1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Selçuklu Sultanları

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 3 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Selçuklu Sultanları
    Konu içeriğinde olan isimler
    Selçuk Bey
    Tuğrul Bey
    Çağrı Bey
    Alparslan
    Melikşah
    Berkyaruk
    Muhammed Tapar
    Sultan Sencer
    1. Kılıç Arslan
    2. Kılıç Arslan
    1. Gıyaseddin Keyhüsrev
    2. Süleyman Şah
    3. Kılıç Arslan
    1. Alaeddin Keykubat
    2. Gıyaseddin Keyhüsrev
    2. Alaeddin Keykubat
    1. İzzettin Keykavus
    2. İzzettin Keykavus
    3. Gıyaseddin Keyhüsrev
    Kutalmışoğlu Süleyman Şah
    Süleyman Şah
    1. Rükneddin Mesud

    Selçuk Bey

    Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Devleti’nin komutanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur. Babası ölünce, yerine, 18 yaşındaki Selçuk Bey, subaşı oldu. Genç yaşına rağmen, yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti’nin Yabgusu ve eşini rahatsız edince; Selçuk Bey, kendisine bağlı aşiretiyle birlikte Oğuz Yabgu Devleti topraklarını terk etti. Selçuk Bey ve maiyetindekiler, 985 ve takip eden yıllarda güneye giderek, Seyhun Irmağı kenarındaki Cend şehrine geldi. Yerleştikleri bölge, dönemin İslam ülkeleriyle sınır durumundaydı.
    Selçuk Bey yönetimindeki Oğuz Türkleri, kısa zamanda İslamiyeti kabul etti. Bu durum, Selçuk Bey ile Yabgu’nun arasını iyice açtı. Selçuk Bey, “Müslümanlar, gayrimüslimlere haraç vermez’ diyerek, Yabgu’nun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Ardından, çevresindeki gayrimüslimlere karşı cihada başladı. Selçuk Bey’in istiklalini ilan etmesi, Yabgu’ya karşı direnmesi ve cihada girişmesi, bölgede itibarını giderek artırdı ve Yabgu’ya karşı olan Türk beyleri, kendisinin etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Maveraünnehir’de üstünlük sağlayan Selçuk Bey, Müslüman olan Samanilerle anlaşarak, Buhara yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşti.


    Tuğrul Bey

    Büyük Selçuklu Devleti’nin Kurucusu. Muhtemelen 993 senesinde doğdu. Babası Mikail’ in bir gaza akınında şehid düşmesi üzerine kardeşi Çağrı bey’ le beraber, dedesi Selçuk Bey tarafından yetiştirildi. Dini ve milli terbiyenin yanında mükemmel silah kullanmasını öğrendi.

    Selçuk Bey’in vefatı (1000 veya 1007) ve daha sonra amcası Arslan Bey’in Gazneli Mahmud tarafından esir edilmesi (1025) üzerine Tuğrul bey, Selçuklu hanedanının başına geçti. Çağrı Bey’ le birlikte iç ve dış hasımlarına karşı verdiği büyük mücadelelerden sonra, Nişabur şehrini devlet merkezi yapan Tuğrul Bey, ilk defa burada Es-sultan-ül Muazzam ünvanı ile namına hutbe okuttu (1038). 23 Mayıs 1040′ da Gaznalilere karşı kazandığı Dandanakan zaferi ile devletinin temellerini sağlamlaştırdı.

    Tuğrul bey, bu büyük zaferden sonra, Bağdad’ daki Abbasi halifesine bağlılık ve hurmet ifade eden mektubunu gönderdi ve devlet merkezini Rey şehrine taşıdı (1043).
    Tuğrul Bey’in Abbasi halifesine bağlılığını bildirmesi, müslümanlar arasında büyük itibar kazanmasına sebep oldu. Halife, Tuğrul Bey’in büyük İslam alimlerinden Maverdi’ yi gönderdi. Hutbeyi Abbasi halifesi adına okutan Tuğrul Bey, halifenin bozuk itikad sahibi Büveyhilere karşı yardım talebini de kabul etti. Tuğrul bey bundan sonra Selçuklu ordularını hıristiyanların ve sapık bir kolun mensupları olan Büveyhilerin üzerine gönderdi. Abbasi halifelerini Büveyhilerin vasiyetinden kurtarmayı hedefledi.

    Kardeşleri Çağrı Bey, İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ ın komutasındaki Selçuklu orduları, Batı’ ya doğru hızla yayıldılar. Azerbaycan, Irak-ı Arab ve Irak-ı Acem Selçuklu topraklarına katıldı. 1053′ te bizzat Bizans seferine çıkan Tuğrul Bey, Gürcistan’ a kadar ilerledi ve pek çok ganimetle geri döndü.
    Tuğrul Bey 1055′ de, hac yollarını Bedevilerin akınlarından korumak, Suriye ve Mısır’ da Fatimilere karşı savaşmak üzere Bağdad’ a geldi. Büveyhiler ve Fatimilere karşı mücadele ederek bölgede Selçuklu hakimiyetini tesis etti. Bağdad ve Sünni alemini katliam ve tahripten korudu.

    Tuğrul Bey’in Hilafet merkezine girip Büveyhileri temizlemesinden sonra Halife kendisine tac giydirme ve kılıç kuşanma merasimi yaptı. Onu “Dünya Sultanı” ilan etti, Rükneddin (Dinin temeli) ve Kasım emir ül-Mü’minin (Halifenin ortağı) ünvanlarını verdi. Böylece Selçuklular İslam halifeliğini, Abasiler elinde himayelerine almış ve dokuz asırlık Türk-İslam saltanatı başlamış oldu.

    Tuğrul Bey , yirmi beş sene adalet, ihsan ve gazalrla geçen bir hükümdarlıktan sonra hastalandı. 5 Eylül 1063 senesinde Rey şehri yakınlarında yetmiş yaşlarında iken vefat etti. Rey’ deki türbesine defnediledi.
    Tuğrul Bey, devamlı mücadele ile geçen uzun yıllar sonunda büyük işler başardı. Dünyanın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk-İslam alemine çok hizmet etti. Maveraünnehr’ den Anadolu‘ ya, Irak’ dan Azerbaycan ve Kafkasya’ ya kadar olan ülkede huzur ve emniyeti tesis etti ve pek çok ülkeye hakimiyetine kabul ettirdi. Zirai ve ticari faaliyeti neticesinde iktisadi hayat gelişip, refah seviyesi yükseldi. Muazzam bir şekilde tesis edilen devlet teşkilatı, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Bu teşkilat, devrinde ve sonra kurulan Türk-İslam devletlerine nümune oldu.
    “Kendime bir saray yapıp da yanında bir cami inşa etmezsem, Allahü tealadan utanırım” sözü Tuğrul Bey’in dünü duygularını çok güzel ifade etmektedir. Tuğrul Bey, adil, vakur, cömert, cesur, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir hükümdar idi. Sarayın kapısına ümid ile gelen hiç kimse boş dönmezdi. Beş vakit namazını cemaatle kılmağa itina gösterir ve haftanın iki gününü oruç tutmakla geçirirdi. Bağdad’ da yaptırdığı sarayının yanına cami, medrese ve hamam da yaptırmıştır. Bütün bu özellikleri ile Tuğrul Bey, halkın ve ordusunun sevdiği ve tam bağlı bulunduğu bir hükümdardı.


    Çağrı Bey
    Çağrı Bey, (990-1060) Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in kardeşidir. Tuğrul Bey’le devleti ortak yönetmişlerdir. Horasan Melikliği yapmıştır. Bizans’ın kaleleri olan Vaspurakan ve Ani kalelerine karşı sefer düzenleyerek büyük kazanç sağladı.

    1035 yılında Gazneli hükümdarı Mesut üstüne yapılan seferde Mesut yenildi. Bir antlaşma yapıldıysa da buna uymayan Mesut’u Çağrı Bey yendi ve 1037 yılında Merv şehrini ele geçirdi. 1040 yılında Dandanakan Savaşı yapıldı. Çağrı Bey komutasındaki Selçuklular Gaznelileri yendiler ve böylece bu savaş Selçukluların devlet olmasında büyük rol oynadı. Öbür Türk boylarıyla akrabalıklar kurdu (Mesela oğlunu Kıpçak hükümdarının kızıyla evlendirmesi gibi.). 1059′da Tuğrul Bey’e karşı ayaklanan yeğeni İbrahim Yınal’ın ayaklanmasını bastırdı. 1060′ta hastalanarak Serahs adı verilen yerde öldü.
    Anadolu’ya ilk defa akın yapan Türk komutanlarındandır.
    Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından. Selçukluların ilk hükümdarı Tuğrul Beyin kardeşidir. 990 yılında doğdu. Künyesi Ebû Süleyman olan Davûd Çağrı Bey, Horasan bölgesinin emîri idi. Tarihçi Beyhekî ve Gerdizî onu daima Davûd ismiyle zikretmişlerdir. Diğer kaynaklarda da öbür isimleri geçmektedir.
    Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında yer alan meşhur ilim ve irfan bölgesi Maveraünnehr’de Oğuz Türklerini etrafında toplayan Selçuk Beyin vefatından sonra, ülkenin idaresi oğulları arasında taksim edilmişti. Büyük bir kısmı oğlu Mikail Beye verilmişti. Yabgu ünvanını taşıyan Mikail Beyin vefatından sonra ülkenin idaresi oğulları Davûd Çağrı Bey ile Mehmed Tuğrul Beye kaldı. İki kardeş, Karahanlı Hakanı İsrail Arslan Yabgu’yu reis tanıyıp, Gaznelilerle olan mücadelesine katıldılar.
    Çağrı Bey, 1016’da Maveraünnehr’den Bizans ülkeleri üzerine cihada çıktı. Horasan bölgesine gelerek oradaki Türkmenleri etrafına topladı. Buradan Irak-ı Acem bölgesine geçerek Bizans’a bağlı Ermeni Vaspurakan ve Ani krallıkları ile Âzerbaycan’da muharebeler yaptı. 1016’dan 1022 senesine kadar altı yıl boyunca Bizans hududunda Ermeni ve Hıristiyan Gürcü krallıklarıyle savaştı. Birçok muvaffakiyetler ve ganîmet kazanan Çağrı Bey, tekrar Maveraünnehr’e döndü. 1025’te Maveraünnehr’e geçen Sultan Mahmud Gaznevî, Türkmenlerin ve Selçukluların reisi Arslan Yabgu’yu esir edip Hindistan’a gönderince, ülke halkının bir kısmı Gaznelilerin tabiiyeti altına girdi. Bir kısmı ise Tuğrul ve Çağrı beylere katılarak ordularını güçlendirdiler. Böylece iki kardeş, amcaları Mûsa Yabgu ile birlikte Türkmenlerin reisi oldular. Maveraünnehr bölgesinde rahat ve huzur içinde devleti idare eden Selçuklu liderleri, muhafızları durumundaki Ali Tigin’in 1034’te vefatı üzerine zor durumda kaldılar. Buhara ve Harezm emirleri tarafından baskı altına alındıklarından, Horasan’a geçmek zorunda kalan Çağrı ve Tuğrul beyler, Gazneli Sultanı Mes’ûd’un Horasan valisine müracat ederek sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. Fakat istekleri kabul edilmediği gibi o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük bir ordu gönderildi. Nisa yakınlarında yapılan harbi Selçuklu liderleri Tuğrul ve Çağrı beyler kazandılar (1035).

    Bu muvaffakiyetleri üzerine Gazneli Sultan Mes’ûd, Selçuklu reisleriyle müzakerelere girişti ve isteklerini fazlasıyla verdiği gibi, birçok imtiyazlar da tanıdı. Sultan Mes’ûd, Dihkan ve Dihistan bölgelerini vermesine karşılık, onların Oğuzlara karşı durmalarını şart koştu. Ancak Selçuklular, Oğuz boylarının akınlarına mani olamadıklarından bir kere daha Sultan Mes’ûd ile karşı karşıya geldiler. Sultan’ın gönderdiği büyük bir orduyu da mağlûb ettiler. Hatta Çağrı Bey, kendisine saldıran Cürcan valisini mağlûb ederek 1037’de Merv şehrini ele geçirdi. Burada “Melikü’l-mülûk” ünvanıyla hükümdarlığını îlan ederek adına hutbe okuttu. Bunu duyan Gazneli kumandanı Subaşı, taarruz için aldığı kesin emre uyarak Selçuklular üzerine yürüdü. Serahs civarındaki Talhab denilen yerde iki gün süren şiddetli muharebede Selçuklular bir zafer daha kazandılar (1038) ve Herat şehrini de ele geçirdiler. Aynı yıl Tuğrul Bey Nişabur’da Büyük Selçuklu Devletinin ilk hükümdarı olarak sultan îlan edildi. Durumun vehametini ve Selçukluların gittikçe kuvvetlendiğini gören Sultan Mes’ûd, büyük bir orduyla Selçuklular üzerine yürüyerek Cürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlılardan Böri Tigin’in tabiliğini sağlamak için Maveraünnehr ülkesine girdi. Ancak Çağrı Beyin üzerine geldiğini haber alınca, geri döndü ve 1039 yılı Nisanında, Çağrı Beyin kuvvetleriyle Aliabad Ovasında yaptığı muharebede nisbî bir başarı sağladı. Ancak kesin bir netîceye varmak istediğinden yeniden Çağrı Beyin üzerine kuvvet sevk etti. Buna karşılık Çağrı Bey, vur-kaç taktiğiyle Gazneli kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Netîcede Selçukluların geleceğini tayin edecek muharebe 23 Mayıs 1040’ta Dandanakan Ovasında Gaznelilere karşı yapıldı. Başkumandanlığını Çağrı Beyin yaptığı harpte, Selçuklular, parlak bir zafer kazanarak, Gazneli ordusunu perişan ettiler. Sultan Mes’ûd güçlükle canını kurtardı ise de karargahı ve bütün hazînesi ele geçirildi. Bu başarı üzerine birçok Türkmen boyları Selçuklulara iltihak etti.

    Dandanakan Savaşından sonra yapılan kurultayda, eski Türk devlet an’anesi gereğince, ülkeyi kendi aralarında bölüştüler. Buna göre, Tuğrul Bey Irak-ı Acem bölgesi üzerine, Çağrı Bey ise Horasan’ın kuzey bölgesi ile Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütûhat yapacaklardı. Mûsa Yabgu ise, Herat ve Sistan bölgesi fütûhatına memur edildi. Bu plana göre hareket eden Çağrı Bey, 1040’ta Belh’e yürüdü ve Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd kumandasındaki yardımcı kuvvetleri bozarak şehri ele geçirdi. Şehrin kumandanı Altun-Tak da Çağrı Beyin emri altına girdi. Belh’ten sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuharistan şehirlerini de hakimiyeti altına alan Çağrı Bey, Merv şehrini hükümet merkezi yaptı. 1044’te Çağrı Beyin hastalanmasını fırsat bilen yeni Gazne Sultanı Mes’ûd’un oğlu Mevdûd, Belh ve Tuharistan’ı geri almak için ordular sevk etti ise de bu kuvvetler Çağrı Beyin oğlu Alparslan tarafından mağlûb edildiler. Bir müddet sonra sıhhatı düzelen Çağrı Bey, Tirmüz şehrini de ele geçirdi. Belh, Tuharistan ve diğer bazı şehirleri oğlu Alparslan’a vererek Gaznelilerle mücadeleye memur eden Çağrı Bey, diğer oğullarını da ayrı yerlerde vazîfelendirdi.

    Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar’ın 1048’de vefatı üzerine Çağrı Bey, oğullarından Kavurt Beyi büyük bir ordu ile Büveyhoğulları üzerine sevk etti ve nihayet 1055’te bütün Kirman bölgesi Selçukluların eline geçti. 1056’da Sistan bölgesi de Selçukluların hakimiyetine girdi ve o bölge Mûsa Yabgu’nun idaresine verildi.

    Çağrı Bey, her zaman kardeşi Tuğrul Beye yardımcı oldu. Tuğrul Beye isyan edip saltanat davasına kalkışan İbrahim Yınal’a karşı, oğulları Alparslan ile Kavurt’u sevk edip isyanı bastırması son yardımı oldu. Bu hadiseden sonra rahatsızlanan Çağrı Bey, 70 yaşında olduğu halde, nice İslam alim ve velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde vefat etti (1060). Orada defnedilen Çağrı Beyin, oğlu ve veliahtı Horasan Hakimi Sultan Alparslan ile Kirman Hakimi Ahmed Kavurt ve Âzerbaycan valisi Yakuti’den başka Osman, Behramşah ve Süleyman adında oğulları vardı. Onlar ülkenin muhtelif yerlerinde devlete ve İslamiyete hizmet ettiler. Çağrı Beyin dört de kızı vardı.
    Davûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey ile birlikte bütün İran ve yakındoğu ülkesini fethetmiş, Türkleri fatih bir millet olarak bir araya toplamak ve Anadolu kapılarının tam anlamıyla İslamiyete açılmasını sağlamak sûretiyle Türklüğe ve İslamiyete pek büyük bir hizmet yapmıştır. Büyük Selçuklu Devleti ve medeniyetinin, daha sonra da Osmanlı Devletinin kurularak, İslamiyetin ta Viyana kapılarına kadar ulaşmasına pek sağlam bir zemin hazırlamıştır.

    Kaynaklar, Çağrı Beyin çok adil, halîm, güzel huylu, fazîletli, fevkalade dindar ve merhametli bir mücahid olduğunu ittifakla kaydetmektedirler.


    Alparslan
    Selçuklu Hükümdarlarının en meşhuru, en kahramanı ve Anadolu kapılarını Türklere açan yiğit sultan.
    1033′ de doğdu. Asıl ismi Muhammed bin Davut Çağrı olup lakabı Alp Arslandır. Küçük yaşta tahsile başladı ve zamanın alimleri tarafından en iyi şekilde yetiştirildi.

    Alp Arslan, amcası Tuğrul Bey’ in 1063′ de vefatı üzerine ikinci Selçuklu Sultanı olarak tahta çıktı. Önce saltanatına karşı çıkan büyük amcası İnanç Yabgu ve akrbası Kutalmış’ la çarpıştı ve isyanları bastırdı. Bundan sonra ilk olarak Gürcistan ve Doğu Anadolu seferine çıktı. Şavşat, Oltu, Kars ve Ani kalelerini ele geçirdi. Ermeni krallığını hakimiyeti altına aldı. Yine bu sırada oğlu Melikşah ve Nizamülmülk komutasındaki kuvvetler ve Van ve çevresini ele geçirdiler (1064).

    Sultan Alp Arslan, yıldırım sürati ile gerçekleştirdiği bu fetihlerden sonra, İslam’ ın dahili düşmanı Fatimilere ve harici düşmanı Bizanslılara karşı iki büyük sefere girişti. İlk olarak 1070 yılında Ehl-i sünnet düşmanı, bozuk itikad sahibi Mısır’ daki Fatimiler üzerine yürüdü. Yolda Malazgirt ve Erciş kalelerini fetheden Sultan, Fatimilere tabi Haleb’ i kuşattı ve şehri kısa sürede zabtetti. Bu sefer üzerinei Fatimiler Suriye’ den çekildi ve Mekke emiri artık Fatimiler yerine hutbeyi Abbasi halifesi ve Türk sultanı adına okumaya başladı.
    Ancak Alp Arslan Faimilere karşı seferini tamamlayamadan dönmeye mecbur kaldı. Zira bu sırada Bizans İmparatoru Romanos Diogenis’ in ikiyüz bin küşülik büyük ordu ile ilerlediğini ve arkadan çevrilmek üzere olduğunu öğrendi. Alp Arslan, Bizans ordusu ve Malazgirt civarında az bir kuvvetle karşılaşmak zorunda kaldı.
    26 Ağustos 1071 Cuma günü atından inip secdeye vararak; “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana yardım et, sözlerimde hilaf varsa beni kahret.” duası ile Malazgirt meydan muharebesine girişti ve kuvvet azlığını giderecek mahirane bir taktikle Bizans ordusunu perişan etti. Tarihin en büyük zaferi ile Alp Arslan, Türk-İslam ve hatta dünya tarihinde neticeleri çok büyük olan bir dönüm noktasının kahramanı oldu. Onun, esir edilen imparatoru; “Allah iyikik düşünenelerin arzularını gerçekleştirir. Bu sebeple seni tahtına iade edeceğim.” diyerek serbest bırakmasını bütün müellifler hayranlıkla yazarlar.

    Sultan Alp Arslan, 42 yaşında Malazgirt zaferinden sonra Maveraünnehr seferine giderken, Hana kalesinin fethi sırasında bir batıni tarafından şehid edildi (1072).

    “Cihan sultanı”, “Ebü’l-Feth” (çok fetih yapan) ve “Sultan-ül-adil” lakapları ile anılan Alp Arslan, saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. Dinine sıkı sıkı bağlı idi. İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir dafesında; “Kaç defa söyledim. Biz bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bid’ at (yani dinde reform) nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.
    Alp Arslan, büyük tarihi zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yapmıştır. Ayrıca İmam-ı a’zam’ ın türbesini, Harizm Camii ve Şadyah kalesini ve daha pek çok eseri inşa ettirmiştir.

    Melikşah
    Melikşah Büyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan‘dır. 1055′te doğdu. Büyük Selçuklu Devletinin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, ‘Ebu’l-Feth’ (fetihlerin babası veya pek çok fetih yapan) lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan Seferinde bulundu. Böylece küçük yaştan îtibâren devlet idâresi ve orduyu sevk etme husûsunda tecrübe kazandı.

    Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı gibi meziyetleri, Sultan Alparslan tarafından veliaht seçilmesinde rol oynadı. Hânedânın kurucusu olan Selçuk Beyin mezarını ziyâretten dönüşte, Horasan yakınındaki Radyan’da veliaht îlân edildi. Melikşah‘ın veliahtlığı, Halife Kaim bi Emrillah’ın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazandı. Veliahtlığı sırasında devletin çeşitli cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehir Seferinde şehit olan Sultan Alparslan‘ın yerine, Devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan kıymetli devlet adamı Nizamülmülk’ü vazifesinde bıraktı.

    Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072′de Mâverâünnehir Seferinin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigil-kend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar.

    Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah‘ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un, Sultan Alparslan zamanında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamanının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073′te Kerec’de yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsayiş yeniden temin edildi. Abbasî Halîfesi Kaim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle Melikşah, sultanlığını iyice kuvvetlendirdi. Halife tarafından Muizzeddin ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık görülmesinin yanısıra, o zamana kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve ‘hilâfet makam ve hâkimiyetinin ortağı’ mânâsına gelen ‘Kâsım emirü’l-mü’minîn’ lakabı da verildi.

    İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı. Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı.

    Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Ancak Gazneli hükümdârı İbrahim bin Mesud, Melikşah‘ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler tesis edildi. Sultanın kızı Gevher Hatunun, Gazneli veliahdı Mesud bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu.
    Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamanında en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yaptı.

    Malazgirt Zaferinden sonra, batıya yönelen Selçuklular; buraların fethi için Kutalmışoğulları, Mansur, Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak Bey gibi Türkmen reislerinin harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi.

    Selçuklular Anadolu‘ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan bu ülkenin vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin baskısıyla her yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadolu‘yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu‘nun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işine oldukça kolaylık sağladı.

    Böylelikle Selçuklu akıncılarının Anadolu‘yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı. Neticede Anadolu‘da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadolu‘da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu. Anadolu‘nun fethine memur Süleyman Şâh, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı.

    1084′te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed bin Cüheyr’in komutasında Diyarbekir bölgesinin fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle yanında Artuk Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra 4 Mayıs 1085′te şehre girdiler. Diyarbekir’in düşmesiyle Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Ayrıca bölgede bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi.

    Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merâsimle karşılandı. Ancak Belh’te çıkan bir isyanı bastırmak üzere geriye döndü ve liyakatini ispat eden Şerefüddevle’ye Musul emirliğini verdi.

    Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru seferlerine devâm eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah zamanında da seferlerine devam etti. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk (Şam) şehrini Mart 1076′da Selçuklu Devletine kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra, câmilerde okunan Şiî-Fatimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini Halife El-Muktedi (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devletinin temel politikası olan Şiî-Fâtımî Devletinin ortadan kaldırılmasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat bu hareket Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsız’ın Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Emirliğe getirilen Melikşah‘ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile Antakya’ya gelen Süleyman Şahın arasının açılması, burada bir buhranın doğmasına yol açtı. Süleyman Şâh Halep’e doğru harekete geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak Melikşah‘ın yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şâhın ölmesiyle Tutuş, Halep’i muhâsara etti. Melikşah‘ın meşhur Selçuklu Kumandanları yanında olduğu halde Suriye’ye gelmesiyle çekildi. Melikşah, bölgede âsayişi yeniden tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan Melikşah, dönüşte hilafet merkezi olan Bağdat’ı ziyâret etti. Halife El-Muktedi tarafından iki kılıç kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi.

    Sultan Alparslan zamanında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşah‘ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79′da Kafkasya Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete bağlılıklarını arttırdı. Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmail’e verdi.

    Doğuya yaptığı seferlerle de Mâveraünnehir bölgesini Selçuklu topraklarına kattı. Semerkand Hanı Ahmed bin Hizr’in halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine çıktığı sefer neticesinde Buhara, Semerkand, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi.

    Anadolu‘dan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devletinin esas gâyelerinden birisi de Mekke ve Medine şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına okunması ve bir Şiî devleti olan Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin alınması ve hutbenin hâlife adına okunması, halledilmesi mühim meselelerden biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin vazifelendirildi. Gevherayin’in kumandasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk Yarınkuş gibi emirlerin de içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicaz’dan başka Yemen ve Aden’in de Selçuklu Devletine katılmasını tamamladılar.

    Sultan Melikşah‘ın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan Sabbâh’ın Bâtınî faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslan‘ın hâcibliğine kadar yükselmiş fakat onun ölümünden sonra Nizamülmülk’le arasının açılması üzerine Mısır’a kaçmıştı. Burada sapık İsmailiye fırkasının yolunu tuttu. Rey’e döndükten sonra kandırdığı câhilleri etrâfına toplayarak eşkıyalığa başladı. Sonradan Doğu İsmailiye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı. İlk olarak Taberistan’da sapık propagandasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle tâkip ediliyordu. Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol açtı. Üzerine Emir Yoruntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak, Yoruntaş’ın âni olarak vefâtı Bâtınî propagandasının artmasına yol açtı. İkinci bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşah‘ın vefâtı (1092), seferi yarıda bıraktı.

    Melikşah, bir insanın en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât etti. Yirmi senelik saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu‘ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdat’ta vefât eden Sultan‘ın nâşı İsfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi.

    Sultan Melikşâh’ın sâhip olduğu unvanlara, kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlup olmadığı için ‘Ebü’l-feth’; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için ‘Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem, Şehinşâh-i âzam’; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı ‘Es-Sultânü’l-âdil’ gibi lakapları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu:

    ‘Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.’

    Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmelen idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşah‘ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik edildi.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Berkyaruk
    Büyük Selçuklu İmparatorluğunun beşinci sultanı. Melikşah‘ın büyük oğludur. Babasının ölümü üzerine henüz çok küçük olan oğlu Mahmud, sultan ilan edildi. Ancak buna rıza göstermeyen vezir Nizamülmülk ve taraftarları, Rey şehrinde Berkyaruk’u tahta çıkarıp, sultan ilan ettiler. Kardeşinin kuvvetlerini Berucird mevkiinde bozguna uğratan Berkyaruk, daha sonra kendisini tanımak şartıyla ona, İsfahan ve Fars eyaletlerini devretti. Bu arada amcası Tutuş da harekete geçerek Musul’u ele geçirmişti. Berkyaruk Tutuş’u yenerek Bağdat’a girdi ve adına hutbe okuttu. Mücadeleye devam eten Tutuş, Halep, Harran ve Urfa’yı ele geçirerek, tekrar Sultanın üzerine yürüdü. Zor durumda kalan Berkyaruk, İsfahan’a kardeşi Mahmud‘un yanına sığındı. Bu sırada Mahmud‘un ölümü ile onun kuvvetlerine de sahip oldu. Daha sonra, Rey yakınlarında Tutuş’la giriştiği muharebeyi kazandı. Savaş sırasında Tutuş’un öldürülmesi ile de ülke içerisinde birlik ve beraberliği sağladı.
    Sultan Berkyaruk, bundan sonra Anadolu ve Suriye’yi işgale başlayan haçlılar üzerine kuvvetler sevk etti. Ancak emirler arasındaki rekabetler ve Şii Fatımilerin aleyhte faaliyetleri sonucu, Haçlılara karşı kesin bir zafer elde edemedi.
    Bu arada Berkyaruk’un karşısına Gence Melik’i ve kardeşi Mehmed Tapar, saltanat iddiasıyla çıktı. Berkyaruk, 1100 yılında Sefid-rud’da mağlup oldu ise de; Mehmed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Mehmet Tapar, buranın hükümdarı Sökmen’i ve Ani emiri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı. Sultan Berkyaruk, çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazinenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hale geldiğini ve nihayet İslam düşmanlarına fırsat verildiğini beyan ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece, 1104′te Azerbaycan’da Sefid-rud hudut olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilayetler Mehmed Tapar’da kalmak ve Bağdat’ta hutbe Berkyaruk namına okunmak şartıyla, bir antlaşmaya varıldı.

    Selçuklu İmparatorluğu, iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuk sultanı meydana çıktı. Lakin bu durum çok kısa sürdü. Zira, Berkyaruk, vücutça hasta olduğu için, 1104 yılında yirmi altı yaşında öldü. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak, kardeş kavgalarının hem de birlik ve beraberliğe en muhtaç olunduğu bir döneme rastlaması, Berkyaruk’u çok üzmüştü. Buna rağmen fırsat buldukça Haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve onlara darbeler vurmaktan geri kalmadı.

    Muhammed Tapar
    Büyük Selçuklu Devleti sultanı. Sultan Melikşah‘ın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092′de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un yanında yetişti. Sultan Berkyaruk, ona, Gence havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı. Kumandanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti. Yapılan andlaşmayla Âzerbaycan, Diyar-ı Bekir ve el-Cezîre kendisine verildi. Sultan Berkyaruk’un vefâtından (1104) sonra, Bağdat’a gelerek Selçuklu tahtına geçti (1105).
    Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Bars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra, ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107′de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra, Haçlı ordularının tam hâkimiyeti altına giren Suriye’de Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. Sultan Muhammed Tapar, Haçlılar üzerine ordular gönderdi. Ancak, kumandanlar arasında irtibat sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdûd, Şam Câmiinde bir Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, Haçlılara karşı Aksungur Porsuki’yi kumandanlığa getirdi. Bu arada ikinci bir orduyu yeniden Alamut üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak vefât etti (1118). Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan savaşların duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti, dağılmaya yüz tuttu. Sultan Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ ved-dîn, Kerîmü Emirü’l-müminîn unvanlarıyla tanınırdı.


    Sultan Sencer
    Büyük Selçuklu Sultânı. Melikşah‘ın oğludur. Babasının bir seferi sırasında, 1086 yılında Sincar’da doğdu. Küçük yaşından îtibâren ilim öğrenmiş, devlet idâresinde tecrübe kazanmış ve ağabeyi Sultan Berkyaruk’a devlet işlerinde yardımcı olmuştur.
    Sencer, gerek ağabeyi Berkyaruk’un, gerekse diğer ağabeyi Muhammed Tapar’ın saltanatları zamânında, devlet hizmetinde bulunarak millî birliğin temini için elinden gelen yardımı yaptı. Doğuda ortaya çıkan isyânları bastırdı. Bu esnâda gösterdiği başarılar sebebiyle Horasan melikliğine tâyin edilen Sencer, taht mücâdeleleri dolayısıyla Selçuklu Devletinin içinde bulunduğu durumdan istifâde ederek, Selçuklu topraklarına saldıran Şarkî Karahanlı Hükümdârı Kadir Hanın saldırılarını bertaraf etti (Haziran 1102). Gazneliler Devletini tâbi duruma soktu. Gazne’de hutbe, sıra ile; halîfe, sultan, sonra Melik Sencer ve nihâyet Gazne sultânı Behramşah adına okundu (1118).

    Sencer, ağabeyi Berkyaruk’un vefâtından sonra sultan olan diğer ağabeyi Muhammed Tapar ile de samîmî ve gösterişsiz münâsebetlerini devam ettirdi. O, doğu bölgelerinde siyâsetini icrâ ederken, Sultan Muhammed batı ile ilgileniyordu. Yâni Sultanla müstakbel sultan birbirini tamamlıyorlardı.
    Babası Melikşâh’ın siyâsetini tâkip eden Sencer, Horasan’dan îtibâren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Böylece Selçuklu Devleti, doğudan emin olarak batıda mücâdelelerine devâm etti.
    Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine (18 Nisan 1118), henüz küçük yaşta bulunan oğlu Mahmud, devlet erkânı tarafından, Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarıldı. Diğer taraftan Sencer de Horasan’da kendisini sultan îlân etti (14 Haziran 1118) ve sultanlığını halîfeye tasdik ettirdi. Sencer’in tek başına Büyük Selçuklu Sultânı olabilmesi için, tahta çıkarılan Mahmud‘un bertaraf edilmesi lâzımdı. 14 Ağustos 1119′da Save’de amca-yeğen arasında yapılan savaş, Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelenince Sencer, Büyük Selçuklu sultânı oldu. Devletin merkezi, Irak-ı Acem’den Horasan’a nakledildi.
    Mahmud‘la yapılan anlaşmaya göre, Rey, Sencer’de kalmak üzere, imparatorluğun batı tarafları Mahmud‘a verilecekti. Ancak Mahmud, hem sultan unvânını koruyacak, hem de Sencer’e tâbi olacaktı. Böylece Irak Selçukluları Devleti kurulmuş oldu. (Bkz. Irak Selçukluları)

    Sencer, 1113′te Semerkant’a, 1114′te Gazne ve Gurlular üzerine sefer yaparak, bölgede hâkimiyetini kurdu. Ayrıca Irak, Âzerbaycan, Taberistan, İran, Sistan, Kirman, Harezm, Afganistan, Kaşgar ve Mâverâünnehir’de hakimiyet kurdu. Uzun zaman saltanat mücâdeleleri geçiren devleti, yeniden tanzim etti. Âdeta, devleti yeniden kuran Sencer, idâreci kadroyu da yeniden tâyin etti. Irak-ı Acem’in yarısı ile Gilân bölgesini Şehzâde Tuğrul‘a; Fars eyâletiyle, İsfehan ve Huzistan’ın yarısını ise Selçuk Şâha verdi. Kendisi de Sultan-ül-a’zam unvânını aldı. Diğerleri ona tâbi oldular.

    Bu birlik bir müddet böyle devâm etti. Fakat Halife Müsterşît ile bir ittifak kuran Mahmud, amcasına isyân hazırlıklarına başladı. Bunu haber alan Sencer, Mahmud‘un üzerine yürüdü. 26 Mayıs 1132′de yapılan Dînever Savaşı, Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelendi. Sencer, yanında getirdiği diğer yeğeni (Mahmud‘un küçük kardeşi) Tuğrul‘u, Irak Selçukluları tahtına çıkardı ve ona bâzı tenbihlerde bulunarak geri döndü.
    Daha sonra Karahanlıların isyânını bastıran Sencer, 1136′da Gazneliler ve 1141′de Harezm’in isyânını bastırdı. 1141′de gayrimüslim Karahitayların, Karahanlılara hücûmuna mâni olmak isterken, Semerkant yakınlarındaki Katavan sahrasında Karahitaylara mağlup olması, uzun süren saltanatının dönüm noktası oldu ve onu son derece telâşa düşürdü. Belh’i kaybetti.
    Sencer’in bu mağlûbiyeti, gerek Müslüman, gerekse Hıristiyan dünyâsında büyük akisler yaptı. Mağlûbiyeti fırsat bilen Harezmşâh Atsız, Horasan ve Sencer’in pâyitahtı Merv’i istilâ etti ve hazîneleri alıp götürdü. Sencer’in, Harezm’e sefer yapacağını öğrenen Atsız, ona karşı meydan muhârebesi vermeyi göze alamadı, tekrar itâatini arz edince affedilerek hazîneleri iâde etti. Bu uzlaşma, hiçbir şeyi halletmedi ve Sencer, Atsız’ı iknâ etmek üzere meşhûr şâir Edib Sâbir’i elçi gönderdi. Atsız, tertip ettiği bir suikastla Edib Sâbir’i öldürtünce, Sencer, üçüncü defâ Harezm’e sefer yapmaya mecbur oldu (1147). Sencer, pâyitaht kapılarına dayanınca, Atsız af dilemek üzere elçi gönderdi. Sultan yine affetti.

    Bu esnâda, Sencer’in kumandanlarından Kumac, bağımsızlık îlân eden Gur Sultânı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz’a yenilmişti. Sultan Sencer, Gurlulara karşı sefer hazırlıkları yaparken, Gurlular, Gaznelilerle savaşa tutuştu. Netîcede Gazneliler, kesin yenilgiye uğradı ve Behramşâh Hindistan’a kaçtı. Gaznelilerin başkenti, Gur hükümdârı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz tarafından yerle bir edildiği sırada, Sultan Sencer de, Gurlulara haddini bildirmek için yola çıkmıştı. Haziran 1152′de yapılan savaşta Gurlular mağlup ve hükümdârları da esir edildi. Gur idâresi, tekrar Alâeddîn Cihansuz’a verildi. Sencer, Katavan sahrasındaki yenilgiden beri, ilk defâ büyük bir zafer kazanmış ve tekrar îtibârını yükseltmişti.
    Fakat, bu defa Oğuzlarla, Selçuklu emirleri arasındaki ayrılık büyüdü ve bir kısım emîrlerin ısrârı üzerine, Oğuzlarla Belh vilâyeti içinde savaşa mecbur oldu (Mart ve Nisan 1153). Savaş, Selçuklu ordusunun mağlup olmasıyla sonuçlandı. Sultan esir düştü. Tâbi bulundukları Selçuklu Devletinin büyük sultânını esir alan Oğuzlar, beklemedikleri bu netîceden sonra, birden bire kendilerini devletin başında buldular. Esir Sultan‘ı Tahta oturtuyor, gereken saygıyı gösteriyor; fakat gece de demir bir kafese koyuyorlardı. Her ne kadar Sencer, aralarında esir sıfatıyla bulunmuşsa da, kendilerinden birini sultan yapmayarak, esir hükümdârı tahta oturtup saygı göstermeleri; Oğuzların, Büyük Selçuklu Devletini devam ettirmek istediklerini gösteriyordu. Fakat Büyük Sultan, Oğuzların elinde esâret altında hükümdâr olmaktansa, tahtı terk etmeyi tercih etti. Merv hânkâhına kapandı. Yine esâret devâm ediyordu. Üç yıl süren esirlik hayâtında çok sıkıntılar çekti. Kumandanlarından Kumac’ın torunu Mueyyed Ayaba tarafından, Oğuz muhâfızları kandırılarak, Nisan 1156′da kurtarıldı.

    Ancak kurtuluşundan bir yıl sonra, 29 Nisan 1157 senesinde vefât ederek, Merv’de kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Vefâtında, 91 yaşındaydı.

    Kırk yıl süren saltanatı boyunca Sencer, doğu ve batı olmak üzere iki cepheli bir siyâset tâkip etmiştir. Fakat siyâsetinin ağırlık noktasını hep doğu teşkil etmiştir. Önce batıyı tanzime uğraşan Sencer, burada bir türlü istediğini yapamamıştır. Çünkü hâdiseler onu doğuya çekerken, batı tamâmen ihmâl edilmiştir. En ufak bir bahâneyle hep doğuya hareket eden Sultan‘ın, bunda ne kadar haklı olduğunu, Katavan Savaşı ve Oğuz isyânının doğuda patlak vermesi göstermiştir.
    Sencer zamânında halk refah içindeydi. Mevcut nizamı bozmak için ortaya çıkan Bâtınîlik ve İsmâilîlik cereyânı, devlet tarafından alınan bütün tedbirlere rağmen, câhiller arasında yayılmaya devâm etmiş, kaleden kaleye sıçrayarak, bir taraftan Sûriye’ye, diğer taraftan devletin belkemiği olan Horasan’a doğru yayılmıştı. Her tarafta bir tedhiş hareketi almış başını gidiyordu. Fakat Sultan, saltanat mücâdeleleri, iç karışıklıklar ve doğudan gelen saldırılar sebebiyle, onlarla yeteri kadar ilgilenemedi.
    Sencer devrinin en büyük âlimi, İmâm-ı Gazâlî hazretleridir.
    Babası Melikşâh devrinde de bulunmuş olan İmam-ı Gazâlî hazretleriyle Sencer’in münâsebetleri meşhurdur. Ahmed Nâmık-i Câmî ile de münâsebeti olan Sencer, âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Bunun netîcesi olarak, uzun süren saltanatı zamânında Sultanın teveccühüne mazhar olan pek çok âlim, sanatkâr, tabip yetişmiştir. Allah adamlarının yanında bulunmaktan hoşlanan Sultan Sencer, onların nasîhatlerini can kulağıyla dinler, hatâ yaptığında îkâz etmelerini ricâ ederdi. Kim olursa olsun kendisine yapılan şikâyeti sabırla dinler, adâleti yerine getirirdi.
    Sultan Sencer’in teşvikleriyle Horasan, bütün İslâm dünyâsına ve bu arada Anadolu‘ya devamlı şekilde din ve ilim adamı sevk eden bir merkez olmuştu. Sencer zamânında Selçuklu devlet teşkilâtı da en sağlam hâlini almıştı.

    Sencer, daha sağlığında, babası Melikşâh kadar büyük bir hükümdâr sayılmıştır. Ölümünden sonra da kaynaklarda yine Melikşâh ile birlikte, örnek hükümdâr olarak gösterilmiştir.
    Hadîs-i şerîf rivâyet edebilecek kadar ileri derecede ilim sâhibi olup, hadis âlimleri arasında sayılmıştır. Farsça şiirler yazdığı da bilinmektedir.
    Daha hayattayken Merv’de yaptırdığı türbesi, büyük bir sanat eseri olup, devrinin medeniyeti hakkında fikir vermeye yeter.

    1. Kılıç Arslan
    Türkiye Selçuklu Devleti’ nin kurucusu, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ ın oğlu ve İkinci Türkiye Selçuklu Sultanı.
    Babası Süleyman Şah’ ın 1086′ da Suriye seferinde Melik tutuş’ a yenilmesi ve ölümü üzerine, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah onun oğulları Kılıç Arslan ve Davud Arslan’ ı İsfehan’ a götürdü. Kılıç Arslan burada altı sene iyi bir eğitim ve öğretim görerek, Türk-İslam terbiyesi ile yetiştirildi.

    Kılıç Arslan, 1092′ de Büyük Selçuklu Sultanı Berkyaruk’ un izni ile Anadolu‘ ya gelerek İznik’ te altı yıldır boş duran Türkiye Selçukluları tahtına çıktı. Yanındaki Türkmen ailelerini İznik’ e yerleştirerek, Anadolu‘ da dağılmış olan birliği yeniden te’sis etti.
    Bu sırada Bizanslıların fırsattan istifade ile Marmara sahillerini işgale başlamaları üzerine Kılıç Arslan İzmir Bey’İ Çaka ile ittifak ederek mücadeleye girişti. İmparator Alexios’ un Türk kuvvetlerine karşı denizden gönderdiği büyük bir ordubozguna uğratıldı. İznik’ e saldırıları bertaraf edilen Bizanslılar, Balıkesir ve Kapıdağı bölgelerinden de geri püskürtüldüler.
    1095′ de Malatya üzerine sefere çıkan Kılıç Arslan kaleyi tam düşürmek üzere iken, yüzbinlerce kişilik haçlı kuvvetlerinin Türkiye topraklarına girdiğini haber aldı. Bunun üzerine, muhasarayı kaldırarak süratle memleketini müdafaaya döndü. İznik’ i muhasara eden haçlılara karşı hisar önün de ordusunu savaşa soktu. Şiddetli çarpışmalar sonun da iki taraf da ağır zayiat verdi. Birçok haçlı kumandanı öldürüldü. Ancak düşman devamlı takviye alıyordu. Kalabalık düşman kuvvetlerine karşı meydan savaşı vermenin tehlikeli olacağını anlayan Kılıç Arslan ordusunu geri çekmek zorunda kaldı. Böylece 22 yıllık Selçuklu payitahtı olan İznik şehri 29 Haziran 1097′ de Haçlı kuvvetlerinin eline geçti.

    Kılıç Arslan bundan sonra Danişmend Gazi ve Kayseri emiri Hasan ile birşleşerek Eskişehir’ e doğru harekete geçen haçlılara dağ, geçit ve vadiler de sürekli baskınlar düzenleyerek ağır zayiat verdirdi. Öyle ki, Kayseri ve Toroslar üzerinden Kudüs’ e doğru yol alan haçlı ordusu Kılıç Arslan‘ ın ve kumandanlarının yıtpratma savaşları neticesin de altı yüz binden yüz bine düştü. Neticede Kudüs’ e ulaşan haçlılar bu bölgedeki büyük Selçuklu emirlerinin rekabetinden de faydalanarak Antakya, Urfa ve Kudüs’ de hıristiyan idareler kurdular.
    İznik’ in kaybından ve Birinci Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan, Anadolu Türklerini toplamaya başlayarak, Konya’ yı başkent yaptı. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ nun parçalanmasından faydalanarak bütün İslam alemine hakim olmak teşebbüsüne girişti. Ancak Musul emiri Çavlı, Artukoğlu İlgazi ve Suriye meliki Rıdvan ile 1107 senesi Temmuz ayında Habur ırmağı kıyısında yaptığı savaşı kaybetti. Yaralı olarak Habur ırmağını geçerken boğularak şehid oldu. Naşı Meyyafarikin’ e götürülerek kendisi için yapılan Türbeye defn edildi.

    Türkiye Selçuklu Devleti’ nin en buhranlı devrelerinde hükümdar olan Birinci Kılıç Arslan, teşkilatçı bir devlet adamıydı. Üstün kumandanlık kabiliyetine sahip, hayatı mücadele içinde geçen büyük bir kahraman ve gazidir. Mutaassıp haçlı ordusuna ağır kayıplar verdirerek, Türklerin Anadolu topraklarından atılamayacağını isbat etti. Çok hayır işleyip ahalisinin sevgisini kazandı. Hıristiyan halka da adalet ve şefkatle davrandı. Bu yüzden devrin tarihçileri “Kılıç Arslan‘ ın ölümü hıristiyanlar için de bit matem oldu.” demişlerdir.

    1. Gıyaseddin Keyhüsrev
    Yerine geçen oğlu III. Kılıç Arslan‘ın çocuk yaşta olması sebebiyle Selçukluların hizmetine girmiş olan Danişmenli beyleri Emir Mubarizeddin Ertokuş ile anlaşarak hala İstanbul’da bulunan Gıyaseddin Keyhüsrev’i Konya tahtına davet ettiler. Bu sırada İstanbul Latinler tarafından işgal edilmiş ve Bizans imparatorluğu parçalanmıştı. Gıyaseddin Keyhüsrev uçtaki Türkmenlerden topladığı birliklerle Konya üzerine yürüdü ve bir aylık bir muhasaradan sonra şehri ele geçirerek ikinci defa olarak Selçuklu tahtına geçti (Şubat 1205).
    Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev kısa sürede dahilde sükûneti sağladıktan sonra ve İznik imparatoru Theodoros Laskaris ile anlaşma yaptıktan sonra Karadeniz ticaret yolunu tehdit eden ve bu sahillerde yerleşmeye çalışan Trabzon Komnenoslarına karşı bir sefer yaptı. 1206 yılında yapılan bu seferde Aleksios Komnenos mağlûp edilerek bir müddet için kapanmış olan Karadeniz ticaret yolu açıldı. Gıyaseddin Keyhüsrev, ticarî ve iktisadî bakımdan memleketin içinde bulunduğu şartları takdir ve buna uygun bir siyaset takip ederek Karadeniz seferini müteakip bizzat ordusunun başında Antalya’yı kuşattı.
    Anadolu‘nun önemli ithal ve ihrac limanlarından birisi olan Antalya bu sıralarda Aldo Brandini adında bir İtalyanın elinde bulunuyordu. Ancak Kıbrıs’tan gelen yardım üzerine sultan şehri zabtedemedi. Bununla beraber şehirde Latinler ile ihtilafa düşen Rum ahali sultanı şehre davet etti. Ve Mart 1207 tarihinde Antalya fethedildi. Selçuklu tahtındaki değişiklikten faydalanmak isteyen Kilikya Ermeni kralı II. Leon’a karşı yapılan sefer zaferle neticelendi ve onun zabtettiği yerler geri alındı (1209). Bunu Eyyûbîlerin Kuzey Suriye ve Anadolu‘daki faaliyetlerini önlemek takip etti.
    Gıyaseddin Keyhüsrev’in Karadeniz, Akdeniz kıyılarında ve Ermenilerin karşısında kazandığı zaferler İznik imparatoru Theodos Laskaris ile aralarını açtı. Diğer taraftan Laskaris’in kuvvetlenmesi de Selçuklu sultanını kuşkulandırıyordu. Dış tahrikler ve imparatorun yıllık vergiyi ödememesi Gıyaseddin Keyhüsrev’i İznik imparatoruna karşı sefer yapmasına sebep oldu. Sultan ordusu ile hareket ederken yanına eski imparator Aleksios’u da almıştı; onu tahtına iade etmek istiyordu. İki ordu Alaşehir hududunda karşılaştı. Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev iki taraf arasındaki savaşta şehid edildi ve Selçuklu ordusu mağlûp oldu (1211).


    2. Süleyman Şah
    Süleymanşah, Anadolu‘da sarsılmış olan Türk birliğini yeniten kurmak maksadıyla kardeşlerinin elinde bulunan Amasya, Niksar ve Elbistan’ı itaat altına aldı. Bu mücadelelerden faydalanan Bizans imparatoru doğrudan doğruya olmasa bile Karadeniz sahillerinde harekete geçti.
    Süleymanşah bu gelişmeleri önleyerek imparator ile antlaşma yaptıktan sonra Torosların kuzeyine akınlara başlamış olan ve bazı kaleleri zabteden Kilikya Ermeni kralı II. Leon’u mağlûp ederek onları Toroslar’ın güneyine çekilmeğe mecbur etti. Bizans imparatorunu haraca bağladıktan ve Ermeni krallığını cezalandırdıktan sonra Doğu Anadolu‘ya yönelerek Malatya’yı aldı.

    Diğer taraftan Erzincan Mengücük-oğulları ile Artuk-oğullarını kendisine bağladı. 1202 yılında Erzurum’u ülkesine katarak Saltuklulara son veren Süleymanşah Gürcüler ile komşu oldu. Aynı yıl içinde Sarıkamış yakınlarında Gürcüler ile yapılan savaşı kaybeden Süleymanşah, kardeşi Mes’ûd’un elinden Ankara’yı aldıktan sonra ikinci Gürcistan seferine çıkarken Konya ile Malatya arasında vefat etti (6 Temmuz 1204).
    II. Süleyman Şah (ö. 1204) Anadolu Selçuklu Sultanı ve II. Kılıç Arslan‘ın büyük oğludur.
    II. Kılıç Arslan 1186′da ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ne var ki, daha kendisi hayattayken oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. 1192′de II. Kılıç Arslan‘ın ölümünden sonra oğullarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. Ama 1196′da tahtını ağabeyi II. Süleyman Şah’a bırakmak zorunda kaldı. II. Süleyman Şah’ın en büyük başarısı Erzurum’u alarak Saltukluların varlığına son vermek oldu. 1204′te öldüğünde Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden eski gücüne ulaştırmıştı.

    3. Kılıç Arslan
    İzzeddîn unvânlı Türkiye Selçuklu sultanı. İkinci Rükneddîn Süleymân Şah’ın (1196-1204) oğludur. Babasının Temmuz 1204 yılında vefâtı üzerine Nuh Alp ile diğer emirler ve devlet adamları tarafından çocuk yaştaki Kılıç Arslan, Konya tahtında sultan îlân edildi. Türkmenlerin desteğindeki amcası Gıyâseddîn Keyhüsrev’e karşı tahtı koruma mücâdelesine girişti. Zamânında Danişmendli Türkmenleri, Isparta Kalesini fethetti.
    Saltanatı 1205 yılı başına kadar süren Üçüncü Kılıç Arslan, Konya ahâlisinin dâveti ve Türkmen kuvvetlerinin desteğinde Türkiye Selçuklu Devleti başşehrine taarruz eden Gıyâseddîn Keyhüsrev’i yendi. Geri çekilen amcası Gıyâseddîn Keyhüsrev, daha sonra Konya ahâlisinin yardımıyla Kılıç Arslan‘ın yerine tahta çıkarıldı. Kılıç Arslan ve mâiyeti Gevele Kalesinde ikamete mecbur edilip orada vefât etti. Üçüncü Kılıç Arslan‘ın saltanatı, sekiz ay kadar devâm etti.

    1. Alaeddin Keykubat
    Anadolu Selçuklu sultanı, Sultan Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğlu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Çok iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Türk-İslam an’anesine göre Emir Seyfeddin, Ay-Aba ve Emir Bedreddin Gevhertaş kendisine atabeg tayin edildi. Ana dili olan Türkçe‘nin yanında, Farsça, Rumca ve Arapça öğrendi. Ayrıca yüksek İslami ilimleri ve astronomiyi öğrendi. 1205′te Tokat’ın melikliğine (valiliğine) tayin edilerek devlet idaresini öğrendi ve tecrübe sahibi oldu. Babasının vefatı üzerine Sultanlığa ağabeyi birinci Keykavus seçildi. Bunu kabul etmeyip tahta geçmek isteyen Keykubad, Erzurum meliki Tuğrul Şah ile anlaşarak Kayseri’deki ağabeyinin üzerine yürüdü. Fakat taraftarları ağabeyi ile birleşince Ankara Kalesine sığındı. Keykavus, Ankara Kalesini kuşatarak Keykubad’ı ele geçirdi ve Malatya’daki Minşar Kalesine hapsetti.
    Keykavus’un ölümü üzerine 1220 yılında tahta çıktı. Onun genişleme ve büyük devlet haline gelme siyasetine devam etti. Önce, Ermenilerle Doğu Latinler arasındaki çatışmadan faydalanarak Ermenilerin elindeki Kalonoros Kalesini aldı. Yeniden inşa edilen ve sağlam surlarla çevrilen şehre Sultan‘ın ismine izafeten Alâiye (Alanya) ismi verildi.

    Bu sırada Artuklulardan Diyarbekir hükümdarı olan Mes’ud’un Keykubad adına okunan hutbeyi kaldırması üzerine buraya Mubarezeddin Çavlı kumandasında bir ordu gönderdi. Bu ordu, Mesud’un ordusunu yendi ve Çemişgezek gibi bazı kaleleri ele geçirdi. Ayrıca, Eyyubî hükümdarı Melik Eşref’in yardımcı olarak gönderdiği kuvvetleri de bozguna uğrattı. Bundan sonra, Eyyubîlerle iyi geçinmek isteyen Alaeddin Keykubad esir aldığı Eyyubî kumandanlarını serbest bıraktı. Aynı şekilde Melik Mesud’u da bazı hediyeler mukabili yerinde bıraktı.

    Sultan Alaeddin, Trabzon-Rum İmparatorluğunun gücünü kırmak için Sinop’ta bir donanma kurdu. Bu arada Selçuklu tüccarlarının şikayetleri üzerine Kastamonu emiri Hüsameddin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım Seferine memur etti. Emir Çoban önemli bir ticaret şehri olan Sugdak’ı fethetti. Şehirde bir cami inşa ettirdi ve askerlerini yerleştirdiği bir garnizon kurdu. Ruslar, Sugdak’ın Selçuklu hakimiyeti altına girmesini tanımak zorunda kaldılar.
    Güneyden gelen ticaret yollarını tehdit eden küçük Ermenistan krallığını cezalandırmak üzere Mübarezeddin Çavlı ve Mübarezeddin Ertokuş kumandasında bir ordu göndererek İçel’i devletin toprakları arasına kattı. 1226-28 tarihleri arasında Mengücüklerin başına geçen Davud Şah bin Behramşah’ın Anadolu Selçukluları aleyhine Tuğrul Şah, Harezmşah Celaleddin Mengüberti ve İsmaili reisi Alaeddin’le ittifak ettiğini duyan Alaeddin Keykubad, bunlara karşı harekete geçerek Erzincan, Kemah ve Şebinkarahisar’ı devletine kattı. Bu esnada Celaleddin Mengüberti Ahlat’a saldırdı. Bunun sonucu Yassıçimen’de 1230′da vuku bulan savaşta Celaleddin’i büyük bir yenilgiye uğrattı ve Erzurum’u kolayca ele geçirdi. Ancak, Türk ve Müslüman devletler arasında vuku bulan bu savaşlar, Anadolu‘ya doğru harekete geçen Moğolların işini kolaylaştırmaktan öte bir işe yaramadı. Bilhassa Harezmşahların gücünün kırılması, Moğollar önünde durabilecek önemli bir kuvvetin ortadan kalkmasına sebep oldu.

    Nitekim, Gergoman Noyan komutasındaki Moğollar Sivas’a kadar gelerek, buraları yakıp yıktılar. Selçuklu kuvvetleri, Moğolları Erzurum’a kadar takip ettiyse de yetişemedi. Bu Moğol akınının, Gürcü kraliçesi Rosudan’ın tahrikiyle meydana geldiğinin anlaşılması üzerine, Gürcistan’a sefer düzenlendi. Gürcülerle yapılan savaşlarda, Gürcü kuvvetleri bozguna uğratıldı ve yapılan anlaşmayla Gürcistan’da bazı kaleler, Anadolu Selçuklu Devletine bırakıldı.
    Moğol tehlikesini gören Alaeddin Keykubad, doğu sınırlarını sağlamlaştırdı. Bu sağlamlaştırma esnasında Ahlat fethedildi. Ancak bu fetih, Eyyubîlerle arasının bozulmasına yol açtı. Eyyubîlerin gönderdikleri orduyu, Torosların güneyinde yenerek, Harput ve Urfa’yı ele geçirdi. Vefatından önce gelen Moğol elçilerini ustaca idare ederek, Anadolu‘yu Moğol istilasından kurtardı. 1237′de Kayseri’de vefat etti.
    Alaeddin Keykubad, büyük bir siyasetçi ve asker olduğu kadar da ilim adamıydı. Âlimleri sarayında toplar, onları korurdu. Saltanatı müddetince Anadolu‘da geniş çapta imar hareketlerinde bulundu. Yaptırdığı kervansaray, kale ve sarayların kalıntıları Anadolu‘nun muhtelif yerlerinde hala bulunmaktadır.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    1. İzzettin Keykavus
    Sultan I. Giyaseddin Keyhüsrev’in büyük oglu Izzeddin Keykâvus babasi ile birlikte Istanbul’da gurbet hayati yasamis ve bu sirada atabeg Emîr Seyfeddin Ay-aba tarafindan egitilmistir. Giyaseddin Keyhüsrev Anadolu‘ya dönüp ikinci defa tahta geçince onu Malatya’ya melik tayin etmis ve Seyh Mecdeddin Ishak’i da onun ögretmeni olarak görevlendirmisti.

    Izzeddin Keykâvus babasinin ölümü üzerine toplanan devlet erkâni tarafindan sultan ilân edildi. Konya’dan Kayseri’ye giden devlet adamlari Izzeddin Keykâvus’a haber gönderip onu da Kayseri’ye davet ettiler. 21 Temmuz 1211 tarihinde yapilan merasimle Selçuklu sultani ilan edilen Izzeddin Keykâvus taziye ve tebrikleri kabule basladi. Baskent Konya’ya hareket edecegi sirada Tokat meliki olan kardesi Alâeddin Keykubad’in ordusu ile Kayseri üzerine yürüdügünü ögrendi. Alaeddin Keykubad babasinin ölüm haberini alinca Erzurum meliki olan amcasi Tugrul Sah ile beraber saltanati ele geçirmek için harekete geçmisti. Danismendli Zahireddin Ili ve Ermeni kralinin da destegini saglayarak Kayseri üzerine yürüyen Alaeddin Keykubad kardesini muhasaraya basladi. Zor durumda kalan Izzeddin Keykâvûs önde gelen emîrleri Mübarizeddin Çavli, Zeyneddin Basara ve Behram Sah’i yanina çagirip onlarin fikirlerini sordu. Müzakereler sirasinda Kayseri valisi Celâleddin Kayser müttefikleri birbirlerinden ayirabilcegini söyleyince bu fikir kabul edildi ve vali gece yarisi degerli hediyelerle Ermeni kralinin yanina giderek ona sehzadeler arasindaki taht kavgalarina karismasinin kendisine hiçbir çikar saglamayacagini bildirdi ve onu ordugâhtan ayrilmaya ikna etti.

    Ermeni kralinin ayrilmasindan sonra Tugrul Sah da Erzurum’a hareket etti. Bunun üzerine bir durum degerlendirmesi yapan Alâeddin Keykubad kusatmadan vazgeçerek Ankara istikametinde yola koyuldu. Danismendli Zahireddin Ili de Nigde’ye giderek Alâeddin Keykubad adina faaliyetlerine devam etti. Kayseri’de karsilastigi tehlikeyi bu sekilde atlatan Izzeddin Keykâvûs birkaç gün dinlendikten sonra Konya’ya hareket etti ve sehrin ileri gelenleri tarafindan törenle karsilandi. Tahta çikarilan sultana kurbanlar kestiler, altin ve gümüs saçtilar. Çok degerli elbiseler, atlar vb. hediye ettiler. Bütün devlet adamlari merasimle baglilik yemini (biat) ettiler. Sultan da onlara hilatler giydirdi, emlak ve arazi tevcih etti, eski mensûrlari yeniledi. Cülûs senlikleri bir hafta devam etti. Muhtelif ülkelerden gelen elçiler tebriklerini bildirdiler ve degerli hediyeler takdim ettiler. Sultan Izzeddin Keykâvus bu vesileyle Abbasî halifesi Nâsir Lidinillah’a da elçi göndererek cülusunu bildirmis, saltanatinin tasdik edildigini bildiren hakimiyet mensurunu almistir. Sultan Seyh Mecmeddin Ishak’i Bagdad’a elçi olarak göndermis ve halifeden Fütüvvet teskilâtina girmek maksadiyla bu teskilâtin sembolü olan Fütüvvet salvarini istemistir. Bizans imparatoru Laskaris de sultana elçi göndererek tebriklerini bildirmisti.

    Sultan Izzeddin Keykâvus devlet islerini yoluna koyduktan sonra Arkara’ya siginmis olan kardesi Alaeddin Keykubad meselesini halletmeye karar verdi. Emirlerine haber gönderip Konya’ya çagirdi ve muhasara için gerekli hazirliklari tamamlayip Ankara üzerine yürüdü. Uzun süre devam eden muhasara sebebiyle sikinti içinde kalan Alaeddin Keykubad Eyyubî hükümdari el-Melikü’z-Zahir’e haber gönderip sultanla baris yapmasi hususunda tavassutta bulunmasini istedi. Ancak bundan bir netice elde edemeyince sehrin ileri gelenlerini toplayip onlarla istisare etti. Onlar teslimden baska çare olmadigini söyleyince agabeyi Izzeddin Keykâvus’a haber gönderip kendisine ve sehir halkina aman vermesi sarti ile anlasmaya razi oldugunu bildirdi. Bunun üzerine Sultan Seyfeddin Ay-aba, Hüsameddin Çoban ve Seyfeddin Kizil ile görüsüp kardesinin baris teklifini kabul etti ve sehri teslim alarak Alaeddin Keykubad‘i Malatya yakinlarindaki Minsâr kalesinde hapsetti (1213).

    Sultan iç meseleleri hallettikten sonra ülkede ticaretin gelismesi için bazi faaliyetlere giristi. Kibris krali Hugue ile bir anlasma imzalayarak Avrupali tüccarlarin Kibris üzerinden Anadolu‘ya gelmelerini temin etti. Izzeddin Keykâvus ayni maksatla Venediklilerle de bir anlasma imzalamis ve Venedik tüccarlarinin Anadolu‘ya rahatça girip çikabilmelerini saglamistir. Sultan Akdeniz ticaretini yoluna koyduktan sonra Karadeniz ticaret yollarini da emniyete almak için harekete geçti. Kuzeydeki Samsun ve Sinop limanlari sadece Türkiye’nin ihracat ve ithalati için degil milletlerarasi ticaret için de çok önemli merkezlerdi. Bu bakimdan Sinop’u ele geçirmek için plânlar yapmaya basladi ve sonunda sehri karadan ve denizden kusatip Rumlari teslim olmaya mecbur etti (26 Cemayizelâhir 611/2 Kasim 1214). Ertesi gün askerler sehrin karsisinda saf baglayip halkin ileri gelenlerini sultanin huzuruna çikardilar. Onlar yer öpüp itaat arzettikten sonra sehrin anahtarlarini da sultana takdim ettiler. Sultan bazilarina hilatler verdikten sonra surlardan içeri girdi. Divan noterleri tarafindan hazirlanan ahidnâmeyi yaninda bulunan tekfura yemin ettirerek imzalatti. Anlasma metninde “es-Sultanü’l-Galib Izzeddin Keykâvus b. Keyhüsrev, ben Kir Alexis’e hayatima eman vermek, Sinop yöresi disinda kalan Canit (Canik) ülkesini bana ve evladima birakmak, buna mukabil kendisine her yil 12.000 dinar, 500 at, 2000 sigir, 1000 koyun ve hazineye intikal eden her cins maldan 50 yük hediyeyi kendi hayvanlarimla göndermek, ihtiyaç halinde de kendilerine askerî yardimda bulunmak üzere iki tarafa mensup büyüklerin huzur ve sehadetiyle bu anlasma kabul ve imza edilmistir”. ifadesine yer verilmistir. Trabzon Komnenoslari bu tarihten Mogol istilâsina kadar Anadolu Selçuklulari’na tabi olarak hüküm sürdüler.

    Sultan Izzeddin Keykâvus buradan ülkesinin her tarafina fermanlar gönderip her sehirden zengin ve itibarli kisilerin seçilip Sinop’a gönderilmesini emretti. Eger bulundugu yerdeki emlâk ve akari dolayisiyla oradan ayrilmak istemeyen olursa emlâkinin devlet tarafindan satin alinarak kiymeti üzerinden ödeme yapilmasini istedi.

    Sultan Sinop’un fethini, dini ve ticari teskilâtlanmasini imar ve emniyet islerini organize ettikten sonra ordusu ile Sivas’a geldi ve bu zaferde hizmeti görülen beylerine degerli hediyeler ve hil’atler verdi. Bu zafer münasebeti ile es-Sultanu’l-Galib ünvanini alan Izzeddin Keykâvus halife ve müslüman hükümdarlara fetihnâmeler gönderdi. Sinop’un sahip oldugu siyasî ve ticarî önem sebebiyle Sultan yogun bir imar faaliyeti baslatti. Kale ve surlar tamir edildigi gibi medrese ve cami insaatina da baslandi. Sinop’un fethine istirak eden emîrlerin deruhte ettigi bu insaat sekiz ay gibi kisa bir sürede tamamlandi (612/1215).
    Sultan Sinop’un fethinden sonra Ermenilere karsi sefer hazirliklarina basladi ve 1215 yilinda sefere çikti. Karaman, Eregli 1216 yilinda Ermenilerden geri alindi. Hanedan mensuplari arasindaki taht kavgalari sirasinda Antalya’daki hristiyanlar geceleyin düzenledikleri bir baskinla Türkleri gafil avlamislar, kadin, erkek, çocuk, ihtiyar demeden kiliçtan geçirmislerdi. Bunu ögrenen Izzeddin Keykavus emirlerine haber gönderip derhal Konya’da toplanmalarini istedi ve süratle Antalya üzerine yürüdü. Bunun üzerine Hristiyanlar Kibris’taki Franklardan yardim aldilar. Sultan manciniklar ve muhasara makinelerini hazirlattiktan sonra sehri karadan ve denizden kusatti. Sonunda merdivenler kurularak zirhli piyadeler surlara çikarildi. Frank askerleri bertaraf edilerek kapilar açildi ve Türk ordusu sehre yeniden hakim oldu (30 Ramazan 612/22 Ocak 1216). Sehrin idaresi o yöreyi iyi bilen Mübarizeddin Ertokus’a verildi. Sultan Izzeddin Keykâvus bir süre imar ve yönetimle ilgili islerin tanzimiyle ilgilendikten sonra Konya’ya döndü. Bu zafer fetihnâmelerle komsu hükümdarlara bildirildi.
    Sultan ayni yil Ermenilere karsi ikinci bir sefere çikti. Haleb hükümdari Melik Zahir’e de haber gönderip yardim istedi. Fakat Misir Eyyubi hükümdari Melik Adil, Izzeddin Keykâvus’un Haleb’i ele geçirmesinden endise ederek Melik Zahir’i ikaz etti. Melik Zahir Ekim 1216 tarihinde öldü ve yerine geçen küçük yastaki oglu Melik Aziz kumandanlar üzerinde otorite kuramadigindan bu yardim tam anlamiyla gerçeklestirilemedi. Sultan Maras emîri Nusretüddin ile birlikte Ermeni hakimiyetindeki topraklara girdi ve bazi kaleleri ele geçirdi. Keban yakinlarinda vuku bulan savasi kaybeden Ermeni krali baris istedi ve 1218 yilinda iki taraf arasinda anlasma saglandi. Buna göre Ermeniler tekrar Selçuklular’a tabi olacak, bazi sinir kaleleri Selçuklulara geri verilecek, Ermeni krali ihtiyaç halinde sultanin emrine asker gönderecek ve yilda 20 bin altin haraç ödeyecekti. Sultan da Ermeni krali Leon’a Sis krali ünvanini verecekti. Bu anlasmayla Ermeniler itaate alinmis, böylece Anadolu-Suriye ticaret yolunda emniyet saglanmistir.

    Bu zaferden sonra bir müddet dinlenen Sultan Izzeddin Keykâvus Erzincan Mengücüklü beyi Fahreddin Behram Sah’in kizi Selçuk Hatun ile evlendi. Daha sonra Halep’teki bazi devlet adamlarinin daveti ile Haleb’i ele geçirmek üzere yola çikti. Selçuklu kuvvetleri 1218 Haziran’inda Tell-Basir’e kadar geldiler. Bu sehrin Maras emîrine teslim edilmesi, Eyyûbî meliki Efdal’i endiseye düsürdü ve bazi tahrikler sonucu sultani yalniz birakarak ordudan ayrildi. Eyyubî hükümdarlarindan Melik Esref ve Artuklu hanedanindan Artuk Arslan sultanin Haleb’i almasindan korkarak süratle harekete geçtiler ve Selçuklularin öncü birliklerine saldirarak agir kayiplar verdirdiler. Bu olaylar üzerine Sultan bir ihanete ugradigini düsünerek Agustos 1218′de geri döndü. Sultan çok üzüldügü bu seferin intikamini almak için Artuklulardan Nâsiruddin Mahmûd ve Erbil hakimi Muzafferüddin Kökbörü ile ittifak yapti. Hazirliklarini tamamlayip Malatya’ya gittigi sirada hastalandi. Firat’in suyunun iyi gelecegi düsünülerek Viransehir’e götürüldü, fakat kurtulamayip 7 Ocak 1220′de öldü. Cenazesi Sivas’ta yaptirmis oldugu Dârü’s-Sifa’da topraga verildi. 35-40 yaslarinda ölen Sultan Izzeddin saglam bir iradeye sahip zeki bir devlet adami idi. Kanunlari adaletle tatbik eder, hiç kimsenin hakkina tecavüz etmezdi. Onun devrinde adalet, emniyet, bolluk ve refah vardi. Takip ettigi politika ile Türkiye’yi dünyaya ve denizlere açan sahil ve limanlara kavusturmustu. Yaptigi anlasmalarla ticaretin gelismesini saglamis, Haçlilarin Istanbul’u isgaliyle ortaya çikan durumdan çok iyi istifade etmis, gerçeklestirdigi fetihlerle devletin nüfuz ve kudretini komsulari üzerinde hissettirmistir. Komnenoslar’i, Ermenileri, Eyyubîler ve Artuklular’i kendine tabi kilmistir. Diger Selçuklu hükümdarlari gibi o da iyi bir egitim görmüs, engin ve yüksek bir kültüre sahip olmus, Farsça siirler yazmistir. Âlim ve sairleri himaye etmis, onlara daima saygi göstermistir. Sivas’taki Dârü’s-Sifâ ve Dârü’s-Sihha adli hastahane ve Tip Fakültesi onun tarfindan yaptirilmistir (1217).

    2. İzzettin Keykavus
    II. İzzeddin Keykavus (ö. 1279) Anadolu Selçuklu Sultanı ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in büyük oğludur.
    II. Gıyaseddin Keyhüsrev 1243 yılında Kösedağ Savaşı ‘nda Moğol komutanı Baycu Noyan’a yenilerek Antalya’ya kaçmış ve 1246 yılında orada ölmüştü. II. İzzeddin Keykavus babasının yerine tahta geçti ve aynı yıl içinde kardeşi IV. Kılıç Arslan’ı Moğol Hanı Güyük’ün tahta çıkma töreninde hazır bulunmak üzere Moğolistan’a elçi olarak gönderdi. Moğollar IV. Kılıç Arslan‘dan hoşnut kalarak onu Anadolu Selçuklu Sultanı olarak tanıdılar. IV. Kılıç Arslan 1248′de Sivas’ta tahta çıktı. Böylece II. İzzeddin Keykavus ve IV. Kılıç Arslan arasında taht kavgaları başladı. Üçüncü ve en küçük kardeş olan II. Alaeddin Keykubad da taht kavgalarına katıldı. Ancak Anadolu‘nun ileri gelenlerinin araya girmesiyle üç kardeş ortak olarak saltanat sürmeye ikna edildiler. Böylece 1249 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde 8 yıl sürecek üçlü iktidar dönemi başlamış oldu.

    II. İzzeddin Keykavus Kızılırmak nehrinin batısında hüküm sürdü. IV. Kılıç Arslan ve II. Alaeddin Keykubad da Kızılırmak’ın doğusunda hüküm sürdüler. 1256 yılında Moğol kumandanı Baycu Noyan tekrar Anadolu‘ya bir sefer yaptı. Aksaray yakınlarında II. İzzeddin Keykavus‘un ordusunu yenilgiye uğrattı ve böylece Anadolu tamamen Moğol egemenliğine girmiş oldu. Üçlü iktidar dönemi II. Alaeddin Keykubad‘ın 1257′da bilinmeyen nedenlerle ölümüne kadar devam etti. 1260 yılında II. İzzeddin Keykavus Konya’yı bırakarak Kırım’a kaçtı ve 1279 yılında orada öldü. IV. Kılıç Arslan 1265 yılına kadar tek başına hüküm sürmeğe devam etti.

    3. Gıyaseddin Keyhüsrev
    III. Gıyaseddin Keyhüsrev (ö. 1282) Anadolu Selçuklu Sultanı ve IV. Kılıç Arslan‘ın oğludur.
    III. Gıyaseddin Keyhüsrev babası IV. Kılıç Arslan‘ın Moğollar tarafından idam edilmesi üzerine çocuk yaşta tahta çıktı. Tahta çıktığında artık Anadolu Selçuklu Devleti tamamen Moğolların egemenliği altına girmişti. Anadolu‘da artık ne Moğol ne de Selçuklu egemenliğini tanımayan beylikler ortaya çıkmaya başlamıştı. 1277 yılında Memlük sultanı Baybars Anadolu‘yu istila etti ve Selçukluları kendine bağladı. Ancak Memlükler uzun süre Anadolu‘da kalmadılar ve egemenlik tekrar Moğolların eline geçti.

    III. Gıyaseddin Keyhüsrev 1282 yılında Moğollar tarafından idam edildi. Artık son derece zayıflamış olan Anadolu Selçuklu tahtına amcasının oğlu II. Gıyaseddin Mesud (II. İzzeddin Keykavus‘un oğlu) geçti.


    Kutalmışoğlu Süleyman Şah
    Selçuk Beyin oğlu Arslan Yabgu’nun torunu ve Selçuklu Beylerinden Melik Şihabeddin Kutalmış Beyin oğlu Gazi Süleyman Şah, Anadolu‘yu baştan başa fetheden ve bir Türk yurdu haline getiren Türk yiğididir

    Alparslan‘la birlikte Malazgirt muharebesine iştirak eden Gazi Süleyman Bey, muharebede büyük kahramanlık göstermiştir. Zaferin kazanılmasından sonra, Sultan Alparslan, bu namlı kumandanını Anadolu‘nun fethiyle görevlendirdi. Gazi Süleyman Bey, kahraman fedâileriyle birlikte Anadolu içlerine dalarak, süratle fetih hareketine girişti ve birkaç sene içerisinde muazzam fetihler yaparak Anadolu‘nun büyük kısmını ele geçirdi.
    Gazi Süleyman Bey, Artuk, Tutuş, Dânişmend, Saltuk Beyler gibi büyük kumandanları, akıncı bölükleriyle çeşitli bölgelere göndermişti. Bu kumandanlar zaferler kazanarak Anadolunun bir Türk ülkesi olmasını temin etmişlerdir.

    Anadolu‘daki fetih ordusu, Kayseri civarında Bizans ordusuyla yaptığı savaşı kazandı ve hiçbir engelle karşılaşmadan Marmara sahillerine, İzmit’e kadar ilerledi. Süleyman Bey, Konya ile birlikte bütün orta Anadolu‘yu fethetti. 1075′te de mühim bir Bizans şehri olan İznik ve havalisini ele geçirerek İznik’e yerleşti.

    Gazi Süleyman Beyin Anadolu‘daki fetihleri bütün İslam beldelerinde sevinçle karşılanmaktaydı. Sultan Melikşah da çok sevdiği Süleyman Beyin muvaffakiyetlerinden dolayı, her vesileyle sevincini belli ediyordu. Sultan Melikşah, 1077′de, Gazi Süleyman Bey’i, Anadolu sultanı olarak ilan etti. Böylece, payitaht İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesine çıkmış oluyordu

    Süleyman Şah, Bizans’ın içişlerine de karışıyor, desteklediği şahsı kral yaptırıyordu. Nitekim, krallığını ilan eden Bizans kumandanı Botaniates’i desteklemiş ve bu kumandanın yanına iki bin asker vererek, tahtı ele geçirmesine yardımcı olmuştu.
    Askerlerine ve halka son derece iyi davranan ve adaletle iş ören Süleyman Şah, gayrimüslim yerli halkın da takdirini kazanmıştı. İç isyanlar ve kötü idare yüzünden perişan olan yerli halk, Süleyman Şah idaresinde huzur ve sükûna kavuşmuşlardı. Bir yandan fetihler devam ederken, diğer yandan fethedilen topraklara, atalar yurdundan Türkler getirilip yerleştiriliyordu. Azerbaycan, Türkistan ve Horasan’dan onbinlerce Türk Anadolu‘ya göç etmeye başlamıştı. Süleyman Şah, Kapıdağı yarımadası ile Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerini de ele geçirdi. İstanbul Boğazına kadar olan kısımlar, daha önce ele geçirilmişti. Öyle ki, Selçuklu orduları Üsküdar’a kadar gelmiş ve hasretle İstanbul’u temaşa etmişlerdi.

    1081′de yapılan anlaşmaya göre, Selçukluların Marmara sahillerine kadar bütün Anadolu‘ya sahip oldukları Bizanslılarca da kabul edilmiştir.

    Süleyman Şah, 1082 yılında Çukurova’ya girdi ve ilk önce Tarsus’u fethetti. 1083′te ise Adana, başta olmak üzere bütün Kilikya (Adana civarları) beldelerini, hakimiyeti altına aldı.

    Süleyman Şah’ın en büyük arzusu, Antakya’yı ele geçirmekti. Bu maksatla yola çıktı. Harekâtını gizli tuttu. 12 gün boyunca, gündüzleri konaklamak ve geceleri yol almak suretiyle ordusunu ilerletti. 13 Aralık 1084 günü, Antakya önlerine geldi ve ani bir hücumla şehri ele geçirdi. Şehrin büyük kilisesini, camiye çevirdi. İlk cuma namazında 120 müezzin bir ağızdan Ezan-ı Muhammedi’yi okudu. Süleyman Şah, şehrin ahalisine çok iyi davrandı ve şehri baştan başa imar ettirdi. Daha sonra, Anadolu‘daki fetih harekâtını devam ettirdi. Kumandanlarını çeşitli bölgelere gönderdi. Bunlardan Buldacı Bey, 1085 başlarında Maraş, Elbistan, Göksun ve Besni kalelerini fethederek, bu bölgeleri ele geçirdi.

    Bu esnada Çaka Bey, İzmir’i fethetmiş, İzmir Körfezinde büyük bir donanma kurdurarak, Selçuklu Devletinin ilk deniz kuvvetlerinin kurucusu olmuştu.

    Gümüştekin Bey ise, Urfa ve Antep çevresini fethetmişti. 1085′e doğru, bütün beylikler bir araya getirilmiş ve Anadolu‘da kuvvetli bir devlet doğmuştu. Süleyman Şah, Kurucusu olduğu devletin birliğini temin etmişti. 1105′e doğru, bütün Anadolu, Türklerin eline geçmişti. Anadolu fâtihi Süleyman Şah, devlet idaresinde de maharetini göstermiş, ele geçirdiği topraklara kök salmak için Müslüman ahalinin Anadolu‘ya yerleşmesini temin etmişti.

    Süleyman Şah, zaferden zafere koşarken, Sultan Melikşah‘ın kardeşi Sultan Tutuş da saltanat hevesine kapılmış, Suriye’de bir devlet kurmak maksadıyla, sağa sola saldırmaya başlamıştı.

    Süleyman Şah, Sultan Tutuş’un bu hareketlerine dur demek maksadıyla, ordusuyla birlikte Tutuş’un üzerine yürüdü. İki ordu, 5 Haziran 1086′da, Halep yakınlarında karşı karşıya geldi. Muharebenin en şiddetli safhasında, bir kısım askerler, Süleyman Şah’ın safını terk ederek karşı tarafa geçtiler. Bunun üzerine, Süleyman Şah’ın ordusu bozuldu. Kendisi de muharebe meydanında vuruşurken şehid düştü.


    Süleyman Şah
    Süleyman Şah, (?-1227). ErtuğrulGazi’nin babası, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey‘in dedesidir. Oğuzların Kayı boyundandır. Doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bilgiler yoktur.

    12. yüzyılın sonlarında Türkistan’da doğduğu[kaynak belirtilmeli] ve Kayı boyunun reisi olduğu bilinir. Moğol hükümdarı Cengiz Hanın Orta Asya’daki istilâsı üzerine, 13. yüzyılda Türkistan’dan batıya doğru göç etmeye karar vermiştir. Türkistan’dan 50,000 kişiyle Kuzey Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu‘ya gelerek, 1214’te Erzincan ve Ahlat taraflarına yerleşti. Aynı boya mensup bazı aşiretlerde Diyarbakır, Mardin ve Urfa’ya yerleştiler. Anadoluya başlayan Moğol saldırılarında güç duruma düşen Selçuklu Ordusuna verdiği destek nedeniyle Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt Yöresi kendilerine yurtluk olarak verildi. Daha sonra hıristiyanlığın önemli bir merkezi olan İznik’i fethetti. Ancak Mısırda kurulmuş olan başka bir Türk devletinin Anadoluya doğru harekete geçtiğini öğrenerek derhal Suriye’ye geçti. Yapılan savaşta yaralanarak Fırat nehrine düşerek boğuldu. Daha sonra onun Suriye’ye gidişinden faydalanarak toparlanan Bizans Askerleri İznik’i geri aldı.

    1. Rükneddin Mesud
    Anadolu Selçuklu Devletinin dördüncü sultanı. Birinci Kılıç Arslan‘ın oğlu olup, 1096 yılında doğdu. İyi bir tahsil, terbiye ve tâlim görerek yetişti. Devlet idâresinde tecrübe sâhibi olabilmesi için Kayseri emirliğine tâyin edildi.

    Babasının 1107′de ölümünden sonra iki sene sultanlık yaptı. Ağabeyi Şehinşâh’ın İran’dan Anadolu‘ya dönerek Malatya’da kendisini sultan îlân etmesi, Sultan Mesud’a saltanatının meşrûiyetini kaybettirdi. Şehinşah’ın Konya’ya gelmesi üzerine Kayseri’ye çekildi. Kayınbirâderi Melik Gâzinin desteğini sağladı. 1116 yılında gerekli gücü temin edince Konya tahtını tekrar elde etti. Fakat kardeşi Arab’ın sultanlığını tanımaması, başlangıçta hâkimiyetinin Konya ve Kayseri dolaylarına inhisâr etmesine sebep oldu.
    Sultan Mesud, Süleymân Şah ve Birinci Kılıç Arslan gibi Anadolu‘yu tek elde birleştirmek istedi. Danişmendlilerle berâber Bizans saldırılarına karşı başarı sağladı. Melik Mehmed’in ölümüyle Danişmendliler arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklardan istifâde ederek Ankara, Çankırı ve Kastamonu havâlisinde Selçuklu hâkimiyetini yeniden kurdu. 1144′te de, Malatya ve Elbistan’ı zapt ederek Anadolu‘da Selçuklu üstünlüğünü sağladı. Göçebe Türkmenleri, Gediz ve Menderes havâlisinde yerleştirdi. Haçlıların elinde bulunan Maraş ve Göksun gibi kaleleri kurtarmaya teşebbüs etti. Bizans İmparatoru Manuel, Türkiye Selçuklularını ezmek için Konya’ya yürüdü. Sultan Mesud, Bizanslıları yendiyse de bundan faydalanamadan İkinci Haçlı Seferi başladı. Sultan Mesud, Mukaddes Roma-Cermen İmparatoru Üçüncü Konrad idâresindeki Haçlı ordusunun büyük bir kısmını Eskişehir yakınlarında perişân etti. Konrad İznik’e çekilirken, güneye sarkan kalıntılarını da Sultan Mesud, Toros geçitlerinde ortadan kaldırdı. Fransa Kralı St. Louis komutasında ilerleyen Haçlı kolunu ise Yalvaç civârında yenen Sultan Mesud, bu zaferleriyle Türkiye Selçukluları Devletinin şânını ve kendi nâmını bütün dünyada yüceltti. Abbâsî halîfesi, Selçuklu sultanına hil’at ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek kendisini tebrik etti.

    İkinci Haçlı Seferi sonunda Antalya’dan gemiye binerek Suriye’ye geçen Fransa Kralı St. Louis’in ordusunun artıkları, Türklerin hücumları ve Rumların yağmaları, açlık ve hastalıkla perişan oldu. Türkler, bu Haçlılara acıyarak kendilerine ekmek ve para dağıttılar. Türklerin şefkat ve merhametini gören 3000′den fazla Frenk, Müslüman oldu. Rumların hıyânetini ve Türklerin insanlığını anlatan bir Haçlı yazar: ‘Ey hıyânetten daha zâlim olan merhamet!’ feryâdıyla Türklerin, şefkat ve iyilikleriyle Haçlıların dinlerini satın aldıklarını, bununla berâber din değiştirme husûsunda hiçbir baskı yapmadıklarını da ilâve eder. Böylece, Bizanslılara dindaş diye yardıma gelen Haçlılar, bu seferler sonunda Rumlara düşman ve Türklere hayran olarak döndüler. Sultan Mesud, bu başarılarından sonra Suriye’de ve Maraş civârında Haçlıları yenerek Maraş, Göksun, Antep, Raban ve Delûk’ü alarak Frenkleri kovdu. Danişmendlileri kendisine bağladı. Klikya Seferine çıktıysa da yarıda kaldı.
    1155′te ölmeden önce büyük oğlu Kılıç Arslan‘ı veliaht tâyin etti ve ülke topraklarını üç oğlu arasında paylaştırdı. Birinci Rükneddîn Mesud, Amasya civârında, medrese, han, hamam ve imâretle îmar ettiği Simre kasabasındaki türbesine defnedildi. Kırk yılı aşan saltanat süresinde, Bizans ve Haçlı seferlerine karşı koyarak, Türk-İslâm nüfuzunun Anadolu‘da hâkimiyetinin ve İslâm âleminin bekçiliğini yapan Sultan Mesud, Anadolu‘yu Türkler için vatan hâline getirdi. Batı kaynakları, târihte ilk defâ onun devrinde Anadolu‘dan Turchiae (Türkiye) adıyla bahsettiler. Adâleti ve sağlam idâresi sâyesinde, Hıristiyanları bile Bizans’tan koparıp kendisine bağladı. Anadolu‘da Selçukluların köklü îmar faaliyetleri de onunla başladı.
    Mezarı
    Fırat nehri kıyısında yer alan hâla bir Türk Şehri olarak bilinen Halep’te Caber Kalesi nde bulunmaktadır. Osmanlı Devleti yıkılınca, Suriye sınırları içerisinde kalan, ancak Ankara Antlaşması’na göre Türkiye toprağı sayılan Caber Kalesi içinde yer alan Türbesinde Türk bayrağı dalgalanmakta, Türk askeri beklemektedir. Lozan Antlaşması’na göre de kutsal Türk toprağı sayılmaktadır.

    Oğulları
    Süleyman Şah’ın Sungur Tigin, Gündoğdu, Osman Gazi Dündar ve Ertuğruladında dört oğlu vardı. Sungur Tigin ve Gündoğdu, kabileleriyle birlikte yurtlarına döndü. Dündar Bey ve ErtuğrulGazi, 400 çadırlık aile efradıyla beraber yaşadığı Söğüt’e döndü.

    Selçuklular ve Süleyman Şah
    Doğu Anadolu‘da Sürmeli Çukur’da Moğollarla savaşan Anadolu Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubad‘ın kuvvetlerinin az olduğunu gören Süleyman Şah, ona yardım etti. Alaeddin Keykubad, Süleyman Şah’a hediye olarak Domaniç yaylasını yazlık, Söğüt ovasını da kışlak olarak verdi ve Kayı boyu Anadolu‘ya yerleşti.

    Yaşamış olduğu yerler
    Urfa, Suriye, Irak, Hasankeyf
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    2. Süleyman Han

    Osmanlı Sultanlarının yirmincisi ve islam halifelerinin seksen beşincisi. Şehzadeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan dördüncü Mehmed Han zamanında sarayda hususi hocalardan ders aldı. Dördüncü Mehmed Han’ın tahttan indirilmesi üzerine, 8 Kasım 1687′de Osmanlı Sultanı oldu.
    Sultan ikinci Süleyman Han, tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunu ile başlayan çözülme ve toprak kaybı devam ediyordu. Venedik, Mora yarımadasını işgal etmiş; Avusturya vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girmişti. Ayrıca Macaristan’da Türk hakimiyeti sona ermek üzere idi. Devletin düştüğü mağlubiyetler hazine geliri üzerinde olumsuz te’sirler yapıyor ve Anadoluda’ki eşkiyalık hareketlerini körüklüyordu. Avusturya cephesi serdarı Yeğen Osman Paşa bir asi lideri gibi Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usûlsüz vergiler topluyordu. Nihayet 8 Eylül 1688′de Belgrad da düştü.

    Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi Sultan ikinci Süleyman Han’ı çok üzdü. Emir dinlemeyen ve pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşa’nın katline fetva verildi. Avusturya cephesi serdarlığına Recep Paşa tayin edildi. Padişah, sağlığının elvermemesine askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekâtı bizzat buradan idâre etmeye başladı.

    1689′da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini Selim Giray Han az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin muhâfızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarında Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı, Vişegrad’ı muhasara eden oniki bin kişilik Avusturya kuvveti bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fazıl Mustafa Paşa’nın sadarete getirilmesinin ordu üzerindeki te’siri çok müspet oldu. Mustafa Paşa ilk iş olarak bir adâletnâme neşrederek memleketin umûmi ahvâlini yoluna koydu. Aldığı acil tedbirlerle hazineye yıllık 4000 kese fazka para sağladı. Yeniçeri ocağını yoklatıp ulûfeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hâle getirdi. Fazıl Mustafa Paşa, 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek şehirköy, Musa palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devleti’nin batıda en önemli serhad kalesi olan Belgrad’ı altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesile oldu.

    Hastalığı sebebiyle Davud Paşa kışlasına kadar araba ile gelen Süleyman Han, burada Fazıl Mustafa Paşa’yı huzuruna kabul edip; ” Hoş geldin. Berhudar ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helal olsun, arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle ulu bir gaza müyesser olmadı.” dedikten sonra ordu erkanının önünde samur erkan kürkünü sadrazama giydirdi. Belinden çıkardığı hamçeri beline ve bir kıt’a murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra; “Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allahü teala iki cihanda yüzünü ak etsin.” diye duada bulundu.

    Bu sırada Mora Serdarı Koca Halil Paşa da, Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuzbir günlük bir muhasaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691′de Sancak-ı Şerifi tekrar Fazıl Mustafa Paşa’ya vererek Avusturya seferine düa ile yolcu eden İkinci Süleyman Han, bir müddet sonra İstanbula yakın Yonca çeşme mevkıinde vefat etti (22 Haziran 1691/26 Ramazan 1102). İki gün sonra Süleymâniye’ye getirilip, Sultan Süleyman kabrinin sağ tarafına defnedildi.

    İkinci Süleyman Han, kadirşinas, halim, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahiplerine pek çok ihsanlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor diye Anadolu‘ya çekildiği sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde imar faaliyetleri ile de ilgilenen Süleyman Han, Fener kulesi ile İzmir’de Cami inşa ettirdi.


    2. Ahmed Han

    Osmanlı Sultanlarının yirmibirincisi ve islam halifelerinin seksenaltıncısı. Sultan İbrahim Han’ın üçüncü oğludur. 1643 de Edirne’de dünyaya geldi. İyi bir tahsil gördü. Arabi ve Farisi’yi mükemmel bir şekilde öğrendi. Braderi ikinci Süleyman’ın yerine 21 Haziran 1691 de tahta çıktığı zaman 49 yaşında idi. İkinci Ahmed Han’ın cülusu sırasında Osmanlı Devleti, İkinci Viyana muhasarasını takib eden harplerle meşguldü.


    Sultan ikinci Ahmed Han, tahta çıktıktan sonra ilk olarak; Avusturya üzerine giden Serdar Fazıl Mustafa Paşa’ya ferman göndererek sadaretinin ve seferin devamını diledi. Fazıl Mustafa Paşa, 20 Temmuzda Belgrada’a ulaşan Osmanlı Ordusunu, Kırım kuvvetlerinin gelmesini beklemeden ve harp meclisinin kararına aykırı olarak Petervaradin önlerinde bulunan Avusturya Ordusu üzerine sürdü.Tisa suyunun Tuna’ya karıştığı Salankamen mevkıinde, şiddetli geçen harbin ilk anlarında Osmanlı Ordusu üstün durumda iken serdarın vurularak şehid düşmesi üzerine, vaziyet Osmanlılar aleyhine döndü. Böylece Salankamen savaşı kaybedil- di. Bu savaşta tarihçilerin; alim, dindar, alicenap, vakur ve adil bir kimse olarak vasıflandırdıkları, iyi bir devlet adamı ve komutan olan Fazıl Mustafa Paşa’nın şehid düşmesi, Osmanlılar için en büyük kayıp olmuştur.

    Salankamen hezimetinden sonra, Lipva ve Varat kaleleri Avusturyalılar tarafından işgal olundu. Durumu müsait gören Lehistan kuvvetleri kameniçe kalesini muhasara edip, İsakçı civarına kadar geldiler. Ancak serdar Kahraman Paşa tarafından boz- guna uğratıldılar. Venedikli vali Morosini Girit’e asker çıkarıp, Hanya kalesini muhasara etti ise de İsmail Paşa’nın kahramanca müdafaası sayesinde adadan ayrılmak zorunda kaldı.

    1693 yılında Avusturyalılar Erdel üzerinden Eflak ve Boğdan’a tekrar taarruza başladılar. Yanova’yı işgal eden düşman kuvvetleri, Belgrad’ı muhasara ettiler. Ancak sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa sür’atle gelerek Yanova’yı aldı ve ve Belgrad’ı muhasaradan kurtardı. Osmanlı Ordusunun kısmi başarılarına rağmen Avusturyalıların taarruzları bitmek bilmiyordu. Osmanlıların toparlanmasına fırsat vermek istemeyen venedikliler de devamlı saldırı halinde idiler. Nitekim Serdar-ı Ekremin Varadin muhasarasında olduğu bir sırada Malta, Floransa ve papalık filolarından müteşekkil bir Venedik donanması Sakız adasını işgal etti. Bu haber Sultan İkinci Ahmed Han’ı çok müteessir etti. Padişah bu üzüntüsünü vezir-i azam Sürmeli Ali Paşa’ya gönderdiği hatt-ı hümayunda ” Mademki Sakız düşman elindedir, bütün Engürüs(Macaristan) memleketini feth etsen makbulüm değildir” diyerek bildirdi. Ayrıca sadrazam Edirne’ye gelince;” Eğer bu kış Sakız geri alınmazsa, bütün reisleri katlederim” diyerek emrini bildirdi.

    Bu emir üzerine 1695 yılı ilk günlerinde İstanbul’dan hareket eden Osmanlı donanması kalyonlar kaptanı Mezemorta Hüseyin Paşa’nın büyük kahramanlığı sayesinde Sakız boğazındaki Koyun adaları mevkıinde Venedik donanmasına büyük zayiat verdirdi. Venedikli amiral, gemisiyle birlikte sulara gömüldü. Koyun adaları zaferinden sonra, Türk donanması Sakız’a asker çıkarıp adayı kolayca ele geçirdi. Ancak Sultan İkinci Ahmed Han Sakız’ın fetih haberini alamadan elliiki yaşında Edirne’de hayata gözlerini yumdu. (6 Şubat 1695).

    Çok merhametli ve vatanperver olan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan divan toplantılarını dörde çıkardı. Toplantıları bizzat takibeder, bir hata yapınca düzeltmekten çekinmezdi. Zaman zaman kıyafetini değiştirerek halk arasında dolaşır, insanların dertlerini sabırla dinler, çare bulunması için gerekli yerle- re emir verirdi. İslamiyete hizmet hususunda derin bir mes’uliyet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği; “Ben saltanata talib değildim. Allahu teala fazl-u kereminden bu aciz kuluna nasib eyledi. Bu nimetin şükrünü eda edemem” şeklindeki sözleri onun nasıl manevi bir mes’uliyetle devlet reisliğini kabul ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermektedir.

    Sultan ikinci Ahmed Han, bir mes’ele hakkında uzun uzn düşündükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karar verirdi. San’atkarları korur, onlara değer verir, daha iyiye ve daha güzele yönelmeleri için çalışırdı. Hattat olup hattı güzeldi. Kur’an-ı Kerimlerin yanında başka kitabları da yazarak çoğaltırdı. Aynı zamanda şair olan Sultan Ahmed Han’ın kabri Kanuni Sultan Süleyman türbesi içerisindedir.


    2. Mustafa Han

    Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi ve islam halifelerinin seksen yedincisi. 5 haziran 1664′de İstanbulda doğdu. Küçük yaştan itibaren devrin en iyi alimlerinden tahsil ve terbiye gördü. Ayrıca devlet idareseni ve harp oyunlarını çok iyi öğrendi. Amcası İkinci Ahmed Han’ın 6 Şubat 1695′de vefatı üzerine 31 yaşında tahta çıktı. Genç Padişah gayretli ve vatan sevgisiyle do- lu idi. nitekim yayınladığı ilk hatt-ı humayunda “Zevk ü safa ve rahatı kendümüze haram eylemişüzdür” diyordu.
    Sultan Mustafa, ceddi Kanuni Sultan Süleyman gibi bizzat ordusunun başında sefere çıkmak istiyordu. Devlet adamları Sultan‘ın sefere çıkması halinde büyük masraflar gerekeceğini ve kazara bir yenilgi halinde de adının mağlup bir hükümdara çıkacağını bildirdiler. Bunun üzerine Sultan Mustafa; ” Bana hazine lazım değil. Kuru ekmek yerim. Vucudumu din uğruna feda ederim.Her ne denlü meşakkat arz olınsa, sabr ve tahammül ederim. Hizmet-i ibadullah (halka hizmet tamama ermeyince seferden dönmem” diyerek kesin kararını bildirdi. Nihayet 30 Ağustos 1695 günü Mustafa Han halkın da zafer duaları arasında Avusturya işgalindeki Macaristan’ı kurtarmak için ilk sefrine çıktı. 9 Eylül günü Lipva kalesini alındı. 22 Eylül’de Lagos kalesi yakınında Temes suyu kenarında bulunan Avusturya ordusunu bozguna uğrattı. Lagos Osmanlıların eline geçti. Bu arada ordunun ikinci bir koluda Sabeş kalesini zabtetti. Mevsimin ilerlemesiyle Mustafa Her ordunun başında İstanbul’a döndü. halk bu büyük zafer için şenlikler yaptı.

    Padişah, Avusturya üzrine ikinci seferine 20 Nisan 1696′da çıktı. Osmanlı ordusu Belgrad’a vardığında düşman kuvvetlerinin Temeşvar-ı muhasara altına aldığı haberi geldi. Bu cihet üzerinde yol alan Osmanlı ordusu, düşmanı Olaş suyu kenarınd yakaladı. Yapılan muharebede Avusturyalılar mağlup ve perişan oldu. Kumandaları savaş alanında öldü. Padişah İstanbul’a döndüğünde, Andros önlerinde venedik donanmasına büyük zaviat verdiren Mezemorta Hüseyin Paşa, bütün toplarını ateşleyerek kendisini selamlıyordu.

    Muzaffer padişah, Avusturya’ya son ve kesin bir darbenin vurulması için yeniş bir seferin luzumunainanıyordu. Ancak 17 Haziran 1677′de bu maksatla çıkılan sefer, sadrazam Elmas mehmed Paşa ile temeşvar muhafızı Koca Cafer paş’nın padişah’ı yanlış yola sevketmeleri Zente bozgununa sebep oldu. Bu sorada Venedik, Rusya ve Lehistan birlikleri de saldırıya geçtiler. Padişah sulh istemek zorunda aldı. Uzun görüşmelerin sonunda imzalanan karlofça antlaşmasıyla (1699) Erdel ve Mcaristan’ın büyük bölümü Osmanlılar elinden çıktı. Azak kalesi Ruslara bırakıldı. Kamanice, Ukranya be Podolya eyaletlerinin ise lehistan aldı. Bu geniş toprak parçalarının Osmanlılar elinden çıkmasının izleri pek derin oldu. Osmanlılarının adil idaresininden ayrılmak istemeyen 1400 macar ailesi göz yaş- ları içerisinde Türk topraklarına Hicret ettiler.

    Sultan Mustafa Han, Karlofça antlaşmasından sonra askeri ve mali teşkilatlarla ıslahat hareketlerine girişti. Donanmada çektiri usulünün kullanılması terk edilerek kalyon sistemine geçildi.Bilhassa Mezemota Hüseyin Paşa’nın kapdan-ı deryalık döneminde yaptığı çalışmalar ile kısa bir sürede kalyon miktarı 40′a ulaştı. Ayrıca bahriyenin ıslahı ve ihtiyaçlarının giderilmesi için bir kanunname ilan edildi. Buna göre deniz ümerasının bahriyeden yetişme kimselerdem seçilmesi esası getiriliyordu. Diger taraftan kapıkulu ocakları arasında yapılan ıslahatlar yeniçeri ve sipahilerin hoşlarına gitmedi. Bazı devlet adamlarının tahriki ile başlayan ayaklanma sonunda Sultam Mustafa Han 22 Agustos 1703′de tahttan indirildi. Saraya geldiğinde kapıda kendisini feryad ederek karşılayan Valide Sultan‘ın elini öptükten sonra; “Kul beni tahttan indirmişler, yerine karındaşım Sultan Ahmed’i padişah eylemişler; Allah mubarek eyleye,evladlarım kendisine Allah emaneti olsun”sözleriyle kendisine ayrılan özel daireye çekildi. Mustafa Han, hizmetleri ortada iken karşılaştığı bu durumdan dolayı çok mütessir oldu. istiska hastalığında da muzdarip bulunan Sultan, nihayet 20 Aralık 1703′de vefat etti. Yeni Camii’deki türbede babasının ayak ucuna defnedildi.

    Dokuz seneye yakın Osmanlı sultanlığı yapan İkinci Mustafa Han, muktedie,gayretli,vatanperver,çalışkan ve değerli bir padişahtı. Orduların başında sefere giden son Osmanlı sultanıdır. Alimlere ve hocasına karşı hürmeti çok fazla idi. Edebiyata meralı olup “Meftuni” ve “ikbali” mahlasıyla şiirler yazmıştır.


    1. Abdülhamid Han

    Osmanlı Padişahlarının yirmi yedincisi ve İslam halifelerinin doksan ikincisi. 20 Mart 1725 yılı Topkapı Sarayında dünyay geldi. Küçük yaştan itibaren zamanın büyük alimleri tarafında ilim öğretildi. Akıllı,zeki,ileri görüşlü, kültürlü,gayretli bir şehzade olan Abdülhamid, agabeyi Sultan üçüncü Mustafa Han’ın 21 Ocak 1774′de vefatı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına oturdu.

    Osmanlı devleti en buhranlı devresinde tahta çıkan Abdülhamid Han, Rus harbini kardeşi üçüncü Mustafa gibi en az zararla kapatmayı düşünüyordu. Gerçektende altı yıl boyunca devam etmekte olan Rus savaşı Osmanlı devleti’nin aleyhine olarak gelişiyordu. Neticede Sultan Abdülhamid Han, Küçük Kaynarca Andlaşması ile Kırım’ın Osmanlı Devleti’nden ayrılması,Rusların Karadeniz’de donanma bulundurmaları ve ortodoks koruyuculuğunu yapmaları şartlarını kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Bu muâhedenin en agır maddelerinde biri Kırım’ın Rusya’nın müdâhelesine açık bırkılması idi. Bu sebeple Ruaya ile her an sulh döneminin bozulabileceğini hesaplayan Sultan Abdülhamid Han, bilhassa kapı kulu ocaklarının ıslâhı için harekete geçti. Fransa’dan mühendisler getirtti. Mühendishâne-i bahr-i hümâyunu (Devlet Deniz Mühendishanesi’ni) kurdurdu. Sürat topçuları ocağı geliştirildi.

    Bu arada Rus muhâberesindeki karşılıklardan isfade ile Anadolu, Mısır, Hicaz ve Şam’da çıkan isyanları bastırdı. İran kuvvetlerini hudud tecavüzleri üzerine başlayan savaşlar Osmanlıları’ın zaferiyle sonuçlandı. Basra ele geçirildi. Rus tehlikesine karşı Soğucak ve Anapa kaleleri tahkîm edildi. Öte yandan 1784′de Rusya Kırım’daki hanlık Çekişmlerini fırsat bilerek bu ülkeye girdi ve binlerce müslüman ve Türk‘ü katlettikten sonra ilhak ettiğini bidirdi. Her Osmanlı gazasına koşan ve;

    Râyete meylederiz kamet-i dilcû yerine,
    Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine,
    Olmuşuz cân ile billah Gazâyi teşne,
    Kanını düşmen-i dinin dökeriz su yerine

    diyen kırımlıların asil ve kahraman sesleri kısılmış, Rusların hanlığı ilhak etmeleri Türkler için unutulmaz bir ıstırap kaynağı olmuştu. Bütün nüfusu Türk olan hanlığın kaybı Macaristan ve Orta Avrupa’nın gidişine benzemiyordu. Nitekim bu oldu bittiye tahammül edemeyen Abdülhamid Han, 1787′de Rusya’ya harb ilan etti. Ancak Ruslar’ın Avusturya’yı da savaşa ikna etmesi, Osmanlı Devleti’ni iki cephede savaşmaya mecbur bıraktı. Serdar Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, sebeş’de Avusturya kuvvetlerini bozguna uğrattı. Buna karşılık Rus cephesinde komutanlar arasındaki rekabetler, bozguna zemin hazırladı. Ruslar Yaş ve Hotin kalelerinden sonra Özi’ye de girdiler ve burada tarihte eşine az rastlanan bir katliam yaptılar.

    Nitekim Sultan Birinci Abdülhamid Han kendisine sadrazam tarafından gönderilen Özi Kalesi ile ilgili raporun okunması sırasında yapılan mezalimi dinlerken ” Potemkin nam moskof prensi, kalede mevcud yirmibeş bin müslümanı bila istisna katleylemiş, çocuk, yaşlı, hamile, emzikli demeden cümlesini şehid eylemiştir.” cümlesine gelince, üzüntüsünden felç geçirerek vefat etti (28 Mart 1789). Eminönü Bahçekapısındaki türbesine defn edildi.

    Sultan Birinci Abdülhamid Han, yaptığı her işte Allah rızasını arar, kalbi islam için çarpardı. Devlet idaresinden boş kalan zamanlarını namaz kılarak cenâb-ı Hakk’ı zikr ile geçirir, elinden Kur’an-ı Kerîm’i düşürmezdi. Peygamber efendimiz ve Ehl-i Beyt’ini çok severdi. Bunun için Mekke ve Medine’ye hizmete, özel bir itinâ gösterirdi. Diğer Osmanlı Sultanları gibi tebeasına karşı kalbi şefkatle ve merhametle dolu idi. Pek çok imar faaliyetlerinde bulundu. Annesi Rabia Sultan‘ın ruhu için 1778′de Beylerbeyi’nde bir cami, muvakkıthane, hamam ve sıbyan mektebi, Medine-i Münevvere’de medrese, Emirgan’da cami, Eminönün’de büyük bir imaret, çeşme, sebil, sıbyan mektebi, medrese, türbe ve bir kütübhane inşâ ettirdi. Türbesinde sandukanın kuzey tarafında bulunan duvar içinde bir mermer üzerinde Peygamber efendimizin kadem-i şerifleri ( Mübarek ayak izleri) bulunmaktadır.


    3. Selim Han

    Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi ve İslam halifelerinin doksan üçüncüsü. 24 Aralık 1761′ de Topkapı Sarayı’n da doğdu. Şehzadeliğin de, en değerli hocalar elinde mükemmel bir eğitim ve öğretim görerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsçayı öğrendi. Amcası Birinci Abdülhamid devrinde hükümdarlık sırasının kendisine de geleceğini düşünerek, Avrupa devletlerinin siyasetini, idari ve askeri eşkilatlarını öğrenmeye çalıştı. Amcasının vefatı üzerine 28 Mart 1789′ da tahta çıktı.

    Üçüncü Selim Han’ ın hükümdar olduğu sırada Osmanlı-Rus ve Avusturya harpleri devam etmekteydi. Bilhassa Kırım’ ın Moskof işgaline düşmesi dolayısıyla Selim Han çok üzülüyordu. Hazmedemediği bu durumu bir an önce düzeltmek istiyordu. Nitekim onun şiirlerinde:

    Yüzüm tuttum cenab-ı Kibriya’ ya
    Resul’ ün zikrin aldım ibtidaya
    Gidelüm ceyş-i küffara gazaya

    Bizim bu memleket kalsun mu böyle!
    Olaydım ölmeden bir kez seferber,
    Hüda emriyle olursak muzaffer,
    İnayet etmez mi Halik-i ruz-i mahşer,
    Kalalım mı kılıç altında böyle---şeklindeki feryatları vatanın kaybı üzerinde ne derece hassas düşündüğünü göstermektedir. O düşmana haddini bildirmeden ve ecdadının ahını yerde bırakmadan Allah‘ ın canını almasını ve devletin kuvvet bulmasını niyaz eder.

    Cephedeki serdarlara fermanlar göndererek düşmana karşı cansiperane mücadele edilmesini ve Kırım’ dan çıkarılmasını istedi. Buna karşılık Osmanlı ordusunun Rusya ve Avusturya cephelerinde bozgun durumda bulunması sebebiyle sadrazam Padişah’ a “Askerde cenk edecek hal yoktur” diye cevap verdi. Bu haber üzerine daha da kederlenen Sultan; “Ban kan ağlıyorum” dedikten sonra, gece gündüz uğraşarak gönderdiği bunca askerin ne olduğunu sorar. Lakin bu ordu ile zafer kazanılmasının mümkün olmadığını anlayan Selim Han, Avusturya ile 1791′ de Ziştov, Rusya ile de 1972′ de Yaş muahedelerini imzaladı.

    Bu sırada Avrupa’ nın ve hususiyle komşularının Fransa ihtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilen Selim Han, derhal ıslahat teşebbüslerine girişti. Devlet adamlarının ıslahat hakkındaki fikirlerini raporlar halinde aldı. Bir komisyon kurarak ıslahat programını hazırlattı. Bu programda askeri ıslahatın yanısıra, mülki, idari, ticari, ictimai ve siyasi ıslahatlar da yer alıyordu. Bu programa bağlı olarak 24 Temmuz 1793′ de Bostancı ocağına bağlı, modern tarzda Nizam-ı cedid adıyla yeni bir ordu kurdu. Irdunun teknik sınıfları takviye edilerek , humbaracı, topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. Avusturya, Fransa, Prusya ve İngiltere merkezlerine gönderilen elçiler, bulundukları memleketlerin her türlü ilerlemeleri ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayarak İstanbul’ a rapor edeceklerdi.

    Selim Han geceli gündüzlü çalışma ile kısa bir sürede gerçekleştirdiği ıslahatların neticelerini görmeye başladı. Mısır’ ı işgal eden Napolyon’ un 17 Mart 1799′ da Akka kuşatması nizam-ı cedid ordusu tarafından kırıldı. Akka önünde ağır bir bozguna uğrayan Napolyon, 22 Ağustos 1799′ da Mısır’ı da terketmek zorunda kaldı. 1803′ de Arabistan’ da ortaya çıkan vehhabi isyanı bastırıldı. 1805′ de Fransız ihtilalinin etkisiyle Rumeli’ de başgösteren isyan hareketleri Abdurrahman Paşa komutasındaki Nizam-ı cedid askeri tarafından kısa bir sürede bastırıldı. Bu olayları fırsat bilen Rusya, Osmanlı Devleti’ nin içişlerine karşmaya başladı. Osmanlı topraklarına girerek Hotin, Bender, Kili ve Akkerman’ ı ele geçirdi. İngilizler Mısır’ a saldırdı. Fakat disiplinli ve kudretli yeni Osmanlı orduları, İngiliz ve Ruslara her cephede üstünlük kurdular.

    Osmanlı ordusu cephede başarılar elde ederken, İstanbul’ da Nizam-ı Cedid düşmanları harekete geçti. Fransa ve İngiltere’ nin de etkisi ile Osmanlı devlet adamlarının bazısı da olayları kışkırttı. Aleyhte büyük bir isyanın başlaması üzerine üçüncü Selim Han Nizam-ı Cedid ıslahatlarını kaldırdığını açıkladı. Ancak bununla yetinmeyen isyancılar Nizam-ı Cedid taraftarı devlet adamlarını şehid ettikleri gibi, Selim Han’ ı da tahttan indirdiler (29 Temmuz 1808). Ruscuk yaranı Alemdar Mustafa Paşa kuvvetleriyle gelerek Selim Han’ ı tekrar tahta çıkarmak için harekete geçti ise de, daha önce davranan asiler, Sultan‘ ı şehid ettiler (28 Temmuz 1808). Laleli Camii yanında babası üçüncü Mustafa Han’ ın türbesine defne edildi.

    Selim Han saltanatı müddetince içte ve dışta düşmanlarıyla mücadele etmesine rağmen , ülke imar edilip fazla toprak kaybı olmadı. Başlattığı ıslahat hareketlerinin tam meyvelerini toplayacağı sırada şehid edildi. Üsküder’ da Selimiye ve Çiçekçi Camii, Selimiye Kışlası ve Heybeliada’ da Bahriye mektebini yaptırdı. Şair ve hattat olup, şiirlerinde İlhami mahlası kullanırdı.

    4. Mustafa Han

    Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu ve İslam Halifelerinin doksan dördüncüsü. 8 Eylül 1779 tarihinde Aişe Sineperver Valide Sultan’dan doğdu. Şehzadeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan Selim Han’ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bazı devlet adamları yeniçerileri tahrik ettiler. Neticede Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idaresinde ayaklanan yamaklar, Selim Han’ı tahttan indirerek şehzade Mustafa’yı sultan ilan ettiler.(29 Mayıs 1807)
    Devlet idaresini ele geçiren asiler, Nizam-ı cedid kuvvetlerini dağıttılar. İsyanın teşvikçisi köse Musa Paşa Sultan Selim taraftarlarını birer birer ortadan kaldırdı. İstanbul’daki isyan, Rus cephesindeki ordunun disiplinini de bozdu. Orduda bulunan Selim Han taraftarlar, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşanın yanına sığındılar. Bu hadiseler üzerine Mustafa Han sadrazam Hilmi Paşa’yı azlederek yerine Çelebi Mustafa Paşa’yı sadarete getirdi. Osmanlı Ordusundaki bu karışıklıktan faydalanan Ruslar, Eflak ve Boğdan’da bazı kaleleri ele geçirdiler. Ancak bu sırada Ruslar’ın Fransa imparatoru Napoleon karşısında zor durumda kalmaları, barış istemelerine sebep oldu. 20 Ağustos 1807′de yapılan mütarekeye göre Ruslar, Eflak,Boğdan ve diğer zaptettiği yerleri tahliye ederek çekilecekti.

    Dördüncü Mustafa Han, Rusya ile yapılan mütarekeden sonra, İstanbul’da asayişi sağlayabilmek için harekete geçti. Bu sırada asiler işi çığırından çıkararak halkın mallarınıyağmalamaya, yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Han öncelikle asilerin bir kısmını çeşitli bahane ve vazifelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak zorbaları tamamen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyaç vardı. Bunun için Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesi istendi. Kendisine sadık 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdar, öncelikle boğaz nazırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürterek kafasını sadrazaama yolladı. Kabakçı’nın öldürülmesi, saray erkanı ve yeniçeriler arasında büyük telaşa sebep oldu. Daha sonra İstanbul’a giren Alemdar, zorbaları ortadan kaldırmaya ve fesatçıları sürmeye başladı. Bu sırada Alemdar’ın tarafdarları Sultan Selim Han’ı tekrar tahta çıkarmaları için tahrike başladılar. Bunu sezen sadrazam Çelebi Mustafa Paşa, kendisinden İstanbul’u terketmesini istedi. Buna karşılık Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz günü onbeş binden fazla askeri ile Bab-ı Ali’yi bastı. Sadrazamdan mührünü aldı. Ancak Selim’in yeniden tahta çıkması halinde kendilerini öldürteceğinden korkan asiler ve bazı devlet adamları, padişahtan Üçüncü Selim ve Şehzade Mahmud’un öldürülmeleri için ferman çıkarttırdılar. Nitekim zorla saraya giren Alemdar, Selim Han’ın hançer darbeleriyle şehid edilmiş cesedi ile karşılaştı. Hizmetkarlarının yardımı sayesinde kurtulan şehzade Mahmud’ Padişah ilan etti. (28 Temmuz 1808). Mustafa Han ise, Topkapı sarayına yerleştirildi.

    Mustafa Han, zeki ve tedbirli olmasına rağmen, Üçüncü Selim Han’ın tahttan indirilmesi ve başlatmış olduğu ısla- hatların feci akıbeti neticesinde tahta çıkarıldığından, isyancıların etkisinde kaldı. Yeniçerilerin tamamen zorba bir gü- ruh olmaları sebebiyle isyancıları cezalandıracak bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebepşe onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Daha sonra asileri sindirmek üzere çağırdığı Alemdar Mustafa Paşanın, Selim Han’ı tekrar tahta çıkarma teşebbüsü, Mustafa Han’ın aleyhte hareketine sebep olsu. İkinci Mahmud Han’ın saltanatı döneminden ve ıslahatlarından memnun olmayan bazı devlet adamları, yeniçerileri tahrik ettiler. Ayrıca kendilerine yakın gördükleri Dördüncü Mustafa’yı tahta geçirmek için harekete geçtiler. Bu durum şeyhülislam’ın verdiği fetva üzerine Mustafa Han’ın öldürülmesine yol açtı. Mustafa Han’ın cenazesi merasim ile kaldırılarak, Bahçe kapısında babası Birinci Abdülhamid’in türbesine defnedildi. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, ölümünde yaşı otuz idi.



    2. Mahmud Han

    Osmanlı sultanlarının otuzuncusu ve islam halifelerinin doksan beşincisi. 20 Temmuz 1786′da İstanbul’da doğdu. Küçük yaştan itibaren yüksek din ve fen ilimlerini, devrin kıymetli alimlerinden öğrendi. Amcası Üçüncü Selim Han onun yetişmesine çok itina göstererek, modern askeri ve teknik bilgilerle devlet idaresini iyi bir şekilde öğrnmesini sağladı. Tahttan indirildikten sonra da yeğeni Mahmud‘la sık sık görüşerek , ona tavsiyelerde bulundu. 28 Temmuz 1808′de Alemdar Mustafa Paşa vak’ası Üzerine Osmanlı tahtına çıktı.

    Alemdar Mustafa Paşa’yı sadrazamlığa getiren Mahmud Han, öncelikle asileri ortadan kaldırdı. Sekban-ı cedid adıyla yeni ve modern bir ordu kurdu. Yeniçerileri itaat ve disiplin altına almak için kanunlar koydu. Ancak bu gelişmelere karşı çıkan yeniçeriler, 15 Kasım 1808′de büyük bir isyan çıkararak Alemdar’ı öldürdüler. Makmud Han, yenilikleri durdurmak zorunda kaldı.

    Sultan Mahmud iç işlerle uğraşırken, Eflak ve Boğdan’a sahip olmak isteyen Ruslar, Osmanlı Devleti’ ne savaş açarak Eflak, Boğdan, Besarabya ve Dobruca’yı kısa sürede işgal ettiler. Balkanlarda Sırp ve Hicaz’da Vehhabi isyanları çıkarak süratle genişledi. Bu isyanlar üzerine Mahmud Han 1812′de Ruslarla Bükreş antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Serasker Hurşid Paşa, kısa sürede Sırp isyanını bastırdı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa da Vehhabi ayaklanmasını önlemek üzere görevlendirildi. Hicaz’ı istila eden Vehhabiler, Ehl-i sünnet müslümanlara akılnalmaz işkence ve zulümler yaptıkları gibi, dine hakaretleri de dayanılamayacak mertebeye gelmişti. Mehmet Ali paşa, yaptığı silahlı mücadelelerden sonra, mübarek beldeleri Vehnabilerden temizledi. Zafer haberine çok sevinen Mahmud Han, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya ihsanlarda bulundu. Mahmud Han 1821′de ortaya çıkan Mora isyanını kısa sürede bastırırken, ayaklanmanın ele başısı olarak gördüğü Patrik Gregorios’u patrikhanenin ortakapısında astırdı.Sultan Mahmud bu olaylar sırasında yeniçeri ve sipahilerin tecavüz ve zorbalıklarının önüne geçilemeyecek bir hal aldığını gördü. Aynı zamanda yeni talim ve eğitim kurallarını da reddeden bu fesat ocağının ortadan kaldırılması emrini verdi. Sancak-ı şerif çıkarılıp dinine ve padişaha bağlı olanların onun altında top- lanarak mücadeleye girişmesi istendi. Böylece Türk Tarihinde eşine ilk defa rastlanan bir olayla Padişah’a bağlı birlikler halkla bütünleşerek, fitne ve fesat yuvası yeniçeri ve sipahi ocaklarını ortadan kaldırdı- lar.Yeniçeri ocağının kaldırılması hayırlı bir olay kabul edilerek, tarihe “Vak’a-i Hayriye” adıyla geçti.

    Mahmud Han büyük bir gayret ve çalışmayla kısa sürede Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla yeni ve Avrupai tarzda sistemli bir orduya sahip oldu. Topçu, lagımcı ve hurmbaracı ocaklarını ıslah etti. Mekteb-i Bahriyeyi kurdu. Eğitim ve öğretim en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar getirtti. Ancak Osmanlı Devleti’ndeki bu sür’atli ve olumlu gelişme, Avrupa devletlerini hoşnud etmedi. ingiliz ve Fransızlar Osmanlı Devleti içerisindeki Mustafa Reşid Paşa gibi adamların yardım vadiyyle aldatarak, Rusya ile harbe sebebiyet verdikleri gibi, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’yı da devletine karşı kışkırttılar. Sultan Mahmud Han bu durumda; Bir yandan devlete yeni nizan verirken, bir yandan da buhran çıkaran iç ve dış düşmanlarala uğraşarak isyanları bastırmaya ve imparatorluğu kurtarmaya çalışıyordu. Bunlar arasında en kötüsü Mısır valisi Memet Ali Paşa’nın çıkardığı isyan olup, hadise milletler arası ağır bir mes’ele halini aldı. Nitekim bütün buhranlar karşısında, irdesi, sabrı ve cesareti kırılmayan Hakan, bu hadisenin ıstırabı içinde 1 Temmuz 1839′da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Çemberlitaş’taki türbesine defn edildi.

    İkinci Mahmud Han, askeri, idari ve san’at sahalarında kendini çok iyi yetiştirmiş, dindar,akıllı,zeki,çalışkan ve azim sahib bir padişahtı. İlim ve san’at adamlarına ve eserlerine ziyadesiyle alaka gösterir, kıymet verip himaye ederdi. Osmanlı Devleti’nin ilerlemesini, teknik ve sanayide devrin seviyesine ulaşılmasında görüyordu. gayret ve sebat sahibi bişr padişahtı. Devrindeki bütün hadiseler karşısında asla ümitsizlik ve gevşeklik göstermedi. Düşmanlara ve asilere karşı aciz, fakat devlet nizamına ve yeniliklere engel olan yeniçeri ocağını ve başına buyruk kimseleri ortadan kaldırmakla en büyük inkilabı gerçekleştirdi. Lakin iş başında iktidar sahibi ve dinine bağlı devlet adamlarının bulunamayışıonunyalnız kalmasına sebep olduğu gibi yeniliklerle kesin bir neticeye varmasınıda önledi.
    Ayrıca şair olan ve şiirlerinde Adli mahlasını kullanan Mahmud Han, bu buhran devresinde, yaptırdığı ilim, san’at eserleri, hayır kurumları ve sosyal müesseseleri ile ülkeyi imar etti.
     

Sayfayı Paylaş