1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Pargalı İbrahim Paşa

Konusu 'Osmanlı Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 25 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    Pargalı İbrahim Paşa

    Osmanlı Tarihi’nin altın çağı kabul edilen Kanûnî Sultan Süleyman Devri’nde yaşamış olan Pargalı İbrahim Paşa, Osmanlı Devleti’nin hem siyasi hem askerî hem de sanat alanlarında önemli roller oynamıştır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Veziriazamı olan İbrahim Paşa, çeşitli kaynaklarda Frenk, Pargalı, Makbûl ve Maktûl İbrahim Paşa isimleri ile anılmaktadır. Evvela bu elkabın nereden geldiklerini açıklamakta fayda var.

    Pargalı İbrahim Paşa

    Makbul lakabı; Kanûnî Sultan Süleyman’a yakınlığı ile bilinen Pargalı İbrahim Paşa, Sultan’ın güven ve sevgisini kazanmış ve devlet kademesinde tarihte pek az örneği görülen bir hızla yükselmesinden dolayı,

    Maktul lakabı; Boğularak öldürülmesinden dolayı, Pargalı denmesi; günümüzde Yunanistan sınırlarında kalan Parga köyünde doğmuş olmasındandır. Frenk lakabı ise ; Sadrazamlığı zamanında Mitoloji de “Üç Güzeller” ismiyle bilinen heykel grubunu Budin’den Sultanahmed Meydanı’na getirtmesinden dolayı verilmiştir. Bu durum o devirde pek uygun karşılanmamış, hatta Şair Figani bu durumu beğenmeyenlerin adeta sözcüsü olarak şu beyiti yazmıştır;

    ” Dünyaya iki İbrahim geldi

    Biri put kırdı, biri put dikti ” demek suretiyle İbrahim Paşa’yı hicvetmiştir.


    İbrahim Paşa’nın hem özgeçmişini, hem kişiliğini, hem de devlete olan hizmetlerini anlatması bakımından en önemli kaynak; Lâtîfî ‘nin Enîsü’l-fusahâ ve Evsâf-ı İbrâhim Pâşâ başlıklı risaleleridir.

    İbrahim Paşa’yı şu 3 ana başlık altında inceleyebiliriz.

    1 ) PARGALI İBRAHİM PAŞA’NIN KÖKENİ,

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN İLE MÜNASEBETİ VE YÜKSELİŞİ ;


    Lâtîfî’nin sunduğu bilgilere bakılırsa, Şehzade Süleyman Manisa Sancak Beyi iken,çıktığı kır gezisinde bir kemençe sesi duyar, kemençeyi kimin çaldığını merak eder ve kemençeyi çalan kişi ile tanışmak ister. Karşısına getirilen kişi köle İbrahim’dir. Şehzade Süleyman, İbrahim’den son derece hoşlanmıştır ve zaman içerisinde meclisinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü İbrahim’i, sarayına sık sık davet etmeye başlamıştır. Bunun üzerine, İbrahim’i yetiştiren dul hanım, kölesini azad etmiştir. Böylelikle İbrahim, Şehzade Süleyman’ın maiyetine girmiştir. Prof.Dr.M.Tayyip Gökbilgin ise İslam Ansiklopedisinde verdiği bilgi de Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Paşa ile Küfe sancakbeyi iken tanıştığı tezini öne sürmüştür.

    İbrahim Paşa’nın, Kanûnî Sultan Süleyman ile olan ilişkisi, onun yaşamının her yönünü belirlemiştir. Bunda, gerek askerî, gerek siyasi ve sanatçı kişiliği olsun, sultanın etki ve desteğinin büyük ölçüde belirleyici olduğunu görmek mümkündür. İncelenen kaynaklardan anlaşıldığı üzere, son derece hırslı bir kişiliği olan İbrahim’in, sultanla ilişkisinin, içsel bir boyutu olduğu kadar çıkara dayalı bir boyutu olduğu da gözardı edilmemelidir. Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi’nde, “İbrahim’in etrafındakilere üstünlüğü, gençliği, seçkin terbiyesi, Padişah’ın kendisine olan teveccühü, her türlü rekabeti imkansız bıraktığını” belirtmektedir . Hammer’e göre, İbrahim’in üstün özellikleri nedeniyle Sultan Süleyman, onu kendisine ayrılmaz bir dost bellemiştir.

    İsmail Hâmi Danişmend ise, İbrahim Paşa’nın Kanûnî Sultan Süleyman’la olan yakınlığının nedenini doğrudan irdelememektedir. Danişmend, İbrahim Paşa’nın bu hızla yükselişini onun özelliklerine değil, zekâsına, entrikacı oluşuna ve dalkavukluğuna bağlamaktadır.

    İbrahim Paşa’nın hızlı yükşelişi, Koçi Bey Risalesi’nde de eleştirilmekte ve uygunsuz karşılanmakta hatta, o dönemde “âlemin ihtilaline” gösterilen nedenlerin başında sayılmaktadır

    2 ) GÖREV, HİZMET VE ESERLERİ ;

    Kanûnî’nin şehzade olduğu dönemden itibaren tanıdığı İbrahim Paşa, genel prosedüre aykırı düşecek kadar belirgin bir hızla, Has-odabaşı ünvanıyla Baş-mâbeyinciliğe atanmış ve buna İç-şahinciler Ağalığı görevi de eklenmiştir. Zaman içerisinde, veziriazam ilan edilen İbrahim Paşa, Anadolu Beylerbeyliğini de üstlenmiştir.

    İbrahim Paşa, 1521′de Belgrad’ın Fethinde görev aldı. 1522′de Rodos seferine katıldı. 1523′te o zamanki usullere aykırı bir şekilde sadrazamlığa getirildi. 1524′te Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendi. Mısır’da asayişi sağlamakla görevlendirildi ve kendisine Mısır Beylerbeyi unvanı verildi. Macaristan seferine katıldı ve Mohaç Meydan Savaşı’nın kazanılmasında önemli rol oynadı.

    Daha sonra Anadolu’daki isyanları bastırmakla görevlendirildi. Anadolu’da aldığı tedbirlerle isyanları sona erdirdi. I. Viyana Kuşatması ile sonuçlanan 2. Macaristan seferine katıldı. Avusturya İmparatorunu Osmanlı Sadrazamına eşit sayan 1533 tarihli İstanbul Antlaşması’nın müzakerelerini yürüttü. Safevilere karşı düzenlenen Irakeyn seferine katıldı. Tebriz’i aldıktan sonra Kanuni’ni kuvvetleri ile birleşti ve Bağdat’ın fethinde görev aldı.

    13 sene sadrazamlık yapan ve Farsça, Rumca, Sırpça ve İtalyanca bilen İbrahim Paşa, Günümüzde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayından başka, İstanbul,Mekke, Selanik, Hezergrad (Razgrad) İbrahim Paşa Camii ve Kavala’da cami mescid mektep medrese zaviye hamam ve çeşme gibi eserler inşa ettirmiş ve bunlara vakıflar tahsis ettirmiştir.

    3 ) İBRAHİM PAŞA’NIN GÖZDEN DÜŞMESİ VE İDAMI ;

    Kimi kaynaklarda, İbrahim Paşa’nın elde ettiği ayrıcalıklar sonucunda, pek çok kararı kendi başına buyruk verdiği savında bulunulmaktadır.

    İbrahim Paşa’nın çöküşüne ortam hazırlayacak dört temel unsurdan söz etmek mümkündür. Bunların ilki Paşa’nın iktidar hırsıdır ki, yabancı elçilerin İbrahim Paşa’yla görüşmelerine ilişkin hazırladıkları raporlarda bu açıkça bellidir

    2. Hürrem Sultan’ın İbrahim Paşa’yı kendisine bir tehdit olarak görmesi,

    3. Defterdar İskender Çelebi’nin idam edimesi,

    4. İbrahim Paşa’nın Bağdat’ta görevi esnasında Serasker Sultan sıfatıyla ferman imzalamasıdır.

    İbrahim Paşa’nın iktidar sarhoşluğuna ilişkin pek çok örnek sunmak mümkündür. Kendisini sonsuz bir yetkiyle donatan padişahın adına yaptığı görüşmelerde İbrahim Paşa, bu iktidar hırsını açıkça ortaya koymaktadır. Farklı yabancı elçilerin raporlarında bu duruma pek çok örnek bulunmaktadır. Buna en çarpıcı örnek, İbrahim Paşa’nın Ferdinand’ın elçilerine söyledikleridir

    ” Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir: Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzî ederim; verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük pâdişah bir şey ihsan etmek istediği veya ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmiyecek olursam gayr-i vâki gibi kılınır; çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir. (Uzunçarşılı)

    Bu aktarımından anlaşıldığı üzere, genel kanı; Paşa’nın yönetimde çok etkin olduğu ve karar aşamasında tam bir yetkiyle donatıldığı yönündedir. Ancak İbrahim Paşa’nın kendisine, resmen sahip olduğu yetkilerin ötesinde bir konum biçtiği ortadadır

    İbrahim Paşa’nın idamı bile ayrıcalıklıdır: Kanuni’yle birlikte akşam yemeği yedikten sonra Paşa, kendisi için sarayın harem dairesinde hazırlatılmış olan odada, âdet olduğu üzere başı vurularak değil, padişah soyundan olanlara -kanı akmasın gerekçesiyle- uygulanan biçimde boğularak öldürülmüştür. Galata’daki Canfeda Zaviyesine defnedilmiştir…
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]

    Vatan gazetesinden Mine Şenocaklı’nın Tarihçi Necdet Sakaoğlu’yla yaptığı sohbetin son kısmında Sakaoğlu olay yaratacak açıklamalarda bulundu. Osmanlı tarihinin üzerine en çok konuşulan ölümlerinden olan Pargalı İbrahim Paşa’nın ölümüne ilişkin açıklamalarda bulundu.

    KANUNİ’NİN İBRAHİM PAŞA’YI ÖLDÜRTME NEDENİ TÜRKLÜĞE HAKARET ETMESİDİR

    Hocam siz “Bu Mülkün Sultanları” kitabınızın önsözüne şöyle başlıyorsunuz; “1 Kasım 1922′de Saltanat’a, 3 Mart 1924′te Hilafet’e son veren Türkler’in, bu iki kurumu temsil eden Osmanoğulları’nın tarih sahnesine çıkışının 700. yıldönümünü anmaları bir çelişki olarak düşünülmemelidir. Çünkü Osmanlılar’ın küçük bir beylikle başlayıp büyük bir imparatorluğa kadar yükselen egemenlikleri boyunca dayandıkları ana toplum Anadolu Türkleri’ydi. Sınırları pek çok ulusu ve ülkeyi kapsasa da devlet yapısı temelde Türk töresine bağlıydı; resmi yazışma dili de Türkçe’ydi. Türkler ya da Türklük, Osmanlılığın öylesine güvencesiydi ki Rumeli’nden Avrupa içlerine doğru fetihler genişledikçe, yeni topraklara Orta ve Batı Anadolu’dan yörükler, Türkmenler göç ettirilip kök oluşturuluyordu. Osmanlı Devleti, bir cihan imparatorluğu olmakla birlikte dünya onu ‘Türk’ olarak tanıyor; hükümdarlarına da ‘Büyük Türk’, ‘Büyük Efendi’ diyordu…” Osmanlı İmparatorluğu içinde Türklük vurgusu bu kadar büyük müydü?
    Kanuni’nin 13 yıl sadrazamlık yapan İbrahim Paşa’yı öldürtme nedeni Türklüğe hakaret etmiş olmasıdır. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli (1541-1600) yazıyor.

    BRE TÜRK DEYİNCE BOĞDURMUŞ!

    Ben Sadrazam İbrahim Paşa’nın öldürülmesinde daha çok, padişah üzerindeki nüfuzu bakımından kendisine rakip olarak gördüğü için Hürrem Sultan’ın etkisi olduğunu biliyordum…

    Gelibolulu Âli’nin tarihi vardır. Künhül Ahbar diye… Bu kitapta da geçer. Kanuni ve İbrahim Paşa çocukluk arkadaşı, sık sık satranç oynuyorlar, muhabbet ediyorlar, şakalaşıyorlar, aralarında her türlü latifeler oluyor. Bazen böyle satranç falan oynarken İbrahim Paşa Kanuni’ye yaptığı bir gaftan veya yanlış bir hamleden dolayı “Bre Türk!” dermiş… Biraz küçümser gibi, “Beceremedin, yapamadın, aklın ermedi” anlamında… Bir iki sefer uyarmış Kanuni; “İbrahim benim atalarım Türkistan’dan gelme. Ben Türküm, bir daha bunu bana deme” diye… İbrahim Paşa aynı zamanda Kanuni’nin eniştesi. Bir Ramazan gecesi yine İbrahim Paşa saraya gelmiş. Beraber iftar etmişler.

    Ama Müslüman değil sonradan oluyor. Aslında Pargalı bir Rum değil mi?

    Evet. Sonradan Müslüman olmuş. Gelibolulu Mustafa Âli diyor ki, “O gece de beraber iftar etmişler. Yine İbrahim Paşa, “Bre Türk!” deyince, çok içerlemiş Kanuni, ama bir şey dememiş, bir daha üstelememiş, “Bunu bana deme” diye… İbrahim Paşa kendisine ayrılan odaya girmiş yatmış. Arkasından da cellâtlar girmiş. Ertesi sabah boğulmuş cesedi Sarayburnu’nda bulunmuş.” Yani Türklüğüne laf söylediği için çok sevdiği çocukluk arkadaşını, eniştesini, çok güvendiği insanı idama göndermiş Kanuni.

    Böyle başka bir örnek daha var mı?

    Tabii… Abdülhamit Beylerbeyi Sarayı’nda sürgünken, pencereden bahçeyi seyrediyor. Bahçede çalışan bahçıvanların çoğu da Arnavut. Onlardan biri diğerine ,”Ulan Türk yaptığın işe bak!” deyip hakaret edince Abdülhamit bahçıvanı azarlıyor. “Ben de Türküm, dikkat et konuşmalarına” diyor. Dolayısıyla 16. yüzyıldaki bir padişah da 20. yüzyıldaki bir padişah da Türklüklerini biliyorlar. Bunu dememize bile lüzum yok, Osmanlı’nın resmi lisanı Türkçe zaten.

    Ama o zamanlar asıl kimlik Müslümanlık, Türklük değil!

    Müslümanlık dini inanç, Türklük kan… Osmanlıların devlet düzeni Memalik-i Şahane-i Osmaniye… Memalik, memleketler, topraklar demek… Devlet adı Devlet-i Aliyye… Yani büyük, yüce devlet… Millet olarak adları da Millet-i İslamiye. Millet-i İslamiye denince de Türkler, Araplar, Arnavutlar, Müslüman olmuş kim varsa, çoğunluk onlardan çünkü. Azınlıklar da Rumlar, Ermeniler, Yahudiler falan… Bir de dediğim gibi Memalik-i Şahane-i Osmaniye deniyor, bu da Osmanlı memleketleri oluyor. Bütün Balkanlar, Mısır, Ortadoğu, Arabistan, Anadolu hepsi içine giriyor. Ayrıca Devlet-i Aliyye deniyor, bu da büyük, yüce devlet anlamına geliyor. Devlet, topluluk, ülke bu şekilde tarif edilmiş oluyor. Ama hepsi Türkçe konuşuyor.

    Oysa bugün sanki Türklük vurgusu Atatürk’le birlikte başladı gibi kabul görüyor…


    Ulusal kimlik meselesi 18. yüzyıl sonunda Fransız İhtilali ile başlamış bir şey. Yani kendi ulusal kimliğini başka ulusal kimliklere karşı savunma, üstün görme duygusunun ortaya çıkışı… Ve bunun bir sisteme bir siyasal ideolojik yaklaşıma dönüşmesi… Ondan önce kimse böyle bir şey demiyor, böyle bir şey peşinde olan da yok. Daha çok din ve dil tanımlayıcı olan. Bizim Anadolu’nun da, sarayın dili de her zaman Türkçe, din de Müslüman. Müslümanlık ve Türklük bütün çağlar boyunca koşut olarak ilerlemiş.
     

Sayfayı Paylaş