1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Osmanlılarda Neden Ekonomik Kriz Olmazdı?

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 30 Ağustos 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Önce Osmanlı maliyesi hakkında birkaç söz...

    Osmanlılardaki ilk düzenli maliye teşkilâtı Murad Hüdavendigâr (I. Murad) zamanında Çandarlı (Cendereli) Kara Halil Paşa ile Karamanlı Kara Rüstem Paşa tarafından oluşturuldu.

    Osmanlı maliyesinin daha kuruluş dönemlerinden itibaren titizlikle ele alındığı ve çok önem verildiği belgelerden anlaşılmaktadır. O kadar ki, Fatih’in meşhur “Kanunname”sinde mali konulara da girilmiştir.
    Fatih, “Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur” diyerek, kendisinden önceki Osmanlı padişahlarının, yazılmamış töre ve geleneklere göre devleti yönettiklerini vurguladıktan sonra, ekonomik konuların hassasiyetine temas ediyor ve şöyle diyor:
    “Ve yılda bir kerre rikâb-i hümâyunuma defterdarlarım (Maliye Bakanlarım) irad ve masarifim okuyalar hil'at-i fahire giyeler...
    “Ve hazineme dahil ve hariç olan akça, defterdarlarım emri ile dahil-hariç olsun.”

    Bu ifadeler, Osmanlıların maliye teşkilâtına ve mali disipline ne kadar önem verdiklerini gösteriyor.

    Osmanlı maliye teşkilâtının başında “Defterdâr” bulunmaktadır. Defterdar, Fatih Kanunnamesi’nde de belirtildiği gibi, padişahın ekonomik alanda vekilidir.

    Bir bakıma, daha geniş yetkilerle, Maliye Bakanlığı görevini yürütürler.

    Önceleri teşkilatın başında bir “Başdefterdar”la, onun maiyeti bulunurdu. Bütün malî işlerden Başdefterdar sorumlu tutulurdu.
    Ancak zaman içinde devletin genişlemesi defterdar sayısını ikiye çıkarma zarureti doğurdu.

    Defterdarlar hazineyi ve harcamaları titizlikle denetler, gerekirse padişahların bile önünü keserlerdi. Bu yüzden devlette ısraf olmaz, kriz de olmazdı.

    Yıkılış sürecine kadar Osmanlılarda ekonomik krizler yaşanmadı. Bunun en önemli sebeplerinden biri “kulluk şuuru”dur. Bu şuur insanı yaradılış hikmetine en uygun boyuta taşır ve orada “Mü’minler kardeştir” hükmü çerçevesinde bütünleştirip toplumsallaştırdığı kütleyi büyük bir aileye dönüştürür.

    “İnfak”, yani yardımlaşma ahlâkı; hasedi, kini, kıskançlığı en asgari düzeye indirir... Zekât, fitre, sadaka ve vakıf müesseseler yürekten yüreğe köprü olup büyük aileyi bir birine bağlar.

    Yardımlaşma belli bir sistem içinde toplumun tüm katmanlarını kuşatıp kucaklar. “Vermek”, toplumda büyük ve önemli bir yarışa dönüşür. Bu çerçevede dara düşenler kayrılır, sıkıntıya düşenlere el verilir. Ve toplum, “dilencisi olmayan” bir refah toplumuna dönüşür.

    “Dilencisi olmayan toplum” ifadesi, Osmanlı Devleti’ni gezmeye gelen Fransız gezgin Du Loir’ındır. Du Loir 1654’de Paris’te yayınladığı değerli seyahatnamesinin 191. sayfasında şöyle diyor:
    “Türkiye’de dilenci nadir görülür. Fransa’da herkesi bunaltan tembel dilencilerin Türkiye’de kimseyi taciz etmesine imkân yoktur.”
    “Hayırda yarışınız” mealindeki âyetin hükmünü Osmanlı insanı derinden hissedip yaşamakta, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetinin hizmetine vakfetmektedir.

    Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu. Çünkü insan hayatın merkezidir. Bediüzzaman’ın deyişiyle, “Kainat hayata, hayat insana bakar.” Vakıf müesseseler ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir. Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekir. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı.

    Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramakla mümkündür!..

    Belli ki bu idrak Osmanlı insanında mevcuttu. Bu yüzden yirmi altı binden fazla vakıf kurdular. Bunlardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böyle bir çevre bilincinin oluşmasını takdirle anmamak imkânsızdır.

    Bu yapının dayanağını, Du Loir’ın Corneille Le Bruyn isimli yurttaşı açıklıyor: “Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Türkiye’de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.” (İ. H. Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul Kitabevi, 1961).

    Bütün bunların ışığında kısaca şunu söyleyebiliriz: Osmanlı asırlarında ekonomik krizlerin çıkmasını önleyen sebeplerin başında işte bu toplumsal yapı geliyor.
     

Sayfayı Paylaş