1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Şeytan İle Rahip ....

Konusu 'Hikayeler / Efsaneler' forumundadır ve Çirkin Kral tarafından 2 Kasım 2006 başlatılmıştır.

  1. Çirkin Kral

    Çirkin Kral Forum Tutkunu

    Katılım:
    4 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.948
    Beğenileri:
    23
    Ödül Puanları:
    1.880
    Meslek:
    Gümrükçü
    Yer:
    istanbul
    Banka:
    62 ÇTL
    FAKİR BİR ŞİMAL KİLİSESİNDE
    ŞEYTAN İLE RAHİBİN MACERASI

    İlkönce yağmurla
    sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.
    Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.
    Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.
    Topraktan nefret duyarak
    — halbuki köylüydü birçoğu —
    tıraşlı ve korkak
    çapalıyorlardı patatesleri.
    Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana
    köy kilisesinden gelen çan sesleri.

    Pazardı.
    Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı
    kadınların değil,
    içlerinde büyük memeli kızlar,
    ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.
    Maviydi gözleri.
    Başları önde,
    kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.
    Terliydiler.
    Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.
    Kürsüde muhterem peder
    «beyannameyi» okuyordu,
    — gözlerini gizleyerek —.
    Renkliydi pencere camlarından biri.
    Bu camdan içeri giren güneş
    duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde
    eski bir kan lekesi gibi.
    Ve hiçbir zaman
    doğurmamış olan
    göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :
    başı öyle büyük
    o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları
    hazin ve korkunçtu.
    Önlerinde kandil yanıyordu
    eski
    sert
    ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

    İki adam boyundaydı tahta heykel.
    Şeytan saklanmıştı arkasına
    — kaşları çekik, sakalı sivri,
    Mefistofeles olması muhtemel,—-
    ve âlim bir tebessümle
    dinliyordu muhterem pederi.
    «— Avrupa'nın bekası,
    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)
    Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

    Dinliyordu Şeytan
    sivri sakalında keder
    ve âsi ve selîm aklına
    dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

    Okuyordu rahip :
    «— Avrupa milletleri el ele verip
    harbediyoruz,
    ve mutlak imha edeceğiz
    medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

    Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini
    ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip
    kaldırdı elini
    rahibe doğru
    — etsizdi, uzundu bu el,
    hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

    Ve ne olduysa o anda oldu işte.
    Renkli camın altındaki kadın
    çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.
    Memeleri ağırdı
    ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.
    Düşürdü kâadı muhterem peder
    ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :
    «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
    Harbediyoruz,
    fuhşun bekası için,
    kerhane kapıları kapanmasın diye.
    Ve sen orda, arkada
    içinde beyaz entarisinin
    bir erkek çocuğu gibi duran,
    sen orospu olacaksın kızım.
    Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler
    büyük şehirlerimizden birinde.
    Baban dönmeyecek
    Yatıyor şimdi yüzükoyun
    çok uzak bir toprağın üzerinde.
    Şimdi kan içindedir
    etli, kalın kulaklar
    ve ince kollarının dolandığı boyun.
    Yattığı yerde yalnız değil.
    Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

    Kendi sesinden ürkerek
    sustu rahip.
    Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.
    Kadife ceketli bir erkek
    — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin —
    bir şeyler söylemek istedi.
    Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,
    rahibe : «Devam et,» — dedi.
    Ve muhterem peder
    başladı tekrar konuşmaya :
    «— Harbediyoruz :
    pazar ve mal nizamının bekası için.
    Kömür, lâstik ve kereste,
    ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti
    satılmalıdır.
    Patiska, benzin
    buğday, patates, domuz eti
    ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
    satılmalıdır.
    Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun
    ve ihtiyarlığın emniyeti
    satılmalıdır.
    Şan, şeref ve saadet,
    ve
    kuru kahve
    topyekun pazar malı olup
    tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.
    Harbediyoruz :
    harbi bitirdiğimiz zaman
    aç, işsiz ve sakat
    — harp madalyasıyla fakat —
    köprü altında yatılmalıdır...»

    Yine sustu muhterem peder.
    Şeytan emretti yine :
    «— Naklet onun macerasını,
    o ne idi, ne oldu, anlat...»

    Ve anlattı rahip :
    «— Onu hepiniz hatırlarsınız,
    toprağın içindeki bir patates tohumu gibi
    fakir,
    çalışkan
    ve neşesiz geçti çocukluğu.
    Sonra uyandı birdenbire
    on yedi yaşına doğru.
    Yine fakirdi, çalışkandı.
    Fakat aylarca gidip
    bulutsuz bir denizde
    altında sönük yelkenlerin
    sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın
    yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...
    Mahallede sesi en güzel olan insandı
    ve en güzel mandolin çalan.
    Hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?..
    İçinizde kimin kalbini kırdı,
    kime yalan söyledi,
    sarhoş olduğu vaki midir,
    ve kiminle dövüştü?
    Çocuklara saygısını
    ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?
    Belki biraz kalın kafalı
    fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz
    onu geçen sene harbe gönderdik.
    Şimdi gerilerinde cephenin
    işgal altındaki bir köyün odasındadır.
    Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul
    bir tahta masanın üzerinde.
    Beli çıplak
    pantolunu dizlerinde
    başında miğfer
    ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.
    Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu
    direkte bağlı bir erkek.
    Dışarda yağmur yağıyor
    ve uzaktan uzağa motor sesleri.
    Kadını masadan yere iterek
    doğrulup çekti pantolonunu...
    Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,
    hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?»

    Yine birdenbire sustu muhterem peder.
    (Susabilmek bir hünerdir
    insanın ağzından çıkan sözler
    kendine ait olmazsa.)
    Fakat tahta Meryem'in arkasından
    yine emretti Şeytan :
    «— Rahip, devam et,» — dedi.
    Ve devam etti rahip :
    «— Harbediyoruz.
    Çalıştırılan insan yığınları
    birbirine devrederek zinciri,
    karanlık ve ağır,
    beton künklerin içinde akmalıdır.
    Ve sen kocakarı
    — ön safta, solda, diz çöküp
    yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan —
    seni temin ederim ki
    kilise kapısında oynayan torunun
    — beş yaşında,
    başı altın bir top gibi yuvarlak —
    dedesi,
    senin kocan,
    babası,
    senin oğlun
    ve komşuların gibi
    kömür ocaklarında çalışacak.
    Hiçbir şeyi
    ümit etmemeyi
    öğrensin.
    Bu maksatla
    uçuyor bombardıman birliklerimiz
    tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp
    iki gergin kanatla.
    Ve motorlarına benzinle beraber
    belki bir parça keder dolarak
    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),
    uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak
    bombardıman birliklerimiz
    birbiri ardından giden dalgalar halinde...
    Harbediyoruz :
    öldürdüklerimizin sayısı
    — bizden ve onlardan
    aralarında meme çocukları da var —
    şimdilik
    beş altı milyon kadar.
    Harbediyoruz :
    kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.
    Harbediyoruz :
    parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde
    hapisane demirleri...»

    Hakikat çok taraflıdır.
    Fakir bir Şimal kilisesinde
    — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa —
    fakir bir papaz
    onu o kadar uzun anlatamaz.
    İnzibat kuvvetleri aldı haberi
    — kadife ceketli orman bekçisinden —
    gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.
    Ve asfalt yolun üzerinde
    arasında silâhlı iki adamın
    giderken muhterem peder
    Şeytan baktı arkasından :
    çekik kaşlarında ümit
    ve sivri sakalında keder.
     

Sayfayı Paylaş