1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Portre: ''Nazım Hikmet''

Konusu 'Dilimizi Doğru Kullanalım' forumundadır ve dderya tarafından 30 Ekim 2013 başlatılmıştır.

  1. dderya
    Ayyaş

    dderya kOkOşŞ Süper Moderatör

    Katılım:
    29 Temmuz 2013
    Mesajlar:
    11.297
    Beğenileri:
    7.486
    Ödül Puanları:
    11.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Öğrenci
    Yer:
    izmir :)
    Banka:
    219 ÇTL
    Şimdi iyi hatırlayamıyorum, ama onu, galiba Büyük Harbin ortalarına doğru tanımıştım. Genç, gürbüz, sevimli idi. Sık sık aramıza sokulur, konuşmalarımızı dinler, münakaşalarımıza karışmazdı. Zaman zaman mavi gözlerinde kendine inanışın cesur parıltısı yanar, bazı fikirler söyler; sonra utancından kızarırdı.

    İlk gördüğüm gün:

    — Kim bu?

    Diye sormuş ve arkadaşların birinden:

    — Çok istidadı, fakat şaşılacak derecede cahil. Düşün ki daha Fikret’i bile tanımıyor. Bir tek mısraını okumamış.

    Cevabını almıştım.

    O zamanlar bir edebiyat meraklısının, Fikret’i tanımaması, akla durgunluk verecek şeylerdendi. Bu haberin bende hiç iyi tesir bırakmadığını, hatta verilen o istidat müjdesini de yıktığını hatırlıyorum.

    Yine o günlerde ben, İstanbul’dan ayrıldığım için, daha fazla görüşmemiz kabil olmadı. Döndüğüm vakit ise, memleket, mütareke felaketi içinde idi. Bu sıralarda onun “Yaralı Hayalet” şiirini okudum. Ne güzel ne canlı yazılmıştı. Mısralar, genç bir kanla dolu damarlar gibi atıyor, belki biraz sert, fakat kuvvetli ve güzel bir ruh ateşiyle kaynıyordu.

    Bu iç derinliğinin yanı başında, dil, vezin, kafiye gibi bir dış sağlamlığı da vardı. Kendi kendine:

    — İyi şair, bu çocuk!

    Dedim.

    Sonra, Anadolu’ya geçtiğini ve oradan da Rusya’ya atladığını öğrendik.

    Moskova’dan, hapishanelerde konaklaya konaklaya döndü. Kafası, ihtilalle dolmuş, şiirinin hem manevi, hem maddi cephesine bu ihtilâlin bayrağını asmıştı.

    Kendisini ikinci görüşüm, beni inkisarlar içinde bıraktı. Pembe yanakları yanmış, yüz çizgileri katılaşmış, tavırlarına hoyratlık çökmüştü. Şapkası ensesinde, paltosu omuzlarında dolaşıyor, kabalığa özeniyordu.

    Gözlerine mağrur, tatsız bir bakış da çökmüştü. Kendine benzeyenlerle birleşerek, bir mecmuada yazmağa başladı. “Putları Yıkalım!” serisi, benimsediği ihtilalin ilk hamlesidir.

    Başta Namık Kemal olmak üzere, bütün vatan babalarına saldırmağa yelteniyordu. O büyük adamların o yüz aklığı dehaların dağdan kaidelerine kendini bir tükrük hokkası gibi çarptı. Ve tabii parçalandı.

    Şiirde onu yeni bir mimarinin sahibi olarak alkışlayanlar görüyorduk. Fakat ben, bu mimarinin hiçbir zaman dört duvar kurduğuna ve altında yaratıcı bir kahramanı barındırdığına inanamadım.

    Nitekim, sonradan öğrendik ki, bu yeni mimarinin bu “Kar Helvası”nın mucidi de Nazım değil, Mayakovski adlı bir Moskof şairidir.

    Kulaktan dolma bilgilerle, ben, pek kendimi doyuramam. Tuttum o, şairin kitabını getirttim. Evet, şekil tıpkı tıpkısına o idi. Şimdi Dil Encümeni’nde çalışan Martayan’a başvurarak bir tanesini tercüme ettirdim. “San’at Ordusuna Emri Yevmi!” adını taşıyan şiiri buraya aynen almak isterdim. Nazım Hikmet’in nasıl bir gölge olduğunu, o zaman bütün gören gözler seçerdi. Fakat bir portrenin dar çerçevesine sığmaz Zaten şüphe edenler, hakikate kıymet verirlerse, benim gibi yaparak, kaynağa kadar inerler. Ben, onlara iz de göstermiş bulunuyorum.

    Birgün, Nazım’ı ''Vakit''de görmüştüm. Daha bir kaç kişi de beraberdiler. Sert, yalçın bir münakaşaya girişmişlerdi. İçlerinden biri yazdığı bir makaleyi okudu.

    Ben, bu münakaşaya hiç karışmadığım halde, Nazım:

    — Sizin hepinizle anlaşabilirim, ama Hakkı Süha ile hayır.

    dedi. Ben sadece:

    — Tabii!

    Cevabını verdim. Sonra yarı şaka yarı ciddi:

    — Elbette uzlaşamayız. Senin özün sözüne uymuyor, dedim. Proleter geçiniyor, lord gibi yaşıyorsun. O, şaşırdı:

    — Ne münasebet?

    Diye dudaklarını büktü.

    — Şiir mecmuaların işte meydanda, dedim; sayfaların dörtte üç buçuğu boş. Bu kadar israfı lodrlardan başka kim yapar.

    Gülüştük. Sonra:

    — Evet, diye devam ettim; özünle sözün birbirini tutmuyor. Şiirlerinde: “Tavan arasındaki odama çekildim!” diyorsun. Halbuki kaloriferli apartmanda oturuyorsun. “Şömendüfer markalı saatime baktım!” diye yazıyorsun, halbuki Zenit saati kullanıyorsun.

    Biz, hakikaten anlaşamayız, uzlaşamayız azizim.

    Bunu da şakaya aldılar Fakat bu şakanın içinde ne kadar ağır bir ciddiyet vardı, bilseniz!.

    Bu ideal kahramanının, idealistliğinin de nasıl bir mangır köleliği olduğunu son vesikalar, son makbuzlar ve son hükümlerle öğrendik.

    Bir zamanlar “Putları Yıkalım!” narasıyla ortaya atılmış ve Abdülhak Hâmid’in muhteşem alnına “Battal” damgasını vurmağa yeltenmişti. Bu iğrenç saldırışın üstünden on sene geçtikten sonra, Akşam’da “Seksen Beş Yaşında Bir Delikanlı ve Öptüğüm El” isimli iki makale ile, aynı Abdülhak Hâmid’i göklere çıkardı.

    Namık Kemal için de “Takma Yeleli Arslan” demişti. Üç padişaha, bütün ikbal saraylarına, zulüm haline gelen bütün bir devlet kuvvetine, zindanlara, sürgünlere karşı, tek başına silahlanan, tek başına çarpışan, tek başına ölen bir kahramana, gerçek bir idealist, -yolları, gayeleri aynı da olsa- asla bu küstahlığı yapamazdı.

    Şairliğine gelince:

    Yukarıda “Yaralı Hayalet”ini övmüştüm. Hiç şüphe yok ki Nazım Hikmet, büyük bir şair olmak için lâzım gelen harca sahipti. Fakat elindeki istidat kumaşını, münasebetsiz bir modaya uydurmak içip paramparça etti ve sonunda setri avrete bile yaramaz kırpıntılarla kaldı.

    “Bedrettin Destanı” yaprak yaprak ne güzeldir. Bunu yazabilenden daha çok şey umulurdu.
    “Unutulan Adam” ve “Kafa Tası” piyesleri ise hiçbir şeye benzemez. Kendi ideolojisine uydurmak için, yine kendisi maskara bir dünya yaratarak, hücuma kalkışıyor. Mahud değirmenler karşısında, zavallı Donkişot bile bu hale düşmemişti.


    GEZGİN, Hakkı Süha; Edebî Portreler (Hzr. B. Ayvazoğlu), Timaş Yay. İst 1997
     

Sayfayı Paylaş