1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Öyküde İronik Anlatım

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 9 Mart 2014 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    ÖYKÜDE İRONİK ANLATIM

    İronik anlatım, karşıtlıkların, yergilerin, yaşanan olumsuzlukların daha etkili ve vurucu bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla, asıl niyetin gizlenerek bütün bunların doğal bir durummuş gibi ima biçiminde sunulmasıdır. İronik yaklaşımla yazarlar, gerçeğe vurgu yaparak, sarsıcı bir etki yapmayı hedeflerler.

    İronik anlatımın ilk öğesi gizlemektir. Yazar aslında gerçeği bilmektedir ama bilinçli bir bilmezlik sergiler. Dışarıdan bir gözle, safça bu karşıtlığın farkında değilmiş gibi “öylesine” anlatır. Ama kurgu ve atmosferi, bu gizlenmiş, saklanmış gerçeğin daha etkili anlaşılmasına yönelik olarak oluşturur.

    İronik anlatımın bir başka öğesi de eleştirel bakıştır. Anlatımda yazar her ne kadar bu saçmalığı/karşıtlığı tarafsız bir şekilde anlatıyor gibi gözükse de, metnin gerisinde ağır bir eleştiri vardır. Toplumsal yapı, tarihsel yanlışlıklar, yaşanan saçmalıklar, bürokratik açmazlar, yanlış algılayışlar ironinin gücüyle mahkum edilir.

    Ayrıca anlatımda bir üst bakış ve ince bir alay kendini hissettirir. Ama bu alay, bildik küçümsemeye işaret eden bir tavır olmayıp, bu acınası olaya duyulan tepkinin bir sonucu olan karşı koyuştur.

    İronide tersinden anlam yükleme yöntemi izlenir. Aslında kelimeler söylendiği anlamda değildir. Sonlarında parantezli ünlem vardır ve cümlenin tersi bir anlamı ifade eder. Kısaca ironi, “Açık övgüyü ya da eleştiriyi gizleyen dolaylı bir anlatım yoludur.”

    İroni ile mizahın aksine bir komikliği yakalamaktan ziyade, insanı/okuyucuyu sarsmak hedeflenir ve insanın gerçek karşısındaki kayıtsızlığına vurgu yapılır. Bu nedenle ironik anlatımda (eğer ortaya çıkıyorsa) gülünçlük amaç değil sonuçtur. İroni, kimi zaman da incitici gerçeklere “neşe” katmaktır. Bir gerçeğin, bir doğrunun “neşeye” büründürülmesidir. Muhatabını acı acı güldürmeyle dışlaşır.

    İroni ile bir anlamda derecelendirme yapılır. Birine dümdüz “çirkin” demek varken “dünya güzeli” denmesiyle ona sadece çirkin denmekle kalınmaz aynı zamanda güzellikle arasındaki mesafenin de açıklığına dikkat çekilir.

    İkilik yaratma, paradoks oluşturma temel amaçtır. Aslında ironist, hayattaki pek çok ezberimizin, gerçek diye bildiğimiz şeylerin, görünen gerçekliğinin her zaman karşıt bir gerçekliği de bünyesinde barındırdığı ihtimalinin varlığını muhatabına duyumsatmak ister. Bu bir anlamda bokstaki “kontra” vuruşun karşılığıdır. Rakibi apıştırma, şaşırtma yoluyla, atlanılan bir gerçekliğin altının çizilmesidir.

    İronik tutum apaçık bir zeka gösterisidir. Zeka parıltısıyla bir gerçeğin deşifre edilmesidir. İronist, bir söz, retorik ustasıdır ve ironi hiç şüphesiz bir üst dildir. Görünürdeki alçakgönüllülük gerçekçi değildir. İronik tutumda bazen muhatap (özellikle diyaloglarda) yapılan ironiyi anlamayabilir. Ancak bu önemli değildir. Çünkü amaç onun anlaması değil, okurun anlamasıdır.

    İroninin en yaygın biçimi “ima”dır. İronist söyleyeceklerini ima eder ve muhatabından kavrayış, incelik bekler. Bu imada gizlenmiş gibi gözüken gerçeğin daha da net ortaya çıkması hedeflenir. Yani ironist atlanan bir durumun anlaşılmasını arzular: “İroni kendisini, neredeyse dünyayı kavrayacak kadar; kendisini gizlemek için değil, gizlenenlerin ortaya çıkmalarını sağlamak için çevresini büyülemeye çalışırcasına gösterir.”[1]

    İroni kavramı tarihsel süreç içerisinde pek çok değişime uğramış, her disiplin (felsefe, tiyatro, edebiyat) onu kendi perspektifinden yorumlamıştır. Platon, Aristoteles, Hegel, Kierkegaard, Nietzche, Goethe, Derrida, Umberto Eco, Milen Kundera, Tery Eagleton, Friedrich Schlegel, Cannop Thirlwavll kendi bakış açılarından, bulundukları, seslendikleri disiplinden ironiyi kavramsal boyutları, işlevi, önemi ve önemsizliği çerçevesinde irdelemişlerdir. Kimi bir retorik aracı, kimi felsefi bir kavram kimi de sanatın vazgeçilmez bir unsuru olarak değerlendirmiştir. İroni için sanatın en önemli ilkesidir diyenler de, onu küçültenler, olumsuzlayanlar da çıkmıştır. İncelemeciler ironi tartışmalarını Platon’un Sokrates figürüyle başlatırlar. Sokrates figürü her şeyi bildiğini sanan kişinin aslında hiçbir şey bilmediğini ispatlar. Sokrates, çok şey bildiğine inanan kişi karşısında hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar. Sonunda tüm bilgiler boşluğa düşerken, yanlış bilinen pek çok şey tashih edilir. Daha sonraki dönemlerde romantikler ona bambaşka anlamlar yüklerler. Kierkegaard, Hegel ironinin felsefi boyutları üzerinde durur. Zamanla sözlü ironi, durum ironisi, dramatik ironi, romantik ironi adlarıyla çeşitlendirilmiş, kullanıldıkları yere göre izahlar geliştirilmiştir.

    İçinde bulunduğumuz yüz yılda ise ironi daha da önemli bir şekilde yazınsal yapıtlarda yerini alır. “Yirminci yüzyılın, ironiye getirdiği en büyük yeniliklerden biri ironiyi bir felsefi konumlanış ya da retorik aracı olmaktan çıkarıp, sanat eserinin kurgusuna, yapısına ve biçimine ilişkin bir araç olarak tanımlaması olmuştur.”[2] Postmodern anlatılarla birlikte ironi bir kez daha ama güçlü bir şekilde edebi eserlerde bir anlatım imkânı olarak kullanılmaya başlar. Postmodernizmin gündelik gerçekliğe ilişkin şüphesi, çok anlamlılık inancı, kurgu ve oyun anlayışı onu adeta ironik anlatıma zorlar. Aynı şekilde çağın anlatım biçimlerinde, parodi, pastiş ve metinlerarasılıkta ironi yeni fonksiyonlar yüklenir: “Geleneksel olarak parodi, ciddi bir yapıtın konusunun ya da yöntemlerinin gülünç biçimde değiştirilmesiyle ortaya konan hicivli bir taklit yapıttır. (…) Parodinin, parodileştirmek istediği metni yakalama biçimi, sunduğu tekrarda önceki metnin bir benzeri olarak ortaya çıkmak değil, önceki metinle bu tekrar arasındaki mesafeyi açmak, farkı belirgin kılmaktır. Parodide metinler arasındaki mesafeyi açan ironidir. İroni, bir kodun karşıt anlamlara gelecek biçimde kullanımıdır. Parodi ile ironi birbirine benzer bir yapı gösterirler ve bu yüzden parodide, ironi ortaya çıkar.”[3]

    Kısaca klasikler, romantikler, modernistler, postmodernistler hep ironinin gücüne başvurmuşlardır. İroni, kiminde bir ton, kimin de bir anlatı grameri, kiminde retorik, söz oyunu, kiminde de bütün bir sanat anlayışı olarak yer almıştır. Shakespeare ironik anlatımın en başta gelen ismidir. İroninin diğer önemli bir ismi ise Cervantes’dir. Goethe, Jorge Luis Borges, Umberto Eco, Julio Cortazar, İbsen, Brecht, James Joyce, Samuel Beckett, J. D. Salinger, Italo Svevo, Marx Twain, O. Henry, Gabriel Garcia Marquez’i diğer önemli ironistler olarak anmak mümkündür.

    Öykücüler de diğer sanatçılar, şair ve romancılar gibi ironiyi bir anlatım imkânı olarak değerlendirmişlerdir. Jorge Luis Borges, Julio Cortazar, Marx Twain, O. Henry, Gabriel Garcia Marquez, J. D. Salinger bunların en önemlileridir. Ülkemizde eserlerinde ironiyi önemli bir motif olarak kullanan öykücüleri ise Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Haldun Taner, Tahsin Yücel, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Murat Yalçın, Murat Gülsoy, Oğuz Atay, Ramazan Dikmen, Ayfer Tunç, Başar Başarır, Nihat Genç, Gökhan Özcan olarak anabiliriz. Bu öykücüler hayatı yorumlamada, gerçeği aktarmada bu yaklaşımın ne denli etkili olduğunun çarpıcı örneklerini vermişlerdir.

    İronik anlatımın ustalarından Marquez’in “Albaya Kimseden Mektup Yok” adlı öyküsünde, Albayın karısına verdiği cevap, ironinin gücüne iyi bir örnektir. Albayın tıpkı düğüne gider gibi özenle giyinmesini gören karısının “Özel bir olay için giyinmiş gibisin” yorumuna Albay şöyle cevap verir: “Özel bir olay bu cenaze töreni. Yıllardan beri eceliyle ölen ilk insan.” Bu cevap ironik anlatımın pek çok öğesini bünyesinde barındırır. Bir kere gerçek (acıklı hâl) gizlenmiş, yazar bu gerçeklik karşısında “yapmacık bir bilmezlik” içerisine girmiştir. Kasabada hüküm süren kıyım, despotizm, iç karışıklık gerçeği acıklı bir hâl olmasına karşın, Albayın dilinde “öylesine” bir anlama bürünmüştür. Ve anlatıcının eleştirel bakışı metnin arka planında yerini almıştır.

    Marx Twain’in “Sağ mı Ölü mü” adlı öyküsü de yine gerçeğin ironize edilerek etkili bir şekilde anlatılmasına bir başka güzel örnektir. Twain bu öyküsünde, “Sanatçıların öldükten sonra kıymete bindikleri” gerçeğini keyifli bir anlatımla ironize eder. Dört yoksul ressam bu gerçekten hareketle şu karara varırlar: Kura çekeceğiz ve kurada çıkan biri ölecek. Daha sonra bu “ölü ressam” nasıl olsa meşhur olacak ve tabloları pahalı satılacaktır. Böylece ressamlar yoksulluktan kurtulacaktır. Bu öykü gülünçlüğün ardında dokunaklı bir gerçeği ve dozunda bir yergiyi barındırır. İnsanların gerçek sanata değil, başka şeylere (magazinel olaylar vb.) ilgi gösterdikleri gerçeği inceden inceye eleştirilir.

    Ömer Seyfettin, öykülerindeki ironik yaklaşımı Efruz Bey tiplemesi üzerinden sergiler. Şöhret düşkünü, kişiliksiz, kimliksiz, yarı aydın biri olan Efruz Bey, ömründe hiç yazı yazmayan sözlü bir yazar, şiirsiz meşhur bir şair, esersiz bir dahi, ilimsiz meşhur bir bilgindir. Kendi menfaati dışında hiçbir ilkesi yoktur. O her zaman rüzgârın estiği yöne doğru yelken açar ve sürekli düşünce değiştirir. Önce hürriyetçi, sonra asil, sonra sosyolog, ardından Türkçü ve pedagog olur. Bütün bilimleri, duyguları abarta abarta kullanır. Efruz Bey’in bu serüveni aslında Seyfettin’in yaşadığı dönemdeki aydınların düşünce serüvenidir. Ömer Seyfettin bu seriyal öykülerde açık ya da örtük göndermelerle dönemin yanar döner aydınlarını ironik bir dille eleştirmiştir.

    Memduh Şevket Esendal’ın ironi anlayışı, “neşe” kaynaklıdır. “Kara hikâyelerden” hoşlanmadığını belirten Esendal, okura hayat veren, neşe veren, ışık veren hikâyeleri benimsediğini belirtir. O insanların yanlışlarına bile iyimser gözle bakar. Onları bu yanlışlara iten nedenleri ortaya koymaya çalışır. Serinkanlı ve iyimser bakış tüm öyküleri kuşatmıştır. Esendal’ın öykülerini okuduktan sonra akılda onun bir öykü ismi kalır: “Hayat Ne Tatlı”. İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı. Anadolu insanına sevgiyle, içtenlikle bakar. İşte ironik anlatım yöntemini seçişte bu iyimser bakışın etkin bir rolü vardır. Özellikle bürokratik açmazları izah için ironin gücüne başvurur. Bu ironik bakış pek çok öyküsüne yayılmış olmakla birlikte “Eyüp Sultan Yolcusu”, “Şu Soyadı Konusu”, “Güllüce Bağları Yolları”nda öykülerinde iyice belirginleşir. “Eyüp Sultan Yolcusu”nda ömründe ilk kez İstanbul’a gelen saf, temiz bir Anadolu köylüsünün şehirde yaşadığı yabancılaşmayı emsalsiz bir ironiyle anlatır. Diğer öykü “Şu Soyadı Konusu”nda da benzer göndermeler yapar. Soyadı kanunu çıkmış, herkes kendine, geçmişine uygun bir soyadı seçmektedir: “Bir başka arkadaşım da, zavallı çok iyi bir adamdır, bir ömür verem hastalığı taşıdı. Bir deri bir kemik denecek kadar kurudu. Kendisini korkunç bir pehlivan sanırmış ki soyadını “çelikkol” koymuş.” “Güllüce Bağları Yolları” öyküsünde ise bir köyde bülbül sesi dinlemek üzere yola çıkan iki arkadaşın serüveni ironik bir dille anlatılır.

    Adalet Ağaoğlu’nunda ironi daha çok yaygın/baskın anlayışlara karşı onun eleştirel bakışını ifade eder. Öykülerde ironik tutumla, gündelik hayatta yaşadığımız pek çok karşıtlıkları gülünç ama acınası hâllere sokar. Yüksek Gerilim’deki “Adi Suçlu”, “Yol”, “Özgürlükçü”, “Gün Üç Dakika”; Sessizliğin İlk Sesi’ndeki “Yan Kapı”, “Kulak Tıkaçları”; Hadi Gidelim’deki, “Kimi Zaman da...”, “Şiir ve Sinek”; Hayatı Savunma Biçimleri’ndeki “Çınlama”, “Tanrı’nın Sonuncu Tebliği” ironik dille anlatılan öykülerdir. “Yan Kapı”da ideolojik körleşme aynı yaklaşımla verilir. Burada ideolojisine inandığı bir sosyalist devletin elçiliğinin çatısına olan hayranlığını abartan bir kahraman anlatılır. Öyküde, ideolojik rüyalarla körleşme arasındaki kaynaşma/örtüşmüşlük irdelenir. “Kulak Tıkaçları”nda kötülüklerin, anlayışsızlıkların, terörün kıstırdığı modern insan, çözümü kulak tıkaçlarında bulur. Ama tıkacı çıkardığında yeniden o baskıcı/saldırgan ortamın içinde bulur kendini. “Şiir ve Sinek”de de, anne ile kız arasındaki kuşak çatışması, anlayış, bakış açısı farklılıkları ironik bir dille anlatılır. “Çınlama”da ise bir okur yazar olan Seyfi Beyin ironik durumu ele alınır. İbret için yazılmış bir öykü onu iyiliğe değil kötülüğe sürükler. Kahramanımız ölümünü istediği/arzuladığı bir çocuğun cenazesinde, çocuğun babasına sarılıp ağlar.

    İroni ve kara mizah Leyla Erbil’in sevdiği anlatım tarzlarındandır. “Ölü’de ölmek üzere olan kocasının başında geçmişiyle yüzleşen kadın anlatılır. Bu iç konuşmada evliliğin iki yüzlülükleri gündeme getirilir. Otuz yıllık evlilik boyunca hiç istemediği hâlde bu evliliğe sadık kaldığını, on iki kere onu aldatmayı düşündüğünü ama hiçbirini yapamadığını söyler. Bu aslında evlilik bağı uğruna özgürlüğünü yaşayamamış kadının yazıklanmasıdır. Kadın pişmanlıktan boğulmaktadır. Hayatta söyleyemediği, ifade edemediği tüm duygularını, düşüncelerini ölüye artık rahatlıkla söylemektedir. Yaşayamadığı cinselliğini, kadınlığını ortaya dökmektedir. “Otuz yıl beklediğimce beklerim gene, temizim ben, kocamdan başkasıyla olmaz, otuz yıl tam bir başarısızlıkla dolu kadınlığım var, uyu hadi uyu..”

    Erbil, “Biz İki Sosyalist Eleştirmen”de, Türk edebiyatındaki eleştiri kurumunu, buradaki “erkeksi” yaklaşımları eleştirir. Bu kadın düşkünü erkekler ister sosyalist olsun ister faşist fark etmez. Zaten tüm erkekler kadına cinsel bir obje olarak yaklaşırlar. Kadın yazarlara da farklı bakmazlar.

    Eski Sevgili’deki “Bunak” öyküsünde oğul acısı yaşayan anne bir yandan da devrimci mücadelenin açmazlarını irdelemektedir: “Halk boğacak bunları”. Burada alttan alta devrimci mücadeleye karşı çıkan halk eleştirilir. Oysa gençler halk için savaştıklarını düşünmektedir.

    Türk öykücülüğünün önemli bir ironisti de Tomris Uyar’dır. Uyar, hayatı yorumlamada, gerçeği aktarmada ironik anlatımın ne denli etkili olduğunun çarpıcı örneklerini verir. (Arthur Koestler: İroni, taşlama yapanın en etkili silahıdır. Amacı, rakibinin anlattığı saçmalıkları ortaya koyabilmek için onun mantıksal öncülerini, değerlerini ve akıl yürütme biçimini kabul eder gibi görünüp onu kendi sahasında yenmektir.) Koestler’in ironi tanımına denk düşen örnek, toplumun kadınlara bakışında verilir. Evlenmemiş, yalnızlığı seçmiş, genel anlayışa uymayan kadınlara olumsuz bakış şu cümlelerde, aynı mantıkla mahkûm edilir: “Ayrıca her gün, gazetelerde yalnız yaşayan kadınların başlarına neler geldiğini okuyoruz. Kurallara uymamanın bedelini ödüyor zavallılar. Yine de insanlık gereği, onlara acıyoruz, onlar adına hicap duyuyoruz. Oysa evlerinde uslu uslu otursalar, başlarına hiçbir şey gelmeyecek. Benim geliyor mu?” (Sekizinci Günah)

    Komşuların insan yalnızlığını gideremeyeceğini de şöyle ironize eder: “Yine de komşuluk iyidir, kim ne derse desin. Limon kalmadığında, telefon kesildiğinde, evdeki biri öldüğünde falan, çalınacak bir kapı.” (Sekizinci Günah)

    Çarpıcı bir ironi de Yürekteki Bukağı’dan; “Dilenciler, tertemiz kaldırımlara çökmüş, boylarına göre küçültülmüş lâternalar çalıyorlar. Yamaları pırıl pırıl. Kılıksızlık, dağınıklık yok. İlâç bol, çimento bol, çocuklar evlerine dedikleri saatte dönüyorlar, durup dururken ölmüyorlar, saçmalamıyorlar...”

    Oğuz Atay’ın Türk öykücülüğüne kazandırdığı en önemli zenginlik ironidir. Atay, öykülerinde hayatı yorumlamada, gerçeği aktarmada bu anlatımın ne denli etkili olduğunun çarpıcı örneklerini verir. İroni onda herhangi bir ton değil, temel anlatım biçimidir. (Hilmi Yavuz: Oğuz Atay ironiyi, Doğu-Batı ikilemini aşmada çok önemli bir araç olarak kullandı. Yani hem Doğuya, hem Batıya kendi kimliğine son derece ironik, alaysamacı bir bakışla tavır alarak, onu aşmaya yöneldi. Yani onu aşmak için bir çözüm yoludur ironi.) Atay, istisnasız öykülerinin tümünü ironinin gücüne yaslar. Onun söz ironilerini şöyle örnekleyebiliriz:

    Anlatıcı/okur iletişimsizliğine ilişkin ironi: “İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikâyeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.” (“Demiryolu Hikâyecileri”)

    Yabancılaşma ironisi. “Acaba senin bilinç altın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana.” (“Babama Mektup”)

    Bilim ironisi: “Felsefe bir çok kısma ayrılırsa da aslında bunlar spritüalizm ve materyalizm olmak üzere iki çeşittir. Birincisinde madde yoktur, ikincisinde vardır.” (“Korkuyu Beklerken”)

    Aşk tanımına ilişkin ironi: “Ebedi aşk nedir? İkimizin de ‘yapacak hiçbir şeyi olmamak’tan başka ortak özelliklerimizin bulunması mıdır?” (“Bir Mektup”)

    Nesil/kuşak ironisi: “Mesela diş fırçasını yıkadıktan sonra lavabonun kenarına vurarak sularını silkmeyi, ilk önce o akıl etmiş. Bu yüzden misafirler, benim için maşallah tıpkı babasına benziyor dedikleri zaman çok sinirleniyordum.” (“Korkuyu Beklerken”)

    Sıradanlık eleştirisi: “Bana eski durumum bağışlanırsa (...) Tabiatı seveceğim, insanları seveceğim, yurduma yararlı olmaya çalışacağım, hiçbir düzene karşı çıkmayacağım. Herkese güleryüz göstereceğim, evleneceğim, çocuk yetiştireceğim, onların altını değiştireceğim, gece uyutmak için sabırla masal anlatacağım, dedikoduları dinleyeceğim, ilgi göstereceğim.” (“Korkuyu Beklerken”)

    Anlayış/eğitim eleştirisi: “Korkuyla beklemek, korkuyu beklemek gereksizdi; çünkü dünyanın yarıçapını ve İstanbul’un fethini biliyordum.” (“Korkuyu Beklerken”)

    Kadın anlayışına ilişkin eleştiri: “Bazı kızlar, hanım hanımcık evlerinde oturup böyle kısmetler beklerlerdi. Bu arada, ellerinde daima bir bez parçası, çeyizlerini hazırlarlardı. Her gün yeni bir yemek yapmasını öğrenirlerdi ve pencerenin kenarına oturup, kırmızı ya da soluk yanaklarını cama dayayarak o bilinmeyen, o tanımlanamayan, o nasıl olursa olsun gelecek kocalarını beklerlerdi. (...) İşte böyle bir şey istiyorum teyzeciğim.” (“Korkuyu Beklerken”)

    Bürokrasi eleştirisi: “Biz de bir dilekçe sahibiyiz artık; hayatımızın bir anlamı var.” (“Tahta At”)

    Ayfer Tunç, absürd, ironi ve trajikomiği anlatısının önemli öğeleri olarak kullanır. Bu onu hem kaba toplumsal yergilerden hem de kendi yorumuyla “melodram”dan kurtarır. Kimi hastalıklı durumları absürd hatta komik duruma düşürerek melodram sınırlarından döndürür. Örneğin hayatı boyunca aşkını bekleyen kadın, kendisini terk eden aşığa söyleyeceği bir çift sözün ateşiyle kavrulmaktadır. Bu hem acı hem de gülünç bir durumdur (Saklı). Yine karısı intihar etmiş kahramanın merak ettiği tek şey vardır: Evi yakarken karısı acaba çocuk mudur yoksa büyük mü? (Taş-Kâğıt-Makas) “Aziz Bey Hadisesi”nde sokağa fırlatılan Aziz Bey, çamur içinde yatarken, aklına gelen tek şey, meyhane sahibinin elinde kalan ceket parçası için “ver kolumu” diyebilmektir. Yazar, en dramatik sahneye bile bir gülünçlük yerleştirir. Annesi ölen kızın babasına sarılıp yaşaması da aynı şekilde hem dramatik hem de gülünçtür. (Taş-Kâğıt-Makas/Kaybetme Korkusu). “Mağara Arkadaşları”ndaki ironik durum da aynı yaklaşımın ürünüdür. Ayfer Tunç kitaba da adını veren bu öyküde, kahramanın apartman olduğu sembolik bir anlatımla ironin gücüne başvururr. Her şey gibi, zaman, Ayyıldız apartmanını da değiştirmiş, ona itibar, güç ve değer kaybettirmiştir. Apartman bu durumdan bir çıkış yolu aramaktadır. Etrafındaki apartmanlar bir bir yıkılmış ama o, yapılan yeni binalara uyum sağlayamamıştır. Bu yalnızlık içinde kendisi de yıkılıp gitmek istemektedir. Ellinci yılında yaşadığı, derin bir düşüştür. Aslında çöken yalnızca bu yedi katlı bina değildir. İçindeki sakinler de yenilmiş, onlar da apartmanla birlikte çökmektedir. Yenilmiş, kaybetmiş kahramanlar da hayattan kopmuşlardır. Bu arada apartman, içindeki sakinlerden Ayyaş Yazar’ın bir düşüncesine umut bağlamıştır. Ayyaş yazar yeni bir öykü yazmaktadır. Yedi Uyuyanlar’ın günümüze uyarlanmış hâlidir bu. Onun hikâyesi eğer başarılı olursa apartman da müze olacak böylece bu durumundan kurtulacaktır. Apartman da zaten yedi sayısına takmıştır. Bu ilgi onları birbirine yaklaştırır. Öte yandan apartman, sakinlerinden bodrum kattaki Rüstem Efendi’yi yönetmeye başlar. Onun kalorifer kazanını patlatmasını sağlar ve böylece ev sakinleri evlerinden ayrılırlar. Yeni sakinlerini sever apartman. Sembolik bir dilin kullanıldığı ve ironiye yaslanan öyküde çağdaş insanların yaşadıkları bu yalnızlıkla, aslında bir mağara arkadaşlığı sürdürdükleri anlatılır.

    Dikmen ironiyi özellikle din’e çarpık bakışı vurgulamak için yapar. Bunu zaman zaman hidayet romanlarına, “İslâm’da Kadın” türü çoğaltmacı kitaplara gönderme yaparak gerçekleştirir: “Bu devirde benim gibisi az bulunur. Her şeyden önce komünist değilim. Abdestinde namazında bir gencim, kendi halinde. Kimsenin etlisine karışmam sütlüsüne karışmam. Üstelik geleceğim parlak. Öyle ya bugüne bugün hangi fakülteyi bitirdim ben. Kolay mı? Benim gibi kaç kişi çıkar böyle bir okulu bitirebilmiş. Öğrenciliğim boyunca bir kerecik anarşik olaylara karışmışlığım yok. Eve uygunsuz arkadaş getirdiğim görülmemiş. Şeyhi gelince haber verdi, hemen gidip elini öptüm. Nasıl sevindi” (“Sonrası”). Toplumsal beklentilerin çarpıklığı böyle inceden inceye eleştirilir. Bir başka öyküden: “Zaten babası hafızmış. Anlattıydı bir kez. Çok güzel sesi varmış. O salâ vermeye başladı mı kasabanın kadınları kendilerini tutamaz ağlarlarmış. Böyle anlattıydı. Dedesi de müftüymüş. Ama aydın, ileri fikirli bir müftüydü derdi. Şapka çıkınca ilk o giymiş. Boyunbağı bağlayıp kürsüye vaaza çıkarmış.” “Kıyıya Vuranlar” adlı öyküde çarpıcı bir ironiye daha rastlarız. Hidayete ermek üzere olan bir kız vardır. Çantasında artık namaz hocası kitabı taşımaktadır. Kahramanımız, hidayete ermesine yardımcı olsun diye ona dinde kadının yerine yönelik bir kitap verir. Ama kitap ters teper ve kız hepten hidayetten uzaklaşır: “Din konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden yakınırdı hep. Ben de yardımcı olmak istemiştim, ne bileyim. Dinde kadının yeriyle ilgili başka bir kitap bulamamıştım. O en bilimsel yöntemle yazılmış olanıydı. Raşit’e güvenmiştim bu konuda, hani teolojide doktora yapıyordu adam. Aptallık işte. Ama onun ki de biraz fazlaydı. Kitap bu doğru da yazar, eğri de. Zaten kitaplar neler yazmaz ki. Gel de anlat. Saçma saçma hepsi saçma…”

    Afife Ablanın İncileri’ndeki “Ödül Töreni” öyküsünde ise kalkınma olayının ironisini yapar. Sürekli gelişen, çoğalan ve toplumsal bir hizmet (!) veren genelev zincirini gündeme getirir. Bu genelevde özellikle dindarların çalışıyor olması öne çıkarılarak, değer yargılarındaki çözülme eleştirilir. Ömer Lekesiz’in yerinde saptamasıyla; “Yavuz, Defter ve Ödül Töreni öykülerinde, “ironi”, adeta bu öykülerin öznesi kılınmıştır. Ramazan Dikmen’in hemen her öyküsünde ironi bir şekilde yer alır ancak söz konusu üç öyküde doğrudan “öyküde ironi dersi” verircesine öne çıkartılmıştır.”[4]

    İroninin özellikle kısa kısa öykü için önemli bir imkân olduğunu söylemek mümkündür. Aforizmaya yaslı karşıtlıkların sergilenmesinde ironi elverişli bir araçtır. Murat Yalçın bunu en iyi değerlendiren öykücüdür. İma Kılavuzu’ndaki, “ABD”, “DDT”, “DMO”, “TMO.” “SEKA” ve diğer kısa metinlerini buna örnek olarak verebiliriz.

    Öykülerini ironinin gücüne yaslayan Haldun Taner bu seçimini şöyle temellendirir: “İroni, galiba daha çok yaşamın kendisinden kaynaklanıyor. Yaşam ve insanlar o kadar çelişkili ve değişken ki, en sıradan kahramana, en önemsiz ayrıntılara bakarken bile bu ironiyi yakalamak güç olmuyor… Önemli sayılan çok şeyin önemsizliğini, ağırlık sayılan çok şeyin hafifliğini, zorbalığı, fanatizmin, megalomaninin, bilgiçliğin, budalalığın, iki yüzlülüğün, kendini aldatışın, dalkavukluğun, batıl koşullanmaların ipini pazara çıkarıcı, ama bunu bağırganlıkla değil, usul usul yapan ince bir alay.”[5]

    Günümüzde elektronik/mekanik hayatın gürültülü ve baskıcı ritmine teslim olmuş modern insan göz önüne alındığında bu “kontra” yaklaşımın oldukça etkin ve verimli bir biçim, anlatım tercihi olduğu söylenebilir. Böylece gözden kaçırılan, atlanılan kimi gerçekler/doğrular/olgular ironize edilerek modern insanın tedavülüne sokulabilir. İşte ironik anlatım, bu kayıtsızlığa karşı yazarın eleştirel bakışı, başkaldırısıdır.

    [1] Soren Kierkegaard, İroni Kavramı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, 2004, s. 231.

    [2] Beliz Güçbilmez, Sophokles’ten Stoppard’a İroni ve Dram Sanatı, Deniz Kitapevi, Ankara, 2005. s. 28.

    [3] Nil Göksel, Unutma, Parodi ve İroni, Cigito, Sayı 47/48/Yaz-Güz 2006, s. 365.

    [4] Ömer Lekesiz, Muhayyer Makamında Öyküler, Zaman, Kitap Zamanı, 01/05/2006.

    [5] Adnan Özyalçıner, Haldun Taner Öykücülüğü Üstüne, Gösteri Dergisi, Ocak 1984.
     
    YoRuMSuZ bunu beğendi.
  2. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.416
    Beğenileri:
    7.327
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.722 ÇTL
    Vayyyy dipnot kullanımına harika bir örnek olmuş @ZeyNoO :)
     
    ZeyNoO bunu beğendi.
  3. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Teşekkür ederim @YoRuMSuZ beğenmene sevindim :-)
     

Sayfayı Paylaş