1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Posta Kutusundaki Mızıka - A. Ali Ural

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve _nehir_ tarafından 26 Şubat 2014 başlatılmıştır.

  1. _nehir_
    Avare

    _nehir_ Schrödinger'in Kedisi ♕ Özel üye

    Katılım:
    8 Aralık 2012
    Mesajlar:
    3.777
    Beğenileri:
    4.243
    Ödül Puanları:
    8.980
    Banka:
    827 ÇTL
    Arka Kapak:

    Sevgili Dost!
    Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.
    Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?

    Kitaptan Alıntılar:

    Sevgili Dost,
    Eğer yeryüzündeki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, elini bulabilirdim onların içinden.



    Zamana ihtiyacı vardı ve bu yüzden koca bir çölü bir kum saatine girmeye ikna etmesi zor olmadı.
    Bir nehri akort ederken çok susamıştı.
    Sevgili Dost,
    Rüzgar tebdil-i kıyafet edip halkın arasına karıştı ve hakkında söylenenleri işitti. Boşuna çaba sarfettiğini, akort edilen her şeyin ayarının bozulacağını söylüyorlardı.



    Kuzum sen nasıl davranıyorsun ki insanlara, bir kere tanışan ayrılmak istemiyor. Halbuki sevgi, ayrık otları gibi rastgele büyümemeli kalbimizde. İtinayla seçilmeli toprak; ağacı görmek istediğimiz yere ekmeli tohum.
    Dante’ye ne anlattın ki, “Kardeş, yapma! Bir gölgeden başka bir şey değilsin, karşında gördüğün kişi de bir gölge ancak,” dedi.
    Sevgili Dost,
    Sahi Dante’ye ne anlattın?



    Sevgili Dost,
    Her defasında bu iki kelimeyle başlıyorum mektubuma. Çünkü bu iki kelimeden her biri, gücünü diğerinden alıyor. Sevgili olunmadan dost, dost olunmadan sevgili olunmuyor.



    Kimi balık tutmak, kimi okumak için, kimi televizyon seyretmek, kimi maça gitmek için, kimi okula yetişmek, kimi işe girmek için, kimi randevusuna yetişmek, kimi namazı kaçırmamak için uykularını ellerinin tersiyle ittiler.
    Sevgili Dost,
    Sevgi nedir?
    Nedir seni uykularından vazgeçirecek şeyler?



    Sevgili Dost,
    Bir körün parmak uçları kadar hassasına az rastlanır kalbin.



    “Sevgi hiç ayırt etmez; sevenle sevilen aynı şeydir.”
    -Kim o?
    -Senim!
    Bu diyalogda kapının varlığından kim söz edebilir?



    Anahtar varsa, kapının arkasında ya da önünde olmanın ne anlamı var!



    “Ağzımdan kaçtı” denilebilir de “Kalemimden kaçtı” denilemez. Kalemden kaçılabilseydi, önce yazarı kaçardı ondan.



    Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?



    Ah denge! Sevgiyle kadirşinaslığın, zarafetle güzelliğin, güzellikle ahlakın dengesi. Ayak vurularak erişilen bulutlar… Ne kadar nadir!



    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder.



    “Herkes suya kandı, balıktan başka.”
    Çünkü, solucana kananın
    Yoktu hakkı
    Suya kanmaya.



    O halde Goethe’nin, Genç Werter’in Acıları’nda sorduğu şu soruyu cevapla:
    “Nasıl oluyor da, insanı mutlu eden bir şey, aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor!”



    Sınır, önümüze bir bahçe duvarı olarak çıkabileceği gibi, dikenli tel, çit, çizgi ve taş olarak da çıkabilir. Sınırı geçme hakkı, sınırı çizenindir ve o dilediği müstesna, bahçesine kimseyi yaklaştırmama hakkını elinde tutar. Sınırın geçilmemesi için dikenli teller yetmeyebilir, adım atar atmaz bir bacağınızı almaya hazır bir mayın, toprağın altında sizi bekleyebilir.



    Yaşamak nedir? Kalbin atışı, göğsün inip kalkışı mıdır yaşamak? Pervane suları köpürtmeye devam ediyor, demek hala yaşıyor vapur. İyi de nereye gidiyor? Hangi iskeleye bağlanacak?



    Demek güç yerinde durarak değil, dönüşerek elde ediliyor, diye düşündü küçük kız.



    “En büyük kötülük, gerçeğin parçaları arasındaki şiddetli çarpışma değil, gerçeğin yarısının sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır.” (John Suart Miller)



    Kelimeler ne zaman sözlüklerden çıkıp yan yana gelirler, ne zaman üçlü beşli gruplar oluştururlar, o zaman başlar heyecan. Tek başlarına taşıdıkları küçük çuvalı sırtlarından indirip beraberce dağları taşımaya kalkışırlar. Çağrışım o kadar büyük bir güçtür ki dağları taşımakla kalmaz nehirleri de tersine akıtabilir.



    “Sen kapları, testileri hele bir kır; sular nasıl bir yol tutar gider.” (Mevlana)



    Neyin üstüne bina ettiğini bilmeyenler, neyi bina ettiklerini nereden bilecekler? Nereden bilecekler inşa ederken bozulan eşitliğin, yıkılırken kurulacağını? Eski bir gazetenin şöyle bir sloganı vardı: “Her sabah dünya yeniden kurulur.” “Yeniden yıkılır” mı demek lazımdı?



    Sen lazımsın bana ve önemlisin hadiselerden.
     
    Son düzenleme: 26 Şubat 2014
    RUZG4R bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş