1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

sevgiliye mektuplar...

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve sessiz gemi tarafından 21 Ocak 2009 başlatılmıştır.

  1. sessiz gemi

    sessiz gemi Forum Tutkunu

    Katılım:
    10 Ocak 2009
    Mesajlar:
    1.643
    Beğenileri:
    27
    Ödül Puanları:
    1.130
    Meslek:
    mühendis
    Yer:
    Ankara
    Banka:
    80 ÇTL
    Sana Seni Yazıyorum ...

    Güneşin başka iklimleri aydınlatmaya, başka gönülleri ısıtmaya gittiği şu saatlerde, kâğıdı, kalemi elime alıp, seninle dertleşmek, yalnızca sana yazmak ve yalnızca seni özlemek geçiyor içimden. Sana yazmak; Sana Seni Yazmak;.

    Seni ve yüreğimde anlam bulan duyguları. sana ait yüreğimin derinliklerinden kopup gelen artçı şokları anlatmak. ve toprağı alnından öperken yağmur taneleri, tüm benliğimle sana yağmak istiyorum.

    Bu gece dudaklarımdan dökülen her kelimede sen varsın ve yine sen varsın, yarım kalan sevdamın eksik taraflarında. bomboş ve sessiz kaldırıkmlarda yürürken seni haykırıyorum sensizliğin inadına. bu sensizlik gecesinde sevdamın en ücrâ köşelerine seni yazıyorum.

    Bu gece gene yağmur yağıyor. Yağmur yağıyor gönlümün sensizlikle yanan her yerine. Yağsın, yağsın ki saklasın sensizliğimde döktüğüm gözyaşlarımı. Ve yine saklasın sensiz geçen bomboş hayatı.

    İşte seni haykırıyorum sensizliğe alışamamış sine-i püryanıma, işten seni yazıyorum.

    Bu gece gene yağmur yağıyor. sen yoksun oysa biliyorum ve üşüyorum sensiz kaldığım saatlerde. göz yaşlarımı efkârıma kattım bu gece. sevdamı, umudumu ve seni kızgın bir sel gibi kalbime akıttım.

    Bu gece yağmurla birlikte göz yaşlarım yağıyor ve ismini yazıyor sensizliğin acısı ile kıvranan kaldırımlara. süzülen her damlada sen vardın ve yine sen vardın gecenin en karanlık anında. O, doya doya bakamadığım gözlerin, gözlerimin içine bir kez daha değseydi ve tebessümünden bir gül açsaydı yanaklarında, yetmez miydi? Bir bakışın bir ömre değmez miydi, ey!

    İsmini kazıdığım kaldırımlara sanki sen yağıyorsun yağmurla birlikte ve sevgin yağıyor yüreğime. yalnız ve bomboş odamda sen varsın hâlâ. Hâlâ sensizliğim duruyor yanıbaşımda.

    Bu gece gözyaşlarım yağıyor sensizliğimle birlikte kaldırımlara. Seni arıyorum, erimekteyim. karanlık geceye inat ay bu akşam gökyüzünde.

    Ve gökyüzü, yüreğimde..​

    [​IMG]

    YARIM KALMIŞ MEKTUP

    Bu gün ; ben sessizliği duymak istedim... Karanlıkta görmek istedim kendimi... Bu gün ben yalnızım... Biliyorum gecede... Yarıda kalmış ve unutulmuş bir mektup okuyorum... Çok hüzünlüsün diye arkadaşlar söylerlerdi bana. Oysa... Oysa her insanda vardır biraz hüzün. Bende öyleyim işte. Seni mektuplarım gibi seviyorum.Seni şiirlerim gibi seviyorum...
    İkimiz, ikimiz için hiç bitmeyen bir yola çıkıcaktık. Hadi... Gel demiştin... Şimdi bir tek ben kaldım yolun ortasında. Öğütleri duymadan vardım şimdi yaşamak istemediğin yerlere. Yalnızlığı yaşıyorum... O kadar tanıdığım insanların arasında... Küçücük bir defterime yazardım hissettiklerimi... O hep yanımdaydı.... Şimdi ise sen yoksun yanımda... Karanlık odalarda bi seni düşünüyorum saatlerce. Nerdesin şimdi...
    Ben hala aynı yerdeyim... Hala aynı şeyleri yaşıyorum... Sensiz....Değişmedim ben. Neden ki. Bazen sokaklarda dolaşıyorum. Eskisi gibi... Nasıl oluyorsa sizin evin önünden geçtiğimde, sessiz bir rüzgar gibi yanımdan geçerdi yaşadıklarımız... İçimde bir acı oluverirdi... Sonra da yaralı kalbim yine kanamaya başlıyı verirdi. O anda ağlamak gelirdi içimden... Biliyor musun? İlk kez senin için kaybetmiyorum dediğimde göz yaşlarımı, yine tutamazdım kendimi. Ağlardım... korkak bir çocuk gibi... Sonra penceremden gökyüzüne bakıp seni aramak vardır ya... yıldızlarda.... Oysa sen söylüyordun... İçim yanıyordu... Nerdesin şimdi...
    Bak bana; hediye ettiğin boncuğu hala taşıyorum....Seni hep görüyorum, her şarkıda, beyaz sayfalardaki siyah çizgilerde...
    Her sabah kardeşini görürüm... Sorarım ne yaptığını, ne ettiğini... Herkese şu yoksul kentte aynısını sorardım... Kimseler bilmedi ki, seni ne kadar çok sevdiğimi...
    İçimi defalarca çekerek söylüyorum Ezgim, ne kadarda çok inanmışım sana. Sen bana o kadar, o kadar çok söylemiştin ki. Beni nasıl sevdiğini... Bak şimdi acım hiç dinmiyor... Aklımdan hiç çıkıp gitmiyor apansız çekip gittiğin o gün.
    Hatırlar mısın? Kader demiştik senin tanıştığımız o ilk güne... Hiç unutamıyorum... Koşmuşuz meğerse biz senelerce... Nerden bilecektim ki seni böyle seveceğimi?... Senelerce yüzüme bakıp es geçmişsin, bir merhaba bile demeden.
    Belki hiçbir şeyim yoktu. Gündüzüm de gecemde... bi tek sen vardın. Her geçen saniyelere bile seni sorardım sessizce... Şarkılar söylüyorum sana...Duyuyor musun? Her sözüm gerçek, her sözüm içimden gelen duygularımdı... Belki de ilk defa çılgınca bir aşk mecerası yaşamak istedim. Gülebilirsin... ama benim için öyle bir şeydi...
    Bazen sorardın bana... Beni ne kadar çok seviyorsun diye... Susardım... Sonrada kızardın bana... Sustuğum için... Konuşamazdım o anda. Çünki seni ne kadar çok sevdiğimi, nasıl anlatacağımı bilmiyordum...İfade edemiyordum işte...anlatamadım sana. Seni ne kadar çok sevdiğimi... Bu benim için ne kelimelerle, ne de ifadelerle anlatılabilirdi....
    Aslında.... aslında.... aşka inancımı bende kaybetmedim...Korkuyorum sadece... Beni bu duruma aşk getirdi. Hayır.... Senin üstüne atmıyorum... hepsi benim yüzümden....Başkalarını mutlu etmek için elimden geleni yapardım...Böyleyim işte... Senin için yetmedi bunlar... Seni etkiler dedim ama o da olmadı. Özür diliyorum....
    Yokluğunu hissetmek çok zor. Senin o delice bakışlarını özlüyorum.... O güzel gözlerine bakmak yaşatır artık beni... Bilmiyorum.... Bu zor günlerim nasıl geçecek... Dilerim ki bir gün sorarsın kalbine ne yapıp ne ettiğimi... Umarım o yalancı aşkınla onun kadar mutlu olursun.... Ege güzeliydin sen? Şimdi ise içimdeki alevsin. Kendimi yaralamak....başka bir şey etmedim... Bugün ben yalnızım gecede...Yarıda kalmış bir mektup okuyorum.....


    Hayalsiz ve umutsuz yaşanmazmış. Benim de umutlarım var. Hikayem derin bir kuyudan, gökyüzüne bakışı andırır. Yer ne kadar kara olursa olsun. Tas tas dolduruyorum mavilikleri. Renklerin armonisi çepeçevre sarmış etrafımı. Kırları dolaştığımda, yeşiline takılır gözlerim tabiatın, grisini düşünmem o zaman bulutların. Artık aktır onlar. Alnım ve yüreğim kadar. İstek yükü ağır, dünya meşakketli, çekmiyor sinem bunları dostum. Sabah ve akşam güneşi; doğuşumun ve batışımın biri sevinci diğeri hüznüdür. İki menzil arasında bir evreni saklı tutarım yüreğimde. Neler yokki; Dünün füsünkar hatıraları derunumda, yarının hayallerinde sarmalanmış bebek misali umutlarımla. Kundaktaki şirin yavrucuk, emekleyen çocuk, okuluna koşan öğrenci, sevdiğini düşünen genç, vatanını bekleyen asker, işini kollayan işçi, koltuğunun altında ekmeği, evinin yolunu tutan adam. Bunlar benim bir gün içinde, benim içimde. Hayata dair ne varsa hepsi umutlarımın, umutlarım ise bulutlara takılı.

    Şehrimin ara sokaklarında yürüyorum. Eski mahallelerin dar, geniş, kavisli, inişli, çıkışlı sokak araları. Tek katlı veya iki katlı evler muntazaman dizili. Kalın duvarlara oymalı pencereler, oluklu, desenli demirlerle örülü. Belli ki istiklal harbinde eklenmiş. Doğramalar mavi, pembe, yeşil renklerle, içlerinde yaşanan saadetli günleri, dışa vurumun çatlamış izlerini taşıyor. Büyük demir yada ağaç kapılar, genelde çift kanatlı, oldukça çaplı. Kapılara monte ettirilmiş "tırhıçlar" bir hasırın örgüsü gibi. Yaz aylarında açık kapıların ardında ki mahremiyetin dış dünyaya süzgeci onlar. Taş duvarları çocukların oyun hamurlarından yapılmışcasına şekil ziyafeti sunuyor gözlere. Sokak araları asfaltsız toprak çoğu yerde - iyi ki öyle - . Belediyenin taş parkelerinin olduğu alanlar, yer mihengine tezat. Hatırıma çocukluğum geliyor o an. O toprak sokaklarda çocuk olmanın zirvesini tattığım yılları hatırlıyorum. "Yakan top", "here here hestani", "bilye", "papel", "aşık", "fırfırik", "koza lebbik" oyunlarını, arkadaşlarımla oynadığım o güzelim günler gözümde canlanıyor.

    "itti bitti" oynarken akşamın alacakaranlığının çöktüğü saatlerde, ailelerimizin izin sınırını aşmanın kaçamak lezzeti hala damaklarımda. Saat 19.00, Radyoda "Acanslar" var. Akşamın hoş curcunası komşumuz Ramiz amcanın pencere kenarına yerleştirdiği Lambalı büyük radyonun sesini sonuna kadar açıp haberleri dinlemesi ile başlardı. Oyun zamanının sınırını aşmanın tadı. O TRT nin özgün haber müziği ile, spor haberlerinin başladığını duyuran rutin müziği arasında "itti bitti" oynamak ne harikulade bir şeydi. Saklandığım yerden, çocuksu heyecanla, birazda alaca karanlığın verdiği tarifi zor korkumsu buruklukla bekleştiğim anlar. Ah o zamanlar. Annemin beni sokaktan çağırışı, yüzümde parlayan tek yer gözlerim. Evin avlu kısmında taş musluk önünde, taş lavaboya akan, yüzümden sadece toprağın çamuruydu. Minik ellerimle ayak parmaklarımın arasında biriken tozların ıslanmış kayganlığını gıcırdata gıcırdata nasıl da temizlerdim. Oh! Bu temizlik faslının serinliği var ya. Kutu gibi odamızda altı nüfus bir arada akşamın sekizinde başlayan radyo tiyatrosunda "Köroğlu"nu dinlemek hep yemek öncesine denk gelirdi. Annemin hazırladığı "çortutu pancarının " ekşimsi harika tadını damağımda duya duya köroğlunun telli nigarını, dinlemek ne alaymış meğer. 40 voltluk ampulun tavanda yere yaydığı loş, sarımtırak ışık altında, babamın yün yer minderinde oturup, sırtını halı yastığa dayayarak, ayaklarını uzatıp, ellerini kollarıyla başının arkasına atmasından anlardım. Türküler söyleyeceğini. Ne yanık bir sesi vardı. O zaman radyo kapanmış olurdu elbette. Yunus Emre'den, Eşrefoğlundan, Emrah'tan söylerdi babam. İçin için ağlardı babam, ben onu seyrederdim. Babamın gözlerinden yaşlar süzülürken yanaklarından aşağıya. Anlardım halinden annesi aklına gelmiştir yine. Ve küçücük bedenimle sokulurdum dizinin dibine. Yüzüne bakardım. Gözlerini silerdim ellerimle. "Baba anlat" der gibi bakarken kırışık ama ak yüzüne; O sanki bu dileğimi çözmüş, hazır olurdu çocukluğunu, gençliğini anmaya. Başlardı anlatmaya; Yoksullukla geçen seferberlik sonrası yılları. Köyünü, küçükken ölen, görmediği babasını anlatan annesini dinlediğini söylerken, süzerdi imlik imlik, göz pınarlarından, dolu dolu yürek tasından. Saat akşamın dokuzuna on kaldı mı benim radyoda "masal saatim" in vakti gelirdi. Evde çay içilirdi o demde. Annem çaydanlığı limonlu bardağıyla sonuna kadar süzerdi. Benim kulağım radyoya yapışıktı adeta. Gürültüden kaçırmayayım diye "ördek kardeşin hikayesini" masalcı abladan. O ne sesti öyle, bana kadifeden daha yumuşak gelirdi. Gece bizde akşamın onunda başlardı. Lambalar sönerdi. Eve arada bir işten geç gelen kaportacı çırağı abimden başka herkes uykusunda olurdu, uyumasada yatağında olurdu hane halkı topyekun. Bazan uyku tutmazdı gözlerimi. Gecenin bir yarısında, başımı yastığımdan kaldırır, annemin nefes alışlarını dinlerdim. Bazan onu oturur görürdüm. Anlardım ki yine nefes darlığından rahatsız garibim. Sonra sessiz sohbet ederdik anamla. O anlatır, ben dinlerdim. Anamın çocukluk anılarını dinlerdim. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanmış çocukluk günlerini. Bir keresinde şehrimizin ana caddesinde en büyük bahçesine kurulan belediye hoparlörlerden ilk radyo yayınlarını, nasıl bütün milletin toplanarak dinlediklerini, buruk bir tebessümle dinlemiştim. İlk gelinlik yıllarında babamın eve aldığı "gaz ocağının" ateşini konu komşu nasıl toplanarak hayret, gıpta ile yerlere kadar eğilerek seyrettiklerini söylediğinde gülmekten kendimizi alamamıştık.

    Ben memleket sevdalısıyım. İnsanıma aşığım. Has insanıma. Gördüm mü onlardan birisini, kalpten kalbe köprü kurulur hemencecik aramızda. Geçenlerde bir minibüste gidiyordum. Yaşı sekseni aşmış bir ihtiyar, uzun bembeyaz sakalını bana çevirdi. Tevekkeli kanı ısınmıştı bana. "sanki seni tanıyorum delikanlı" diyerek başladı söze. Yol bir solukta tükenivermişti sanki. Sımsıcak, taze ekmek kokusu gibi, buram buram yüreklerimizi konuşturmuştuk karşılıklı. Daha dün dükkanıma gelen bir gence de ben olmuştum ihtiyar. Ak sakalım, kırışık alnım, buruşuk elim yoktu, lakin kanayan gönlüm vardı. Kaybolan değerlere, yitip giden özümüze, kültürümüze hasretim vardı. Anlattım, anlayabileceğini umduğum dil ile. Gözler buğulanmış sesler titrekti. İşte susma zamanı geldi dedim kendi kendime. Bu sefer hal konuştu. Bir de iki damla gözyaşı, yanakları yakan.

    SEN BUNU BİLMEYECEKSİN
    Mektubuma, edebiyatın son derece kalıplaşmış kelimeleri olan nasılsın iyi misin? gibi klasikleşmiş sözcüklerle değil de; seni sevdiğimi seni çok çok özlediğimi söyleyerek başlamak istiyorum.
    Bir insanın yaşayacağı en zor duyguları yaşıyorum belki de...
    Sana karşı duymuş olduğum özlem, uzun zamandır rüyalarımı süsleyecek kadar güzel olmasına rağmen en büyük eksikliği içime yediremedim. Bazen düşünüyorum da; her şey eskisi gibi olur mu diye? Ama bazen de bunun çok zor olabileceği düşünüyorum.Çaresiz, çok rahatsız bir hastanın beklediği küçücük bir ümit vardır ya, benim ümidimde belki o kadar ama bu ümit benim yüzümde en azından bir tebessüm bırakabiliyor. Aklıma her geldiğinde özellikle geceler.Sabaha kadar düşünüyorum.Her şey nasıl olmalıydı diye kendi kendime.En azından böyle olmamalıydı bence.
    Aslında sen de haklıydın. Sonsuz bir türlü sabah olmayan gecelerde sana hak verdi zaten. Ne yapacağımı bilmediğim, yapa-yalnız geçirdiğim, bir türlü kimseye açılıp söyleyemediğim çaresizlik içinde akan bu göz yaşlarım senin içindi.
    Seninle ilk tanıştığım günler, seninle sohbet etmek için can atardım. Her an aklımdaydın. Tek düşündüğüm kişi sendin. İçimde bir korku olmasına rağmen. Bu da ayrılıktı. Okulda evde dışar da aklım hep sendeydi. Bu da bana mutluluk veriyordu ne yapabilirdim ki. Hala bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen sana ait hiç bir şeyi unutmadım. Unutamadım. Hatırlar mısın? Bir kez sen de bana unut diye akıl vermiştin. Unutmanın bu kadar zor olabileceğini öğrendim. Unutmak kelimesini o kadar çok özlemişim ki keşke unutabilsem o kadar çok denedim ki. Seni hatırlatacak bir şey karşıma çıkıyor yine. Yalnız kaldığım zaman bir tek şey düşünüyorum. Ne olabilir ki... Bu duygunun nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin.
    Belki de ilk defa böyle duygular içindeyim. Kendimi çok yalnız hissediyorum. Hayatımda ilk defa bu kadar derin duygular içinden hareket ederek birisine açılıyorum. Bunun zor yanı da duygularımı paylaştığım kişinin sevdiğim kişi olması.Belki de en zor dakikalarımı yaşıyorum şu anda. Şimdiye kadar duygularımdan kimseye bahsetmemiştim çünki...
    Serin bir gecede, Yaşarın romantik şarkılarının eşliğinde şu yazıyı yazmak o kadar çok zor geliyor ki. Hiç göz yaşların benimkilerle yaşadı mı? Benim göz yaşlarım hiç yalnız kalmadı biliyor musun? Hep göz yaşlarıma eşlik ederdim. Hiçte soramazdım göz yaşlarıma neden ağlıyorsunuz diye? Korkardım... İçimde sakladığım bir tek dileğimde mutluluğundu. Göz yaşlarımın ardından hep mutlu olmanı dilerdim yıldızlardan.
    Zaman öyle acımasız ki, beni dinleyen birini bulmuş iken yine çabuk olmamı istiyor. Zaman... Hep acımasızdı zaten...
    Son cümlelerimi yazarken benim için çok kutsal olan aşkım kelimesini o kadar çok söylemeyi istedim ki... Bunu anlata bilmek mümkün değil. Benim yazacaklarımın hepsi bu kadar. Umarım ki mutlusundur ve her şey gönlünce olur. Kendine iyi bak...
     

Sayfayı Paylaş