1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Psikopatlık: Hepimizin İçinde Biraz da Olsa Var

Konusu 'İlginç Yazılar' forumundadır ve OBir tarafından 11 Kasım 2015 başlatılmıştır.

  1. OBir
    Zevzek

    OBir Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    456
    Beğenileri:
    600
    Ödül Puanları:
    2.230
    Banka:
    1.564 ÇTL
    Psikopatlıktan bahsedildiğinde film severlerin aklına ilk olarak 1960 yılında Alfred Hitchcock’un yönetmenliğini yaptığı “Sapık (Psycho)” filmi gelecektir. Filmdeki motel yöneticisi olan Norman Bates bir seri katil ve aynı zamanda da bir psikopat. Film özetle motele sığınmak zorunda kalan Marion Crane’in Norman Bates ile olan mücadelesini ve ardından gelen seri cinayetleri konu alıyor. Bu film Robert Bloch’un aynı ismi taşıyan “Psycho” kitabının sinemaya uyarlanmış hali. Bloch bu karakteri gerçekte Wisconsin’de yaşayan Ed Gein’den esinlenerek oluşturmuş. Ed Gein bir mezar soyguncusu ve, Norman Bates gibi seri katil olmasa da, bir katil ve psikopat.

    [​IMG]

    Bu filme benzer başka bir film ise Matthew Bright’ın yönetmenliğini yaptığı “Ted Bundy”. Fakat bu film bir esinlenme değil, Ted Bundy (Teodor Robert Bundy) isimli kişinin hayat hikayesini konu alıyor. Ted Bundy vasat bir hukuk öğrencisiydi ve aynı zamanda Washington Üniversitesi Psikoloji bölümünden başarılı bir şekilde mezun oldu. Herkesin takdirini kazanmış bir öğrenciydi, saygılı ve karizmatik oluşuyla da kızların gönlünü kolaylıkla kazanabiliyordu. Bu karakterin hayatını film yapan şey ise 1974 - 1978 yılları arasında, sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, işlediği 35 cinayet. Yani Bundy bir seri katildi, psikopattı, aynı zamanda da hırsız ve pedofiliydi. Birçok kez yakalanmasına rağmen kaçmayı başardı fakat 1979 yılında son kez yakalanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Ayrıca “seri katil” tanımlaması ilk olarak Ted Bundy için kullanıldı.

    İnsanlık tarihi bu gibi örneklere çokça rastladı ve bazı bilim insanları bu örnekler üzerinde vakit harcamayı tercih etti. Psikopati gelişimsel bir problem olarak görülüyor ve yaş ilerledikçe daha da kötüleşiyor. Ayrıca da yaş ilerledikçe tedaviye cevap verme oranı da düşüyor. Hastalık hakkında bilinen birçok şey olsa da psikopatların neden şiddete ve cinayete eğilimli olduğu hala merak konusu. Ortada birçok teori var fakat henüz ortak yol bulunmuş değil. Son yapılan bir araştırmada şiddete yatkınlığın ve psikopatlığın genetik olarak aktarıldığı öne sürüldü. Eğer bu doğruysa evrim neden şiddete yatkınlığa destek oldu? Psikopatlar şiddete yatkın olmaları dışında bencil olmaları ve empati kurmada sorun yaşamaları ile de biliniyor. Ayrıca çocukluk yaşlarında travma yaşadıkları da biliniyor fakat bu travmaların neden bazı kişileri ileri yaşlarda şiddete yönlendirdiği bazılarını yönlendirmediği hala merak konusu. Ayrıca psikopatlık, bireyin toplumdan dışlanması için büyük bir etken, bu halde neden evrimsel süreçte psikopati var olmaya devam etti? Araştırmalar devam ediyor ve ilgi gün geçtikçe artıyor. Son yıllarda birçok makalenin yayınlanması ise bunu kanıtlar nitelikte. Eğer ki ScienceDirect sitesindeki makale sayılarını 1900 yılından itibaren inceleyecek olursanız 1995 - 1900 yılları arasında, bu konu hakkında yaklaşık 1335 makale yayınlanmışken 1995 - 2015 arasında yaklaşık 3000 makale yayınlanmış ve makale sayısı 1995 yılından günümüze yaklaştıkça, yıldan yıla artıyor.


    Evrim ve Psikopati

    Bundan yaklaşık 200 bin yıl önce Kenya - Etiyopya dolaylarında tarih sahnesine çıkmayı başardık ve ayrı bir tür olmaya yeni yeni başladığımızda muhtemelen diğer Homo türlerinden çok da bir farkımız yoktu. İlerleyen yıllarda uzak bölgelere göç edebilmemiz, orada karşılaştığımız avcılar bizi diğerlerinden ayıran ana faktörler oldu. Göç ettiğimiz yerin hava şartlarına uyum sağlama becerimiz ya da doğa tarafından doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak zorunda kalmamız, bölgenin diyetimizi yani beslenmemizi değiştirmesi ve bu değişimin evrimimize şekil vermesi en önemli dönüm noktalarından birini oluşturdu. Bu noktada atalarımız birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kaldı. Besin bulamadığı zamanlar da oldu, barınamadığı bu yüzden de hava şartlarından fazlaca etkilendiği zamanlar da. Pennsylvania Üniversitesi Psikoloji bölümünden Andrea Glenn ve ekibinin de hipotezi, psikopatinin bu şartlarda nesli aktarmayı destekliyor olması üzerine. Psikopatların hızlı yaşamayı tercih ettikleri yapılan araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Hızlı yaşamayı kısa sürede fazlaca yavru üretmek, üreme ve hayatta kalmak için her türlü riski göze almak şeklinde düşünebiliriz. Hayatta kalmanın kısıtlandığı durumlarda ise hızlı yaşamak bir çözüm olabilir. Bu sayede kısa sürede daha fazla yavru üretilebilir ve nesil bu şekilde devam ettirilebilir. Psikopatiye ve hızlı yaşamaya yatkın olan genler bu şekilde aktarılmış olabilir. Bu açıdan bakıldığında bu teori gayet mantıklı görünüyor.

    Bir diğer dönüm noktası ise karşılaştığımız avcıların göç edemeyenlere ya da göç etmeyi tercih etmeyenlere nazaran farklılık göstermesi. Bu da avcılardan korunmak ve hayatta kalmak için bizleri farklı özellikler geliştirmeye yöneltti. Daha hızlı koşabildik, reflekslerimiz hızlandı, daha hızlı düşünebildik, grup içerisinde iş bölümü yapabildik… Avcı tarafından uygulanan seçilim baskısı beynimizdeki “serebrum” bölgesinin gelişmesini sağladı. Serebrum, ön beyinde bulunan ve hayvanın hareketlerinden tutun da benliğini fark etmesine kadar birçok olayı düzenleyen bölge ve yapılan araştırmalara göre Homo sapiens’te bu bölge diğer hayvanlara nazaran daha gelişmiş. Bu gelişmişlik bizlere birçok savunma mekanizması kazandırdı ve nesilimizi aktarmaya yardımcı oldu.

    Hiç kuşkusuz, gelişmiş serebrumun bize kazandırdığı en önemli savunma mekanizması “iş bölümü”. İş bölümünün bir kısmı avcıya karşı birlik olmak şeklinde düşünülebilir. Zaten çoğu canlı türünün, özellikle de genellikle av olan türlerin sürüler halinde yaşadığı biliniyor. Bu onlar için avcıdan korunma mekanizması. Bizler ise bunu evrimsel süreç içerisinde bir adım öteye taşıdık; iş bölümü oluşturduk. Grup içerisindeki eş ya da eşler yavrulara bakarken (ki bunlar genelde dişiler oluyor) diğerleri de yavru bakımını üstlenenleri ve yavrularını beslemek ve korumakla yükümlüydü (bunlar da gelende erkekler oluyor). Bu yükümlülük, koruyacak olan bireyin agresif olmasını gerektiriyor. Agresif olmalı ki çevreden gelecek tehditleri uzaklaştırabilsin ya da tehditle yüzleşebilsin. Yani agresif olma durumu hayatını daha uzun süre devam ettirmeyi sağlıyor, bu da daha fazla yavru üretmek demek. Ayrıca agresif olmak kendine yakın genleri koruma altına almak demek ve bu da o genlerin nesillerini devam ettirmelerine yardımcı oluyor. Bir de cinsel seçilimi işin içine kattığımızda, güçlü olan erkeğin gücünü kullanarak daha fazla dişiyi baştan çıkarması ve dişilerin de yine güçlü bireyi tercih etmesi agresiflik yatkınlığını açıklıyor.

    New Mexico Üniversitesi Psikoloji bölümünden Marco Del Gudice ve ekibinin ortaya attığı teori bu görüşten destek alıyor. Ekibe göre hepimizin içerisinde agresifliğe yatkınlık var fakat sosyal becerilerimiz onların üstesinden geliyor. Bu beceriler bizim grup içinde yaşamamız için çok önemli. Her grupta uyulması gereken, yazılı olmasa da, bazı kurallar vardır ve bu kurallara uymayanlar gruptan dışlanır. İşte bu yolla aslında agresiflik yatkınlığı da baskılanıyor. Fakat bu agresiflik yatkınlığı neslimizi devam ettirme iç güdüsünden kaynaklanıyor. Ayrıca bu durum sadece insanlarda böyle değil, Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünde R.W. Sussman ve ekibinin 2005 yılında yayımladığı makale, içerisinde bulunduğumuz primat takımı üzerinde yapılan bir araştırmadan bahsediyor. Bu araştırmaya göre primatların genelinde bir agresiflik yatkınlığı var fakat sosyal ilişki kurma güdüsü bunu baskılıyor. Ancak insanlardaki psikopati durumunda, agresiflik yatkınlığı sosyal ilişki kurma iç güdüsünün üstüne çıkıyor ve psikopat bireyler bu duruma engel olamıyorlar. Zaten psikopatinin semptomlarından birisi şiddete eğilimken bir diğeri kontrol eksikliği.

    Ayrıca bu görüş, koruyucu bireyin erkek olması, cinsel seçilimde erkek bireylerin birbirlerine üstünlük kurma çabaları, yani dişinin seçici olması erkek bireylerin agresifliğe daha yatkın olmasını açıklayabilir. 2000 yılında Grann ve ekibinin bu konu üzerinde yaptığı araştırmaya göre erkeklerdeki agresiflik yatkınlığı %31 iken dişilerde bu oran %11de kalıyor.


    Klasik Psikopati Sendromu: Duygu Sorunları

    Derby Üniversitesi’nde klinik psikoloji profesörü olan Paul Gilbert “Bizler birçok yeteneğe, kabiliyete, sosyal davranışa, duygulara sahibiz ve bunların itme ve çekmelerine maruz kalıyoruz” diyor. Günlük hayatımızdaki bütün motivasyonumuz duygularımız tarafından düzenleniyor. Gilbert bu duyguların beyindeki bölgelerin dışında bir yerde oluşmadığını, bunun yerine dış faktörlerin etkili olduğunu söylüyor. Bu dış faktörler ise genlerimiz, çevremiz, çocukluk tecrubelerimiz ve hayatımızdaki olaylar.

    Bu duygu motivasyon değişimleri beynin kendini korumak için farklı sistemler evrimleştirmesine sebep olmuş. Fakat bu sistemler psikopatlarda ne yazık ki düzgün çalışmıyor.

    Bu sistemlerden birisi olan “yürütme sistemi” beyindeki ödül mekanizması ile ilişkilendirilebilir. Antik insanlarda bu sistem hayatta kalmayı ve en önemlisi de üremeyi destekliyordu. Fakat günümüz insanında artık bu sistem kendi istediklerimizi ve zevk aldığımız şeyleri yapmamızı destekliyor. Psikopatlarda ise bu ödül mekanizmasının normal insanlardan farklı çalıştığı biliniyor fakat yürütme sistemi ile ilgili kesin bir bağlantı kurulmuş değil. New Orleans Üniversitesi’nden Paul Frick’in yürüttüğü bir araştırmada ise psikopatide bu sistemin dengesiz çalıştığı öne sürüldü. Yani, psikopatlığı gereği olan “hızlı yaşama” davranışlarının (risk almak, fazla yavru meydana getirmek gibi davranışlar) yanında bazen de ödül ve zevke yönelik davranışlar da görülüyor. Yani psikopat bireyler bazen risk almaya yatkın oluyor bazen de zevk almaya. Bu konu üzerinde araştırmalara devam ediliyor.

    Bir diğeri ise “sakinleştirici sistem”. Psikopatide en çok görülen durum bireylerin olaylara karşı olan tepkisizlikleri. Karşınızda bir psikopat varsa, ona istediğiniz kadar duygusal hikaye anlatın, film izletin ya da karşısında insan öldürün, verecekleri tepki normal bir insandan çok daha az olacak hatta tepki bile vermeyecek. Bunun en büyük nedeni ise sankinleştirici sistemlerinin baskılanmış olması.

    Sakinleştirici sistem henüz biz bebekken aktivitesine başlıyor. Yürütücü sistemi baskılıyor ve çevreye olan güvenimizi sağlıyor, özellikle de annemize. İlerleyen zamanlarda ise hem bu güven sayesinde hem de sakinleştirici sistemin diğer katkılarıyla sosyal bir varlık haline geliyoruz. Empati duygumuz gelişiyor, karşıdakini anlayabiliyoruz. Sistemin aktivitesini sağlayan temel öge ise oksitosin kimyasalı. Üzerinde yıllarca yapılan çalışmalar neticesinde oksitosinin bebek ve anne arasında köprü oluşturduğu anlaşılmıştı. Sonraki araştırmalarda ise bebeğin neden anneye güvendiği anlaşıldı; oksitosin sakinleştirici sistemi aktive ediyor ve bebeğin anneye güvenmesini sağlıyor. Fakat bu sistem eğer doğuştan hasarlıysa ya da çevresel etkenler tarafından baskılanırsa bebek anneye güvensiz bir bağlanma yaşıyor. Bu da bebeğin sağlıklı gelişimini etkiliyor. Birey, ileriki hayatında sosyal ilişki kurmakta zorluk çekiyor, çevresine güvenmiyor ve bağlanma zorlukları çekiyor ve bunların hepsinin toplamında da sosyal tepkisizlik ortaya çıkıyor. Tıpkı psikopatların da olduğu gibi!

    Psikopatların oksitosin üretimi normal insanlara nazaran daha az olduğu biliniyor. Fakat sakinleştirici sistem sadece bu yüzden baskılanmak zorunda değil. Birey gayet sağlıklı doğabilir, hormon durumları normal bir bireyle aynı seyredebilir; fakat gelişim sürecinde yaşayacağı travmalar hem hormon salınımını hem de beynin koruyucu sistenlerini etkileyebilir.

    İnsanlık tarihi bu gibi örneklere çokça rastladı ve bazı bilim insanları bu örnekler üzerinde vakit harcamayı tercih etti. Psikopati gelişimsel bir problem olarak görülüyor ve yaş ilerledikçe daha da kötüleşiyor. Ayrıca da yaş ilerledikçe tedaviye cevap verme oranı da düşüyor. Hastalık hakkında bilinen birçok şey olsa da psikopatların neden şiddete ve cinayete eğilimli olduğu hala merak konusu. Ortada birçok teori var fakat henüz ortak yol bulunmuş değil. Son yapılan bir araştırmada şiddete yatkınlığın ve psikopatlığın genetik olarak aktarıldığı öne sürüldü. Eğer bu doğruysa evrim neden şiddete yatkınlığa destek oldu? Psikopatlar şiddete yatkın olmaları dışında bencil olmaları ve empati kurmada sorun yaşamaları ile de biliniyor. Ayrıca çocukluk yaşlarında travma yaşadıkları da biliniyor fakat bu travmaların neden bazı kişileri ileri yaşlarda şiddete yönlendirdiği bazılarını yönlendirmediği hala merak konusu. Ayrıca psikopatlık, bireyin toplumdan dışlanması için büyük bir etken, bu halde neden evrimsel süreçte psikopati var olmaya devam etti? Araştırmalar devam ediyor ve ilgi gün geçtikçe artıyor. Son yıllarda birçok makalenin yayınlanması ise bunu kanıtlar nitelikte. Eğer ki ScienceDirect sitesindeki makale sayılarını 1900 yılından itibaren inceleyecek olursanız 1995 – 1900 yılları arasında, bu konu hakkında yaklaşık 1335 makale yayınlanmışken 1995 – 2015 arasında yaklaşık 3000 makale yayınlanmış ve makale sayısı 1995 yılından günümüze yaklaştıkça, yıldan yıla artıyor.
    Kaynak: Evrimagaci.
     
  2. OBir
    Zevzek

    OBir Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    456
    Beğenileri:
    600
    Ödül Puanları:
    2.230
    Banka:
    1.564 ÇTL
    Evrim ve Psikopati

    Bundan yaklaşık 200 bin yıl önce Kenya – Etiyopya dolaylarında tarih sahnesine çıkmayı başardık ve ayrı bir tür olmaya yeni yeni başladığımızda muhtemelen diğer Homo türlerinden çok da bir farkımız yoktu. İlerleyen yıllarda uzak bölgelere göç edebilmemiz, orada karşılaştığımız avcılar bizi diğerlerinden ayıran ana faktörler oldu. Göç ettiğimiz yerin hava şartlarına uyum sağlama becerimiz ya da doğa tarafından doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak zorunda kalmamız, bölgenin diyetimizi yani beslenmemizi değiştirmesi ve bu değişimin evrimimize şekil vermesi en önemli dönüm noktalarından birini oluşturdu. Bu noktada atalarımız birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kaldı. Besin bulamadığı zamanlar da oldu, barınamadığı bu yüzden de hava şartlarından fazlaca etkilendiği zamanlar da. Pennsylvania Üniversitesi Psikoloji bölümünden Andrea Glenn ve ekibinin de hipotezi, psikopatinin bu şartlarda nesli aktarmayı destekliyor olması üzerine. Psikopatların hızlı yaşamayı tercih ettikleri yapılan araştırmalarla kanıtlanmış durumda. Hızlı yaşamayı kısa sürede fazlaca yavru üretmek, üreme ve hayatta kalmak için her türlü riski göze almak şeklinde düşünebiliriz. Hayatta kalmanın kısıtlandığı durumlarda ise hızlı yaşamak bir çözüm olabilir. Bu sayede kısa sürede daha fazla yavru üretilebilir ve nesil bu şekilde devam ettirilebilir. Psikopatiye ve hızlı yaşamaya yatkın olan genler bu şekilde aktarılmış olabilir. Bu açıdan bakıldığında bu teori gayet mantıklı görünüyor.

    Bir diğer dönüm noktası ise karşılaştığımız avcıların göç edemeyenlere ya da göç etmeyi tercih etmeyenlere nazaran farklılık göstermesi. Bu da avcılardan korunmak ve hayatta kalmak için bizleri farklı özellikler geliştirmeye yöneltti. Daha hızlı koşabildik, reflekslerimiz hızlandı, daha hızlı düşünebildik, grup içerisinde iş bölümü yapabildik… Avcı tarafından uygulanan seçilim baskısı beynimizdeki “serebrum” bölgesinin gelişmesini sağladı. Serebrum, ön beyinde bulunan ve hayvanın hareketlerinden tutun da benliğini fark etmesine kadar birçok olayı düzenleyen bölge ve yapılan araştırmalara göre Homo sapiens’te bu bölge diğer hayvanlara nazaran daha gelişmiş. Bu gelişmişlik bizlere birçok savunma mekanizması kazandırdı ve nesilimizi aktarmaya yardımcı oldu.

    Hiç kuşkusuz, gelişmiş serebrumun bize kazandırdığı en önemli savunma mekanizması “iş bölümü”. İş bölümünün bir kısmı avcıya karşı birlik olmak şeklinde düşünülebilir. Zaten çoğu canlı türünün, özellikle de genellikle av olan türlerin sürüler halinde yaşadığı biliniyor. Bu onlar için avcıdan korunma mekanizması. Bizler ise bunu evrimsel süreç içerisinde bir adım öteye taşıdık; iş bölümü oluşturduk. Grup içerisindeki eş ya da eşler yavrulara bakarken (ki bunlar genelde dişiler oluyor) diğerleri de yavru bakımını üstlenenleri ve yavrularını beslemek ve korumakla yükümlüydü (bunlar da gelende erkekler oluyor). Bu yükümlülük, koruyacak olan bireyin agresif olmasını gerektiriyor. Agresif olmalı ki çevreden gelecek tehditleri uzaklaştırabilsin ya da tehditle yüzleşebilsin. Yani agresif olma durumu hayatını daha uzun süre devam ettirmeyi sağlıyor, bu da daha fazla yavru üretmek demek. Ayrıca agresif olmak kendine yakın genleri koruma altına almak demek ve bu da o genlerin nesillerini devam ettirmelerine yardımcı oluyor. Bir de cinsel seçilimi işin içine kattığımızda, güçlü olan erkeğin gücünü kullanarak daha fazla dişiyi baştan çıkarması ve dişilerin de yine güçlü bireyi tercih etmesi agresiflik yatkınlığını açıklıyor.

    New Mexico Üniversitesi Psikoloji bölümünden Marco Del Gudice ve ekibinin ortaya attığı teori bu görüşten destek alıyor. Ekibe göre hepimizin içerisinde agresifliğe yatkınlık var fakat sosyal becerilerimiz onların üstesinden geliyor. Bu beceriler bizim grup içinde yaşamamız için çok önemli. Her grupta uyulması gereken, yazılı olmasa da, bazı kurallar vardır ve bu kurallara uymayanlar gruptan dışlanır. İşte bu yolla aslında agresiflik yatkınlığı da baskılanıyor. Fakat bu agresiflik yatkınlığı neslimizi devam ettirme iç güdüsünden kaynaklanıyor. Ayrıca bu durum sadece insanlarda böyle değil, Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünde R.W. Sussman ve ekibinin 2005 yılında yayımladığı makale, içerisinde bulunduğumuz primat takımı üzerinde yapılan bir araştırmadan bahsediyor. Bu araştırmaya göre primatların genelinde bir agresiflik yatkınlığı var fakat sosyal ilişki kurma güdüsü bunu baskılıyor. Ancak insanlardaki psikopati durumunda, agresiflik yatkınlığı sosyal ilişki kurma iç güdüsünün üstüne çıkıyor ve psikopat bireyler bu duruma engel olamıyorlar. Zaten psikopatinin semptomlarından birisi şiddete eğilimken bir diğeri kontrol eksikliği.

    Ayrıca bu görüş, koruyucu bireyin erkek olması, cinsel seçilimde erkek bireylerin birbirlerine üstünlük kurma çabaları, yani dişinin seçici olması erkek bireylerin agresifliğe daha yatkın olmasını açıklayabilir. 2000 yılında Grann ve ekibinin bu konu üzerinde yaptığı araştırmaya göre erkeklerdeki agresiflik yatkınlığı %31 iken dişilerde bu oran %11de kalıyor.


    Klasik Psikopati Sendromu: Duygu Sorunları

    Derby Üniversitesi’nde klinik psikoloji profesörü olan Paul Gilbert “Bizler birçok yeteneğe, kabiliyete, sosyal davranışa, duygulara sahibiz ve bunların itme ve çekmelerine maruz kalıyoruz” diyor. Günlük hayatımızdaki bütün motivasyonumuz duygularımız tarafından düzenleniyor. Gilbert bu duyguların beyindeki bölgelerin dışında bir yerde oluşmadığını, bunun yerine dış faktörlerin etkili olduğunu söylüyor. Bu dış faktörler ise genlerimiz, çevremiz, çocukluk tecrubelerimiz ve hayatımızdaki olaylar.

    Bu duygu motivasyon değişimleri beynin kendini korumak için farklı sistemler evrimleştirmesine sebep olmuş. Fakat bu sistemler psikopatlarda ne yazık ki düzgün çalışmıyor.

    Bu sistemlerden birisi olan “yürütme sistemi” beyindeki ödül mekanizması ile ilişkilendirilebilir. Antik insanlarda bu sistem hayatta kalmayı ve en önemlisi de üremeyi destekliyordu. Fakat günümüz insanında artık bu sistem kendi istediklerimizi ve zevk aldığımız şeyleri yapmamızı destekliyor. Psikopatlarda ise bu ödül mekanizmasının normal insanlardan farklı çalıştığı biliniyor fakat yürütme sistemi ile ilgili kesin bir bağlantı kurulmuş değil. New Orleans Üniversitesi’nden Paul Frick’in yürüttüğü bir araştırmada ise psikopatide bu sistemin dengesiz çalıştığı öne sürüldü. Yani, psikopatlığı gereği olan “hızlı yaşama” davranışlarının (risk almak, fazla yavru meydana getirmek gibi davranışlar) yanında bazen de ödül ve zevke yönelik davranışlar da görülüyor. Yani psikopat bireyler bazen risk almaya yatkın oluyor bazen de zevk almaya. Bu konu üzerinde araştırmalara devam ediliyor.

    Bir diğeri ise “sakinleştirici sistem”. Psikopatide en çok görülen durum bireylerin olaylara karşı olan tepkisizlikleri. Karşınızda bir psikopat varsa, ona istediğiniz kadar duygusal hikaye anlatın, film izletin ya da karşısında insan öldürün, verecekleri tepki normal bir insandan çok daha az olacak hatta tepki bile vermeyecek. Bunun en büyük nedeni ise sakinleştirici sistemlerinin baskılanmış olması.

    Sakinleştirici sistem henüz biz bebekken aktivitesine başlıyor. Yürütücü sistemi baskılıyor ve çevreye olan güvenimizi sağlıyor, özellikle de annemize. İlerleyen zamanlarda ise hem bu güven sayesinde hem de sakinleştirici sistemin diğer katkılarıyla sosyal bir varlık haline geliyoruz. Empati duygumuz gelişiyor, karşıdakini anlayabiliyoruz. Sistemin aktivitesini sağlayan temel öge ise oksitosin kimyasalı. Üzerinde yıllarca yapılan çalışmalar neticesinde oksitosinin bebek ve anne arasında köprü oluşturduğu anlaşılmıştı. Sonraki araştırmalarda ise bebeğin neden anneye güvendiği anlaşıldı; oksitosin sakinleştirici sistemi aktive ediyor ve bebeğin anneye güvenmesini sağlıyor. Fakat bu sistem eğer doğuştan hasarlıysa ya da çevresel etkenler tarafından baskılanırsa bebek anneye güvensiz bir bağlanma yaşıyor. Bu da bebeğin sağlıklı gelişimini etkiliyor. Birey, ileriki hayatında sosyal ilişki kurmakta zorluk çekiyor, çevresine güvenmiyor ve bağlanma zorlukları çekiyor ve bunların hepsinin toplamında da sosyal tepkisizlik ortaya çıkıyor. Tıpkı psikopatların da olduğu gibi!


    Gelişim Problemleri

    Psikopatların oksitosin üretimi normal insanlara nazaran daha az olduğu biliniyor. Fakat sakinleştirici sistem sadece bu yüzden baskılanmak zorunda değil. Birey gayet sağlıklı doğabilir, hormon durumları normal bir bireyle aynı seyredebilir; fakat gelişim sürecinde yaşayacağı travmalar hem hormon salınımını hem de beynin koruyucu sistemlerini etkileyebilir.

    İnsan beyni ömür boyunca, özellikle de 20li yaşların ortalarına kadar, aralıklarla olsa da sürekli gelişmeye devam ediyor. Fakat en büyük gelişim ilk 20 yıl içerisinde oluyor. İlk 3 yıl içerisinde beyin birçok hareketi yapabilir duruma geliyor ve hızlı bir gelişim aşamasından geçiyor. 10 – 12 yaş arasında tekrar gelişim hızlanıyor ve ergenlik ile birlikte (12 – 22 yaşlar arası) beynin sosyal davranışlarlar ilgili kısmı gelişmeye başlıyor. 20 – 22 yaşına gelindiğinde ise artık kişilik de oturmaya başlıyor. Beynin en hassas olduğu dönemler bu yaş aralıkları. Bu aralıklarda yaşanan travmalar beynin gelişimini etkileyebiliyor ve beyinde ileriye yönelik kalıcı hasarlar verebiliyor. Psikopatların çocukluk ve ergenlik dönemlerini incelendiğinde en az birinde travma yaşadıkları görülebilir. Bazıları çocukken cinsel istismara uğramışken bazıları ergenlikte sosyal çevreleri tarafından dışlanmış olabilir. Zaten psikopatların hayat hikayelerinde genelde bu dönemlerde yaşadıkları travmalardan bahsedilir.

    Aslında genetik köken bir kenara bırakıldığında psikolojide psikopati gelişimsel bir hastalık olarak yorumlanıyor. Bunun temel nedeni ise psikopat bireylerin bazı beyin bölgelerinin normal bireylere göre farklı seviyede gelişim gösteriyor olması.

    Psikopatlar ve normal insanlar üzerinde yapılan araştırmalarda psikopat bireylerin öğrenmeyi ve duygusal eylemleri kontrol eden beyin bölgelerinde hasarlar ya da az gelişmişlik tespit edildi. Araştırmaların devamında ise beyin bölgelerinin daha detaylı incelenmesi sonucu hasarlı olan daha özel bölgeler de keşfedildi. Fakat bu bölgeler aslında bizlerde ergenlik döneminde hızlı bir gelişim süreci geçiriyor. Yani özel bölgelerin bu gelişim sırasında hasar gösteriyor olma ihtimaller çok yüksek. Ayrıca, psikopati ve şizofreni arasında da ilişki olduğu biliniyor. Her hasta da değil, fakat psikopati hastalarında şizofreniye rastlamak şaşırtıcı değil çünkü şizofreni de çoğunlukla yine ergenlik dönemindeki beyin gelişimi esnasında oluşan sorunlar sonucu oluşuyor. Geri kalan yüzdenin büyük bir kısmı ise fiziksel travmalar sonucu oluşuyor. Fiziksel travmaların da psikopatiye sebep olması şaşırtıcı değil çünkü bahsettiğimiz beyin bölgeleri kazalar sonucu da hasar görebilir.

    Değinilmesi gereken başka bir konu ise sosyopati ve psikopatı ayrımı. Genel olarak “psikopat” terimi yerine “sosyopat” terimi kullanılıyor. Fakat aslında bu iki terim arasında bazı farklar var. Sosyopati de bir anti sosyal davranış bozukluğu fakat sosyopatlar psikopatların aksine bulunduğu bir gruba, bir kişiye ve bir mekana bağlanabiliyorlar. Ayrıca sosyopatların işlediği cinayetler planlı olmuyor. Psikopatlar ise asla bağlanamıyor ve işledikleri cinayetler iyi planlanmış oluyor. Bu farklar göz önüne alındığında suçlunun sosyopat mı psikopat mı olduğu anlaşılabilir.

    Bahsedilenler psikopatinin bir davranış bozukluğu hastalığı olmasına sebep olan fiziksel hasarlar/sorunlar diyebiliriz. Psikopatların toplumsal incelemeri ise çok ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar detaylı. Psikopati bireyin kendi isteği sonucu oluşan bir durum değil; bir hastalık. Tedavileri için ise psikopatiyi çok iyi anlamalıyız ve bu hiç de kolay değil.
     
    katip bunu beğendi.
  3. Katip
    Hoşgörülü

    Katip Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    31 Ağustos 2013
    Mesajlar:
    1.761
    Beğenileri:
    2.395
    Ödül Puanları:
    5.580
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    ?
    Yer:
    Uzaklarda ...
    Banka:
    91 ÇTL
    Evet herkeste var.
     
    OBir bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş