1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Şiirin Tarihi

Konusu 'Şiir' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 5 Eylül 2008 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.180
    Beğenileri:
    4.772
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    369 ÇTL
    İlk şiirler dini kaynaklıdır. Din adamları halka dini inanışları aktarabilmek, onları heyecana getirebilmek için ses benzerlikleri ile duygulu bir anlatım tarzı geliştirmişlerdir. Nesire yakın olan bu tarz iptidai şiirler, zamanla tekâmül etmiştir.

    Söz sihir gibi tesirlidir. Sözün sihir gücünü artırmak için şiir kullanılmış ve din adamları ile başlayan şiirler günden güne gelişmiştir. Öyle ki cahiliye devri Araplarında şiir zirve noktalara çıkmış, insanlar birbirlerine irticâlen söyledikleri şiirlerle hitap eder olmuştur. Cahiliye döneminde senenin belli mevsimlerinde düzenlenen panayırlarda şiir yarışmaları da yapılır ve birinci gelen şiirler Kabe’nin duvarına asılırdı. İşte şiirin ve sözün bu derece ileri seviyede olduğu bir topluma inen Kur’an ayetleri, bütün şiirleri ve bütün sözleri aciz bırakan bir mucize oldu.

    Kur’an-ı Kerim, alabildiğine başı boş olan şiire de bir ölçü getirdi. Yapmadıkları şeyleri söyleyen, her vadide şaşkın şaşkın dolaşan şairlere ancak sapıkların tabi olabileceğini ifade ederken iman edip, yararlı işler gören, Allah’ı çok anan ve zulmedildikleri zaman bu zulme cevap verenleri bunun dışında tuttu. Böyle bir şairlik makbuldü. Rasulullah (S.A.V.) Efendimiz, Daha önceleri dili ile İslam’a saldıran Kab bin Züheyr’i yazdığı “Banet Suad”isimli kaside vesilesi ile affetmiş ve ona hırkasını hediye etmiştir.

    Şanlı ecdadımızın da hayatında şiir çok önemli bir yere sahipti. Öyle ki Osmanlı yaşantısı demek şiir demek, Osmanlı demek de şair demekti. Osmanlı şiirinin kaynağı da dini idi. Kur’an-ı Kerim ayetleri, Hadis-i Şerifler, dini ilimler, İslam tarihi, peygamber kıssaları, mucizeler ve kerametler Osmanlı şiirinin muhtevasını oluşturuyordu. Ayrıca her şairin divanı tevhit (Allah’ın birliğini anlatan kaside) ile başlar, ardından münacaat (dua), ardından da naat (Peygamber Efendimize övgü) yer alırdı. Bu sıra hiçbir şekilde bozulmazdı. Bugün bile bizlerin ulaşamadığı nice kimselere bu şiirler güzel öğütler vermeye devam ediyor.

    Günümüzde ise şiir hem konu hem de şekil itibariyle çok fazla çeşitlilik göstermektedir. Osmanlıdaki gibi din, ahlak ve hakiki aşk konularında yazan şairlerimiz olduğu gibi maalesef pek çok sayıda da insanları saptırmak üzere kalem oynatanlar var. Bu hengamede bizlere düşen vazife kendi şairlerimize ve bizim hayatımızı yansıtan şiirlere sahip çıkmak ve şairlerimizin sayısını artırmaktır. Şiire ve sanata karşı maalesef çok duyarsızız. Şiir ve sanatla ekseriyetle dini hayat tarzını benimsemeyen kimseler uğraşmakta ve bu kimseler şiiri ve sanatı kullanarak insanlara düşüncelerini empoze etmektedirler. Şiir ve musikinin insanlara tesir bakımından hiç yabana atılmayacak büyük bir tebliğ vasıtası olduğunu unutmayalım.



    -alıntı-
     
  2. zemheri

    zemheri Usta

    Katılım:
    23 Ekim 2008
    Mesajlar:
    742
    Beğenileri:
    11
    Ödül Puanları:
    630
    Meslek:
    öğrenci
    Banka:
    6 ÇTL
    Şiirimizin tarih yolculuğu

    Türkler Orta Asya'da ozanların kopuz eşliğinde söyledikleri destanî dönemlerden sonra hemen daima komşuluk yaptıkları medeniyetlerin etkisinde kalarak şiir yazmışlardır.
    Hece vezniyle ve yarım kafiyeli dörtlükler halinde kaleme alınan en eski ve saf Türk şiirinden sonra Türk insanının estetik zevkini tam altı yüz yıl boyunca, Arap ve Fars şiirinin etkisinde gelişen Divan şiiri temsil etmiştir. Kendine özgü sanat anlayışı ve nazım şekilleriyle mücerret konuları müşahhas örneklerden yola çıkarak anlatan ve fevkalade manzumeler ortaya koyan bu anlayış İslam medeniyeti dairesinde gelişmiş ve bütün ortaçağ şiirleri gibi duyguların ağır bastığı rahmanî bir edebiyatı dillendirmişti. Aruz vezniyle yazılıyordu ve nazım birimi zengin kafiyeli beyitler idi. Kuralları vardı; belli sanat anlayışıyla hareket etmek zorundaydı. Bu kadar sınırlamaya rağmen o eski şairler bu edebiyat sayesinde muhteşem eserler ortaya koydular, yüksek medeniyetlerinin gereği olan sözleri başarıyla söylediler. Onları başarılı kılan şey, aslında ait oldukları medeniyetin zenginliğiydi. Bilim ve sanatın fevkalade üst düzeyde millî örneklerle kendini gösterdiği ilk dönemlerde (Fatih'ten Kanuni'ye kadar) klasikleşen yapı, yüzyıllar akarken toplumun aynası olacak bir edebiyatı ortaya koymuştu. Aynı zaman süresince, okur yazar muhitlerin ve münevver sınıfın uzağında da bir halk şiiri ve tekke şiiri kendi mecralarında akmaya devam ederek onun mütemmim cüzü olan bir medeniyete ruh verdiler, renk kattılar.

    XIX. yüzyılda Batı medeniyeti etkisinde gelişen Tanzimat şiiri toplum eksenli bir söyleme sahip olup vezin, kafiye ve şekillerde fazla bir değişme olmamasına karşın şiirin muhtevasında duyguların yerini düşünce almıştı. Artık şairler kadar edib ve muharrirler de önemliydi ve toplumsal olan her şey edebiyatın, şiirin içine girmekteydi. Ardından gelen Servet-i Fünun akımı mânâ ve ruh bakımından Tanzimat'ın geliştirdiği fikirlere mutabakat göstermekle birlikte klasik şiirin nazım şekillerini Batı tarzı formlarla (sone, terzarima, rondo, triyole vb.) değiştirdi ve daha da ileri giderek güzel sanatların diğer dalları olan musıkî ile resmi şiire soktu (Şiir sözcüklerle yapılmış bir resimdir – Cenap Şahabettin). Servet-i Fünun döneminde, yüzyıllardır tatbik edile gelen nazım şekilleri ve türler edebiyat dışı kalmıştı. Fecr-i Ati şiiri Servet-i Fünun'a bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen simgeler kullanmak ve maksadı sembollerle anlatmaktan öte şiir sanatında bir değişiklik yapamadı. Zaten bu yüzden pek uzun sürmedi ve etkisi de kalıcı olamadı. Ardından gelen Milli Edebiyat akımı, daha idealize edilmiş fikirler öne sürdü. Aruzu tamamen dışlayıp öz Türkçe'nin şiir ölçüsü olan hece veznini öne çıkarmak başlı başına bir devrim idi, lakin onlar da bunu yaşatamadılar, dörtlükler halinde yazdıkları şiirlerde sade bir dil kullanmak ve yerli konuları işlemek yolunda çaba göstermekten öte gidemediler. Yedi Meş'aleciler adıyla bilinen bir başka edebiyat akımı ise Türk şiirine yeni bir ufuk açamadan eriyip gitti. Cumhuriyet devrimlerinin toplumu değiştirmeye başladığı 1930'lu senelerin başlarında bu sefer Garipçiler ortaya çıktı. Garip akımı Türk şiirinde hakiki bir devrim yaparak vezni ve kafiyeyi ortadan kaldırmıştı. Temsilcileri, gündelik dil ve basit hayat anlatımları içinde özgür şiiri bulmaya çalışıyorlardı, ama bunu başarmak çok da kolay olmuyordu. Çeyrek yüzyıl müddetle bu tür şiirler bütün dergilerin ve gazetelerin sütunlarında boy gösterdi. Sonra gelen İkinci Yeni kuşağı ise sürrealizmden etkilenerek eskiye yeniden dönmek zorunda kaldı ve bir tür neo-klasizm akımı başlattı. 1970'li yıllarda Türk şiirinin politik amaçlara yönelik olarak ekseninden çıkarıldığı söylenebilir. Bu dönem, "sanat toplum içindir" sloganının bütün şiir tarihimiz boyunca en ziyade söylendiği değişim ve dönüşüm yıllarına denk düştü. İdeolojiler çağının geride kalmasıyla birlikte şiir yeniden kıvam tutmaya, sanatkârane mısralar görünmeye başladı. Modern Türk şiiri, artık belli bir akım veya kural kaydında olmadan kendini ifade edebilmektedir. O kadar ki, klasik edebiyattan ilham alan şiirler yanında gazel veya rubailer de yazılabilmekte, halk şiirinden esinlenen hece ölçüsüyle manzumeler düzenlenebilmekte, Batı şiirine benzer şiirler dergi sayfalarında yer almakta veya serbest nazmın imkânlarını, sanatın özgürlüğü olarak yorumlayan çeşit çeşit dizeler, beyitler, dörtlükler, manzumeler çevremizi kuşatmaktadır.

    Velhasıl edebiyatımız adına bu çağın şairlerine güveniyoruz.

    BERCESTE:

    Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar

    Bir nağmedir Hicaz'da uşşâkdan kopar

    Naili

    İlk anlam: Ey sevgili! Senin mahallende kopan çığlıklar sana hasret çeken gönüllerin eseridir. O öyle bir nağmedir ki sanki Kâbe'ye varmış hak âşıklarının ağlayışlarını andırır.

    İkinci anlam: Ey sevgili! Senin meclisinde duyulan terennümleri hicaz veya uşşak makamından şarkılar sanma. Bilakis onlar, sana hasret ve özlem duyan âşıklarının istemeden dışa vurdukları iç geçirmeler, öykünmelerdir.
    İskender Pala

     

Sayfayı Paylaş