1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Sevginin Gözyaşları

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Joker7238 tarafından 4 Temmuz 2013 başlatılmıştır.

  1. Joker7238

    Joker7238 _Pure Love_

    Katılım:
    23 Haziran 2013
    Mesajlar:
    562
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    620
    Meslek:
    Eczacı Teknisyeni
    Yer:
    Batman
    Banka:
    16 ÇTL
    Gözlerini açtı, uzandığı yerde yana döndü. Bakışlarını çayırın üzerinde usul usul gezdirdi. Bir süre sonra doğrulup oturdu. İçinde anlatılması güç bir kıpırtı; arınmış yunmuş, gökteki güneşin ışıması gibi bir coşku vardı. Gelip çıplak ayağının üstüne konan bir gelinböceğine ilişti bakışları. Ne denli güzel bir yaratıktı şu böcek! Değirmi, kırmızı kabuğundaki yedi kara beneği tek tek saydı. Şunun, şimdi gelip de şu koskoca çayırda, tam da kendisini bulması olsa olsa hayra alâmet olabilirdi ancak! Yüreğindeki pırpırlı sevinç bir kat daha çoğalmıştı şimdi.
    Dikkatlice eline aldığı böceği havaya doğru tuttu, hafifçe üfleyerek uçmasını sağladı. Ayağa kalktı, gözleriyle yöresini taradı. Ortalık ılık bir ışık içinde şavkıyıp duruyor, renklerin birbirini kıskandırmak isterce bezediği, irili ufaklı, türlü çeşitli böcekler boy boy çiçeklere inip kalkıyor, emdikleri balözünün tatlı rayihasıyla kendilerinden geçerek, kanacıklarını uğundura uğundura uçuşup duruyorlardı.
    Öteden, geniş bir çiçek öbeğinin böğründen havalanan büyülü bir ışığa batmış yüzlerce kelebek yaldırdayarak bu yana geldiler. Birbirleriyle raks ederek, pırıltılı bir kanat yumağı halinde havada kavisler çizdiler. Sonra Sevgi’nin başının tam bir karış üstünde halkalanıp doğanın tekmil renklerini yansıtan bir taç oluşturdular ve orada öylece dönenip durmaya başladılar. Az sonra, bu muhteşem mutluluk cümbüşüne çayırı çepeçevre kuşatan ağaçlar da dallarını, gövdelerini salındıra salındıra eşlik etmeye başlamışlardı. Artık ağaçlar, kuşlar kelebekler, velhasıl cümle börtü böcek; saçaklı duvaklı tiril tiril bulutlar, gökteki mavi, bu maviye karışan ığıl ığıl akan derenin şırıltısı hep bir olup bu coşkuya ortak olmuştu.
    Ta uzaklardan, soluk pusuk seçilebilen bir doğan aniden koptu geldi, yaklaştı yaklaştı, tam bu sevinç dünyasının ortasında hızına hız katarak, artık insanoğlunun gözlerinin takip edemeyeceği bir mermi misali göğe burgulandı. Gözden yiter gibi olduğu anda birden çark edip, yine o akla hayale sığmaz hızla suğulup Sevgi’nin omuzbaşına kondu, duruldu, gagasını usulca yanağına yasladı. O gelince hiçbir kuş ürkmedi, hiçbir kelebek titremedi. Bu bir alıcı kuştur demedi... Herkes, her şey, tüm doğa kendini bu eşi menendi olmayan mutluluğa öylesine kaptırmıştı ki!.. Sevgi doğan’ın gagasını okşadı, hafifçe öptü, öpmesiyle doğan yine aynı hızla geldiği yönde bir kıpıda yokolup gitti.
    Sevgi, günbatısı lâciverde boyanıp incecik bulutların kıyıları kızıllanana değin orada kaldı. İçindeki coşmuşluğu oradaki küçük büyük bütün canlılarla; dumanlı dağlar, buğulu ovalar, zümrüdî ormanlarla; hohlasan dağılacakmış gibi salınan bulutlar, dünyayı sevecenlikle sarmalayan güneşle doyasıya paylaştı. Sevincini bir ırmak yapıp akıttı, akıttıkça coştu, coştukça çağıl çağıl bir çağlayan olup çıkıverdi.


    .....
    Kulübenin berisinde, yolağın iki yanında açmış, el ayası büyüklüğündeki papatyalardan birini aldı, yapraklarını tek tek koparırken dudakları kıpırdamaya başladı: “Çıkacak... Çıkmayacak... Çıkacak... Çıkmayacak...” Kopardığı son yaprağa denk gelen sözcük yüzünü ışıtmaya yetmişti: Evet, çıkacaktı!.. Beklediği, daha doğrusu hayalini kurduğu kişi bir gün mutlaka karşısına çıkacaktı. Ve o kişiyle yaşamını birleştirecek, ikisi, sevgilerin en derinini içinde barındıran tek bir yürek olup ömürlerinin sonuna dek mutlu mutlu atacak, birbirlerinin gözlerinde, hiç durma birbirlerine olan sevdalarını okuyacaklardı. Şu köhne kulübe sıcak mı sıcak bir yuvaya dönüşüp, dilden dile dolaşan bir sevi masalına tanıklık edecekti.
    Çabucak koştu, kulübenin az yanına düşen, ince, uzun gövdesini gökteki bulutlara doğru uzatmış servinin hemen arkasındaki, çevresini neredeyse iki insan boyundaki bitkilerin bir çit olup kuşattığı, her türlü gözden ırak yere geldi. O gelince, etrafı, duyulur duyulmaz, insanın yüreğini inceden inceye ılıtan, başını bir hoş eden bir şarkı kaplayıverdi: Allı pembeli, sarılı yeşilli, aklı mavili, envai türlü çiçek hep bir ağızdan ona şarkı söylüyordu. O da katıldı onlara, başladı onlarla birlikte, belki de yeryüzünde hiç kimseciklerin daha önce duymadığı, aklının havsalasının almayacağı güzellikteki sesiyle, o en duygulu, o insanı kendinden geçiren sevda şarkılarını akşamın alaca bağrına doğru söylemeye... Sesi dalga dalga yayılıyor, ormanları, uçsuz bucaksız ovaları dolanıyor, sisler ardında yitip gitmiş heybetli dağların karlı doruklarını yalayıp geçiyor, oradan yansıyıp yıldızların pırıltılarına pırıltılar kattıktan sonra gelip dünyada ne kadar insan varsa, erkeği kadını, yaşlısı genci, zalimi merhametlisi, topunun yüreğine aşk, iyilik, sevecenlik, dostluk ve bunlara dair ne varsa, işte o duyguların tohumlarını ekip ona geri dönüyor, orada yeni bir sevgi çiçeğini daha filizlendiriyordu...


    .....

    Günler geceleri, geceler günleri uğurlamış, Sevgi her gün kırlara koşmuş, heyecanını, her geçen günle daha da yoğunlaşan sevgisini uçan kuşlara, hep telaşlı bir şekilde körelerine bıkmadan usanmadan bir şeyler taşıyan karıncalara, delice uçan sert bakışlı doğana, dereye susuzluklarını gidermeye gelen cerenlere anlatmıştı. Çiçekler, artık ezbere bildikleri bu öyküyü birbirlerine, kuşlar da öteki göçmen kuşlara aktarmışlar, dağlar başlarının üzerinden süzülüp geçen bulutlara, bulutlar da gittikleri uzak diyarlarda bunları anlata anlata bitirememişler, böylelikle bu sevda masalını duymayan, bilmeyen kalmamıştı.


    .....
    Yedinci günün şafağında, güneşin pencereden içeri süzülen ilk ışıklarıyla yatağında doğruldu Sevgi, tatlı tatlı gerindi. Yüzünde yine o her zamanki tebessümü, gönlünde tüm evreni sarmalamaya yetecek sevinciyle dışarı çıktı. Kollarını kavuşturdu, başını sanki birisinin omzuna yaslıyormuş gibi yana eğdi, etekleri uçuşarak kendi çevresinde şöyle bir döndü. İçindeki o engin duygu, yüreğinin her yerine hâkim olmuştu yine. Dünya ondan daha önce uyanmış, bitmez tükenmez sevgisiyle üzerinde barındırdığı canlılarıyla yeni bir güne hazırlanmanın telaşını yaşıyordu.
    Kulübenin damına konan bir serçeye göz kırptı, bir ağacın dalında kuğuran bir çift kumruya el salladı, güneş ışığının çağmış olduğu ormanın üstünde dönenen doğana öpücük gönderdi... Hayır, ne yaparsa yapsın içindeki çağıltıyı dizginleyemiyordu!.. O günkü papatya falı geldi aklına birden... Evet, çıkacaktı! Papatya, o dünyalar güzeli papatya yanılacak değildi ya!.. Ah, bir de ne zaman olacağını bilebilseydi, ne güzel olurdu!..
    Dudaklarında bir şarkı, gönlünde gemi iyice azıya almış neşesi, içi içine sığamayıp taşar olmuştu ki, uzaktan uzağa kulaklarına çalınan yanık bir kaval sesiyle birden sustu, olduğu yerde hiç kımıldamadan, hiç soluk almadan, neredeyse yaşadığı bile belli olmamacasına dikildi... Yöresine, dolayına bakınıp bu koygun, koygun olduğunca onu kendine çeken, beynine, duygularına hükmeden sesin yönünü tayin etmeye çalıştı. Nihayet kıpırdadı, kendinden geçmiş bir durumda bir o yana, bir bu yana bir adım attı, durakladı, ardından bir adım da öte yana attı. Yüreği güp güp vuruyor, vura vura göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi oluyordu. Yüzü al al olmuş, bedeni birden tere batmıştı. Dayanamadı, kendini sezgilerine teslim ederek, başladı koşmaya... Derenin küçük, ahşap köprüsünü geçti, karşı yakasındaki ulu çınarın yakınında birden durdu... Kaval sesi buradan geliyor ama ortalıkta kimse görünmüyordu... Yavaşça ağaca yaklaştı, bir kulaç genişliğindeki yaşlı gövdeyi dolanıp arka yana geçti ve onu gördü: Adam, hep hayallerini kurduğu, bütün rüyalarına giren o adam sırtını çınara verip oturmuş, gözleri yumuk, dünyasından geçmiş bir halde elindeki kavalı üflüyordu. Onun geldiğini fark etmemişti bile... Değil onun, çevresindeki hiçbir şeyin farkında değildi zaten! Sevgi sessizce, adamı rahatsız etmekten çekinerek karşısına diz çöktü, kulak kesildi. Kavaldan yayılan nağmeleri tüm bedeni, tüm varlığıyla dinliyor, onun da içi, adamın üfleyişine göre, bir sevinçlerin en büyüğüne gark oluyor, bir hüzünlerin en deriniyle sarsılıyordu. Adam gözlerini hiç açmadı, Sevgi ise hiç kapamadı. Biri çaldı, öbürü dinledi... Gün yoruldu, akşam gökteki pırıltıları uyandırdı, gece indi... Adam bir an olsun duraklamadan üfledi, Sevgi de bir an olsun gözlerini onun üstünden ayırmadan onun ezgilerini yüreğinin en ücralarına nakşetti...
    Tan ağardı, çevren alacalandı, adam çaldı, Sevgi efsunlanmış gibi onu dinledi. İkisi de hiç yorulmadılar, hiç uyumadılar.
    Sonra, kuşluk vakti, açtı adam gözlerini ve gördü karşısında oturup gözlerinin mavisine bakmakta olan yeşilleri. Ve görmesiyle, o yeşillere vurulması bir oldu. O anda sadece bir ‘of’ dedi, vurgun yemiş gibi, başka da bir şey demedi... Gözleri o menevişlenen yeşilde, kavalıyla birlikte öylece susakaldı... Onun susmasıyla birlikte, her taraf da sessizliğe bürünüvermişti. Bir anda hiçbir yerden hiçbir ses duyulmaz olmuştu. Yanlarından akan dere şırıltısını, kuşlar şakımalarını, orman hışırtısını kesmiş, sarılı kahverengili yabanarıları vızıldamaz olmuştu. Tek duyulan, iki kalbin, sanki yüzyıllar, hatta binyıllardır birbirini arayıp da ancak şimdi buluşabilmiş bu iki kalbin atışlarıydı. Ve şimdi tüm dünya âlem susmuş, bu atışları dinliyordu...
    Adam Sevgi’nin gözlerinden alamıyordu kendini. Sevgi de onunkilerden. Yeşille mavinin vuslatıydı bu... Mavi o yeşille harmanlanıyor, gidip üzerine bir çiy incisi düşmüş bir ağaç yaprağına dönüşüyor, sonra da bir bulut geçiğinin hafiften ıslatmış olduğu, ilkyaz güneşinin sıcaklığında mutlu mutlu gerinen yemyeşil bir çayır olup çıkıveriyordu... Yeşilse, varıp kendini bir çiçeğin maviliğinde yitiriyor, daha ne oluyor diyemeden uçsuz bucaksız bir denizin ipiltili mavisine karışıp gidiyordu.
    Yeşille mavi, güneş onları usulca terk edene dek birbirlerine aktılar. Ne Sevgi bir şey dedi, ne de adam... Ne beriki soluk aldı, ne de öteki... Neden sonra, yıldızların arasından bir kuyrukluyıldızın ışıl ışıl olup aktığı o anda, aralarına bir ses düştü:
    “Ben Sevgi...”
    “Ben de Hüsran...”
    Adam yavaşça uzandı, Sevgi’nin elini tuttu. Eldeki sıcak narinliğe şaştı.
    “Sen O’sun!”
    “Evet!..”
    “Seni ben...”
    “Evet?..”
    “Seni ben yıllardır arıyordum.”
    “Biliyorum.”
    “Ama sonunda ben seni değil, sen beni buldun...”
    “...”
    “Seni aramadık yer bırakmadım... Dağlar mı dersin, ovalar mı; yaylalar mı dersin, koyaklar mı... Vurdum kendimi yollara, bir gezgin olup çıktım... Aşmadığım deniz, geçmediğim ırmak kalmadı... Bir faninin aklına gelebilecek her yerde aradım seni... Gece demedim, gündüz demedim... Umudumu hiç köreltmedim çünkü biliyordum... Bir saniye bile olsun tereddüt etmedim, gönlümü bulandırmadım. Ve işte...”
    Daha fazla konuşmadılar... İrili ufaklı pırıltıların kaynaştığı gök kubbenin altında ayağa kalktılar. El ele, gönül gönüle, gecenin içine doğru yürüdüler...
     
  2. Joker7238

    Joker7238 _Pure Love_

    Katılım:
    23 Haziran 2013
    Mesajlar:
    562
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    620
    Meslek:
    Eczacı Teknisyeni
    Yer:
    Batman
    Banka:
    16 ÇTL
    .....
    İlkin Sevgi uyandı. Gün henüz ışıyordu. Fırladı döşeğinden, Hüsran’ı uyandırmadan süzüldü dışarı. Aman Tanrı’m, diye düşündü, bu ne anlatılmaz duyguydu! Sevinçten gözleri yaşardı, bağırası geldi, kendini zor tuttu, ciğerlerine dolu dolu çekti sabah serini havayı. Hemen koşturdu, sevgi çiçeklerinin ortasına, çiyden ürpermiş çimenin üstüne bırakıverdi kendini. Üstünün ıslandığına aldırmadı, kollarını iki yana açıp uzun kirpikli gözlerini yumdu. Bir süre orada öylece yattı... Sonra yekinip kalktı, servinin yanından seğirtip yüz adım ötesindeki, sıkça bitkilerin girişini gizlediği mağaraya daldı. Gözlerinin loşluğa alışmasını bekledi, beklerken yüreğinin atışını duydu duvarlardan yankılanan, gülümsedi. Sonra başladı şarkısına... Ama bu seferki bir başkaydı... Çok başkaydı... Bu seferki, öncekilerden, her günbatımında söylediği, her söylediğinde bir sevgi çiçeği açtıran şarkılarından başkaydı... Buna şarkı denemezdi aslında... Bunu hiçbir ölümlü söyleyemez, hatta rüyalarında bile olsa duyamazdı... Bu ses cennetteki hurilere bile parmak ısırtabilirdi... Belki de onlar bile şu an kendi şarkılarını bırakmış, onu dinliyorlardı...
    Güneş mahmurluğunu üstünden silkip telaşla biraz daha yükseldi. Ağaçların yapraklarında hışırdanan rüzgâr hızını azaltıp esmez oldu. Doğan uçmasını yarım bıraktı, gitti bir kayanın üzerine tünedi, yabanıl bakışları yumuşadı. Cerenler su içmelerini bırakıp koklaştılar. Kuşlar buldukları ilk ağaç dallarına kondular, çifter çifter. Kelebekler, arılar, kanatlı kanatsız böcekler, her bir canlı hepten kulak kesildi bu sese...
    Ve ses başladı tüm dünyayı kaplamaya, teker teker insanların yüreklerini okşamaya. Bu sesi yüreğinde duyumsayan insan, işte o anda içinde bulunan bütün öfkelerden, nefret ve husumetlerden kurtuluyor; bir erkek karısını sevgiyle kucaklıyor; bir anne en tatlı uykusundan kalkıp bebeğinin alnına sıcak bir buse konduruyor; bir kan davalı davasından vazgeçiyor; küskünler barışıyor, sevenler kavuşuyor; cephede bir asker karşısındaki açık vermiş düşmanına o mermiyi sıkmıyordu...
    Sonra ses, dönüp dolaşıp mağaranın duvarlarından içeri akıyor, ayaklarının hemen önünde bir ışık demeti haline gelip, üzerindeki, bilinen bilinmeyen bütün renkleri birbiriyle yoğurduktan sonra yerden yukarı, Sevgi’nin boyu kadar bir çiçek olup fışkırıyor, mağaranın içi yaldır yaldır ışığa kesiyordu...
    Sevgi sustu... İşte bu da Sevgi ile Hüsran’ın çiçeği, onların sevdasıydı...


    .....
    Adam ellerini şakaklarına bastırdı, damarlarını dolaşan kin başını ağrıtıyordu...
    Birden sert bir rüzgâr çıktı, bulduğu her şeyi önüne katıp götürmeye başladı, belleri bükük ağaçlar kurumuş dallarıyla inledi. Uzaklardan kurtlar uludu, çakallar heykirdi, bunlara baykuş ötüşleri karıştı. Sokak lambaları titreşti, söndü söner oldu...
    Adam aynanın karşısına geçti, saçlarını düzeltir gibi yaptı. Aynada o anda küçük, belli belirsiz bir çatlak başgösterdi. Bulmalıydı onu! Bulup bütün bunlara bir son vermeliydi.
    Bir şimşek parıldadı geçti, gök iyice bulandı, bozardı, ardından bir şimşek daha kırıklandı gök gürültüsüyle karışık. Başı boş kediler, sokak köpekleri kaçıştılar, her biri bulduğu bir kuytuluğa sığındı.
    Elini göğsünde şöyle bir gezdirdi, kalbinin üstünde bekletti. Ne güzeldi şu sessizlik! İşte tüm dünya da böyle sessiz olmalıydı! O atışlar, hele hele onların heyecanlıları, sevgiyle coşmuşları hiç duyulmamalıydı. En sevdiği şey, işte bu andaki, şu elinin altındaki gibi olan sessizlikti! Ve bu hep böyle olmalı, ilelebet böyle kalmalıydı! Olmazsa huzur bulamaz, içini dağlayan öfke, yüreğini sıkıştıran haset, gün olur elinin altındaki şu güzelim sessizliği bitirebilirdi. Bunu derken aynadaki hayalin dudaklarına çarpık bir gülücük sinmişti...
    Haşin bir dalga, üstündeki tekneyi aldı havalandırdı, yukarı yukarı savurdu, sonra ansızın bırakıverdi. Tekne direnemedi, bir an için boşlukta asılı kaldı, ardından hoyrat bir çocuğun elinden kurtulup düşen kırık bir oyuncak gibi, düştü aşağısındaki azmış ıslağın köpürtülü karanlığına, imi timi bellisiz oldu...
    Aynadaki çatlak büyüdü, adamın hançeresinden fırlayan korkunç bir kahkaha odanın duvarlarını yokladı, pencerenin aralığından kurtulup dışarıdaki bomboşluğa karıştı.
    Tarlasında çift sürmekte olan gönlü yanık genç elindeki sabanı bıraktı, bastı yürüdü sevdiği kızın evinden yana. Artık beklemeyecekti, sabrı tükenmişti. Kaçırmayacaktı da. Madem onun olmayacaktı, o zaman kimseye yâr etmeyecekti. Kapıyı açan kızın hayretten açılmış gözlerine baka baka çekti kuşağındaki tabancayı, bastı tetiğe, akabinde bir el silah sesi daha doldurdu üzerlerinde o musibet kahkahanın gezindiği tarlaları, bağları... İki beden yığılıp kalıverdi kapının eşiğine, dudaklarının kenarında büyük, bir o kadar da hazin ve yaşanmamış bir sevgiyle.
    Adamın gergin hatları gevşedi, aynadaki kendisine sırıttı. Biraz olsun rahatlamıştı. Artık gidebilirdi... Yeterince vakit kaybetmişti... Çıktı dışarı, kapıyı ardından kapattı... Ayna büyük bir şangırtıyla yere düştü, çaka söne, binlerce parçaya dağılıverdi...
    Sezgileri onu yanıltmazdı ama gene de kolay olmayacaktı. Bu işin ucunu bırakacak değildi... Karşıdan gelen yaşlı bir adamla çarpıştılar, adamcağız sendeledi, düşeyazdı. Adam oralı olmadı. Yaşlı adam elindeki değneği sallayarak ardınca bir şeyler söyledi, sesi rüzgârın sesine karıştı, duyulmaz oldu.
    Bu duygu onu sinirden öldürecekti... Yanından geçen, sarmaş dolaş olmuş genç bir çifti durdurttu, sigarasına ateş istedi. Az uzaklaşmıştı ki, arkasından bir tokat sesi, onu müteakip kızın şaşkın çığlığını duydu, mutlandı... Sevmesinlerdi ne yapalım! Onlara ille de birbirinizi seveceksiniz diye dayatan mı vardı?!.. Değil mi ya!.. Kin, öfke, hiddetten daha güzel olabilir miydi hiç sevmek?.. Kıskançlık, günü dururken, ne demeyeydi muhabbet?.. Husumet gibisi var mıydı? İnsan yanıp tutuşur, geceleri gözünü kırpamaz, başka bir şey düşünemez olurdu... Dostluk hiç bunun yerini tutabilir miydi, ha?.. Ne güzel bir şeydi kalp kırmak! Savaşlar ise en hoşlandığı oyunlardı. Hele ardında bıraktığı yıkım! Tarumar olmuş şehirler, enkazlar... Sıra sıra, üst üste yatan, günlerce kokuşan, kokusu dağlara taşlara, havada uçan akbabalara sinen ve bir daha hiç çıkmayan cesetler... Yiğitlerine ağlayan taze gelinlerin çırpınışı, baba diye diye gözlerinde yaş kalmayan çocuklar!.. Ne doyumsuz bir manzaraydı o!..
    Bir köpek hırladı ondan yana, hemen de kuyruğunu kısıp kaçtı, öcü görmüş gibi saklandı.


    .....
    Bacadan tüten duman salına savrula yükseliyordu... Buralarda, yakınlarda bir yerlerde olmalıydı o... Adam sezilerine kulak vermiş, bir av köpeği gibi yiveleye yiveleye buralara gelmişti. Kulübeye sokuldu, kapısını tıklattı. İçindeki karanlık baş edilemez olmuştu.
    Bugün Sevgi’nin üzerinde bir tuhaflık vardı. Bu tuhaflığı neye yoracağını kestiremiyor, anlam veremediği bu duygu içini daraltıyordu...
    Kapının tıklamasıyla düşüncelerinden sıyrıldı, kapıya yöneldi. Hüsran olamazdı, o kapıyı neden çalsındı ki?
    Adam, Sevgi’yi görür görmez anladı! Bulmuştu işte! Yüreğindeki o soğuk, bir anda bir fırtınaya dönüştü, oradan bakışlarına vurdu, gözleri parladı.
    “Merhaba, küçük hanım...” dedi, gülümseyerek.
    Sevgi de gülümsemeye çalıştı.
    “Merhaba...”
    “Tanrı misafiri kabul edersiniz herhalde?..”
    Tabii kabul edecekti, adı üstünde Tanrı misafiriydi, kapıdan çevirecek değildi ya! Kapıyı iyice açtı, adamı içeri buyur etti.
    “Havalar da iyice serinledi,” dedi adam, ovuşturduğu ellerini sobaya doğru tutarken. “Bayağı da yorulmuşum...”
    Sevgi ses etmedi. İçine garip bir duygu yerleşivermişti birden.
    “Hüsran da neredeyse gelir...” dedi sonra, cılız, titrek bir sesle. Sesine kendi de şaştı. Ne oluyordu? Bu tedirginlik neyin nesiydi? Allah Allah!.. Altı üstü, adamın da dediği gibi, bir Tanrı misafiriydi gelen. Gelip de sobanın başına koşan, üşümüş bedenini ısıtmaya çalışan. Olacak şey miydi şimdi şu düşündükleri? Ne vardı, ne olmuştu ki? Başını iki yana salladı belli belirsiz.
    “Hüsran?!.”
    “Yakacak tedarik etmeye çıkmıştı, biliyorsunuz işte, odun, çalı çırpı filan.”
    “Haa!..” dedi adam. Demek birlikte yaşadığı adamın adı buydu! “O zaman ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim...”
    Gördün mü bak, diye içinden geçirdi Sevgi, surat yaparak adamcağızı incittin. Dağ başında kalmış bir insana şu sobayı çok gördün. Hora geçirmedin.
    “Yoo, olmaz, bırakmam... Karnınız da açtır sizin...”
    “Yok, değil,” dedi adam. “Ben izninizle...”
    “Bir tas sıcak çorba içmeden hiçbir yere gidemezsiniz,” diye üsteledi Sevgi.
    Hemen yere bir örtü yaydı, tahta sofrayı üstüne yerleştirdi, bir perdeyle odadan ayrılmış bölmeye koştu, çabucak da bir tasla döndü. Sobanın üstündeki tencereden aldığı iki kepçe çorbayı içine doldurup kaşla göz arasında sofranın üzerine koydu.
    “Buyrun, afiyetle için!”
    Adam çorbasını yavaş yavaş kaşıklarken, kalkıp gitmek istermiş gibi yapmasının ne denli yerinde bir davranış olduğunu düşündü. Kız hemencecik de üzülmüş, kalması için kendine yalvar yakar olmuştu. Ee, dedi, bunun başka türlü olmasını da beklememişti zaten.
    Çorbası bitmiş, Hüsran denen o adam hâlâ gelmemişti. Daha ne kadar süre ısınıyormuş gibi yapacaktı böyle bu sobanın başında!.. Gelseydi de, o da tamamen emin olsaydı iyi olacaktı artık... Gerçi emindi, ayakları onu alıp kendiliklerinden buraya getirmişti ama yine de... Usulca büzüldü oturduğu köşede, uyuyacakmış gibi kıvrıldı. Tam o esnada kapı açıldı, içeriye temiz bir serinlik doldu. Sevgi yüzünde güller açaraktan hemen Hüsran’ın yanına koştu, onu karşıladı.
    “Hoş geldin yiğidim!”
    “Hoş bulduk,” dedi Hüsran, derken gözü içerdeki yabancıya takıldı. “Yeşil gözlüm,” diye kulağına eğilip fısıldayarak tamamladı lafının gerisini.
    “İçerde bir Tanrı misafirimiz var,” dedi Sevgi. “Hele sen gir içeri, geç sobanın karşısına, ben de sana hemencecik bir çorba getireyim.”
    Adamın yüzü, onların daha bu ilk görüşmelerinde karardı, içinde kıskançlık uç vermeye başlamıştı bile. Bozuntuya vermemeye çabalayarak, yüzüne hafiften gülümseyen maskesini takıverdi. Demek, sezgileri doğruydu! Öyle olmasa bunların birbirleriyle böyle sevgiyle, saygıyla konuşmaları ne mümkündü!.. Onun bulunduğu yerde ot bitmez, tomurcuk açmazdı... Sevgiler o saat tükenir, mutluluklar körelirdi. Bir de şunlara bakındı hele!..
    Hüsran gelip adamın karşısına oturdu, halini hatırını sordu. Adam pek konuşkan değil, diye düşündü, üstünde durmadı, Sevgi’nin getirdiği çorbasını içmeye koyuldu. Onun da üstüne bir tedirginlik çöküvermişti. Adamın bakışları bir tuhaftı... Nasıl anlatmalıydı? O donuk bakışların arkasında başka bir şey vardı... Gizli, açığa çıkmasının istenmediği bir şey... Sonra vazgeçti bu düşüncelerinden, azıcık da kendisine kızdı. Bir konuk hakkında ne biçim düşünüyordu...
    Kısa süreli, zorlama olduğu her halinden anlaşılan bir hoşbeşten sonra adam müsaade isteyip ayaklandı. Gitmesi gerekti! Bir an evvel terk etmeliydi burayı! Şurada, sevgiyle çarpan şu iki yüreğin tıpırtısını duymak onu çıldırtabilirdi! Evet, duyuyordu onları, hem de ta iliklerinde... Dayanamayacaktı artık!
    Adam çıkmadan önce, kapının eşiğinde durup öyle bir baktı ki, hem Sevgi’nin hem de Hüsran’ın yüreği titredi. Sonra hızlı adımlarla karıştı gitti akşamın ıslak karanlığına.


    .....

    Neden, neden, neden?.. Adam bu soruyu kendi kendine sorup duruyor, her soruşunda sinirden soluğu tıkanıyordu. Neden onlara bir etkisi olmuyordu ve neden onların yürekleri de diğerlerininki gibi o anda öfkeye batmıyor, birbirlerine bakan gözleri kin kusmuyordu? Nedendi? Nasıl oluyordu? Sorusuna yanıt bulamıyor, bulamadıkça iyiden iyiye delleniyordu. Ama biliyordu... Hep O’nun başının altından çıkıyordu... O yüzündeki gülücük sahte, gözlerindeki ışıklar sahte karının başının altından... Solduracaktı o sevgiyi... İçindeki kızgınlık öyle bir hal almış, öyle bir hal almıştı ki, kendine hâkim olmasa hemen şu anda çat diye ta orta yerinden çatlar, un ufak olabilirdi.
    O kızıp köpürdükçe gök iyice kararıp bozarıyor, inceden inceye yağan yağmur azıyor, rüzgâr uğultularla ağaçları yerlere dek eğiyor, onları inildetiyordu.
    Adam şimdi, bir yandan garip sesler çıkararak bağırıyor, lânetler okuyor, bir yandan saçını başını çekiştiriyordu. Bağırtıları dalga dalga göğe yükseliyor, dağları, ovaları aşıp, duyan her türlü canlıyı birbirine düşürüyordu. Adam bunu hissediyor, hissettikçe sesi daha bir ürkünç, daha bir kötülükçül çıkıyordu. Artık sadece bağırmıyor, hem hırıltılarla karışık gülüyor, hem acı acı uluyordu...
    Sesin eriştiği bir kedi yattığı yerde birden kulaklarını dikti, tısladı, onu şimdiye dek hep el üstünde tutmuş, hiçbir vakit yiyeceğini aksatmamış yaşlı sahibesinin kendisini sevmekte olan elini cırnaklayıp kanlar içinde bıraktı, sonra kaçıp girdiği kanepenin altından vahşi vahşi baktı.
    Hırsızlık için girdiği evden sessizce çıkmak üzere olan hırsız durdu, geri döndü, ben ne yapıyorum bile demedi, paldır küldür daldı evin yatak odasına, başladı elindeki bıçağı yorganın altındaki o iki bedene rastgele saplamaya... Sapladıkça keyifleniyor, keyiflendikçe habire daha büyük bir arzuyla saplıyordu.
    Adam nihayet sustu. Beynini teslim alan öfkesi bir nebze olsun yatışmıştı. Şimdi sızlanmak vakti değildi... Şimdi oturup düşünmeli, o aşkı yerle bir etmenin yolunu bulmalıydı. Yoksa böyle bağırıp çağırmakla hiçbir şey elde edemezdi. Olsa olsa bir-iki mendeburu etkileyebilirdi. Ama bu onun dişinin kovuğuna bile gitmezdi. Dünyadaki bütün umutları, beklentileri; bütün arkadaşlık ve dostlukları; sonra, evet sonra da sevgiyle ilişiği olan herbir şeyi dumura uğratmalı ve en nihayetinde de sevginin kendisinin köküne kibrit suyu dökmeliydi...
     
  3. Joker7238

    Joker7238 _Pure Love_

    Katılım:
    23 Haziran 2013
    Mesajlar:
    562
    Beğenileri:
    2
    Ödül Puanları:
    620
    Meslek:
    Eczacı Teknisyeni
    Yer:
    Batman
    Banka:
    16 ÇTL
    .....

    Pustuğu kayanın arkasından boynunu uzattı, elini gözlerine siper etti. İşte, kulübeden çıkmışlardı. Ne kadar da çok uyuyorlardı! Sevgi, Hüsran’a sarıldı, adamın gözleri kinle kısıldı, mutlulukları ta buradan bile belli oluyor, diye düşündü. Hüsran uzaklaşırken döndü, Sevgi’ye el salladı, kan adamın beynine sıçradı. Daha fazla bakamadı, elleriyle yüzünü kapattı. İçindeki öfke damarlarını sızıldatıyordu. Umarım bu son el sallayışın olur dedi, dişlerini gıcırdattı. Gidişin olsun da, dönüşün olmasın diye ilendi. Gözlerini kadına dikti, her hareketini izlemeye başladı. Bütün her şey işte bu kadındaydı... Bundan emindi...
    Gün akşama kavuşana dek o bir çift göz Sevgi’yi izledi, hiç bıkmadan, hiç usanmadan. O nereye gittiyse, o gözler de onu takip etmişlerdi. Artık güneş yorulmuş, gölgeler uzamıştı. Adam kayda değer bir şey görememenin kızgınlığıyla yanıp tutuşuyordu. Koca bir geceyi ve peşinden koca bir günü burada, bu ayazda geçirmiş ama henüz hiçbir şey geçmemişti eline... Ama sabretmeliydi, buna mecburdu. Emelini gerçekleştirmenin yolu sabırdan geçiyordu. Sabreden derviş, muradına ermiş’ti... Bu ‘derviş’ benzetmesi hoşuna gitti, pis pis sırıttı.
    Sevgi bir ara dudaklarındaki şarkı mırıltısıyla kulübeye girdi, omzunda pembe bir şalla geri geldi. Pembe, diye söylendi adam. Breh, breh, amma da yakışmıştı yani... Bu kadın milleti de ne acayip oluyordu. Niye pembeydi de siyah değildi? Ya da niye renksiz değildi? Aslında en güzeli renksiz olan renkti. Sonra, bırak şimdi renklerle dalaşmayı, dedi kendi kendine, bak kadın yel yepelek bir yerlere gidiyordu. Hemen sindiği yerden atıldı, kadının peşine düştü.
    Sevgi koşar adımlarla servinin yanından geçti, sayıları iyice artmış, boy boy olmuş sevda çiçeklerinin oraya geldi, azıcık soluklandıktan sonra etrafını sevince, adamın kara yüreğini ise öfkeye boğan o sıcacık, o yumuşacık şarkılarından birisini söylemeye başladı. O söyledikçe çevresindeki çiçeklerin renkleri daha bir canlanıyor, daha bir parlaklaşıyordu. Şarkısı bittiğindeyse çimenlerin arasından rengarenk yeni bir çiçek daha filizlenmişti. Adam gözlerini inanamayarak kırpıştırdı. Demek buydu ha!.. Dünyadaki o kahrolası sevgilerin kaynağı buydu demek!.. Nasıl olmuştu da şimdiye dek bunu akıl edememişti? Vay sersem kafam vay dedi, kafasını yumrukladı.
    Sevgi gittikten sonra adam hiç vakit geçirmeden o sevgileri yeşerten çiçeklerin arasına daldı, muleta görmüş azgın bir boğa gibi onları ayaklarının altında ezdi, çiğnedi, üzerlerinde tepindi. Kimilerini çekip yoldu, kendisine bakan ayın hüzünlü, donuk çehresine doğru kökleriyle birlikte savurdu. Bunları yaparken garip bir şehvetle yamulmuş ağzından salyalar akıyor, durmadan yakası açılmadık küfürler ediyordu. Bir ara durur gibi oluyor, kendi kendine bir şeyler söyleniyor, sonra birden solundaki çiçeğin üstüne hücum edip onu paramparça ettikten sonra anında sağındakinin üstüne atlayıp tekmeliyor, böyle böyle kendini kaybetmiş bir halde nazenin çiçekleri bir bir örseliyor, tahrip ediyordu. Sonuncu çiçeğin yapraklarını tek tek kopardıktan ve başını ayağıyla eze eze toprağa gömdükten sonra duruldu adam. Yüzünde hafiften bir gevşeme görüldü, iki eliyle mintanının önünü açtı, bağrını aya döndü, kızgın teri göğe doğru buğu buğu yükselirken sürekli ‘alın size çiçek, alın size sevgi’ diyordu...


    .....

    Devrisi gün kimse kimseye selâm vermedi, kimse diğerine ‘günaydın’ demedi. İçlerinden gelmedi. Herkes birbirine burun kıvırdı. Dedikodu aldı başını yürüdü, büyüğün küçüğün içinde haset kol gezmeye başladı. Herkes nedenini bilmediği halde birbirinin kuyusunu kazmanın düşüncelerine yatmış, başkalarının gözünü oymanın vereceği hazzı şimdiden yaşamaya başlamıştı. İnsanların arasındaki sevgi bitmiş, anlaşılmaz bir nefret yüreklere egemen olmuştu. Kapılar komşulara açılmaz, çocuklar sokak aralarında oynamaz, top koşturmaz olmuştu. İnsanlar yardımlaşmayı bir külfet addetmeye, zenginler yoksulları daha bir sömürmeye, ellerindeki son lokmalarını bile onlara çok görmeye başlamışlardı. Güçlüsü düşkününü, düşkünüyse kendisinden daha düşkününü ezmeye bayılır olmuştu. Kimse de kalkıp neden biz böyle olduk demiyor, yaptığı kötülükleri vicdan terazisine koymuyordu. Geceler huzursuz geçiyor, eşler birbirlerine sırtlarını dönüp yatıyor, daha olmadı odalarını ayırıyorlardı...
    Gelgelelim, bunca zaman geçmesine karşın ne Sevgi ne de Hüsran’da en ufak bir değişme olmuştu... İşte adam bunu anlayamıyordu! Nasıl oluyordu da bu ikisi hâlâ birbirlerini bu denli sevebiliyorlardı? O kadın yine her akşam yaptığı gibi oraya, o çiçeklerin olduğu yere gitmiş, harap edilmiş çiçekleri ilk gördüğünde oturup iki gözü iki çeşme ağlamış, söylemeye çalıştığı sevgi şarkısı ses olup boğazının boğumlarından çıkamamıştı. O gece, bütün gece durmadan ağlayıp hıçkırmış, buna Hüsran bile engel olamamıştı. Ondan sonraki akşam yine o yere gidip şarkı söylemeye çalışmış ama yüreğindeki derin acı, kalın, kıvrım kıvrım bir yılan olup boğazına çöreklenmiş ve bunu her defasında imkânsız kılmıştı. Sevgi artık şarkılarını söyleyemez olmuş, gönlü koparılan sevgi çiçekleri misali solmuştu.
    Tamam, kadın şarkı söyleyemez, o çiçekleri açtıramaz olmuştu... İyiydi, güzeldi ama ya o herifle aralarındaki sevgi?.. Ona niye bir şey olmuyordu?.. Bu işte bir bit yeniği vardı ama neydi?
    Üçüncü gün, güneş yerini usul usul, hiç belli etmeden akşama bırakırken yüreği hopladı Sevgi’nin birden... Nasıl olmuştu da aklına gelmemişti? Hemen fırladı yerinden, sırtına zehirli birer ok gibi yapışmış bakışları fark etmeden, bir solukta mağaraya ulaştı. Allah’a şükür, dedi, dua etti. Sevda çiçeği tüm haşmetiyle, tüm canlılığıyla olduğu yerde ışılayıp duruyordu. Gitti, önünde diz çöktü, gövdesine elini sürdü, sevdi...
    Sevgi mağaradan çıktıktan sonra, adam sinsice içeri daldı. Gördüğü manzaraya önce çok şaşırdı, sonra öfkelendi. Günlerdir, gecelerdir kendi kendine sorduğu soruların yanıtı işte karşısında, onunla alay edercesine nazlı nazlı arzı endam ediyordu. Öfkesi tez dindi, sevinçle ellerini ovuşturdu. Sakince çiçeğe yaklaştı, ağzında yılık bir gülücük, gitti yapraklarını birer birer okşadı, anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Sonra birden ipinden boşanmış kudurgun bir it gibi saldırdı güzelim çiçeğe. Neresi denk gelirse orasını çekti, kırdı, kopardı. Ağzından taşan köpürmüş tükürükler üstüne başına sıçrıyor, gözleri yuvalarından uğrayacakmış gibi beleriyordu. Bu eşitsiz kıyım ne kadar sürdü fark etmemişti, yorulduğunu hissetti, durdu. Bayağı terlemişti. Çiçekten bir-iki adım uzaklaştı, soluk soluğa yere bağdaş kurdu, ağzının kıyısına çiçeğin ince parçalarından birini yerleştirdi, keyifle gevelemeye başladı. Eserini artık zevkle seyredebilirdi...


    .....

    Ertesi gün, Sevgi içinde tuhaf bir huzursuzlukla yatağında döndü, kolunu Hüsran’ın yattığı yana uzattı, eliyle bir-iki yokladı. Sonra telaşla gözlerini açtı. O da ne? Hüsran’ın yerinde o her zaman sevda ezgileri üflediği kavalı duruyordu sadece... Soğuk bir ter boydan boya dolaştı bedenini. Koşarak dışarı çıktı, “Hüsran, Hüsran!..” diye bağırdı. Kulübenin çevresini dolandı, geldi. Yoktu! Ses de vermiyordu! Bunun ne anlama geldiğini çıkartamadı. Ani bir kararla başladı mağaraya doğru koşmaya. Düştü, kalktı, gene koştu, bacakları feldir feldir girdi karanlık mağaradan içeriye. Girmesiyle, gördüğü sahne karşısında bayıldı bayılacak gibi oldu... O güzelim çiçeğin herbir parçası bir yana dağılmıştı! Aynı öteki çiçekler gibi! Ne olmuştu? Bunu kim yapmıştı? Bunları bile düşünecek halde değildi. Bir hamlede çıkıp terk etti artık içerisi sevda ışığına batmayan mağarayı... Onu bulmalıydı! Bir yandan deliler gibi koşuyor, öte yandan avazı çıktığınca Hüsran’ın adını ünlüyordu. Sesi sisler arkasındaki dağlardan dönüp geri geliyor, “Hüsran’ı bulamadım, onu göremedim” diye kulaklarında çınlıyordu...
    O gün bütün gün, yağmur demedi, soğuk demedi koştu, Hüsran’ını aradı, bağırdı. Sonra sesi kısıldı, o yine durmadı, bu kez fısıldadı yine de aramasını bırakmadı. Her ağacın arkasına, her çalının altına, olacak olmayacak her yere baktı. Kayaların kuytuluklarını dolandı. Soluklanmayı aklının ucundan bile geçirmeden oraya buraya çılgınca koşturdu. Gördüğü böceklere, kelebeklere onu sordu. Bir ağacın dalında oturan doğana yalvardı, bana yardım et, dedi. Gece akşamla nöbet değiştirirken kulübeye döndü, kendini bomboş yatağa boylu boyunca bıraktı. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini yumdu, Hüsran’ın yastığını koynuna çekti, sıkı sıkıya sarıldı...
    Sevgi’nin dayanacak gücü kalmamıştı artık. Kaç gün, kaç gece olmuştu? Her saniyesi Hüsran’ı aramakla geçmiş, yemekten içmekten kesilmiş, yaşama isteği kalmamış, her an ona artık bir işkence olmuştu. Her sabah, daha tanyerleri ışımadan kalkmış, kendini yollara vurmuştu ama hepsi beyhudeydi!.. Hüsran yer yarılmış da içine girmiş, gaiplere karışmıştı...


    .....

    Bir ikindi vakti sessizce terk etti kulübeyi... Avurtları birbirine geçmiş, gözleri çökmüş, altları kapkara kesilmişti. Saçı başı darmadağınıktı. Başı önde, arkasına dönüp bakmadı bile, kapıyı da kapatmadı. Yüreğinde zorlu bir yas, dilinde Hüsran’ın adı, aldı yürüdü. Ortalığa meşum bir sessizlik çökmüş, bütün yaratıklar, bütün dünya bu sessizliğe teslim olmuştu... Çayıra geldiğinde, havada daireler çizip bir o yana bir bu yana delirmişçe uçan, uçarken tuhaf sesler çıkaran doğanın farkına bile varmadı. Ağaçlar üşür gibi ürperdiler, yaprakları titredi. Güneş, gölgelerini Sevgi’nin üstüne vura vura geçip giden kara kara bulutların ardından bir görünüyor bir yitiyor, o bile aslında hiç görünmek istemiyordu...
    Derenin üstündeki köprüyü geçti, karşısındaki tepenin beline bir sevgili gibi sarılmış yolu tırmanmaya başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Bildiği tek şey bu yaşamın Hüsran’sız hiçbir şey ifade etmediğiydi. Tepenin doruğuna varınca şöyle bir durakladı, bir umutla arkasına baktı. Hayır, yoktu! Ve artık hiç gelmeyecekti! Demek bu denli kolaydı, ha?.. Demek bu denli yanılmıştı, ha?.. Demek... Düşünceleri beynini acıttı; söylemek, haykırmak istediği sözleri boğazını bir ağı gibi yaktı. Bakışlarındaki ölgün ışıltının son kırıntıları da sönüverdi, alnı kırış kırış oldu. Artık hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Niçin düşünsündü ki?.. Tek istediği vardı... İçindeki karşı konulamaz dürtüye uyarak önündeki boşluğa doğru bir adım attı, bunu yaparken gözlerinden kurtulmak isteyen yaşları da özgür bırakmıştı...
    Saçları, entarisinin etekleri yukarı doğru uçuşurken, bedenini yalayıp geçen, kulaklarında “Hüsran, Hüsran” diye uğuldayan yel, aynı anda her yanı kaplayan o iğrenç, insanı hayvanı korkuya salan kahkahaları duymasını sanki bilerek engelliyordu... Hüzünlü gözlerinin son gördüğü şey ise, ölmekte olan bir sevginin (Sevgi’nin) hemen önünden denize karışırken pırıltılanan gözyaşlarıydı...


    .....

    İşte o günden sonra hepimizin; insan olan her insanın, sevgiyi yüreğinin ta en derinlerinde duyumsayabilen herbirimizin, sevindiğimizde, ağız dolusu güldüğümüzde, birisini en içten duygularla sevdiğimizde gözlerimizden yaşlar gelir olmuştur... Biz buna “sevinç gözyaşları” demişiz... Belki de doğrusu “Sevgi’nin gözyaşları” olmalıydı... Ne dersiniz?...
     

Sayfayı Paylaş