ZAKZAKA
    Çocukların oynayıp sıçramaları.
    ZAL
    () harfinin bir ismi. "Dal-i Mu'ceme ve "Zel" de denir. * Horoz ibiği.
    ZAL
    İhtiyar. Ak sakallı. * f. İranlı meşhur kuvvet ve pehlivanlık senbolü Rüstemin babasının adı.
    ZAL'
    Eğilmek, meyl etmek. * Dar olmak. * Davarın ağır yük getirmekten dolayı yürürken iki yanına eğilmesi.
    ZALAL
    Gölge eden. Gölge olan.
    ZALÂM
    Karanlık. Zulmet.
    ZALÂM-I ZULM
    Zulmün karanlığı.
    ZALEF
    Kum ve taş olmayan sağlam yer.
    ZALEME
    (Zâlim. C.) Zâlimler.
    ZALF
    Men'etmek. Nefsini bir işe rağbet ve teveccühten men etmek. * Mübah şey. * Bâtıl. * Şiddet. * Beyhude.
    ZALİ'
    Geniş, bol, vâsi.
    ZALİ'
    (C.: Zulu') Eğri, meyilli. * Müttehem kimse. Töhmetli. * Aksak hayvan.
    ZALİF
    Çok hor, çok hakir kimse.
    ZALİFEN
    Birisinin izine uyup gitmek. * İzini gizlemek, belirsiz etmek.
    ZALİK
    Giden, gidici.
    ZALİK(E)
    Bu, şu, o. Kezâlik. Böylece.
    ZALİL
    Gölgeli.
    ZALİM
    (C.: Zılem-Zılmân) Deve kuşunun erkeği. * Kaymağı alınmadan içilen süt. * Hiç bozulmamış yerden kazılan toprak.
    ZÂLİM(E)
    Zulmeden, haksızlık eden.
    ZÂLİMÂNE
    f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce.
    ZÂLİMÎN
    (Zâlim. C.) Zâlimler, zulmedenler.
    ZÂLİMÛN
    (Zâlim. C.) Zulmedenler. Haksızlık edenler. Zâlimler.
    ZALLAM
    (Zalûm) Çok zulmeden. Çok zâlim.
    ZALM
    Kar. * Diş beyazlığı.
    ZALMA
    (C.: Zulem) Karanlık.
    ZALÛM
    Çok zulmeden. Çok zâlim.
    ZAM
    Ayıp.
    ZAM
    (Bak: Zamm)
    ZA'M
    Kelâm, söz.
    ZAMA
    Diş etinin kanının az olması.
    ZAMA'
    Susuzluk.
    ZAMAİM
    (Zamime. C.) İlâveler, ekler. Artırmalar.
    ZAMAİR
    (Zamir. C.) Zamirler. Bir şeyin iç yüzleri. * İsim yerine kullanılan kelimeler.
    ZAMAİR-İ ŞAHSİYYE
    Şahıs zamirleri. " Ben, sen, o" gibi isim yerine geçen kelimeler. (Bak: Şahıs zamiri)
    ZAMAN
    Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.
    ZAMAN
    (Bak: Zeman)
    ZAMANET
    Kötürümlük.
    ZAMAN-I AMEL
    Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam.
    ZAMAN-I RÜCU'
    Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı.
    ZAMİH
    Somak ağacı. ("Tadım" da denir)
    ZAMİLE
    (C.: Zevâmil) Yük hayvanı. * Küçük yük.
    ZAMİME
    Ek, ilâve. Artırma, katma, ekleme.
    ZAMİN
    Hasta ve kötürüm kimse.
    ZAMİN
    Tazmin eden. Kefil olan.
    ZAMİN
    Ödeyen. Kefil. Tazmine mecbur olan.
    ZAMİR
    Bir şeyi gizlemek. * İç. * Huk: Bir şeyin iç yüzü. * Niyet. * Vicdan. Kalb. * Gaye. * Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi) ismin yerini tutan kelime.
    ZAMİR
    Düdük çalan. Ney çalan. Ney-zen.
    ZAMİR-İ FİİLÎ
    Gr: Geçmiş zaman fiillerinin sonuna gelen -dim, -din, -Di, -dik, -diniz, -diler... gibi eklerdir.
    ZAMİR-İ İZAFÎ
    Gr: Muzâfların sonuna gelen -im, -in, -i, -imiz, -iniz, -leri gibi eklerdir.
    ZAMİR-İ MÜTEKELLİM
    Mütekellim zamiri, yani konuşanın isminin yerini tutan zâmir. ("Ben" gibi)
    ZAMİR-İ NİSBÎ
    Gr: İsimlerin sonuna gelen, -im, -sin, -dir, -iz, -siniz, -dirler gibi eklerdir.
    ZAMİR-İ ŞAHSÎ
    Gr: Şahıs gösteren ve şahısların ismi yerine kullanılan zamirler; Ben, sen, o, biz, siz, onlar gibi. (Bak: Şahıs zamiri)
    ZAMM
    Bir şeye bir şeyi ekleme. Artırma. Katma. Fazla olarak verme. * Kenarlarını bitiştirme. *Gr: Bir harfin zammeli (ötreli) okunuşu.
    ZAMME
    Ötre o, ö, u, ü, diye okunan harfin harekesi.
    ZAMME-İ MAKBUZE-İ HAFİFE
    (Ü) sesini veren zamme.
    ZAMME-İ MAKBUZE-İ SAKİLE
    (U) sesini veren zamme.
    ZAMME-İ MEBSUTA
    O sesi.
    ZAMME-İ MEBSUTA-İ SAKİLE
    (O) sesini veren zamme.
    ZAMMETÂN (ZAMMETEYN)
    İki zamme.
    ZAMPARA
    (Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız erkek.
    ZAMYA
    Yufka dudaklı. * Yufka kapaklı. * Dişinin etleri boz olup kanı az olan kimse.
    ZAMYAN
    Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde olur.)
    ZAMZAM
    (C: Zamâzim) Büyük ve kuvvetli arslan. * Gadaplı ve kızgın kimse.
    ZAN
    Ayıp.
    ZAN
    (Bak: Zann)
    ZA'N
    Göçmek.
    ZANBUR
    (Bak: Zünbur)
    ZANGOÇ
    (Ermenice) Kilisenin hizmetlerini gören ve çan çalan kimse.
    ZANİ(YE)
    Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette bulunan.
    ZANİN
    Suç işlediği zannedilen kimse. Töhmetli, suçlu kimse.
    ZANİN
    Cimri, bahil ve hasis olan.
    ZANİYE
    (Bak: Zani)
    ZANK
    Dar yer. Dar şey. * Darlık, sıkıntı.
    ZANKÂ'
    (Bak: Dankâ')
    ZANN
    şüphe. Zannetmek, samak. Sezme.
    ZÂNN
    Zanneden. Sanan. Zannedici.
    ZANN-I GALİB
    Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann. (Bak: Su-i zan)
    ZANN-I KABUL-Ü CUMHUR
    Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul etmeleri.(Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.Yoksa, davet bid'attır; reddedilir, ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... Lemeât)
    ZANNÎ
    Zanna ait, zanna dâir ve müteallik.
    ZÂNÛ
    f. Diz.
    ZÂNÛ-BER-ZÂNÛ
    f. Diz dize.
    ZÂNÛ-BE-ZÂNÛ
    f. Diz dize.
    ZÂNÛ-BE-ZEMİN
    f. Diz çökerek, dizini yere koyarak.
    ZANÛN
    Düşünce ve tedbiri kıt olan adam. * Suyu olup olmadığı bilinmeyen kuyu. * Suyu az olan kuyu.
    ZÂNÛZEDE
    f. Diz çökmüş.
    ZÂNÛ-ZEN
    f. Diz çökmüş.
    ZAPT-Ü RABT
    (Bak: Zabt ü rabt)
    ZAR
    f. Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler olur. İsimlere eklenerek yer adı bildirilir. Meselâ: Lâle-zar $ : Lâle bahçesi.
    ZAR
    f. İnleyen, sesle ağlayan. * Zayıf, dermansız.
    ZA'R
    Meyletmek, eğilmek.
    ZA'R
    Bedende kılın az olması.
    ZAR'
    (C.: Zuru') Meme. * Süt veren hayvan memesi.
    ZAR ZAR
    f. Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya.
    ZARAAT
    (Derâat) Alçalma. Kendini küçük görme, küçültme.
    ZARAFET
    Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.
    ZARAFET-PERVER
    f. Zarafete düşkün olan, zarifliği seven.
    ZARAGIM
    (Zırgam. C.) Arslanlar.
    ZARAİF
    Zârif, ince, hoş şeyler.
    ZARAR
    Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.(Zarar, birşeye dahil olan eksikliktir ki, hastalık veya körlük, topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma a'maya ve pek zayıf hastaya darir denilir. Mühimmat ve levazım tedarikinden âciz olmak da bu mânadadır. Binaenaleyh zararlılar; dertli, sakat, âciz, özürlülerdir. Bunların gayrı olan gayr-i uli-z zarar ise, sahih, salim ve kadir olanlar demek olur. E.T.)
    ZARAR-DİDE
    f. Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış olan.
    ZARAR-I ÂMM
    Umumla ilgili zarar.
    ZARAR-I BEYYİN
    f. Meydanda ve âşikâr olan zarar.
    ZARAR-I HASS
    Bir veya bir kaç şahsa âit olan zarar.
    ZARAR-I MAHZ
    Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan.
    ZARAR-I MA'NEVÎ
    Huk: Tazminat. Manevî zarar ve ziyan.
    ZARB
    (Bak: Darb)
    ZARF
    Kap, kılıf. Mahfaza. * İçine mektup konulan kılıf kâğıt. * Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.
    ZARF-I MEKÂN
    Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde" gibi)
    ZARF-I ZAMAN
    Gr: Zaman gösteren kelime. ("Erken, geç" gibi)
    ZARFİYYET
    Gr: Kelimenin zarf olması hâli, bir kelimenin zarf olarak kullanılması.
    ZARİ
    f. Ağlayıp sızlama. * Hakirlik ve itibarsızlık.
    ZARİ'
    (Zer'. den) Ekin eken. Çiftçi.
    ZARİ'
    Hurma ağacının dikeni.
     
  3. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZARÎ
    Kanı durmayan damar.
    ZARİB
    (C.: Zırâb) Bir ucu keskin yerli taş. * Küçük tepe.
    ZARİF(E)
    Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli. * İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.
    ZARİFANE
    f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
    ZARİFE
    Fazla ve lüzumsuz söz.
    ZARİF-ÜT TAB'
    İnce, zarif tabiatlı, güzel huylu.
    ZARİH
    (Darih) Mezar, kabir. Türbe.
    ZARİR
    (C.: Ezırre-Zırrân) Kaba, sert yapılı ve muhkem yer.
    ZARİS
    Taşla yapılmış kuyu.
    ZARİYAT
    Kırıp ufalayan, toz duman edip götüren kuvvetler. * Velud kadınlar. (Bak: Zerv)
    ZARİYAT SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 51. suresidir. Mekkîdir.
    ZARR
    Zarar.
    ZARR
    Soğuktan dolayı suyun donması.
    ZÂRR
    Zarar veren, zararlı.
    ZARRÂ'
    (Darrâ') Şiddet. Keder, mihnet, sıkıntı.
    ZARURAT
    (Zaruret. C.) Zaruretler. Sıkıntı ve muhtaçlıklar.
    ZARURET
    Çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk. ( $ kaidesi, yâni: "Zaruret, haramı helâl derecesine getirir." İşte şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyariyle, gayr-ı meşru sebeblerle zaruret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ: Bir adam su-i ihtiyariyle, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ulema-i Şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vâki olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat su-i ihtiyariyle olmazsa, talâk vâki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zaruret derecesinde mübtelâ olsa da, diyemez ki: "Zarurettir, bana helâldir." S.)(Meşakkat teysiri celb eder. Yâni: Suubet, sebeb-i teshil olur ve darlık vaktinde vüs'at gösterilmek lâzım gelir. Karz ve havale ve hacr gibi pek çok ahkâm-ı fıkhıyye bu asla müteferri' dir. Ve fukahanın ahkâm-ı şer'iyyede gösterdikleri ruhas ve tahfifat hep bu kaideden istihraç olunmuştur.Şu kadar var ki hakkında nass-ı kat'i bulunan, meselâ yapılması her halde kat'iyyen memnu bulunan bir hususda meşakkat özrile o nassın hilâfı irtikâb olunamaz. Orada meşakkat, teysiri celb etmez.Bu kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir.Zaruretler, memnu olan şeyleri mübah kılar. Yâni: İşlenmesi men ve nehy edilmiş bazı şeyler vardır ki, bunları yapmak, zaruret halinde mübah hükmünde olur, bundan dolayı yapan muahaza edilmez. Muteber bir ikraha mebni başkasının malını itlâf veya açlıktan helâk havfından dolayı başkasının taamını rızası olmaksızın yemek gibi.Maamafih haram ve memnu olan şeyler, üç nevidir. Birincisi: Memnuiyeti aslâ sâkıt olmayan muharremattır. Başkasını zulmen öldürmek veya başkasının haksız yere bir uzvunu kesmek gibi. İkincisi: Aslâ sâkıt olmayıp zaruret vaktinde ruhsata mahal olan muharremattır. Başkasının malını itlâf gibi. Üçüncüsü: Zaruret halinde memnuniyeti sâkıt olan muharremattır. Meyte gibi temiz olmayan bir şeyi yemek gibi.Bu kaide, Eşbah'da $ diye münderiçtir ve arz olunduğu üzere her memnua şâmil değildir. Ist. Fık. K.)
    ZARURÎ
    (Bak: Zaruriyye)
    ZARURİYYAT
    (Zarurî. C.) Mecburi işler. İster istemez olan işler.
    ZARURİYYAT-I DİNİYYE
    İman edilmesi zaruri olan dinin esasları, (Allah Teâlâya, Âhiret gününe, Meleklere, Peygamberlere, Kitaplara ve hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.)
    ZARURİYYAT-I NÂŞİE
    Bir şeyin kendisinde bulunması zaruri olan ve ondan ayrılması mümkün olmayan ve zâti hassadan meydana gelen zaruretler.
    ZARURİYYE
    (Zarurî) Mecburî. İster istemez olacak iş. İhtiyarî olmayan, mecburî olan.
    ZA'T
    Boğmak. Boğazlamak.
    ZÂT
    Hürmete lâyık kimse. * Kendi. Öz, asıl. * Ehil. Sâhib. (Zu'nun müennesi)
    ZÂTEN
    Esâsen, aslında, asıl olarak.
    ZÂTÎ
    (Zâtiyye) Zâta mensub. Kendisine âit, ile alâkalı, hususi. Özel.
    ZÂTİYYAT
    şahsiyetler. Zâta mahsus işler.
    ZÂT-UL ESMÂR
    Meyve veren. Meyveli.
    ZÂT-UL HAREKE
    Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan cisim. Otomatik.
    ZÂT-UL İLKAH-İ ZÂHİRE
    İlkahı (döllenmesi) çiçek vâsıtasıyla olan nebat.
    ZÂT-ÜL BEYN
    İki kişi arasındaki düşmanlık.
    ZÂT-ÜL CENB
    Yan zarı iltihab. Akciğer zarı iltihabı.
    ZÂT-ÜL MATÂLİ'
    Birkaç matlâı bulunan akaside.
    ZÂTÜLBEYN
    (Zât-ül beyn) İki kişinin arasında olan düşmanlık.
    ZÂTÜLCENB
    (Zât-ül cenb) Tıb: Akciğer zarı iltihabı. Akciğer veremi.
    ZÂT-ÜR RİE
    Akciğer zarı iltihabı.
    ZÂT-ÜZ-ZEVC
    Kocası olan kadın.
    ZAUN
    Yük devesi.
    ZAV'
    Aydınlık. Işık.
    ZAVABIT
    (Zâbıta. C.) Kaideler. Nizamlar, usuller.
    ZAVAHİR
    (Zâhir. C.) Görünüş. Dış görünüş. * Göze çarpan yerler. Yüksek yerler.
    ZAVARİB
    Nabız damarları.
    ZAVİYE
    Köşe. * Küçük tekke. * İki çizginin birleşmesi ile hasıl olan köşe, şekil. * Mat: Birbiriyle kesişen iki satıh veya iki çizginin birleştiği yerde meydana gelen açıklık. Açı. Açı ölçü birimi 360 eşit parçaya bölündüğü takdirde "derece", 400 eşit parçaya bölündüğü takdirde "grat" tır.
    ZAVİYETÂN (ZAVİYETEYN)
    İki zaviye. İki açı.
    ZAV'-UŞ ŞEMS
    Güneş ışığı.
    ZAY'A
    (C: Zıyâ') Geliri olan bina. * Tarla. Çiftlik. * Binasız arsa.
    ZAYA'
    Elden çıkma, yok olma.
    ZAYAN
    Yasemin çiçeği.
    ZAY'AT
    Kaybolma, kaybetme.
    ZAYF
    Misafir. Gelip geçen.
    ZAYH
    İncir ağacı.
    ZAYH
    Çok sulu süt.
    ZAYİ'
    (Ziya'. dan) Elden çıkan. Kaybolan. Yitik. Zarar, ziyan.
    ZAYİÂT
    Zarar ve ziyanlar. Yitikler.
    ZAYİG
    Mail, eğik, eğilmiş.
    ZAYİGA
    Meyledici, eğilen.
    ZAYİL
    Uzun etekli gömlek. * Uzun kuyruklu at. (Müe: Zâyile)
    ZAYR
    Mazarrat, ziyan.
    ZAYVEN
    (C.: Zayâvin) Yaban kedisi. * Erkek kedi. * Hırçın ve vahşi adam.
    ZA'ZA'
    Bir şeyi parça parça etmek. * şiddetle esen yel.
    ZA'ZAA
    şiddetle hareket ettirmek, sarsmak.
    ZA'ZAA
    Doldurmak. * Ayırmak. * Rüzgâra savurmak.
    ZA'ZAA-İ ESNÂN
    Dişlerin şiddetle birbirine vurması.
    ZE
    Kur'an alfabesinde onbirinci harftir ve ebcedi kıymeti 7'dir.
    ZE'A'
    Bölükler, fırkalar.
    ZEAL
    İnkârdan sonra ikrâr etmek.
    ZEAM
    Tamâ, hırs.
    ZEAMET
    Şeref, şan. Riyaset. * Yetiştirdikleri hayvanları ile birlikte harbe iştirak eden ve Sipâhi denen Osmanlı askerine öşrü alınmak üzere verilen en büyük timâr.
    ZE'B
    Ayıp. * Reddetmek. Hor ve hakir etmek, kepaze yapmak.
    ZEBAB
    Karasinek. (Bak: Zübab)
    ZEBAN
    f. Dil, lisan, lügat, lehçe.
    ZEBAN-ÂVER
    f. Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. * Dile getiren.
    ZEBAN-DIRAZ
    f. Dil uzatan, atıp tutan.
    ZEBANE
    f. Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. * Alev.
    ZEBANEKEŞ
    f. Alevlenen, alevli.
    ZEBANEŞ
    Onun dili.
    ZEBANİ
    Cehennem'de vazife gören melek.
    ZEBANİYÂN
    f. (Zebaniye) Zebaniler. Cehennemlikleri Cehennem'e atmaya vazifeli melekler.
    ZEBANİYE
    Azap melekleri.
    ZEBANZED
    f. Ata sözü, darb-ı mesel. * Alışılmış, her zaman söylenen söz.
    ZEBAYİH
    (Zebiha. C.) Kurbanlık hayvanlar.
    ZEBB
    Men ve defetmek. Kovmak. * Yaban sığırı.
    ZEBB
    Üzüm kurutmak.
    ZEBEB
    Kaşın kıllı ve yoğun olması.
    ZEBED
    (C.: Ezbâd-Zübed) Köpük. * Kir ve pas, tüfl.
    ZEBER
    f. Üst.
    ZEBERCED
    Zümrüd cinsinden ve onun kadar kıymetli olmayan, sarımtırak yeşil, cam parlaklığında kıymetli taş.
    ZEBERDEC
    Zeberced taşı.
    ZEBERDEST
    f. En üstün, galib, hâkim, âmir. * Mâhir.
    ZEBERDESTÎ
    f. Maharetlilik, ustalık. * El üstünlüğü, üstünlük, galibiyet.
    ZEBERİN
    f. Üstteki.
    ZEBG
    Yaramaz huy, kötü alışkanlık.
    ZEBH
    Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.)
    ZEBİB
    Kuru üzüm. Kuru incir. * Yılan veya akrep gibi hayvanların zehiri.
    ZEBİH
    Kesme, boğazlama. Kesilecek hayvan. * Hz. İsmail'in (A.S.) ve Hazreti Muhammed'in (A.S.M.) babası Hz. Abdullah'ın lâkabı.
    ZEBİHA
    Boğazlanmış veya kesilecek hayvan. (Bak: Zebh)
    ZEBİHEYN
    İki kurban.
    ZEBİL
    Fışkı, gübre. * Pislik.
    ZEBİR
    Sıkıntı, mihnet. * Yazılmış şey. Mektup.
    ZEBK
    Yolmak.
    ZEBL
    İnce belli olmak. * Çiçeğin solması. * Deniz kaplumbağasının sırt kemiği.
    ZEBN
    Şiddetle def'etmek. * Devenin çifte vurması.
    ZEBR
    Kitab. Cüz. Kitap yaprağı. * Yazı yazma. * Söz. Yazı. * Akıl, zekâ. * Kuvvetli, sağlam, şiddetli adam. * Men'eylemek.
    ZEBREC
    Ziyne, süs.
    ZEBTEL
    Kısa boylu.
    ZEBUN
    f. Zayıf, güçsüz, âciz. * Alışverişte aldanan.
    ZEBUNÎ
    f. Zayıflık, güçsüzlük, âcizlik.
    ZEBUN-KUŞ
    Düşkünleri ezen. Zâlim. Gaddar.
    ZEBUR
    Kitap. Mektub. * Peygamber Hz. Dâvud'a (A.S.) vahiy ile gelen mukaddes kitabın adı.
    ZEBZEB
    (C.: Zebâzib) Adam zekeri.
    ZEBZEB
    Uzun gemi.
    ZEBZEBE
    Muallâkta kalma. * Mütereddit. * Titreme. * Asılı bir şeyi havada oynatmak.
    ZE'C
    şiddetle emme, yutma. * Doldurmak.
    ZECA
    (Zecven - Zeccâ - Eczâ) Sevketmek, yürütmek. * Def etmek.
    ZECA'
    Hüküm geçmek. * Kolaylık.
    ZECC
    Süngünün arkasıyla vurmak. * Atmak. * Deve kuşunun yelmesi.
    ZECCA'
    Adımı birbirinden uzak olan.
    ZECCAC
    Şişeci. Camcı. Sırça işleri yapan.
    ZECEC
    Kaşın uzun ve ince olması.
    ZECEL
    Avaz, ses, savt. * Mübâlağa ile çağırmak.
    ZECL
    Atma.
    ZECME
    Kelime.
    ZECR
    Menetme, engel olma. Nehyetme. * Zorlama, zorla yaptırma. * Önleme. Sıkma. * Kovma. Eziyet etme. * Angarya olarak çalıştırma. * Köpek balığı. * Çağırma. * Sürme.
    ZECRE
    Çağırmak, bağırmak, sayha. * Men'etmek, engel olmak.
    ZECREN
    Zorlayarak, zorla. * Ceza olarak. * Engel olarak, menederek.
    ZECRÎ
    Cebren, zorlayıcı olarak.
    ZED
    Vurucu, vuran mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Guş-zed $ : Kulağa çalınan. Zeban-zed $ : Yayılmış söz.
    ZED
    f. Vurma, dövme.
    ZEDE
    (Zed) f. Birleşik kelimeler yapılarak, "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" manalarına gelir. Meselâ: Musibet-zede $ : Musibete uğramış.
    ZEDEGÂN
    (-zede. C.) f. Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
    ZEDERGÂH
    (Bak: Zidergâh)
    ZEELAN
    Yab yab yürümek.
    ZEFER
    Ağaca vurulan payanda, destek.
    ZEFER
    Kötü koku.
    ZEFERAT
    Soluk almalar.
    ZEFF
    Kişinin nikâhlısını kocasına teslim etmek.
    ZEFİF
    Çabuk davranan. Çevik. * Deve kuşunun yelmesi. * Gelini kocasına göndermek. * Hızla gitmek.
    ZEFİR
    Çok şiddetli ses. * Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek. * Ağlatmak. * İnlemek. * Ateş gürültüsü. * Eşek anırtısının evveli. * Belâ.
    ZEFİRR
    Uzun boylu yiğit. * Kuvvetli deve.
    ZEFN
    Raksetmek, dansetmek.
    ZEFR
    Yükseltmek. * Yük getirmek.
    ZEFUR
    Kir, pas, vesah.
    ZEFZEFE
    Titreme, sarsılma.
    ZEGAB
    Kuş yavrusunun üstünde olan sarıca tüyler.
    ZEGAN
    f. Çaylak.
    ZEHAB
    Gitmek. * Zihnen bir yola sapmak. Yanlış düşünce. Bir fikre uymak. Zan.
    ZEHADET
    Dünyadan, yâni nefsanî, fani ve fena şeylerden çekinmek. Zâhidlik. Sıkı sıkıya dine bağlılık.
    ZEHAİR
    (Bak: Zahair)
    ZEHARİF
    (Zuhruf. C.) Yalancı süsler, yaldızlar, gösterişler. * Sahte süsler.
    ZEH-DAN
    f. Döl yatağı, rahim.
    ZEHDER
    Çakır doğan. * Doğan yavrusu. * Bir atın adı.
    ZEHEB
    Altın.
    ZEHEBÎ
    Altına ait. Altından yapılma.
    ZEHEB-İ ZÂİB
    Eriyen altın.
    ZEHEM
    Yağlı ve kirli olmak.
    ZEHEN
    (C.: Zehân) Zeyreklik, akıllılık. * Hıfz. * Kuvvet.
    ZEHER
    (C.: Ezhâr-CC: Ezâhir) Çiçek.
    ZEHF
    Yeynilik, hafiflik.
    ZEHİ
    (Bak: Zihi)
    ZEHİB
    Altın sürülmüş, yaldızlı.
    ZEHİD
    Az, kalil.
    ZEHİM
    (C.: Zühüm) Yağlı ve kirli.
    ZEHK
    Yorulmak.
    ZEHK
    Helâk olmak, mahvolmak. * Bâtıl olmak. * Okun nişanı aşıp geçmesi. * Çıkmak, huruç. * Derin kuyu.
    ZEHL
    Dalgınlıkla unutma, geciktirme. İş çokluğundan sonraya bırakma. * Kasden unutma.
    ZEHL
    (Bak: Zahl)
    ZEHLUL
    İyi at.
    ZEHNA'
    Düzgün. * Süs, ziynet.
    ZEHR
    (Zehir) f. Zehir, ağu, semm.
    ZEHR(E)
    Çiçek. şükufe.
    ZEHRA
    (Müe.) Ay gibi parlak olan. Çok parlak ve safi, berrak.
    ZEHR-AB
    f. Acı su.
    ZEHR-ABE
    f. Acı ve zehir gibi su. Zehirli su. * Mc: Acı, acılık.
    ZEHR-ALUD
    f. Zehirli. Zehir karışmış.
    ZEHR-AMİZ
    f. Acı, zehirli.
    ZEHRAVAN
    (Zehrâveyn) İki parlak şey. * Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim.
    ZEHR-BAR
    f. Pek acı, zehir saçan.
    ZEHR-BAZ
    Zehir veren. Zehir yapan. * İmandan ayıran.
    ZEHRE
    f. Kahramanlık, yiğitlik. * Öd. Safra.
    ZEHRE
    (C.: Ezhâr) Çiçek. * Beyaz, berrak. Süs, ziynet.
    ZEHREÇÂK
    f. Çok korkmuş, ödü patlamış.
    ZEHREDÂR
    (C.: Zehredârân) f. Yiğit, cesur, yürekli, cesaretli.
    ZEHR-EFŞAN
    f. Zehir saçan.
    ZEHR-HAND
    f. Acı acı gülme.
    ZEHR-İ KATİL
    Öldürücü zehir.
    ZEHRİN
    f. Pek acı, zehir gibi.
    ZEHR-NAK
    f. Zehirli, ağulu.
    ZEHUK
    (Zehak) Boş, beyhude. Bâtıl. Zâil, yok olan.
    ZEHV
    Bâtıl. * Yalan. * Fahirlenmek, gururlanmak, tekebbürlenmek. * Güzel manzara. * Taze ot. * Otun çiçeği. * Titremek. * Yürümek. * Yel esmek. * Alacalanmış hurma koruğu.
    ZEHZEHE
    Zehi zehi demek.
    ZEİM
    Ayıplanmış.
    ZEİR
    Öncü, çeri kimse.
    ZEİR
    Aslan kükremesi.
    ZEKÂ
    Saflık, duruluk. * Hâl düzgünlüğü.
    ZEKÂ
    Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma. * Ateşin alevlenmesi. * Güzel koku alma.
    ZEKÂB
    f. Yazı mürekkebi.
    ZEKAN
    (C.: Ezkân) İki çenenin birleştiği yer. ("Enek" de derler.)
    ZEKÂRET
    Erkeklik.
     
  4. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZEKÂT
    Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma. * Temizlik. Taharet. (Bak: Sadaka, Nisab).( $ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icab ettiren münasebet ise: Namaz $ Yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır. İ.İ.)(Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için bir kaç şart vardır:1- Sadakayı vermekte israf olmaması.2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.3- Minnetle in'âmın bozulmaması.4- Fakir olmak korkusu ile sadakanın terk edilmemesi.5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesi ile ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylere de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcât-ı zaruriyyesinde sarfetmesi lâzımdır. İ.İ.)(Sadakalar kimlerin hakkıdır, bu cihete gelince, emr ü teşvik olunduğunuz infak u sadakat $ Allah yolunda tutulmuş, din uğrunda ilme, cihada vakf-ı nefs etmiş, $ Yeryüzünde şuraya buraya gidemiyen, yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya maraz ve acz gibi bir maniadan dolayı nafakalarını kazanmağa iktidarları olmayan o fakirler içindir ki $ hallerini tecrübe etmeyen cahil, onları $ taaffüflerinden, yani istemeğe tenezzül etmeyip tahammül ve tecemmül ile iffetlerini muhafaza ve ibraz eylediklerinden dolayı, zengin zanneder. $ Sen onları simalarıyla, dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek edeb ü nezahet, yüzlerinde müşahede olunacak âsâr-ı fakr u zaruret gibi alâmetleriyle tanırsın. $ İnsanlardan dilenmezler, hele $ ilhah-ı ısrar ile hiç dilenmezler, olsa olsa pek muztar kaldıkları zaman ehline ifham-ı hâl ederler...Bu âyet, Ashab-ı Suffa tesmiye olunan fukara-yı Muhacirîn hakkında nazil olmuştur ki; dörtyüz kişi kadar vardılar. Medine'de ne bir meskenleri, ne aşiret ve akrabaları, hiçbir şeyleri yoktu, daima Mescid-i Nebeviyeye mülazemet ederler, mescidin sofasında ikamet eylerler, ilm-i Kur'an tahsil ederler, mevâız ve tedrisat-ı Peygamberîyi istimâ' ile müstefid olurlar, hep oruçlu bulunurlar. Hâsılı; ilm ü ibadete hasr-ı evkat ederler ve her ne zaman bir gaza olursa giderlerdi. Bunlar Medrese-i Risalet'in Allah yoluna vakf-ı nefs etmiş talebesiydiler.İbn-i Abbas Hazretlerinden vaki olan rivayete göre birgün Resulullah (A.S.M.) Ashab-ı Suffa'nın başlarına durmuş, hallerini nazar-ı tedkikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri gördü ve kalblerini tatyib edip buyurdular ki: "Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki, her kim şu sizin bulunduğunuz hal ü sıfatta ve bulunduğu halden razı olarak bana mülaki olursa o benim refiklerimdendir. " İşte bu âyet de bunlar dolayısiyle nâzil olmuştur. Ve fakat hükmü âmmdır. Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası için hidemât-ı âmmeye vakf-ı nefs eden ve bu ahval içinde malı mülkü yok, muhtaç olmakla beraber nafakasını kesbe vakit bulamayan veya kudreti yetişemiyen fukara-yı mü'minîn bu âyetin hükmünde dâhildirler. Bunlar infakat ü sadakatın en güzel masrıfını teşkil ederler. E.T.)
    ZEKÂVET
    Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin anlayış.
    ZEKEN
    İlim, feraset.
    ZEKER
    (C.: Zükrân - Zükur - Zikâr - Zikâre) Erkek. * Erkeklik organı.
    ZEKERİYYA (A.S.)
    Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne, Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kızı ve Hanne'den doğmuştur. Zekeriyya Aleyhisselâm'ın himayesinde büyümüştü. Sonradan Yahya isminde oğlu dünyaya geldi. Yahudiler Zekeriyya'ya (A.S.) iftira ederek onu şehid ettiler. Kur'an-ı Kerim'de yedi defa ismi geçer. (Bak: Yahya A.S.)
    ZEKEVAT
    (Zekât. C.) Zekâtlar.
    ZEKİ(YE)
    Zekâ sahibi. Çabuk anlayışlı.
    ZEKİ(YE)
    Hâlis. Temiz. Hali temiz olan.
    ZEKİK
    Yazının satırlarının sık olması. * Yürürken kişinin adımlarının bibirine yakın olması.
    ZEKİR
    Unutmayan. Hâfızası kuvvetli.
    ZEKİYY
    Tâhir ve pâk kimse. Temiz insan.
    ZEKK
    Zayıf. * Yürürken adımların birbirine yakın olması.
    ZEKUN
    Sivri ve sarkık enekli.
    ZEKURET
    Erkeklik.
    ZEKVE
    Tamamlamak. Kesmek.
    ZEKZEKE
    Çirkin ve yaramaz huylu olmak.
    ZELA'
    Ayağın altında ve üstünde; elin ise arkasında olan yarık.
    ZELAHLAH
    (C.: Zelahlahât) Büyük çanak. * Aceleci ve uzun boylu adam. * Derin olmayan ırmak.
    ZELAK
    Sülük.
    ZELAK
    (Zelk) Yolmak (tıraş gibi). * Sürçmek. Ayağın kayması.
    ZELAKA
    (İzlâk - Zellâka) Fasâhat, kolaylık ve lisan inceliği, keskinlik. Nutkun güzel ve çabuk olması. * Tecvidde: Keskin olarak çıkan $ harflerinin ismi. Bunlara müzlika harfleri de denir.
    ZELALET
    Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet.
    ZELAZİL
    (Zilzil. C.) Uzun etekler.
    ZELAZİL
    Zelzeleler. Yer sarsıntıları.
    ZEL-CEDD
    Kudret, kuvvet, azamet ve büyüklük sâhibi. (Bak: Cedd)
    ZEL-CUD
    Bol bol ihsan eden, cud ve cömertlik sahibi.
    ZELEC
    Kaymak yer.
    ZELEF
    Burnun küçük ve ucunun, gerisine eşit olması. (O burun sahibine "ezlef" derler) (Müe: Zülefâ)
    ZELEFE
    (C.: Zulef) Pâk ve ruşen nesne, parlak ve temiz cisim. * Kaypak, düz yer.
    ZELEL
    Eksiklik.
    ZELEME
    Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem. Müe: Zelmâ)
    ZELH
    Bir ok atımı yer. * Islaklığından dolayı ayak kayan yer.
    ZELİC
    (Ayak) kaymak.
    ZELİF
    Adımını atmak.
    ZELİK
    Düşük oğlan, sakat çocuk.
    ZELİL
    Hor, hakir, alçak. Aşağı tutulan.
    ZELİL
    Sürçüp düşen. * Yanılan.
    ZELİLÂNE
    f. Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde.
    ZELİLÎ
    Hakirlik, horluk, zelillik, alçaklık.
    ZELK(A)
    Sürçme, kayma.
    ZELL
    Yanlışlık yapma, yanılma. * Ayağı sürçme, kayma.
    ZELLAT
    (Zelle. C.) Yanılmalar, yanlışlar. * Sürçmeler, kaymalar. * Hatalar.
    ZELLE(T)
    Sürçme, sürçüp kayma. * Yanılma. Yanlış. Ufak suç.
    ZELLET-ÜL KARİ'
    Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki yapılan yanlışlık.
    ZELUH
    Kaypak yer.
    ZELUL
    Yumuşak huylu. Sert başlı olmayan. İtaatlı ve râm olan. * Hecin devesi. * İnsanların emrindeki yeryüzünün hâli.
    ZELULÎ
    Başı yumuşak. Dayanıklı. Sabırlı, tahammüllü.
    ZELZAL
    (Zülzâl) Sarsıntı. Zelzele. Deprem. Sarsılma. (Bak: Zilzal)
    ZELZELE
    Yer sarsıntısı. * Sarsma.(Sual : Mâdem bu zelzele musibeti hatâların neticesi ve keffaret-üz-zünubdur. Mâsumların ve hatâsızların o musibet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl müsaade eder? Yine manevî cânipten elcevab: Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader'e havale edip yalnız burada bu kadar denildi: $ Yani: "Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp mâsumları da yakar."Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler, A'lâ-yı İlliyyîne çıksınlar ve Ebucehiller, esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer mâsumlar, böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller, aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile mânevi terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.Mâdem, mazlum, zâlim ile beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhîce lâzım geliyor. Acaba o biçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o mâsumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında aynı gazab içinde bir rahmettir. S.)
    ZELZELET-ÜS SÂA
    Kıyamet sarsıntısı. Kıyamet kopması ânında meydana gelecek olan çok müthiş zelzele.
    ZELZİL
    Ev içinde olan mal, mülk ve eşya.
    ZE'M
    Tahkir etmek, hakaret etmek. * Ayıplanmak.
    ZE'M
    Katı, şiddetli, şedid. * Hacet, ihtiyaç. * Mevt, ölüm.
    ZEMA'
    Tenbel olmak. * Dehşetli olmak. * Acele etmek. * Yırtmak. * Alçak insan, kötü insan.
    ZEMAHŞERÎ
    (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.
    ZEMAİM
    (Zemime. C.) Kötü haller. Beğenilmeyen, sevilmeyen hal ve hareketler.
    ZEMAM
    (Bak: Zimam)
    ZEMAN
    Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.(Levh-i Mahv-İsbat ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfuz-u Azam'ın daire-i mümkinatta, yâni mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet herşey'in bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikatı dahi Levh-i Mahv-İsbat'taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir. S.)
    ZEMANE
    f. şimdiki zaman. * Vakit, devir. * Tâlih, baht, şans.
    ZEMANE(T)
    Belâ, musibet, âfet. * Bedenin bir azası eksik veya kötürüm olma.
    ZEMANEN
    Zamanca, zaman bakımından. * Vaktinde, vaktiyle.
    ZEMAN-I MEDİDE
    Pek uzun zaman.
    ZEMAN-I VUSÛL
    Varma zamanı.
    ZEMANÎ
    Zamanla ilgili, zamana ait.
    ZEMANİYAN
    f. İnsanlar. Beşer.
    ZEMAR
    Kamışa (ney'e) üfleyen.
    ZEMARE
    Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.
    ZEMCA
    Kuş kuyruğunun çıktığı yeri.
    ZEMCERE
    (C.: Zemâcir) Şiddetle çağırmak.
    ZEME
    (C.: Zemmâm) Suyu az olan kuyu. * Tenbellik.
    ZE'ME
    Şiddetli ses, çığlık. * İhtiyaç, hâcet.
    ZEMEC
    Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Doldurmak.
    ZEMEL
    Bir yanı üzerine çöküp öbür yanını yukarıya kaldırarak koşmak. * Devenin ayağına ârız olan aksaklık. * Su tulumunun sarkması.
    ZEMEN
    Zaman, vakit.
    ZEMER
    İnce saçlı. * Bahadır, kahraman, yiğit kimse.
    ZEMEYAN
    Acele.
    ZEMHA
    Yaramaz huylu, bahil kimse.
     
  5. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZEMHARE
    (C: Zemâhir) Ok.
    ZEMHERİ(R)
    Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.
    ZEMİL
    Bir adamın hayvan üzerinde iken ardına binmiş olan adam.
    ZEMİL
    Tez, hızlı, seri. * Deve yürüyüşünden bir çeşit.
    ZEMİM
    Burun suyu, sümük. * Koç ve teke zekerinden akan bevl. * Koyun emziğinden akan süt.
    ZEMİME
    Zemme müstehak olan. Beğenilmeyen kötü hal ve hareket.
    ZEMİN
    f. Yer. Yeryüzü.* Meydan. Satıh. * Tarz. Eda. *Mevzu.
    ZEMİN
    Kötürüm kimse.
    ZEMİN Ü ZAMAN
    Vakit ve yer. * Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.
    ZEMİN-BUS
    (Saygı ve hürmetten dolayı) yeri öpme.
    ZEMİN-DÂR
    (C: Zemindârân) f. Hâkim. Vâli.
    ZEMİN-İ ŞURE
    Çorak yer.
    ZEMİN-KUB
    f. İkide bir ayağını yere vuran çengi, rakkase. * Yer tepici olan at, deve, katır ve benzeri hayvanlar.
    ZEMİR
    Bahadır, kahraman, yiğit.
    ZEMİSTAN
    f. Kış. Kış mevsimi.
    ZEMİSTANÎ
    f. Kışlık. Kış mevsimine ait.
    ZEMK
    Sakal yolmak. (Yolunan sakala "zemika" veya "mezmuka" derler.)
    ZEMKA
    Kuşun kuyruğunun bittiği yer.
    ZEML
    Atın, davarın neşeli yürüyüşü. * Yük yüklemek. * Refik. Arkadaş.
    ZEMM
    Birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek. Kötülemek, yermek. Ayıplamak.
    ZEMMÂM
    Ayıplayıcı, zemmedici, kötüleyici.
    ZEMMAR
    Düdük çalan.
    ZEMN
    Kötürüm olmak.
    ZEMR
    Savaşmak. * Bir nesne ile kandırmak.
    ZEMR
    Düdük çalmak.
    ZEMU' (ZEMİ')
    Aceleci ve seri kimse. * Sıçraması birbirine yakın olan tavşan.
    ZEMZEM
    Çok mübarek bir su. * Kâbe-i Mükerreme'nin yanındaki maruf kuyu. (Süryanicede Zem: Dur, gitme mânasınadır. Vaktiyle Hz. Hacer, oğlu İsmail'in (A.S.) ayağı altından su çıkıp aktığını veya bu kuyunun çok çok akmağa başladığını görünce, "zem zem" diye söylemesi ile kuyunun akması kesilmiş ve bu vecihle kuyu bu ismi almıştır.) *Kelimenin lügat manası: Yavaş yavaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek. * Çok bol.
    ZEMZEME
    Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek. * Cemaat.
    ZEMZEME-DÂR
    f. Ahenkli.
    ZEMZEME-PİRÂ
    f. Şarkı söyleyen, terennüm eden.
    ZEN
    f. Vuran, kesen, atan mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Zeden: Vurmak mastarında emir köküdür) Lâf-zen $ : Söz atan, lâf atan.
    ZEN
    f. Kadın, nisa.
    ZENA'
    Kısa boylu ve dar nesne. * Sidiğini tutup işemeyen kişi.
    ZENABİ
    Kuş kuyruğu. * Deve burnundan akan sümük.
    ZENABİL
    (Zenbil. C.) Zenbiller.
    ZENABİR
    (Zünbur. C.) Eşek arıları.
    ZENADIK
    (Zındık. C.) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan dinsizler. İçten inanmayıp zâhiren mümin görünen münafıklar.
    ZENADİKA
    (Zındık. C.) Zındıklar.
    ZENAH
    (Zenâhdân) f. Çene.
    ZENAN
    f. "Vurarak" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ta'ne-zenan $ : Söverek.
    ZENAN
    Kadınlar.
    ZENANE
    f. Kadınla alâkalı, kadına mahsus. Kadın işi.
    ZENAV
    (Bak: Avzen)
    ZENB
    Suç, günah, kabahat.
    ZENBAK
    Güzel kokulu bir çiçek. Zambak. * Yâsemin yağı.
    ZENBEREK
    (Zenburek) f. Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. * Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. * Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey.
    ZENBERİYYE
    Büyük cins bir gemi. * İri vücutlu, enli erkek.
    ZENBİL
    İçine öteberi konulup elde taşımaya mahsus, sazdan örülmüş ve üst tarafında yine sazdan kulpları olan, ağzı geniş kap.
    ZENBİLLİ ALİ EFENDİ
    Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Süleyman devrinin meşhur Şeyh-ül İslâmı ve âlimidir. Asıl adı Alâaddin Ali Cemâl Çelebi'dir. Allah rızası ve Allah korkusundan başka birşey tanımaması sayesinde, pervasız hareketleri ile bir çok insanın hayatlarını koruyabilmiş, adaleti te'min etmiştir. Sağlam dindarların sultanlara karşı nasıl metanet ve cesaret göstereceğine nümunelik bir zat olarak yaşamış, devlet reislerine istikameti gösterebilen bir İslâm kahramanı olmuştur. Vefatı Mi: 1526 tarihine rastlar. Karaman'lı olduğu söylenir.
    ZENBUC
    Yabani zeytin.
    ZENBUREK
    f. Zenberek. * Tar: Hayvan ile taşınan eski küçük toplar.
    ZENC
    Siyah, kara.
    ZENCEBİL
    Hoş kokulu bir baharat adı.
    ZENCERE
    Parmakla fiske vurmak.
    ZENCİ
    Siyah ırktan olan. Siyâhi.
    ZENCİR
    f. Zincir.
    ZENCİR-BEND
    f. Zincire vurulmuş, zincirle bağlı mânasına gelir. Eskiden azılı katiller ve deliler, zincirle bağlandıkları için bu tâbir meydana gelmiştir. * Edb: Her mısranın son kelimesi, bir sonra gelen mısraın ilk kelimesini teşkil etmek şekliyle meydana getirilen manzumelere verilen addır. Divan şâirleri arasında bunun yerine "Redd-ül acz an-is sadr", halk şâirleri arasında ise "Zincirleme" veya "Ayaklı koşma" denilirdi.Safter-i âlemsin, senden hidâyet,Hidâyet menbaı dilde begayet,Begayet cemâlin nur-i beşâret,Beşâret gösterir hüsnün enveri.Enver-i cihansın, senden münevver,Münevver sıfatın zât-ı mükerrer,Mükerrer eyledin dehri serâser,Serâser okunur kenz-i ekberi(Lâ)
    ZEND
    (C.: Zinâd-Eznüd-Eznâd) Kolun bilekte olan mafsalı. * Çakmak taşı ve demiri.
    ZENDEKA
    Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir. Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve dehrin bekasına kail olan kimsedir.)
    ZEN-DOST
    f. Kadınların peşinde dolaşan, kadınlardan hoşlanan, zampara.
    ZENEB
    Kuyruk.
    ZENED
    f. (Hâl sigası Zeden masdarından) Vuruyor, çarpıyor, tutuyor (meâlinde).
    ZENEK
    f. Küçük kadın.
    ZENEN
    Burundan sümük akıp durmak.
    ZENG
    Zenci. * Kir, pas. * Zil.
    ZENGÂR
    Bakır pası nev'inden bir mâden. Boyacılar kullanılır. Öldürücüdür. Yeşil renktedir.
    ZENGEL(E)
    f. Çıngırak. * Çan.
    ZENH
    Yemeğin kokup bozulması.
    ZENİM
    Soyu bozuk, soysuz. Aslında o kavimden olmayıp sonradan ona katılan kimse. * Aşağılık.(Zenim, Zeneme'den müştaktır. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpe gibi yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan muallâk bırakılan sarkıntıya denir ve bu, her tarafa sallanır durur. Lisanımızda o koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi, Arapçada ise zenim denilir. Mecazen: Dalkavuk veya kulağı kesik, kulağı küpeli tâbirlerindeki mânayı andırır.İbn-i Cerir tefsirinde tafsil olunduğu üzere, târifinde şöyle denmiştir: Nesebi mülhak, piç, şer ile mâruf, kötü damgalı, fâcir ilâahir... E.T.)
    ZENİN
    Sümük.
    ZENK
    Bir taife adı.
    ZENKA
    Dar sokak.
    ZENME
    Keçinin kulağı ucunda küpe gibi sarkan kıllar. * Devenin kulağından kesip ilişik koydukları parça.
     
  6. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZENNA'
    Sümüklü kadın. * Hayzı kesilmiş olmayan kadın.
    ZENNE
    Kadın kısmı. * Eskiden orta oyununda kadın rolü yapan erkek sanatkârlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. Eskiden kadınlar, oyunda rol alamadıkları için erkekler kadın kıyâfetine girer ve oyunda kadın rolü yaparlardı.
    ZENNUN
    Sümüklü.
    ZENPARE
    f. Zampara. Zenperest.
    ZENPEREST
    (C.: Zenperestegân) f. Kadına düşkün, kadın peşinde dolaşır ahlâksız kimse.
    ZENTERE
    Darlık, şiddet.
    ZENUB
    Sakaların su dağıttıkları bir kapdır ki; Kur'ân'da azabdan nasib mânasına istiare olunmuştur. (E.T.)
    ZENYAN
    Men'etmek, engel olmak. Kabul etmemek, reddetmek. * Evmek, acele etmek. * Rüzgârın sert esmesi.
    ZER
    Sarı. * Altın, akçe. * Nöbet. * Oruç. * Çile.
    ZE'R
    Kerih görmek. İğrenmek. Nefret etmek.
    ZER'
    Çoğaltma. * Halketme, yaratma. * Tohum ekme. * Ağzından dişlerin dökülmesi. * Saç ağarması. * Perde, hâil.
    ZER'
    Ekilmiş. Ekme. Tohum ekme. * Yetişmiş ekin.
    ZER'
    Ölçmek. * Kederli ve tasalı olmak. * Kalb. * El yaymak. * Kudret, kuvvet, tâkat.
    ZER'
    Yaratmak. * Yere tohum saçmak.
    ZE'R (ZEİR)
    Arslan kükremesi. * Çağırmak ve kükremek mânâsına mastar.
    ZERA
    Gölgelik, perdelik.
    ZERA'
    Vahşi sığırın buzağısı. * Tamâ, hırs, aç gözlülük.
    ZERA'
    İplik eğirmekte elleri çabuk olan.
    ZERAA
    Genişlik. * Hız, sür'at.
    ZERAB
    f. Beyaz şarap. * Yaldız mürekkep.
    ZERABÎ
    (Zürbiye) (Zirbiye. C.) İftihar eden. * Geniş, enli döşek, yatak.
    ZERAF
    f. Zürafa.
    ZERAFE (ZÜRÂFA)
    (C.: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.
    ZERAFÎ
    (Zerafe. C.) Zürafalar.
    ZERAK
    Gök renkli. Mavi.
    ZERARE
    Saçılan şey.
    ZERARÎ
    (Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller.
    ZER-BAF
    Sırma dokuyan.
    ZER-BÂF
    Sırma dokuyan.
    ZERBE
    Yüce avazlı, gür sesli olmak.
    ZERD
    (Zered) (C.: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı. * Yutmak. * Boğmak.
    ZERD
    f. Sarı. * Soluk, solgun.
    ZERDAB
    (Zerd-âb) f. İrin, cerahat. * Safra. * Beyaz şarap.
    ZERD-ÂLÛ
    f. (Zerd: sarı; âlû: erik) Sarı erik, zerdali.
    ZERDE
    f. Safranla pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı. Safran, sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde pişirilirdi. * Safran. * Yumurta sarısı.
    ZERDEC
    Usfur çiçeğinin evvel çıkan sarı suyu.
    ZERDEME
    Yutacak yer.
    ZERDFAM
    f. Sarı renkte. Sarı renkli.
    ZERDGUŞ
    f. İki yüzlü. Müraî. * Ürkek, korkak.
    ZERDÎ
    f. Sarılık. Sarı renkte olma.
    ZERDOST
    f. Cimri, hasis, tamahkâr.
    ZERDÜŞT
    Ateşe tapan, mecusi. * İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.
    ZE'RE
    Meşelik.
    ZERE'
    Başın önünde vâki olan beyazlık.
    ZEREB
    Keskin nesne. * Midenin bozulması.
    ZEREB
    (C.: Zerâib) Koyun ağılı.
    ZERECUN
    (Zerâcin) Üzüm ağacı. * Üzüm asması. * Kızıl boya. * Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.
    ZERED
    Zırh.
    ZEREF
    (Zerefân-Zerâfe-Zerif) (C: Zevârif) Gözden yaş akmak. * Yavaş yürümek.
    ZERENDUD
    (Ze-endud) f. Altın yaldızlı.
    ZER-ENDUZ
    Altun kazanan.
    ZERGER
    (C.: Zergerân) Altın işleyen. * Kuyumcu.
    ZERGERÎ
    f. Kuyumculuk.
    ZERGÛN
    f. Altın gibi sarı renkli olan. Altın renkli.
    ZERH
    Yemeğe zehir katmak.
    ZER-HIRİD
    (Zer-hıride) f. Satın alınmış kimse, köle.
    ZERİ'
    Çabuk ve kolay olan.
    ZERİ'
    Araya giren, şefaat edici.
    ZER'Î
    (C.: Zer'iyyât) Arşın ile ölçülen şey.
    ZERİA
    (C.: Zerâi) Vesile. * Yol. * Geçit. * Avcının, arkasında gizlendiği deve.
    ZERİN
    (Bak: Zerrin)
    ZERİR
    Zeki, hafif kimse.
    ZERİR
    Yanmak. * Parlamak.
    ZERİRE
    (C.: Ezirre) Göz otu. Tutya.
    ZER'İYYAT
    Ekim işleri.
    ZERK
    Hile. Riya. İki yüzlülük. * Şırınga yapmak, iğne ile vücuda ilâç vermek.
    ZERK
    Çirkin söz söylemek. * Kuşun terslemesi.
    ZERK-ÂLÛD
    f. Riyalı, riya karışık.
    ZER-KEŞ
    f. Altın kakmalı, altın işlemeli. * Altın tel yapan.
    ZERK-FÜRUŞ
    f. Hileci, hilekâr. İkiyüzlü, müraî.
    ZERM
    Kesilmek.
    ZERNEB
    Turunç kokusu gibi güzel kokan bir ot. * Fercin dışarısında olan et.
    ZERNİGÂR
    f. Altın ile işlenmiş. Yaldızlı.
    ZERR
    Düğmeyi iliklemek. * Birbirine pekitip bağlamak.
    ZERR
    Zerre, en küçük parça. * Karınca yumurtası. * Ayırmak.
    ZERRA'
    Ekinci, çiftçi.
    ZERRAD
    Zırh ören.
    ZERRAK
    (Zerk. den) İki yüzlü.
    ZERRAT
    (Zerre. C.) Zerreler. Pek ufak parçalar. Moleküller.
    ZERRE
    (C: Zerrat) Pek ufak parça. * Atom. * Çok küçük karınca. * Güneş ışığında görünen ufacık tozlar. * Küçük boylu adam.
    ZERREVÂRİ
    f. Zerre gibi çok küçük.
    ZERREVÎ
    Zerre ile alâkalı, zerreye âit.
    ZERRİN
    f. Altından yapılmış. Altın gibi parlak. Sarı
    ZER-RİŞTE
    f. Altın tel. Sırma. * Sarı.
    ZERŞEK
    Kadın tuzluğu. Pars anberi.
    ZER-ŞİNAS
    f. Altın tanıyan, sarraf.
    ZER-TAR
    f. Altın tel, sırma. * Güneş ışını.
    ZERUF
    Seri, hızlı, aceleci.
    ZERUR
    Göz otu.
    ZERV
    Tutup götürmek. * Savurmak. * Kırıp götürmek.
    ZER-VER
    f. Altın yaldızlı olan.
    ZERYAC
    Zerde aşı.
    ZERZERE
    Sığırcık kuşunun ötmesi.
    ZE'T
    Boğmak.
    ZETT
    Ziynet, süs.
    ZEUM
    Yağlı mıdır değil midir bilinmeyen koyun.
    ZEUR
    Korkak kimse.
    ZE'V
    Sürmek ve sulamak.
    ZEV'
    Ölüm sebebiyle gelen sıkıntı, keder.
    ZEVABE
    (C.: Zevâib) Saç bölüğü. * Zülüf. * Kılıç tasması.
    ZEVABİ'
    Musibetler. Büyük belâlar. (Bak: Devâhi)
    ZEVACİR
    (Zâcire. C.) Yasak edenler, men'edenler, önleyenler.
    ZEVAD
    Azıklar, yiyecekler.
    ZEVADE
    Ziyadelik, çokluk.
    ZEVAH
    Gitmek.
    ZEVAHİF
    (Zâhife. C.) Yerde sürünerek yürüyen hayvanlar, sürüngenler.
    ZEVAHİR
    (Zühre. C.) Çiçekler. * Parlak yıldızlar. * Ziynetli, parlak ve berrak olanlar.
    ZEVAHİR
    Dolu, taşkın, coşkun denizler. * Mc: Yüksek şan ve şerefler.
    ZEVAHİR
    (Bk: Zavahir)
    ZEVAİB
    (Zâib. C.) Erimiş şeyler, eriyenler.
    ZEVAİD
    (Zâide. C.) Fazlalıklar, fazla şeyler. Faydasız şeyler.
    ZEVAİL
    (Zail. C.) Zeval bulanlar. Zail olan şeyler. * Mc: Yıldızlar.
    ZEVAL
    Zâil olma, sona erme. * Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek. * Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. * Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.(Gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmasının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
    ZEVALÎ
    Zevale mensub, zevale ait ve müteallik. * Çok yaşlı.
    ZEVAL-İ ELEM
    Elemin sona ermesi.(Zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir. S.)
    ZEVAL-İ LEZZET
    Lezzetin bitmesi, lezzetin sona ermesi.
    ZEVALNÂPEZİR
    f. Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona ermeyen.
    ZEVALPEZİR
    f. Geçici olan. Muvakkat. Sona eren.
    ZEVAMİL
    (Zâmile. C.) Küçük yükler. * Yük hayvanları.
    ZEVANİ
    (Zâniye. C.) Zâniyeler. Zina yapan kadınlar.
    ZEVARİ'
    Küçük tuluklar.
    ZEVAT
    (Zât. C.) Zatlar, şahıslar, kimseler. * Üzüm, buğday gibi şeylerin kabuğu.
    ZEVATA
    İki zat. * İki sahib. * Çift.
    ZEVAT-I KİRAM
    Şerefli, temiz, büyük zatlar.
    ZEVAT-I MA'DUDE
    Sayılı zevât. Sayılı kimseler.
    ZEVAYA
    (Zâviye. C.) Zaviyeler. Açılar. Köşeler. Tekyeler.
    ZEVB
    Erime.
    ZEVC
    Çift. İki şeyden meydana gelen. * Sınıf, cins, nev'. * Karı ve kocanın herbiri. * Koca, eş.
    ZEVCAT
    (Zevce. C.) Zevceler. Karılar. Kadın eşler.
    ZEVCE
    Kadın eş. Nikâhlı kadın, eş.
    ZEVCEYN
    Karı ile koca. Kadın ile erkek çift.
    ZEVCİYYET
    Kocalık, karılık. Eşlik. Karı ve koca oluş.
    ZEVD
    Koyunu su yerinden sürmek. * Sevk.
    ZEVD
    Ayırmak. * Uzaklaştırmka, ırak etmek. * Defetmek, menetmek.
    ZE'VE
    (C: Ze'vât) Zayıf koyun.
    ZEVEBAN
    Erime.
    ZEVEBAN ETMEK
    Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı hâline geçmesi. Erimiş olması.
    ZEVEL
    Hafif, zeyrek, zarif kimse. (Müe: Zevle)
    ZEVER
    Meyl, eğrilik.
    ZEVF
    Adımını birbirine yakın atmak.
    ZEVG
    Bir şeyi bir tarafa eğme, bir yana meyillendirme.
    ZEVH
    Develeri dağıtıp toplamak.
    ZEVH
    şiddetle yürümek.
    ZEVİ
    (Zû. C.) Sahipler.
    ZEVİ-L EHSAS
    Duygu sahibi olanlar, duyanlar, hissedenler.
    ZEVİ-L ERHAM
    Yakın akraba.
    ZEVİ-L ERVAH
    Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.
    ZEVİ-L İDRAK
    İdrak sahipleri. Anlayış ve akıl ile kavrayışlı olan.
    ZEVİ-L UKUL
    Akıl sahipleri. Aklı olanlar. * Tas: Halkı zâhiren, Hakkı bâtınen görenler.
    ZEVK
    Lezzet alma, hoşa gitme, tatma. * Hoş, hoşa giden. Mânevi haz. * Boş vakit geçirmek. Eğlenmek. * Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.(Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz... S.)
     
  7. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZEVK-ÂLUD
    f. Zevkli, zevk karışık.
    ZEVK-BAHŞ
    f. Zevk veren, eğlendiren, neşelendiren. * Meşhur bir cins lâle.
    ZEVK-CÛ
    (C. : Zevkcuyân) f. Zevkine düşkün. Zevk arıyan.
    ZEVKÎ
    Zevkle alâkalı. Zevke âit.
    ZEVK-İ SELİM
    En temiz, nezih ve en yüksek derecedeki zevk. Selâmette olan zevk. Meşru dairedeki zevk. * Sezme kabiliyeti.
    ZEVKİYYAT
    Zevk ve eğlenceye dair hususlar.
    ZEVK-YÂB
    f. Lezzet alan, zevklenen.
    ZEVL
    (C.: Ezvâl) Acib nesne. * Zâil olmak, geçici olmak.
    ZEVLAK
    Taraf, cânib.
    ZEVR
    Göğüs altı.
    ZEVR
    Yalan, kizb. * Bâtıl mâbud. * Ziyaret etmek. * Göğüs üstü.
    ZEVRA'
    Bağdat. * Dicle nehri. * Eğri ve eğilmiş nesne. Yay. * Derin kuyu. * Uzak yer.
    ZEVRAK
    Kayık, sandal. * Mekke'de yapılan ve içine zemzem koymaya mahsus olan kap, ibrik.
    ZEVRAKÇE
    f. Ufak kayık. Ufak sandal.
    ZEVRAKSÜVÂR
    f. Kayığa binen. Sandala binmiş olan.
    ZEVRE
    Uzaklık. * Ziyaret etmek.
    ZEVREKA
    (C.: Zevrak-Zevârik) Ölçek. * Küçük gemi.
    ZEVT
    Boğmak.
    ZEVV
    Irak diyarında bir dağın adı. * Kadr, kıymet. * Miktar.
    ZEVVAK
    Bir şeyi fazlasıyla deneyen. * Bir şeyi çok fazla tadan.
    ZEVY
    Solmak. * Değişmek, mütegayyer olmak.
    ZEVY
    (Zevey) Döndürmek. Cem etmek, dürülmek. Tutmak.
    ZEVZAT
    Doğurmak. * Sür'atle gitmek. * Reddedip uzaklaştırmak.
    ZEVZEK
    t. Geveze. Münasebetsiz, temkinsiz. Ağzı ve eli durmayan. Hoppa.
    ZEY'
    Güzelce pişip erimek.
    ZEY'
    (Zeyean) Duyulma. Meydana çıkıp yayılma.
    ZEYB
    (Bak: Zîb)
    ZEYBEK
    Hafif silâhlarla donanmış ve asâyişi muhafazaya memur olan eski bir sınıf asker.
    ZEYD
    Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan isimlerdendir. (Diğer isimler: Amr, Bekir, Beşir, Hâlid)
    ZEYD (ZİYÂD)
    Men'etmek, reddedip gidermek.
    ZEYD BİN SABİT (R.A.)
    Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini yapmıştır. Süryanice de öğrenmişti. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık'ın (R.A.) hilâfeti mes'elesinde Ensar'ı tenvir etmiş, hakikatı izah etmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (R.A.) devirlerinde büyük hizmetler görmüş ve beyt-ül mâl te'sisinde ve tesbitinde büyük hizmetleri olmuştur. Hi: 45 tarihinde 56 yaşında irtihal etmiştir.
    ZEYEK
    İki uyluk arasının geniş olup birbirine uzak olması.
    ZEYF
    (C.: Ziyâf - Züyuf - Ezyâf) Kalp ve silik para veya akçe.
    ZEYG
    Şübhe. Doğruluktan ayrılma. * Bir tarafa meyletme. * Yanılma. * Kamaşma.
    ZEYH
    Mahvolmak. * Gitmek. * Uzak olmak.
    ZEYH
    (Zeyhân) Zulüm etmek. Haktan uzaklaşmak.
    ZEYHAN
    Zulüm etmek. Zâlimlik yapmak.
    ZEYL
    Ek, ilâve, bir şeyin altı, devamı. * Etek.
    ZEYL
    Ayırma. Tefrik.
    ZEYLEN
    Ek olarak. İlâve ederek.
    ZEYLİYÂT
    İlâve ve ek olarak yazılan şeyler.
    ZEYN
    Zinet, süs. Süslemek.
    ZEYN-AB
    (Kürdçe) Su kaynağı, pınar.
    ZEYNEB
    Eski fetva metinlerinde kadını temsil eden isimlerden biri. * Gül. (Bak: Hatice)
    ZEYN-ÜD DİN
    Dinin süsü, dinin zineti.
    ZEYN-ÜL ABİDİN
    (Zeynel âbidîn) Lügat mânası: İbadet edenlerin zineti. * (Hi: 38-94) Oniki İmamın dördüncüsü olan zât (R.A.). Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın torunu olan Hazret-i Hüseyin'in ortanca oğlu. Asıl adı: Ali'dir. Tâbiînin büyüklerindendir. Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (Rahmetullâhi Aleyh)
    ZEYR
    Eksilmek.
    ZEYT
    Zeytinyağı. Yağ.
    ZEYTUN
    Zeytin.
    ZEYTUNÎ
    Zeytin renginde olan.
    ZEYY
    Döndürmek. * Toplamak, cem'etmek.
    ZEYY
    (Bak: Ziyy)
    ZEYYAL
    Kuyruklu. * Uzun etekli.
    ZEYYAT
    Zeytin ağacı.
    ZE'ZEE
    Cem'etmek, toplamak.
    ZI
    Kur'an-ı Kerim alfabesinde onyedinci harftir. Ebcedî değeri: 900'dur.
    ZIA
    İşlenir toprak. Tarla.
    ZIAR
    Devenin ağzını bağlamak.
    ZIBA'
    (Zabu. C.) Sırtlanlar.
    ZIBAB
    (Zabb. C.) Kertenkeleler. Kelerler.
    ZID
    Aksi, muhâlif, zıt. * Nefret edilen, kerih şey.
    ZIDDÂN
    İki zıt.
    ZIDDEYN
    Birbirinin aksi olan iki şey. İki zıt.
    ZIDDİYET
    Birbirine muhâlif, zıt olma hâli. Zıtlık. Birbirinden nefret etme. Zıt fikir veya kanaat sahibi olanların durumu.
    ZI'F
    İki kat. Bir şeyin miktarca iki katı.
    ZIFR
    Tırnak. Çengel. Pençe.
    ZIHAR
    İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak. * Karşılıklı yardımlaşmak. * Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karısına, "Sen bana anam gibisin" demesi gibi. Bu halde karısı da ona haram olurdu. İslâmiyetten evvel câhiliyet âdetleri olan ve bir nevi boşanma usulü sayılan bu çeşit hareketi İslâmiyet men'etmiştir ve zecr için zıhar eden kimseye keffaret vaz' olunmuştur. (O.L.)
    ZIHARE
    Elbisenin dış yüzü, dış tarafı.
    ZIHLİL
    Dayanacak ve kayacak dar mekân.
    ZIHRIT
    Koyun ve deve burunlarından akan sümük.
    ZIHRÎ
    (C.: Zıhârâ) Bir ihtiyaç için hazırlanıp saklanan nesne.
    ZIKKÎ
    Deriden yapılmış su tulumu.
    ZILAL
    (Zıll. C.) Gölgeler.
    ZILALE
    Gölgelik.
    ZILF
    Hayvanların çatal tırnağı.
    ZILL
    Gölge. * Perde. * Mc: Sahip çıkma, koruma, himaye etme.
    ZILL-ÂLUD
    f. Gölgeli.
    ZILL-I ZÂİL
    Geçen gölge.
    ZILL-I ZALİL
    Koyu gölgeli yer.
    ZILLÎ
    Gölge ile alâkalı.
    ZILLÎM
    Zulmü çok olan kimse. Zâlim insan.
    ZILLİYET
    Zâhirî sahiplik. Himaye edici olma. * Gölgelik.
    ZILLULLAH
    Cenab-ı Hakk'ın namına yeryüzünde tasarrufta bulunan insan, halife. İlâhî kanunu tatbike çalışan halife ve pâdişahın nâmı.
    ZIMAD
    (C.: Zamâid) İlâç. * Merhemle yaraya sarılan sargı, bez.
    ZIMAN
    Zarar ve ziyana karşılık verilen bedel.
    ZIMAR
    Irz, namus.
    ZIMAR
    Ele geçmesi mümkün olmayan kaybolmuş mal. Alacak veya yeri bilinmeyen mal. * Gizli kalmış hazine, iş veya şey.
    ZIMN
    İç taraf. * Maksad, gaye. * Açıktan söylenmeyip dolayısıyle anlatılan.
    ZIMNEN
    Açıktan olmayarak, dolayısıyla, ima yolu ile. İçinden olarak.
    ZIMNÎ
    İçinde saklı, gizli olarak. * Kendiliğinden.
    ZINDIK
    (Bak: Zendeka)
    ZINNE
    Töhmet, kabahat.
    ZINNET
    Cimrilik, pintilik.
    ZI'R
    (C.: Zıâr-Zuur-Ezâr) Süt anası.
    ZIRA'
    (Bak: Zirâ')
    ZIRAR
    Karşılıklı zarar vermek.
    ZIRBA'
    Maymuna benzer bir hayvan.
    ZIRBAN
    (C.: Zerâbin) Kokarca denilen küçük, kediye benzer, çirkin kokulu bir hayvan.
    ZIRGAM
    (C.: Zarâgım) Aslan, gazanfer.
    ZIRH
    Cevşen. * Muharebe elbisesi, demirden örülmüş veya dökülmüş elbise.
    ZIRHPUŞ
    (C.: Zırhpuşân) f. Zırh giyinmiş, zırh giyen.
    ZIRR
    Gömlek ve kaftan düğmesi. * Tomurcuk.
    ZIVANA
    f. İki ucu açık küçük boru. * Birbirine geçen şeylere açılan boru şeklinde delik.
    ZIVANADAN ÇIKMAK
    Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.
    ZIYA
    (Bak: Ziyâ)
    ZIYA'
    Kayıp, yitim. Kaybolma. Mahvolma.
    ZIYA'
    (Zay'a. C.) Küçük çiftlikler, tarlalar.
    ZIYK
    (Dıyyık - Dıyk) Dar. Sıkıntılı.
    ZIYYIK
    Pek dar.

    f. Türkçedeki "den, dan" mânasını ifade eder. Meselâ: Zi-mısır $ : Mısır'dan.
     
  8. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL

    Kılık, kıyafet. Elbise.

    Arapçada kelimenin yerine göre "Zâ, Zû, Zî" şeklinde okunan, "sâhib" mânasını ifade eden ve birleşik kelimeler yapılan bir edattır.
    ZİAB
    (Zi'b. C.) Kurtlar, canavarlar.
    ZİAMET
    (Bak: Zeâmet)
    Zİ'B
    Kurt. Canavar.
    ZÎB
    Zinet, süs. Düzgün, iyi elbise.
    ZİBA
    f. Güzel, süslü, yakışıklı.
    ZİBAC
    Nedimelik etmek. * Sohbet etmek.
    ZİBAK
    Cıva.
    ZİBAL
    Karıncanın ağzıyla götürdüğü şey.
    ZİBAR
    (Zebr. C.) Kitaplar. * Yazı yazmalar. * Kâğıt yaprakları.
    ZÎBARÛ
    (Zibâ-ru) f. Güzel yüzlü. Dilber.
    ZÎB-ÂVER
    f. Süsleyici, bezeyici.
    ZÎBAYÎ
    f. Süslülük, güzellik, yakışıklılık.
    ZİBBAH
    Ayak parmaklarının diplerinde olan yarıklar.
    ZİBBAN
    (Zübâb. C.) Sinekler.
    ZİBBİR
    Kuvvetli.
    Zİ'BE
    Eyerin ve semerin iki yanlarının arası.
    ZÎB-EFZA
    f. Güzelleştiren, süsü artıran, güzelliği çoğaltan.
    ZİBENDE
    f. Süslü, zinetli, yakışıklı. Lâyık, güzel.
    Zİ'BER
    Çok kaba dikişli bir Arap kaftanı.
    ZİBE'RA
    Yaramaz huylu kimse. * Kaba sakallı, yüzü ve kaşı kıllı kimse. * Timsahın dişisi. * Boynuzuyla fili başında götüren canavar.
    ZİBERKAN
    Ay, kamer. Ay ve güneş. * Arap reislerinden bir reisin adı.
    ZİBH
    Boğazlanan davar.
    ZİBHA
    (Zübha) Kuşpalazı, difteri.
    Zİ'BIK
    Civa.
    Zİ'B-İ MÜTEGANNİM
    Koyun postuna girmiş kurt.
    Zİ'B-İ YUSUF
    Kabahati ve suçu olmadığı halde suçlandırılan kimse.
    ZİBL
    Süprüntü. Gübre.
    ZİBNİYE
    Zorla def'edici, zorla kovan.
    ZİBR
    Mektup. Kitap.
    ZİBRAK
    Sarartmak.
    ZİCAC
    Karanfil.
    ZİCAN
    Meyletmek, eğilmek.
    ZİCC
    Yumuşaklıkla def'etmek. Tatlılıkla kovmak.
    ZİDA(Y)
    Cilâlayıcı, temizleyip parlatıcı.
    ZİDB
    (C.: Ezdâb) Nasip, kısmet.
    ZİDE
    (Zidet) : f. "Çoğalsın, artsın" anlamlarına gelir ve duâ ve temennilerde bulunmak üzere kullanılır.
    Zİ-DER
    f. Kapıdan.
    Zİ-DERGÂH
    f. Dergâhtan.
    ZİDET FAZLUHU
    Bilgisi artsın, fazlı çok olsun!
    ZİDK
    Sıdk, doğruluk.
    ZÎF
    Kenar, nâhiye, cânip, taraf.
    ZİFAF
    Gerdeğe girmek. Gerdek.
    ZİFAN
    Öldürücü zehir.
    ZİFAN
    (Zayf. C.) Misafirler.
    ZİFF
    Deve kuşunun yeleklerinin küçüğü.
    ZÎ-FİKİR
    Fikir sahibi, tefekkür eden.
    ZİFİL
    Katran.
    ZİFR
    (C: Azfâr) Kir, pas. * Yük. * Kırba. (Kırba götürenlere "Zevâfir" derler.)
    ZİFRA
    (C.: Zifâri) Devenin kulağı ardında terleyen yer.
    ZÎFÜNUN
    Çok şeyler bilen, mehâret sâhibi olan, fen sâhibi.
    ZİH
    f. Kiriş. * Yay kirişi. * Kenar çizgisi. * Kaytan, şerit.
    ZÎH
    (C.: Züyuh-Ezyâh) Çok kıllı erkek sırtlan. (Müe: Zeyhâ)
    ZİHAF
    Çokluk. * Süstlük ve zayıflık ile yürümek. * Edb: İbarede uzun okunulması gereken bir sesli harfin, vezin zarureti ile kısa okunuşu. (Bunun zıddı: İmâle'dir)
    ZİHAM
    Kalabalık, sıkışıklık.
    ZÎHASSA
    Hassalı, özellik, hususiyyet sâhibi.
    ZÎ-HASSA-İ MEŞHURE
    Meşhur hususiyet sâhibi.
    ZÎ-HASSE
    Duygulu, duygu sâhibi, hisseden.
    ZÎ-HAŞMET
    Haşmet sahibi, haşmetli.
    ZÎ-HAYAT
    Hayatlı, hayata sâhip, canlı. (Bak: Hayat)
    ZİHBE
    (C. Zihâb) Yağmur katresi.
    ZİHİ
    f. Ne güzel. Ne iyi. Aferin.
    ZİHİ
    Şu, bu mânasına gelen müennes işaret zamiri.
    ZİHİN
    (Zihn) Anlama, bilme, hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve istidadı. Hıfz kabiliyeti. (Bak: Dimağ)
    ZİHLAF
    Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek.
    ZİHNEN
    Zihin ile, düşünerek, akıl ile.
    ZİHNÎ
    (Zihniyye) Zihinle alâkalı. Zihne âit.
    ZİHN-İ MAHDUD
    Dar zihin.
    ZİHNİYYÂT
    Zihne ait hususlar. Zihinle ilgili meseleler.
    ZİHNİYYET
    Düşünce. Düşünce yolu. * Anlayış. * Kafa.
    ZÎK
    Yaka kenarı.
    ZÎK
    (Bak: Dıyk)
    ZİKÂR
    (Zeker. C.) Erkekler.
    ZÎKARED GAZVESİ
    Zîkared, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir kuyudur. Rivayete göre Medine ile Hayber arasında ve Şam yolu üzerindedir ve Medine'ye iki konak mesafededir. Bu Zîkared kuyusu yakınında yapılan gazaya Gabe Gazası da denilir, hicretin altıncı yılında rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.Hayberden üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare çapulcuları Resulullah'ın sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku bulmuştur. İbn-i Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe Korusu'nda yayılırken baskına uğradığını bildiriyor. (S.B.M.)
    ZİKE
    Silâh.
    ZÎ-KIYMET
    Kıymet sâhibi, kıymetli.
    ZİKİR-HÂNE
    Allah'ın çok çok zikredildiği yer. Mescid, câmi. Ehl-i tarikatın toplanıp Allah'ı zikrettikleri yer. Tekke.
    ZİKR
    (Zikir) Anmak, hatırlamak. Anılmak. * Allah'ı (C.C.) çok çok anıp azametini düşünmek ve esmâ-i hüsnâsını okuyup tefekkür etmek. * Kur'ân-ı Kerim'in bir ismi.(İ'lem eyyühel aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşvü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlik-ı Semâvat ve Arz'a isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde (ene) mahvolur...Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celbeden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yâni şuurlara tâbi değildir. M.N.)
    ZİKRA
    Anma, hatırlama. * Nasihat, öğüt. * İbret. Örnek.
    ZİKR-ÂREND
    f. Zikreden. Anan.
    ZİKR-İ ALENÎ
    Aşikâr ve açıktan toplanıp Allah'ı zikretmek.
    ZİKR-İ CEHRÎ
    Yüksek sesle yapılan zikir.
    ZİKR-İ HAFÎ
    İçten ve kalbden yapılan gizlice olan zikir. Nakşilerin zikir şekli.
    ZİKR-İ KALBÎ
    Kalb ile yapılan, sessiz zikir.
    ZİKZAK
    Fr. Bir sağa ve bir sola doğru gidiş yapma.
    Zİ-L ECNİHA
    Çok cihetli, çok hususiyetli bulunan. * Kanatlar sahibi. * Çok taraflı.
    Zİ-L YED
    Fık: Bir malı elinde bulunduran. Bu malın hakiki sahibi olsun veya olmasın halen istediği şekilde kullanmakta bulunan kimse.
    ZİLAL
    (Zelil. C.) Hor ve hakir olanlar. Zeliller.
    Zİ'LEB(E)
    Deve kuşu. * Hızlı yürüyen dişi deve.
    ZİLHİCCE
    Hacca gitmenin içinde yapıldığı Arabi onikinci ay. Kurban bayramı, bu ayın onuncu gününe rastlar.
    ZİLKA'DE
    Arabi ayların on birincisi.
    ZİLL
    Yumuşaklık. * Kolaylık, âsanlık. * Davarın alışması.
    ZİLLE
    Orak kuşu denilen bir böcektir, orak vaktinde öter.
    ZİLLET
    Aşağılık, horluk, hakirlik, alçaklık.
    ZİLLET-İ NEFS
    Nefis alçaklığı.
    ZİLYE
    (C.: Zelâli) Büyük döşek.
    ZİLZAL
    Zelzele, sarsıntı.
    ZİLZAL SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 99. suresidir. "Zelzele, İzâzülzile" sureleri de denir.
    ZİLZİL
    (C.: Zelâzil) Uzun etek.
    Zİ'M
    Ayıp.
    ZİMAL
    (Bak: Zemel)
    ZİMAM
    Ahd, söz, yemin, eman. * Hak. * Hürmet.
    ZİMAM
    Hayvan yuları. Yular.
    ZİMAM-DÂR
    f. Elinde yular tutan. * İdare eden. İdareci. İleri gelen. Bir işi elinde tutan.
    ZİMAR
    Irz, namus. Kişinin koruması kendi üzerine vâcib olan aile efradı.
     
  9. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZİMAR
    Deve kuşlarının sesi.
    ZİMEM
    (Zimmet. C.) Borçlar, zimmetler.
    ZİMEMAT
    (Zimem. C.) Borçlar.
    ZİMMAR
    Deve kuşu sesi. * "Bağırmak, savt ve sada etmek" mânâsına mastar.
    ZİMMET
    Himayeyi te'min eden ittifak. * Borç. * Alâkalı. * Uhde. * Vicdan. * Mes'uliyet. * Üst. Üstte olan şey. * Koruma zorunda kalma.
    ZİMMET-DÂR
    f. Hazine sâhibi. Vergiyi alan, toplayan. Alacaklı.
    ZİMMÎ
    Anlaşma ile İslâm diyarında yaşaması kabul edilmiş, hayatı hıfzedilen gayr-ı müslim. Ehl-i zimmet.(Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse hakk-ı hayatı var diye usul-ü şeriatın bir düsturudur. Hem Mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat fâsık, merdud-üş şehadettir, çünkü hâindir. L.)
    ZİMMİT
    Ağır başlı, ciddi, vakarlı kimse.
    ZİMR
    (C.: Ezmâr) Bahadır, kahraman, yiğit.
    ZİMZİM
    İri gövdeli deve.
    ZÎN
    f. Binek hayvanlarına vurulan eyer.
    Zİ-N NUR
    Nurlu, ışıklı. Parlak. * Bahtiyar.
    Zİ-N NUREYN
    İki nur sâhibi meâlinde cihar-ı yar-ı güzinden Hz. Osman'ın (R.A.) lâkabı. (Hazret-i Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ile iki kat akrabalığı dolayısiyle) (Bak: Osman R.A.)
    ZİNA
    Haram ve büyük günah olan ve nikâhsız olarak yapılan cinsi münasebet.
    ZİNAB
    (Zeneb. C.) Kuyruklar.
    ZİNABE
    Her şeyin ardı, arkası.
    ZİNAK
    Çene altının derisi. * Altından veya gümüşten yapılan ve kadınların boyunlarına taktıkları boğmak.
    ZİNAKÂR
    f. Zina eden, zâni.
    ZİNBAR
    Hafif, zarif, hazırcevap kimse. * Yük götürebilen eşek. * Büyük fare. * Çınar ağacına benzer bir ağaç.
    ZİNCAR
    Bir nevi balık.
    ZİNDAN
    f. Karanlık, yeraltı hapishânesi. Sıkıntı ve karanlık yer.
    ZİNDAN-I ATÂLET
    Atâlet zindanı. (Bak: Himmet)
    ZİNDANÎ
    (C.: Zindaniyân) Zindanlık. Zindana kapatılmış suçlu. * Zindan muhafızı. Zindancı.
    ZİNDE
    f. Dinç, diri, canlı. * Güçlü, kuvvetli.
    ZİNDE-BÂD
    f. Yaşasın, çok yaşa, sağ ol.
    ZİNDE-DÂR
    f. Gece uyumayan, uyanık kalan.
    ZİNDE-DİL
    f. Kalbi diri olan, uyanık.
    ZİNDE-GÎ
    f. Canlılık, zindelik, dirilik.
    ZİNDIK
    (Zındık) Dinsiz, imansız. Müşrik. (Bak: Zendeka)
    ZİNE
    Düzgün. * Libas, elbise.
    ZİNET
    Süs. Bezek. Kadınlara mahsus kıymetli eşya.(Her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan ve o mizan bir intizam içinde ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde ve o tevzin ve tanzim bir zinet ve sanat içinde ve o zinet ve san'at, manidar kokular ve hikmetli tadlar içinde bulunduğundan; her bir çiçek o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelâl'e işaretler ediyor. L.)
    ZİNFİLECE
    (Zinfelîce) Zenbile benzer bir nesne.ZİNHAR $ f. Sakın, aslâ, kat'iyyen, olmaya, aman. * Elbette.
    ZİNHARHÂR
    f. Sözünde durmayan adam. * Aman dileyen.
    ZİNKÎR
    Tırnak kesintisi.
    ZİN-PUŞ
    Eyer örtüsü.
    ZİR
    f. Alt, aşağı.
    ZİR
    (C.: Zire) İnce kiriş. * Kadınlar sohbetini seven kişi.
    ZİR Ü ZEBER
    Altüst, karmakarışık, darmadağın.
    ZİRA
    f. Çünkü. Ondan ki, şundan, şu sebepten ki.
    ZİRA'
    El, kol uzunluğu. Yirmidört parmak uzunluğu. Arşın. * Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk ölçüsü. (75-90 cm. kadar) * Gökte ayın menzillerinden birisi. * Tulum. İçine peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kap.
    ZİRAAT
    Çiftçilik, ekincilik.
    ZİRABE
    Keskinlik.
    ZÎ-RAHM
    Nesebî akraba.
    ZİRAÎ
    Çitfçiliğe ait. Ziraate dair, onunla alâkalı.
    ZİRAYE
    Hışım etmek, hiddetlenmek, kızmak.
    ZİR-BEND
    f. Kayış, kuşak, kemer.
    ZİREK
    f. Anlayışlı, uyanık, zeyrek.
    ZİREKÎ
    f. Uyanıklık, zeyreklik, anlayışlılık.
    ZİRFİN
    (C.: Zerâfin) Kapı halkası.
    ZİR-İ ZEMİN
    Yeraltı.
    ZİRİBA'
    Belâ, zahmet.
    ZİRİN
    f. Alttaki, aşağıdaki.
    ZİRNÎK
    Zırhım, fare otu.
    ZİRR
    Düğme. * Tomurcuk.
    ZÎ-RUH
    Ruhlu, canlı, hayattar. Zi-hayat. (Bak: Ruh)
    ZİRVE
    Bir şeyin, hususan dağın en yüksek noktası, tepesi.
    ZİRVE-İ BÂLÂ
    f. Yüksek zirve. * Yüksek makam. * Yüce kat.
    ZİRVE-İ CEBEL
    Dağ tepesi.
    ZÎ-ŞAN
    Şanlı, meşhur ve şerefli olan.
    ZÎ-ŞA'ŞAA
    Çok parlak. Şa'şaalı.
    ZİŞT
    f. Çirkin. Kötü. Kabih.
    ZİŞTÎ
    f. Çirkinlik.
    ZÎ-ŞUUR
    şuurlu. şuur sâhibi.
    ZÎT
    (Ziyât) Çağırmak. * Niza edişmek, çekişmek.
    ZİVANA
    (Bak: Zıvana)
    ZİVER
    Şiddetle yürümek.
    ZİVER
    Süs. Zinet.
    ZİYA
    Işık, aydınlık, nur. Ruşenlik. (Nur, ziya'dan daha umumidir. Çünkü ziyâ aydınlığın intişarı mülâhazası ile ve Nur, intişarı ve sebatı mülâhazaları ile ıtlak olunmuştur ve bazıları indinde bizzat olan aydınlığa ziya; ve vasıta ile olan aydınlığa nur ıtlâk olunur. L.R.)(Ziya ile; mevcudat görünür, hayat ile, mevcudatın varlığı bilinir; her birisi birer keşşaftır. M.)
    ZİYA'
    Kaybolma, mahvolma.
    ZİYA PAŞA
    (Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir. Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır.
    ZİYA-BÂR
    (Ziya-efşan - Ziyapâş) Işık saçan.
    ZİYA-DÂR
    Ziyalı, ışıklı, parlak. * Aydın. Akıllı, münevver.
    ZİYADE
    Artan, fazla kalan. Çok bol. Fazladan. * Artma, çoğalma.
    ZİYA-EFŞAN
    f. Işık saçan, ziya saçan.
    ZİYAF
    (Zeyf. C.) Kalp ve silik paralar. Karışık akçeler.
    ZİYAFE
    Merdut olmak. * Tenbel. * Değişmek.
    ZİYAFEŞAN
    f. Işık saçan, ziya saçan.
    ZİYAFET
    Karışık ve değişik olma.
    ZİYAFET
    Misafire yedirip içirme, ikram etme. Misafir kabul etme.(Görünüyor ki; bu âlemin sâhibi -yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle- hârika bir sahâvete sahib olduğu gibi nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sahâvet, tükenmez servet, ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder... M.N.)
    ZİYAİ
    (Ziyaiyye) Işığa ait. Ziyaya dair ve mensub olan.
    ZİYAL
    Uzun kuyruklu at.
    ZİYAME
    Ayıplı olmak.
    ZİYAN
    f. Zarar, ziyan, kayıp, hasar.
    ZİYANİSAR
    (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
    ZİYANKÂR
    f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
    ZİYAPAŞ
    f. Işık ve aydınlık veren. Ziya saçan.
    ZİYAR
    Yavşa denilen nesne. (Baytarlar) onunla davar dudağını kıstırıp zebun ederler.
    ZİYARE
    Meşhur, şöhretli.
    ZİYARET
    Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
    ZİYARET-GÂH
    f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
    ZİYA-YI KALB
    Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması.
    ZİYY
    (C.: Ezyâ) (Zeyy) Dış görünüş. * Libas. Kılık, kıyafet. Hey'et.
    ZİZA'
    Ot ve su olmayan yer.
    ZİZEFUN
    Ihlamur ağacı.
    ZORBAZ
    f. Kuvvet oyunları gösteren sanatkâr. Bu oyunlar hünerden çok güce, kuvvete dayandıkları için, zor oyuncusu demek olan bu tabir meydana gelmiştir. Eskiden cambazlar kuvvetli adamlar oldukları için ekseriyetle vücutlarının kuvvet ve metanetine delil olan görülmeğe değer numaralar da gösterirlerdi. Meselâ bazı cambazlar koca bir taşı yerden alıp havaya atarlar ve taş aşağıya inerken, başlarının üstündeki lâstik topmuş gibi kâh göğüsleriyle, kâh arkalarıyla, kâh başlarıyla karşılayıp taşa vururlar, yere düşmeden tekrar havaya çıkarırlar ve böylece oynarlardı.Bazan da koca su küplerini karşılarına alıp, koç dövüşür gibi karşıdan hızla gelip başlarıyla vurarak küpü parça parça ederlerdi. Bu çeşit kuvvet oyunları gösteren cambazlara, zorbaz denirdi. (O.T.D.S.)

    Kelimenin başına gelerek "sâhip, mâlik olan" mânasını verir. (Bak: Zâ)
    ZÛ'
    (C.: Azvâ'-Ziyâ') Işık, aydınlık.
    ZÛ'
    Gece uçan kuşlardan birisi. * Erkek baykuş.
    ZUAFA
    (Zayıf. C.) Zayıflar. Zayıf olanlar.
     
  10. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    ZUAK
    Tuzlu su.
    ZUAMA
    (Zaim. C.) (Zeâmet. den) Kefiller. * Büyük tımar sâhipleri.
    ZU'BAN
    (Zi'b. C.) Canavarlar, kurtlar.
    ZUBBAN
    (Zabb. C.) Kelerler, kertenkeleler.
    ZUBE
    Bir taraf.
    ZUCRET
    Yürek darlığı, iç sıkıntısı.
    ZUCRETVER
    f. Sıkıntılı.
    ZUD
    Üçten ona kadar olan develer.
    ZUD
    f. Çabuk, tez, hemen olan, acele.
    ZUDAŞNA
    (Zud-âşnâ) f. Her gördüğü kimseyle dost olan.
    ZUDENDAZ
    (Zud-endâz) f. Akla geldiği şekilde, düşünülmeden söylenen söz.
    ZUDHİZ
    f. Vazifesini çok çabuk gören hizmetkâr.
    ZUDÎ
    f. Tezlik, çabukluk.
    ZUDRES
    f. Çabuk erişen.
    ZUDSİR
    f. Faydasız. Menfaatsiz. * Kötü huylu. * Bir şeyden çabuk bıkan, usanan.
    ZUDTER
    f. Daha çabuk.
    ZU-ESMAR
    Meyveli. Semereli.
    ZUFR
    Tırnak.
    ZUFUR
    (C.: Ezfâr-Ezâfir-Zufir) Tırnak. * Yay başında kiriş takılan yerden ucuna varıncaya kadar olan miktar.
    ZUGLE
    Her nesnenin bakiyyesi ve bölüğü. * Birşeyin bölük bölük olması.
    ZUGLUL
    Yeyni, hafif. * Küçük oğlan.
    ZUGR
    Şam vilayetinde bir yerin adı.
    ZUHAL
    (Bak: Zühal)
    ZUHAR
    Ok yeleği. Kanat yeleği.
    ZU-HAZZ
    Nasibi olan, nasibli. * Hoşlanan, zevk alan.
    ZUHR
    Sahavetli zenginlik. * Yüksek şeref.
    ZUHR
    Öğle vakti. Öğleyin.
    ZUHR(E)
    İhtiyaç zamanı için muhafaza edilen, saklanan şey. Zahire. * Sâlih amel. Âhiret için yapılan hazırlık.
    ZUHREFE
    Süslemek, bezemek.
    ZUHRUF
    Yaldız. Yalancı süs. Gösteriş. Zinet. Altın.
    ZUHRUF SURESİ
    Kur'an-ı Kerim'in 43. suresidir. Mekkîdir.
    ZUHUR
    Meydana çıkmak. * Ansızın meydana gelmek. * Baş göstermek. Görünmek. * Hulul. * Galip olmak. * Âlîkadr.
    ZUHURÂT
    Birden oluveren şeyler. Hesapta olmayan umulmadık hâdiseler. * Sünuhat. (L.R.)
    ZUK'
    (C.: Ezkâ) İki uyluk arası.
    ZUKAK
    (C.: Ezikka) Sokak.
    ZUKK
    Kuşun yavrusuna ağzından birşey yedirmesi.
    ZUKL
    Harâmi. * Küçük dar gemi.
    ZU'KUK
    (C.: Zeâkık) Yaramaz huylu kimse.
    ZULAME
    Mazlumun hakkı.
    ZULEL
    Gölgelikler.
    ZULEM
    Karanlıklar.
    ZULEMAT
    (Zulmet. C.) Zulmetler, karanlıklar.
    ZULLAME
    (Zalime) Zâlimin zulümle aldığı mal.
    ZULLÂN
    (Zelil. C.) Zeliller.
    ZULLE
    (C.: Zulel) Gölgelik. * Gölge eden bulut. * Sofa.
    ZULM
    (Zulüm) Haksızlık. * Eziyet, işkence. * Bir hakkı kendi yerinden başka bir yere koymak.( $ sırrınca: Dostların hataları, hizmetimizde bir nevi zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibaha gelir. Düşman ise, hizmet-i Kur'âniyeye zıddiyeti, mümânaati, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmiyerek hizmetimize tecavüzü, zendeka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar. Nasılki küçük kabahatleri işliyenlerin, nâhiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i imanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl-i dalâletin cinayetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adalet olarak Alem-i Beka'daki Mahkeme-i Kübrâ'ya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.İşte Hadis-i Şerifte $ mezkûr hakikata dahi işaret ediyor. Yâni: Dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir. Ve kâfirler, madem Cehennem'den çıkmıyacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir. Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mes'uddur. Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor. L.)
    ZULMANÎ
    Karanlık. Karanlıkla alâkalı. Karanlıklı ve karanlık gaflet uykusunda olan.
    ZULMAT
    (Zulümât - Zulemât) (Zulmet. C.) Karanlıklar. Kara gün. * Dinsizlik ve zulüm devri.
    ZULMEN
    Haksızlıkla, zulüm yaparak.
    ZULMET
    Karanlık. * Mc: Sıkıntı.
    ZULMET-ÂLUD
    Karanlıklı. Karışık ve sıkıntılı.
    ZULMET-EFZÂ
    (Zulmet-fezâ) Karanlığı artıran.
    ZULMET-İ MÜNEVVERE
    Efkâr-ı hâzırada cehl-i basiti, cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebep. Meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve izah olundu zannetmektir. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısıyye ve elektrik gibi isimleri takmakla o hârika hâdiseler izah olunmuş olamazlar.
    ZULMET-İ MÜZEVVER
    Dedikodu, fitneden hâsıl olan azab ve mânevi karanlık.
    ZULM-Ü MÜTEHACCİR
    Taş haline gelmiş, zulüm. (Bak: Sanemperest)
    ZU'LUB
    (C.: Zeâlib) Bez parçası.
    ZULUF
    (Zılf. C.) Koyun, keçi, inek gibi hayvanların çatal tırnakları.
    ZU'LUK
    Bir ot cinsi.
    ZULUL
    Gün geçirmek. * İşi gece yapmak. * (Zıll. C.) Gölgeler.
    ZULÜMAT
    (Bak: Zulmât)
    ZU'M
    (Zuum) Bâtıl zan. Şübhe. Yanlış zan.
    ZU'MİYYÂT
    Bâtıl, yanlış zanlarla alâkalı şeyler.
    ZUMNE
    Müzmin illet, zamanla yerleşmiş olan hastalık.
    ZU'MUM
    Yorulmak.
    ZUN
    Put, sanem.
    ZUNBUB
    İncik önünde olan kuru kemik.
    ZUNUN
    (Zann. C.) Zanlar. şübheler.
    ZUR
    Yalan. Asılsız. Uydurma.
    ZUR
    (Zor) f. Kuvvet, güç.
    ZU'R
    Korku, havf.
    ZURAFA
    (Zarif. C.) Zarifler. Zarif, hoş, tatlı ve nâzik konuşan, kibâr ve nâzik hareket eden kimseler.
     

Sayfayı Paylaş