1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Psikanalizm Nedir?

Konusu 'Felsefe / Psikoloji' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 21 Ocak 2014 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    Psikanalizm Nedir?

    “Psikanaliz”, kavram olarak, 19. yüzyılın son yıllarında Sigmund Freud tarafından ortaya atılmış ve ortaya çıktığı ilk günden itibaren hemen hemen bütün dünyada ilgiyi üzerinde toplamıştır.

    İnsan, 1850’li yıllara kadar, skolâstik bir korkunun etkisiyle, soyut bir kıymet biçmenin ötesinde somut değerlendirmelerde dahi yeryüzündeki diğer tüm varlıklardan üstün görüldüğü için bilimsel araştırmanın nesnesi değildi.

    Cüretkâr biçimde insanın en soyut tarafını, yani ruhunu bilimsel araştırmanın nesnesi haline getiren psikanalizin büyük bir ilgiyi üzerine çekmesi, ana seciyesi merak olan 20. yüzyılda, birçok insan uğraşının psikanalizle ilişkilendirilmesinin önünü açmıştır.
    Dar bir görme aralığından bakıldığında büsbütün psikoloji içinde bir kavram gibi görünen psikanalizin nasıl olup da antropolojiden, edebiyata, tarihten sosyolojiye kadar birçok bilim alanını etkilediğini anlamak için her şeyden önce psikanalizin zihinsel işleyişi incelediğini kavramak gerekir.

    “Psikanaliz, zihinsel işleyişi inceleme uğraşıdır” derken onun -sıkça yanlış anlaşıldığı gibi- sadece hastalık ve tedavi bilimi olmaktan çok uzak olduğunu, normal dışı zihinsel işleyiş kadar normal zihinsel işleyiş ile de ilgili olduğunu anlatmak istiyoruz.

    Meşhur Latince deyişi psikanaliz için söylersek, insana ait hiçbir şey psikanalize yabancı değildir.
    Burada amacımız, kavramın yabancısı olan okuyuculara, “psikanaliz” ile ilgili temel bir bilgi vermek, basit de olsa bir fikir kalıbı oluşturmaktır.

    Bu amaçla izleyeceğimiz yolu özetleyecek olursak; öncelikle psikanalitik teoriyle ilgili temel varsayımlar üzerinde durarak, bugün “klasik psikanaliz” diye de adlandırılan, esasen Freud’un çalışmalarına dayanan bilgileri okuyucumuza aktardıktan sonra, “klasik psikanaliz” gövdesinden gelişmiş iki önemli kol olan “ego psikolojisi” ve “nesne ilişkileri teorisi” hakkında okuyucumuza kısaca bilgi vermeye çalışacağız. Bu sayede bizim çalışmamızın da hangi esaslara istinaden şekillendiğini anlatmış olacağız.

    TEMEL VARSAYIMLAR
    Sıralayacağımız ana varsayımlardan ilk ikisi kendini psikanalitik uğraş içinde gören herkes için olmazsa olmaz ilkelerdir.

    Psikolojik Determinizm
    Psikolojik determinizm, psikolojik, zihinsel süreçlerde her zaman bir nedenselliğin (causality) hüküm sürdüğünü ifade eder. Psikolojik determinizme göre insanın bütün davranışları bir anlam taşır.

    Zihinsel işleyişin ürünü olan davranışlar hiçbir zaman öncekilerden bağlantısız ve rastgele cereyan eden süreçlerin dışavurumu değildir. İnsan zihninin görünen işleyişi, aslında görünmeyen birçok sebebe, görünmeyen birçok yasa ile bağlıdır.

    Mesela gündelik hayatımızda, “sakarlık” dediğimiz, dış etkenlerin etkisi olmaksızın gerçekleşen olayların psikanalize göre bilinç seviyesinde olmayan sebepleri vardır ve bu sebepler psikanalitik gereçlerle ortaya çıkarılabilir.

    Her gün aynı raftan, aynı saatte, aynı şartlarda aldığımız kahve bardağı bir gün elimizden düşüp kırıldığında “zaten eskimişti, yenisini alacaktım.” derken yaptığımız, belki de sadece sebebi ikincil bir sonuç kılığına sokup ortaya atmaktan başka bir şey değildir. “Zaten eskimişti, yenisini alacaktım, onun için kırdım” cümlesindeki sıralamayı küçük zihinsel illüzyonlarla “kırıldı, ama zaten eskimişti, yenisini alayım” haline dönüştürüyor olmamız muhtemeldir.

    Bilinçdışı Süreçler
    Nedensellik ilkesinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan, bu ilkenin tamamlayıcısı olan ikinci varsayım “bilinç dışı süreçlerin varlığı” varsayımıdır. “Bilinç dışı süreçler” varsayımının açıklamasında ilk bakışta kabul etmekte zorlanacağımız iddialarla karşılaşırız. Çünkü bu varsayım zihinsel süreçler içinde bilinçliliğin istisnai bir durum olduğunu söyler.

    Acıktığımızda açlığımızın farkında olmamız, açlık hissini ortaya çıkaran süreçten de an be an haberdar olduğumuz anlamına gelemez. Sadece acıktığımızı fark ederiz. Zihinsel süreçler de birçok yönüyle bu işleyişe benzetilebilir. Biz sadece süreçlerin sonucundan haberdar oluruz, sürecin işleyişi ise farkındalık sınırlarımızın dışındadır.

    Bilincin sınırlarını bu şekilde çizdikten sonra bilinç dışı süreçlerle kastedilenin davranışlarımızın bilinçsiz olduğu değil, davranışlarımızı şekillendiren süreçlerin bilincimiz dışında, ama davranışlarımızın bilincimizin alanında olduğu anlaşılabilir.

    Çocukken istediğimiz bisikleti almayan babamıza gösterdiğimiz zihinsel tepki ile erişkin hayatımızda amirimizden istediğimiz izni alamadığımızda gösterdiğimiz zihinsel tepki arasında hiçbir benzerlik olmadığı şeklindeki yanılsama bu olayların aslında bilinç dışında aynı süreçlerle ilişkilendirildiğini fark etmememizden doğar.

    Bilinç platformunda bu iki olay arasında hiçbir süreklilik bağı kuramayabiliriz, ama bize böyle bir zahiri süreksizlik olduğunu düşündüren bilinç algısındaki yetersizliğin evimizde, boruların duvarlar içinde seyretmesi nedeniyle muslukların birbiri ile ne kadar da bağlantılı olduğunu fark edemeyişimizdeki görsel algı yetersizliğinden çok farkı yoktur.

    Dürtüler
    İnsanın zihinsel işleyişinde sistemin analizini yapabilmek için sistemin harekete geçirici unsurlarının tespiti şarttır. İşte bütün bu süreçlerin temeline psikanalitik teori, müteharrik unsur, yani dinamizmin enerji kaynağı olarak “dürtü” denilen kavramı koyar.
    Her ne kadar daha sonraları çeşitli psikanaliz ekolleri pratik uygulamada bu kavramın önderliğinden uzaklaşmışlarsa da Freud’un teorisi “dürtüler teorisi”dir.

    Dürtüleri meydana getiren merkezi uyarılma tıpkı bir elektrik devresinde kondansatörde biriken enerji gibi bekleyebilir, çalıştırılacak devreye göre değişen bir biçimde kullanılabilir ve bu enerjinin kullanımını belirleyen süreçler bireyler arasında çok geniş farklılıklar gösterebilir.

    Dürtü işleyişinde dürtülerin oluşturduğu gerilimin giderilmesi mecburiyeti vardır, yani sürekli elektrik girişi olan devrede kullanıcı zamanında bir seçim yaparak giren elektrik enerjisini bir şekilde kullanmalı ve sistemdeki gerilimi azaltmalıdır, aksi takdirde sürekli uyarılmanın yarattığı gerilim sistemde sorunlara yol açabilir.

    Bu metaforik yaklaşımın ardından zihinsel süreçte dürtülerin başlattığı yolağı şöyle özetleyebiliriz: dürtülerin yarattığı enerji, bu enerjinin oluşturduğu gerilim, enerjinin herhangi bir şekilde kullanılması ve sonuç olarak gerilimin ortadan kalkması.

    Bu yolağı özetledikten sonra psikanalitik teoriyle ilgili üçüncü varsayımımız da şekillenir: zihinsel işleyişi başlatan şey dürtüler ve dolayısıyla dürtülerden ortaya çıkan enerjidir ve zihin gerek nedensellik ilkesi gerekse bilinçdışı süreçler ilkesinin belirlediği şekilde belli bir amaca yönelik işler.

    Bu işleyişin ana amacı da dürtüleri doyuma kavuşturmak, yani dürtülerden meydana çıkan enerjinin yarattığı gerilimi ortadan kaldırmak ve bu gerilimin sonuçlarından zihinsel aygıtı korumaktır.
    Yukarıda bir elektrik devresindeki kondansatörde bekleyen enerji benzetmesini kullanmıştık. Şimdi bu benzetmeyi biraz açalım. Sistemde oluşan veya sisteme giren enerjinin bekletildiği, depolandığı, bağlandığı kondansatörler bu enerjinin yaratacağı gerilimi azaltırlar. Bu elektrik devresindeki kondansatörlerin zihin sistemindeki karşılığı ise psikolojik nesnelerdir.

    Psikolojide kullanılan nesne kavramı, materyal anlamından ziyade dilbilgisel anlama daha yakındır. “Ali kalemi tuttu.” Cümlesindeki ‘kalem’in bu cümlenin nesnesi olması gibi zihinsel süreçlerde de kişinin ilişki içinde olduğu canlı yahut da cansız her şey birer nesnedir. Psikolojik nesnelere atfedilen değer konusunu kondansatör benzetmemizle açıklamaya çalışalım.

    Elektrik devresinde, gerek bağlantıların niteliği, gerek kondansatörün büyüklüğü ve hatta devredeki yeri, gerek devrelerin değişkenliğinin belirlediği ölçüde kondansatörlerde enerji depolanır, yani her kondansatör ortaya çıkan enerjiden aynı oranda nasiplenemez. Bu elektrik devresinde olduğu gibi psikolojik nesnelere de enerji parçacıkları bağlanır. Bu ruhsal enerji kuantumlarına Freud “kateksis” (cathexis) adını vermiştir.

    Kateksis zihnin dışında yer alan (buna kendi bedenimiz de dâhildir, çünkü bedenimiz de zihnimiz için bir nesnedir) şeylerin zihindeki temsiline yönelen ya da bağlanan enerjidir. Tıpkı elektrik devresindeki kondansatörlerde olduğu gibi kateksis, yani zihinsel enerji, nesneye atfedilen öneme göre değişir, psikolojik nesnelere bağlanan zihinsel enerji kuantumları homojen değildir.

    Zihinsel süreçleri tanıtmak için oluşturduğumuz bu algoritmanın şimdiki basamağında “dürtülerin niteliği nedir?” sorusu ile karşı karşıyayız. Dürtülerin çeşitleri ile ilgili birinci varsayım insandaki dürtülerin “cinsel” (seksüel) ve “saldırgan” (agresif) olmak üzere iki ana gruba ayrılabileceğini öne sürer. Bu sınıflamanın sahibi olan Freud daha sonra bu iki dürtüyü, biyolojik bir takım gerçekliklerle örtüştürme gayreti içine girerek ‘yaşam’ ve ‘ölüm’ dürtüsü olarak tekrar adlandırdı.

    Her ne kadar psikanaliz camiası içinde Freud’un birinci sınıflaması ikincisine göre daha fazla yandaş bulduysa da iki sınıflama arasındaki temel farklılığın yorum düzeyinde olduğu söylenebilir.
    İlk varsayımda adı geçen “cinsel” ve “saldırgan” diye adlandırılan dürtüler adlarının çağrıştırdığından oldukça farklı olarak düşünülmelidir, çünkü bilinçdışı süreçlerle ilgili varsayımlar olan dürtüleri adlandırmada bilincin terminolojisini kullanmaktan doğan bir takım yanlış anlaşılmalar psikanalizin tarihi boyunca büyük sorunlar yaratmıştır.

    “cinsel” ve “saldırgan” dürtüler günlük yaşamımızdaki “cinsellik” ve “saldırganlık” kelimelerinin bize anlattığı daha ziyade fiili, hareki etkinliklerle oldukça uzak bir ilişki içindedir. İnsanın lisan öncesi dönemine ait bilinçdışı metinler olarak adlandırabileceğimiz dürtüleri ne yazık ki tam olarak anlayabileceğimiz bir lisana tercüme edemiyoruz.

    Bununla birlikte bu iki dürtünün ne olmadığını anlatma çabasıyla, cinsel dürtünün yalnızca penis veya vajina cinselliği olmadığını, saldırgan dürtünün de yalnızca yumruk veya savaş saldırganlığı olmadığını söyleyerek taslak mahiyetinde bir tanımlama yapabiliriz.
    Yukarıda dürtülerden kaynaklanan zihinsel enerjiden bahsetmiş ve bu enerjinin psikolojik nesnelere yatırıldığını söylemiştik.

    Psikanalitik teori içinde kaynak aldığı dürtü türüne göre ortaya çıkan enerji türlerine de iki farklı isim verilmiş ve cinsel dürtüden kaynaklanan enerjiye “libido”, saldırgan dürtüden kaynaklanan enerjiye ise “destrudo” denilmiştir.
    Freud’un ortaya attığı ikinci ikili dürtü teorisi önceki teoriyi lağvedip onun yerine geçen bir teori değildir, bilakis Freud yukarıda yalnızca penis veya vajina cinselliği olmadığını ifade ettiğimiz cinsel dürtünün aslında yaşamın sürdürülmesine yönelik bir dürtüler topluluğu olduğunu düşünerek teorisini yenilemiştir.

    İkinci düalist dürtü teorisinin diğer ayağındaki farklılık da daha önce saldırganlık dürtülerinin birincil olarak insanda var olduğu şeklindeki varsayımın, aslında bu dürtünün birincil olarak insanın kendisine, öze yönelik olduğu, yani “ölüm” dürtüsü olduğu, bu dürtünün ikincil bir süreç ile dış dünyadaki nesnelere yöneltilerek saldırganlığa dönüştüğü şeklinde bir yorumla değiştirilmesinden ibarettir.

    İsimleri her ne olursa olsun bu dürtülerin birbiri ile ilişkilerinin niteliği de psikanalitik teoriyi anlamak için önemlidir. Bilinçdışında yer alan dürtüler, onların isimlendirilişinin çağrıştırdığı şekilde kutuplaşmış bir biçimde kategorize edilmiş değildir. Zihnin bilinç bölgesindeki işleyişlerle bilinçdışı bölgesindeki işleyişler arasında önemli farklar vardır.

    Bilinç için yaşam ve ölüm birbirinin zıddıdır ve iki zıt kutup gibi tasavvur edilir, fakat bilinçdışı için durum böyle değildir; bilinçdışında hiçbir kategorizasyon ya da koordinasyon yoktur, her dürtü eş zamanlı olarak doyum arayışı içinde olabilir, dürtülerin doyum arama sırası veya önceliği söz konusu değildir, her dürtü diğerinden etkilenmeksizin ortaya çıkabilir ve her ikisinin yarattığı gerilim birbirinin içine geçmiş olabilir. Bilinçdışı için zıtlıklar bir kriter değildir, en zıt dürtüler yan yana filizlenebilir, bir mantık bağı olmaksızın ilişkilendirilebilir.

    Bilinçdışı düşünceler herhangi bir kurala, algoritmaya bağlı olmaksızın katarlaşabilmekte, bilinç için farklılık gibi görünen unsurlar benzer olarak kabul edilebilmekte, benzerlik gibi görünenler de keza zıtlık gibi muamele görebilmektedir. Dürtülerin bilinç zaviyesinden bakıldığında eksantrik görünen bu durumu, daha önce bahsettiğimiz kateksis için de geçerlidir.

    Zihinsel enerjinin hangi psikolojik nesneye bağlanacağı da bilincin kurallarına göre değil bilinçdışının kuralsızlığına göre belirlenir. Aslında burada kullandığımız “kuralsızlık” kavramı da zihinsel süreçlere bilincin hegemonyasında bakıyor olmamızın bir ürünüdür ve bu hegemonyadan kurtulabilen bir bakış bilinçdışının kendine has, bizim yorum ve muhakeme sınırımızı aşan bir kural sistemi olduğunu iddia edebilir.

    Cinsel ve saldırgan dürtüler, herhangi bir zaman içinde ortaya çıkan zihinsel faaliyette, her ikisinin eşit oranda bulunması gerekliliği olmaksızın birbiriyle karışmış biçimde, zihinsel faaliyetin temelini oluşturur. Her iki dürtü de doyuma kavuşturulmak için bu ortak amaç uğrunda birlikte hareket edebilirler.
     

Sayfayı Paylaş