1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Siyonist Hareketin Doğuşundan İsrail Devleti’ne

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 10 Ocak 2009 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Siyonist Hareketin Kuruluşundan İsrail Devleti’ne Filistin (1897-1948)

    Günümüzde uluslararası gündemin en üst sıralarında bulunan Filistin-İsrail sorununun çok eski bir geçmişi vardır. Sorunun günümüzdeki mevcut biçiminin, 19. yüzyıl sonlarından başlayarak 20. yüzyıl başlarında yoğunlaşan Yahudi göçü sonucunda, bu topraklar üzerinde 1948 yılında İsrail devletinin oluşturulması ile ilgili olduğu söylenebilir. Bu tarihten başlayarak meydana gelen Arap-İsrail çatışma ve savaşları veya İsrail'in giriştiği tek yanlı eylemler sonucunda, hemen hemen tüm Filistin toprakları İsrail'in işgali altına girmiş, bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu diğer Arap ülkelerindeki mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalmışlardır. 1948 yılında Arap ülkelerinin muhalefetine rağmen, İsrail'in kuruluşu BM tarafından onaylanmıştır. BM, bunu izleyen yıllarda, İsrail'in kuruluş aşamasındaki sınırlarının dışında işgal ettiği toprakları terk etmesi yolunda ve de özellikle Filistin mültecilerinin durumlarının iyileştirilmesi doğrultusunda sayısız karar almışsa da, bu konularda önemli bir gelişme sağlanamamıştır.


    II. Dünya Savaşı ve İsrail’in Kuruluşu


    II. Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve olayların başlangıcını, I. Dünya Savaşı’nın çözümlenmeden bıraktığı veya getirdiği yeni sorunlar oluşturmaktaydı. Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırması üzerine İngiltere ve Fransa da 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş açtı. Böylece tarihin tanık olduğu en büyük savaş olan II. Dünya Savaşı başladı. Savaşın başlamasıyla Siyonistler ve İngilizler anlaşmazlığa düştüler. Savaş sırasında Filistin’e Yahudi göçünü hızlandırmayı amaçlayan Siyonistler, Arapları Almanların yanına itmek istemeyen İngiltere’nin muhalefetiyle karşılaştılar. Bununla birlikte savaş sırasında Yahudi toplumu gelişme fırsatı buldu. Mayıs 1942’de New York’ta Siyonist Konferansı gerçekleştirildi ve Ben Gurion sınırsız göç, Yahudi ordusu ve Filistin’in Yahudi devleti olması taleplerine destek buldu. Bu dönemde, Filistin’de en önemli problem manda rejimi ve Yahudilerin Filistin’e göçü meselesiydi. İngiltere göçe karşı çıkmasına rağmen, ABD Başkanı Truman, savaş sırasında Yahudilerin topraksız kaldığını ve Filistin’e girmelerine izin verilmesini istemişti.
    ABD ve İngiltere temsilcilerinden oluşturulan komisyon, Nisan 1946 tarihinde manda yönetiminin devamı, 100.000 göçmenin kabulü ve mevcudu 65.000 olarak tahmin edilen İsrail Gizli Ordusu'nun silahsızlandırılması hususlarında karar almışsa da, bu girişim de başarısızlıkla sonuçlanmış ve konu 1947 yılında İngiltere tarafından BM’ye götürülmüştür. Kurulan Filistin Özel Komisyonu, Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini, Kudüs’ün ise uluslararası bir statüye kavuşturulmasını önerdi. 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının en verimli bölümlerini oluşturan %56.47’si Yahudilere, verimsiz ve çöl alanlarından oluşan diğer kısmı da Araplara bırakıldı. Yahudiler derhal kendilerine verilen bölgeleri işgale başlarken her türlü şiddete başvurmaktan da geri durmadılar. BM tarafından yürürlüğe konan ve o sıralar Filistin’de %31’lik bir nüfusa sahip olan Yahudilere %56 oranında toprak veren bu karar Arap ülkeleri tarafından kabul edilmedi.
    1897’de Siyonist hareketle başlayan ve İsrail devletinin kurulmasıyla yeni bir ivme kazanan Filistin topraklarına Yahudileri yerleştirme süreci, bugün toprakların asıl sahibi Filistinlileri ülkeleri dışında mülteci olarak yaşamak zorunda bırakmıştır. Filistin toprakları ile tarihi ve dini bağları olduğunu iddia ederek yola çıkan Siyonist hareket gerekli dış desteği de sağlayarak Filistinlilere ait topraklarda bir İsrail devleti kurmuştur


    1936-1939 Olayları

    1936'da bir araya gelen Arap liderleri Yahudilere karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi'ni kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin'e gelen bir komisyon, Yahudilerle Arapların aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını, Filistin'in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporu’nu yayınladı. Bu rapor Filistinlilerin bağımsızlıklarını gölgeleyecek şekilde topraklarını ikiye böldüğü için Arapların ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine neden oldu.
    1936-1939 yılları arasında köyden kente bölgenin her yerine yayılan bu ayaklanmalar diğerlerinden farklı olarak Yahudileri değil, İngilizleri hedef almaktaydı ve bu Filistinlilerin haklı tepkilerini koydukları en büyük direniş hareketiydi. Batılılar, Filistin’de Yahudi olmayan halkın varlığından Arap isyanının (1936-1939) o ünlü direnişi ile haberdar olmuşlardı. Ortadoğu’daki dengeleri korumak isteyen İngiltere bu gelişmelerin ardından önemli bir tutum değişikliği ifade eden Beyaz Belge’yi yayınladı. Bu belgede esas olarak, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının İngiliz siyasetinin parçası olmadığı, gelecek yıllarda yeni mültecilerin kabulünün Arap nüfusun onayına tabi tutulacağı açıklanmaktaydı. Filistin'de Arap ve Yahudilerden oluşan iki uluslu bir devlet kurulmasını ve göçmen sayısının beş yıl içinde toplam 75.000 olarak dondurulmasını öneren bu belge Siyonistleri şok etti. Filistin büyük ayaklanmasını durdurmayı amaçlayan bu belge farklı direniş grupları arasında bölünmeye yol açarak İngilizlerin umduğu sonucu sağladı ve ayaklanma kolaylıkla bastırılmış oldu. Bu belgeye tepki gösteren dönemin ABD Başkanı Herry Truman, İngiltere'den derhal 100.000 Yahudi’nin Filistin'e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti.
    İngiltere tarafından yayınlanan Beyaz Belge (White Document) Filistin’de yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Siyonistler daha sonra „Kara Belge“ adını verdikleri bu yeni belgeden sonra artık İngiliz Manda yönetimini de faaliyetlerinde hedef almaya başladılar. Ancak Siyonist hareketin gelişimi için İngiliz mandası önemli bir fırsat olmuştu. İngiliz mandasının onaylandığı 1922 yılından 1940 yılına kadar Yahudi nüfusu 83.790’dan 467.000’e (bu dönemde 1.528.000 nüfusun üçte biri) ve Yahudi halkın sahip olduğu toprak da 60.100 hektardan 155.200 hektara çıktı.


    Manda yönetimi

    1917’de fiilen başlamış olan İngiliz yönetimi 25 Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı’nda Filistin üzerinde İngiliz Mandası’nın kabul edilmesiyle garanti altına alınmış oldu. İki yıl sonra da Filistin tamamen İngiliz yönetimine bırakıldı ve Siyonist olduğu açıklanan Sir Herbert Samuel Filistin’e ilk İngiliz Yüksek Komiseri olarak gönderildi.
    I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından Balfour Deklarasyonu’ndan cesaret alan çok sayıda Yahudi Avrupa’dan Filistin’e göç etti. 1920 Eylül'ünde 16.500 kişilik bir Yahudi grubunun Filistin'e göç etmesi kararı alındı. Bu da Filistinler arasında Yahudi karşıtı söylemi güçlendirdi. Bunun akabinde 1921 yılının Mayıs ayında Kudüs’te büyük bir ayaklanma çıktı ve ayaklanma polis ve asker tarafından güçlükle bastırılabildi. Bölgeye gönderilen Haycraft Araştırma Komisyonu’nun raporuna göre Yahudi karşıtı Filistin hareketinin nedeni, Yahudilerin göçü nedeniyle bölgede siyasi ve ekonomik dengelerin bozulması, Filistinliler arasında işsizliğin artması ve buna bağlı olarak Filistinlilerin geleceğe dair endişeleridir.
    Arap liderlerinden oluşan delegasyon 21 Şubat 1922’de Londra’ya giderek Koloni Bakanlığı’na Filistin halkının Balfour Deklarasyonu’nu veya manda rejimini kabul etmediklerini ve ulusal bağımsızlık istediklerini bildirdi. Bu gelişmenin ardından İngiliz hükümeti 1 Temmuz’da, kendilerinin bütünüyle Yahudi bir Filistin yaratmak niyetinde olmadığını belirtmekle birlikte göç yoluyla Filistin’de Yahudi nüfusunun her geçen gün artmasına imkan veren Balfour Deklarasyonu’ndan taviz verilemeyeceğini bildiren Churchill Beyaz Bildirisi olarak nitelendirilen açıklamayı yayınladı. Bu bildiriyle eski Ürdün Filistin’den ayrıldı. Aynı yıl 21 Temmuz’da da Filistin mandası, Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından onaylandı. İngiliz mandasının onaylanmasının ardından, 1923-1929 yılları arasında Filistin, nispeten sakin bir dönem geçirdi. Bu dönemde her iki toplum da, manda rejiminin sonunda Filistin’in geleceğinin halkların nüfuslarına ve sahip oldukları toprak oranlarına göre belirleneceğini anlamış oldu. Bu nedenle Filistinliler Yahudi göçünü haklı olarak engellemeye, Yahudiler de göç yoluyla buradaki nüfuslarının ve topraklarının artmasını sağlamaya yönelik faaliyetlere giriştiler.
    1928 yılının ikinci yarısında ekonomik krizin de etkisiyle Filistinliler ve Yahudiler arasındaki düşmanlık yeniden canlanmaya başladı. Bunda hiç şüphesiz manda yönetiminin kuvvetli bir etkisi bulunmaktaydı. Manda, görünürde İngilizlerin Araplara ve Yahudilere karşı yükümlülükleri olduğu anlamına gelse de yönetimin belirlenmesinde Arap tarafın hiçbir dahli olmamış, İngilizler bu işi Yahudilerle halletme yoluna gitmişti. Aslında bu tavırla Filistin’deki Müslümanların varlıklarının bile kabul edilmediği açık bir şekilde ifade ediliyordu.
    15 Ağustos 1929’da Ağlama Duvarı’nda Yahudiler bir gösteri düzenlediler ve Filistinliler de hemen ertesi gün bir gösteri düzenleyerek buna cevap verdiler. 1928-1929 olayları bölgede gerginliği artırdı. Bölgeye Mart 1930’da Walter Shaw liderliğinde gönderilen Araştırma Komisyonu Ekim ayında yayınladığı Beyaz Bildiri olarak adlandırılan raporda, gösterilerin nedeni; Filistinlilerin siyasi ve ulusal amaçları ile Yahudilerin çıkarlarının çatışması ve Filistinlilerin geleceğe dair duydukları ekonomik endişe olarak açıklandı. Siyonist hareket bunu Yahudi göçüne sınırlama getiren ve Filistinliler lehine görünen 1922 tarihli Churchill Beyaz Bildirisi’ne dönüş olarak yorumlamadı. Ancak bildirinin aksine, Almanya’da 1930’lardan itibaren Yahudi karşıtı hareketlerin gelişmesine paralel olarak, Filistin’e göç eden Yahudi sayısında önemli oranda artış oldu. Filistin’e göç eden Yahudi sayısı 1934’te 40.000 iken, 1935’te 62.000 oldu.
    Bölgede Yahudi nüfusunun hızlı bir şekilde artması Arap muhalefetinin güçlenmesine neden oldu. 1931 yılının Aralık ayında Kudüs’te 22 ülke temsilcisi Siyonist tehlikeye karşı Müslüman Ülkeler Kongresi’nde bir araya geldiler. 1932 yılında İstiklal Partisi ve Ulusal Gençliğin Millet İdaresi (Congress Executive of Nationalist Youth) kuruldu. 1935 yılına gelindiğinde Yahudi nüfusunun artmasıyla kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülen Filistinlilerin tepkisi doruk noktasına ulaştı. Bu zamana kadar birbirinden bağımsız olarak hareket eden altı Arap siyasi partisinden (İstiklal Partisi hariç) beşi bir araya gelerek işbirliği kararı aldı.
     
  2. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Balfour Deklarosyonu

    İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra „Balfour Deklarasyonu“ olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e gönderdi. Balfour, İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için tüm imkanlarını kullanacağını bildiriyordu:
    1- Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği,
    2- Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizlerle işbirliği,
    3- Filistin’de Yahudi olmayan bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve statüye zarar verecek herhangi bir şeyin yapılmaması. (Bu tarihte 700.000 olan Filistin nüfusunun 574.000’i Müslüman, 74.000’i Hıristiyan ve 56.000’i Yahudi idi)
    Balfour Deklarasyonu Süveyş Kanalı’na yönelik bir tampon bölge oluşturmak veya dünya Yahudilerinin desteğini müttefiklere kazandırmak için İngilizlerin yaptığı bir plan olmaktan öte Siyonist hareketin İngiliz desteğini sağlamak için gerçekleştirdiği planlı bir girişimin sonucuydu. Balfour Deklarasyonu aynı zamanda ABD tarafından da kabul edilmişti. Savaşın galiplerinden olan ABD’nin Kongre ve Temsilciler Meclisi’nin 21 Eylül 1922 tarihli oturumunun karar bildirgesi „ABD Filistin’de Yahudilere milli yurt kurulmasına taraftardır“ şeklinde tamamlanmaktadır. Bu şekilde Balfour Deklarasyonu, Siyonist politikanın birinci evresinin ilk yarısını noktalıyordu.


    I. Dünya Savaşı Sırasında Siyonist Hareket ve Filistin

    Ortadoğu’ya güçlü bir şekilde yerleşmek için bekleyen İngiltere ve Fransa için I. Dünya Savaşı bulunmaz bir fırsat olarak görüldü. Savaşta Osmanlı-Alman İttifakı’nın karşısında yer alan bu güçler, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarında yaşayan Arap halkı Osmanlı’ya karşı harekete geçirmeyi başardılar. Şerif Hüseyin ve Mc Mahon arasında uzun yazışmalar sonrasında yapılan anlaşmaya göre Arapların itilaf devletlerine sağlayacağı destek karşılığında İngiltere Filistin’i de içeren Arap topraklarına bağımsızlık sözü verdi. Savaşın sonunda Filistin tarihinde İngiliz hakimiyeti olarak adlandırılan ve II. Dünya Savaşı’na kadar sürecek olan yeni bir dönem başlamış oldu.
    I. Dünya Savaşı sırasında Filistin’in geleceği iyice belirsiz bir hal aldı ve bu da Siyonist hareket için önemli bir fırsat oldu. 1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında Arap topraklarını paylaşmayı öngören Sykes Picot Anlaşması imzalandı. Lübnan ve Suriye Fransa, Ürdün ve Irak İngiltere kontrolüne, Kudüs de uluslararası yönetime bırakıldı. Sykes Picot Anlaşması, Siyonizm taraftarı İngiliz hükümeti tarafından yönetilen bir manda yerine, Filistin’in uluslararası denetimini getirdiği için bir anlamda Siyonistlerin isteklerinin aleyhineydi. Ancak Arap denetimi ihtimalini de tamamen ortadan kaldırıyor ve Filistin’i kontrol altına almaları yolunda Siyonistlere zaman kazandırıyordu.


    Siyonist hareketin kuruluşu

    Siyonizm politik bir hareket olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk etapta Siyonizm diasporadaki Yahudilerin durumunun iyileştirilmesi ve „geri dönüş“ fikrinden ibaretti. „Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin...“ diyen Israel Zangwill Filistin’de Arap varlığını inkar eden Siyonist hareketin tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Filistin topraklarında hak iddia eden Yahudiler, bölgenin en eski yerleşik toplumunun kendileri olduğunu ve Kitab-ı Mukaddes’in Yahudilerin Filistin’e geri dönüşünü haber verdiğini ileri sürerek Filistin’de bir Yahudi devleti kurmaya yönelik olarak başlayan Siyonist hareketi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
    Örgütlenmiş bir hareket olarak politik Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’dir. Siyonist hareket için önemli bir yeri olan, Filistin’in kolonizasyonu programı ve Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasının planlandığı ilk Siyonist Kongresi 29-31 Ağustos 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde yapıldı. Farklı görüşlere ve kesimlere mensup iki yüzü aşkın delegenin katılımıyla düzenlenen kongre dindar, reformcu ve asimilasyon yanlısı üç farklı eğilimi bir arada toplamayı başardı. Herzl açılış konuşmasında „Biz Yahudi ulusunu barındıracak olan evin temelini atmak için buradayız“ şeklinde konuşmuştu. Basel Kongresi’nde Siyonizmin resmi programı „Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmak“ olarak açıklandı. Bu hedefi gerçekleştirmek için yapılacak girişimler ise şöyle özetlendi;
    Filistin’de Yahudi kolonisinin tesisi,
    Yahudilerin yaşadığı ülkelerdeki kurumlar vasıtasıyla dünya Yahudilerini birleştirmeye yönelik bir örgütün kurulması,
    Yahudi ulusal fikrinin güçlendirilmesi,
    Siyonizmin hedefinin gerçekleşmesi için, yönetimin onayının sağlanması.
    Böylece Basel Kongresi ile Dünya Siyonist Örgütü kurulmuş oldu.
    Herzl 1901 yılının Mayıs ayında Sultan II. Abdülhamid’e dolaylı yollardan Yahudilerin Filistin’e göçünü öngören bir teklifte bulundu ancak teklif Sultan tarafından kabul edilmedi. 1904’de Herzl’in ölümüyle Siyonist hareket politikler ve pratikler olarak ikiye bölündü. Politiklere göre Yahudi sorununa Filistin’de ya da başka herhangi bir yerde acil olarak çözüm bulunması gerekiyordu. Pratikler olarak adlandırılan grup ise Yahudi vatanı ve ulusunun Filistin’den başka bir yerde kurulmasının mümkün olmadığı görüşünde ısrar ediyorlardı. Ancak hareket içindeki bölünme aynı yıl Rusyalı bir Yahudi kimyager olan Haim Weizmann’ın Siyonist hareketin liderliğine gelmesiyle son buldu. Weizmann, Herzl gibi Yahudi dünyası dışından gelecek olan desteğin önemine vurgu yaptı. Bu yöndeki ilk diplomatik temaslarını İngiltere ile gerçekleştirdi ve aradığı desteği elde etti. Düşünce noktasında Yahudi olmayan çoğu kimse Siyonizm’i desteklerken, böyle yapmakla ırksal hoşgörü olgusuna hizmet ettikleri inancıyla hareket etti. Yahudi olmayan kimselerin Siyonizme yardım etme konusundaki istekliliklerine neden olan şey, Siyonizm ile liberalizm arasındaki ilişkiye dair zihinlerinde bulunan karışıklıktı.
     
  3. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    İsrail Devleti’nin Kuruluşundan 1991’e Filistin


    1948 - İsrail Devleti’nin Kuruluşu ve I. Arap-İsrail Savaşı

    Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de, Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gün de Sovyetler Birliği İsrail’i tanıdığını açıkladı. Bu gelişmelerin öncesinde ise İngiliz birlikleri bölgeyi terk etmeye başlamışlardı bile.
    İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği İsrail’e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak Batılı güçlerin İsrail’i desteklemesi üzerine savaş Araplar aleyhine dönüştü. Ayrıca İsrail, savaş sırasında Sovyetler Birliği’nden de önemli oranda yardım aldı. İsrail, Sovyetlerden gelen uçaklarla Ürdün ve Suriye’nin başkentlerine saldırdı ve bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. İsrail savaş sonunda 1947’de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını % 78’e çıkardı. Yahudi zulmü altında yaşamak istemeyen 700.000 Filistinli, evlerini terk etmek zorunda kalarak komşu ülkelere veya Arapların yoğun olduğu bölgelere sığındılar. Yurtlarını terk eden Filistinlilerden 250.000’i Gazze’ye yerleştirildi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin’de gün geçtikçe artan nüfusu, demografik yapının bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden oldu ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başladı.
    İsrail savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzaladı. Filistin’i kurtarma amacıyla savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya, Mısır da Gazze Şeridi’ne asker yığdı. Sina’nın büyük bir kısmı İsrail’in işgali altında kaldı. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü.
    1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyasi rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşandı. En önemli değişiklik Mısır’da gerçekleşti. Mısır’da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necib getirildi.
    Savaştan en karlı çıkan taraf İsrail oldu. 1914’te 85.000, 1943’te 539.000 , 1946’da 608.000, 1947’de 650.000 olan Filistin’deki Yahudi nüfusu, savaş sonrası anlaşmaların imzalandığı 1949 yılında 758.000’e ulaştı. Ürdün de İsrail’den sonra en çok toprak kazanan ülke oldu.
    İsrail, Arap ülkelerinin tepkisine rağmen 23 Ocak 1950’de Kudüs’ü başkent ilan etti. Bunun üzerine Arap ülkeleri İsrail ile ateşkes anlaşması imzalamış olmalarına rağmen barış anlaşması yapmaya yanaşmadılar. 17 Haziran 1950’de aralarında askeri ittifaklar yaptılar. Diğer yandan Batılı güçlerin Araplara ambargo uygularken, İsrail’i desteklemeleri gerginliği iyice arttırdı. 25 Mayıs 1950’de ABD, İngiltere ve Fransa tarafından „Üçlü Bildiri“ ilan edildi. Sözkonusu bildiri „Ortadoğu’da güven ve istikrar uğruna çalışan Batılı bir ülke“ oluşu itibariyle İsrail’in himayesini ve korunmasını kapsamaktaydı. Bu, Batılı devletlerin İsrail’in bölgede gerçekleştirdiği bütün eylemlerin ardında olduğunu ve gerektiğinde İsrail’i desteklemekten geri kalmayacaklarını açıkça deklare eden bir durumdu.


    1956-II. Arap-İsrail Savaşı

    İlk savaşın Yahudiler nezdinde dünyanın tavrının görülmesi açısından ayrı bir anlamı bulunmaktaydı. İsrail durumdan memnundu ve artık bölgede daha rahat hareket ediyordu. 50’li yılların başından itibaren 187 köyün tamamen tahrip edilmesi, insanların katledilmesi ve göçe zorlanması bunu açıkça ortaya koyuyordu. Bu şekilde 1956’ya gelindi. Nasır’ın, 28 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nın uluslararası trafiğe açık olmakla birlikte, Mısır’a ait olduğu için millileştirildiğini açıklaması üzerine, İsrail saldırmak için beklediği fırsatı elde etti. İngiltere ve Fransa Mısır'ın bu kararını tanımadıklarını bildirerek, 30 Ekim’de Mısır’dan Süveyş Kanalı’nın kendilerine bırakılmasını istediler ancak Mısır bunu reddetti. Londra'da toplanan konferanslardan da bir sonuç çıkmayınca İngiltere ve Fransa İsrail ile anlaşarak Mısır’ın bütün havaalanları ve askeri bölgelerini imha etti. İsrail de Sina’yı işgal etti. Mısır, 7 Kasım’da ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. BM Genel Kurulu’nda alınan kararla; Süveyş Kanalı’na barış gücü yerleştirildi ve ABD’nin baskısıyla İngiltere ve Fransa Mısır topraklarından geri çekildi.
    1959 yılında, II. Arap-İsrail Savaşı sırasında Süveyş Kanalı’nda İngiliz birliklerine karşı saldırılara katılan Yaser Arafat tarafından el-Fetih Örgütü kuruldu. Filistin kökenli iş adamları ve aydınları bünyesinde bulunduran bu örgüt, Filistin’in ancak Filistinlilerin çabasıyla kurtulabileceğini savunuyordu. Bu söylem, bazı Arap ülkeleri tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak yorumlandı. Arap ülkeleri bu konuyu görüşmek üzere 9-19 Eylül 1963 tarihleri arasında Kahire’de toplandılar. Bu toplantı sonucunda, Filistinlilerin sürgünde bir hükümet kurmalarına, ordu ve meclis oluşturmalarına karar verildi. Ancak Filistin sorunu üzerindeki konumunu kaybetmek istemeyen Ürdün, buna karşı çıktı. Ürdün’ün tüm itirazlarına rağmen Kudüs’ün Arap hakimiyetinde olan bölümünde 28 Mayıs-3 Haziran 1964 tarihleri arasında Filistinlilerin ilk büyük kongresi yapıldı. Bu kongre Filistinlilerin ilk milli meclisi sayıldı. Ayrıca bu kongrede Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kuruluşu da kabul edildi. Bunun üzerine yalnız bağımsız Filistinli kimliği ile mücadelede başarılı olunabileceğini savunan el-Fetih ile FKÖ arasında bir rekabet başladı.


    1967 Altı Gün Savaşı

    1956 II. Arap-İsrail Savaşı’nın ardından dokuz yıl boyunca Mısır’la İsrail arasında ciddi bir problem yaşanmadı. 1964’te FKÖ’nün kurulması ve Suriye’de Nasır’ın görüşlerini benimseyen Baas Partisi’nin iktidara gelmesi, bunalımı yeniden başlattı. Nasır’ın Sina’da konuşlandırılan BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini istemesi ve Mayıs 1967’de Akabe Körfezi’ni deniz ulaşımına kapatması İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ı harekete geçirdi. Daha sonra da 1967 yılının Mayıs ayında başlayan Suriye-İsrail gerginliği Gazze ve Sina’yı işgal etmek isteyen İsrail için iyi bir fırsat oldu. 5 Haziran 1967’de ilk defa Arap düzenli orduları ve İsrail birlikleri karşı karşıya geldiler. Mısır hava kuvvetlerini ani bir saldırıyla imha eden İsrail, Mısır'ın yanı sıra Suriye ve Ürdün'e de saldırdı. İsrail, saldırıya geçen Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendirerek, Filistin topraklarının geriye kalan %22'sini (Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının %6'sını (Sina Yarımadası), Suriye topraklarının %1'ini (Golan Tepeleri) işgal etti. Altı gün süren bu savaşla İsrail, kendi kontrolündeki toprağı, üç kattan daha fazla büyütmüş oldu. Müslümanlara ait kutsal mekanlarla birlikte Kudüs'ün tamamı İsrail'in eline geçti. Ancak İsrail’in işgali, BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihinde oybirliği ile aldığı, savaş yoluyla toprak kazanımının kabul edilemeyeceğini öngören 242 sayılı karara aykırıydı. Arap ülkeleri 242 sayılı karara göre İsrail’in işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi gerektiğini savunurken, İsrail buna karşı çıkmaya devam etti.
    1967 savaşı sonrası 400.000’den fazla mültecinin Filistin’in Doğu Yakası’na geçmesiyle, Ürdün en büyük mülteci kamplarını barındıran ülke durumuna geldi. BM Güvenlik Konseyi’nin, işgal edilen topraklarda halka insani muamele yapılması ve yurtlarına dönmek isteyenlere izin verilmesi yolunda aldığı 14 Haziran 1967 tarihli ve 237 sayılı kararı uygulanmadı. Böylece mültecilerin sayısında yarım milyona yakın bir artış meydana geldi.
    1967 savaşından hemen sonra Hartum’da toplanan Arap liderleri meşhur „üç hayır“ı ilan ettiler: İsrail’le barışa hayır, İsrail’i tanımaya hayır, İsrail’le görüşmeye hayır... Bir aradayken bu „hayır“ları söyleyen Arap ülkelerinin arasından üçü perde arkasında İsrail’le görüşmeleri başlatmışlardı bile. Bu üç ülkenin (Suriye, Mısır, Ürdün) ortak özelliği, İsrail’den geri almak zorunda oldukları topraklarının oluşuydu.
    1967 savaşı, İsrail’e yönelik Arap politikasını şekillendiren tarihi olayların başında gelmektedir. Arapların en–Nekba (büyük felaket) dedikleri ve Arapları İsrail’in varlığı ve mülteci problemiyle karşı karşıya bırakan 1948 savaşı bile bu anlamda gölgede kalmaktaydı. O güne kadar İsrail’i haritadan silmeye kilitlenmiş olan Arap ülkeleri 67 savaşıyla birlikte savunmaya geçmişlerdir. Çünkü 1948 Savaşı’nda Arap ülkelerinin hiçbiri toprak kaybetmemiş, bu anlamda sadece Filistinliler zarar görmüştür. Tarihi vatanlarının yarısını İsrail işgaline bırakmak zorunda kalan Filistinliler, diğer yarısında da Ürdün ve Mısır rejimlerinin egemenliğine girmişlerdir. Buna karşılık 67 savaşında Ürdün, Mısır ve Suriye’nin kaybettikleri toprakları geri alma çabaları, takip eden çeyrek asrın temel Arap politikasını belirlemiştir: 242 No’lu BM Kararı çerçevesinde İsrail’le barış karşılığında topraklarını geri almak.
    1967 savaşının getirdiği diğer önemli sonuç ise Filistin direniş hareketinin zirveye doğru yükselmeye başlamasıdır. Bu anlamda Filistinli mücadele grupları bir araya gelerek „silahlı mücadele“nin gereği üzerinde durmaya başladılar. Altı Gün Savaşı’ndaki yenilgi ve akabindeki Karame zaferi ile El-Fetih uzun süredir gerilla savaşını savunanların alternatifi haline geldi. Arafat Nasır’ın da onay vermesiyle 1969’da FKÖ’nün başına geçti.
    Aynı tarihlerde, 21 Ağustos 1969 tarihinde, Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın bir Yahudi tarafından yakılmak istenmesi İslam dünyasının tepkisine yol açtı. Türkiye’nin de içinde bulunduğu İslam ülkeleri 22-25 Eylül 1969 tarihleri arasında Rabat Zirvesi’nde ilk defa bir araya geldi. Bu zirvede İsrail’in Kudüs’ten çıkması ve 1967 öncesi statüsüne geri dönmesi istenirken, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) adlı yeni bir yapılanmanın da temeli atıldı.


    Kara Eylül

    1967 savaşı öncesi toplam rakamı 1.300.000’e ulaşan Filistinli mültecilerin yarısı Ürdün’e sığınmıştı. Ürdün ise ekonomik açıdan zayıftı ve bu kadar mülteciyi kontrol edecek bir güçten uzaktı. Ayrıca Ürdün, buradaki Filistinlileri kendi beşinci kolları olarak gören Nasır gibi güçlerden çekiniyordu. 1967 Savaşı’nın ardından Arafat, büyük bir yekuna ulaşan Filistinlilerden de güç alarak İsrail’e karşı düzenleyeceği operasyonlar için üs olarak Ürdün’ü seçti. Nüfusunun önemli bir kısmını Filistinlilerin oluşturması nedeniyle FKÖ’nün Ürdün’de etkinliğini artırması Kral Hüseyin’i tedirgin etti. Kral Hüseyin’in Arafat’a tedirginliğini belirtmesine rağmen Arafat’ın buna aldırış etmemesi üzerine Filistinlilerle Kral Hüseyin’in kuvvetleri arasında tarihe Kara Eylül olarak geçecek çatışmalar başladı. İsrail’in desteğini alan Kral Hüseyin’in 7 Haziran 1970’de Amman yakınlarındaki Zerka Mülteci Kampı’na saldırmak suretiyle başlattığı ve binlerce Filistinlinin öldürüldüğü askeri hareketle Arafat’ın kontrolü altındaki Fedailer Ürdün’den çıkarıldı.
    Kara Eylül olaylarının ardından Arap ülkeleri Ürdün ile ilişkilerini keserek bu ülkeyi Filistin hareketini bitirmekle suçladılar. Bu durumdan en çok faydalanan taraf ise tabi olarak İsrail’di. Zira her iki savaşta da düşmanı olan Arap devletleri bu kez birbirlerine düşmüştü.
     
  4. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    1973 - Yom Kippur Savaşı

    1967 Savaşı’nda büyük bir yenilgi yaşayan Mısır, Suriye ve Ürdün, 1973 yılında Sina Yarımadası’nda ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırdı. 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş altı gün süren 1967 Savaşının yarattığı tepkinin bir sonucuydu. İsrail Altı Gün Savaşı’ndan, işgalindeki toprakları yaklaşık üç kat genişleterek çıkmıştı. Golan Tepeleri, Kudüs'ün tümü, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Gazze İsrail'in eline geçmişti.
    1970 yılında Nasır'ın ölmesi ile yerine geçen Enver Sedat, 1967 yılında İsrail'in işgal ettiği toprakların geri kazanılması için bir Arap karşı saldırısı üzerinde durmaya başladı. 6 Ekim 1973'te başlayan savaş, Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal günleri olan Yom Kippur'a denk gelmişti. İsrail birlikleri Sina yarımadasından ve Golan Tepeleri'nden çekilmeye zorlandı. Bu savaşta, ABD İsrail’e, Sovyetler de Arap devletlerine silah yardımında bulundu. Başlangıçta Arapların lehine gelişen savaş, daha sonra İsrail’in karşı saldırıda bulunmasıyla İsrail lehine sonuçlandı.
    Savaş sona erdiğinde, bir çok ülkenin değişik devletler tarafından silahlandırılması sonucu taraflar arasında askeri denge değişti. Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62 tanklarına ve yeni uçak filolarına sahip oldu. İsrail ordusu da ABD tarafından güçlendirildi.
    18 Ocak 1974'te İsrail ile Mısır arasında barış anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, Mısır Süveyş Kanalı'nın doğu yakasındaki güçlerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina'da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına çekilecekti. Bu anlaşma 4 Eylül 1975 tarihinde imzalanan ikinci bir anlaşma ile tamamlandı. 31 Mart 1974 tarihinde ise, Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir BM tampon bölgesi ile ayrılması ve savaş tutsaklarının mübadelesi kararlarını da içeren bir ateşkes anlaşması imzalandı. 1974 ve 1975’te İsrail’in Sina’dan çekilmesini öngören „Ayırma Anlaşmaları“ daha sonraki bir tarihte imzalanacak olan barış anlaşmasının da taslağı niteliğindeydi.
    1974 yılında Rabat’ta yapılan Arap Zirvesi’nde FKÖ Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak kabul edildi. BM Genel Kurulu’nda Filistin’de bağımsız egemen bir devletin kurulması kararı yeniden gözden geçirildi ve FKÖ’ye BM’de gözlemci statüsü verildi. FKÖ Lideri Yaser Arafat BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yaptı.
    İsrail 1978 yılında işgale giriştiği Lübnan'ın, daha sonra %10'luk kısmında güvenlik şeridi oluşturdu. 1978 Mart ayında ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in arabuluculuğunda Mısır’la İsrail arasında Camp David Barış Anlaşması imzalandı. Camp David Anlaşması’nın maddeleri şöyleydi;
    İsrail, Sina'dan çekilecek.
    İsrail ve Mısır arasında normal ve dostça ilişkiler kurulacak.
    İki ülke de birbirinin toprak bütünlüğünü ve barış içinde yaşama hakkını kabul edecek.
    Sina'daki tampon bölgeye BM Barış Gücü yerleştirilecek.
    İsrail gemilerine Süveyş Kanalı’ndan serbest geçiş hakkı tanınacak.
    Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinlilere tam özerklik verilmesi için görüşmeler yapılacak.
    Batı Şeria ve Gazze'de kendi kendini yöneten bir idarenin oluşturulması için seçimler yapılacak.
    Arap ülkeleri Camp David Anlaşması’nı kabul etmediler ve Enver Sedat’ı Filistin davasına ihanet etmekle suçladılar. Tepkiler BM’ye yansıdı ve Genel Kurul 29 Kasım 1979’da 34/65 B sayılı kararıyla FKÖ’nün katılmadığı Camp David Anlaşması’nın geçersiz olduğunu, Filistin halkının ve İsrail işgali altındaki toprakların geleceği açısından hiçbir değer taşımadığını ilan etti. Ancak İsrail BM kararına rağmen, anlaşmanın kendi lehine olan maddelerini uygulamada hiçbir güçlükle karşılaşmadı.
    İsrail Mısır’la anlaşma masasına oturmakla ilk defa bir Arap ülkesi tarafından tanınmış oldu. Bu anlaşma ile İsrail, işgal ettiği topraklardan ve Sina Yarımadası’ndan çekilecekti. İsrail, işgal süresince petrol ihtiyacını buradan karşılamıştı. Arap ülkeleri İsrail’e petrol satmadıkları için İsrail’in yeni bir kaynak bulması gerekti ancak bu sorun da Kissinger’in araya girmesiyle kısa zamanda çözüldü. Enver Sedat Mısır petrolünü İsrail’e satmayı kabul etti. Anlaşmanın üçüncü maddesiyle İsrail, varlığını ve toprağını meşrulaştırmış oluyordu. Diğer yandan Gazze ve Batı Şeria’daki Müslümanlara tam özerklik için görüşmeler önerilmesine rağmen, İsrail bu konuyu sürekli askıda bıraktı. İsrail boşaltmayı vadettiği toprakları da boşaltmadı ve daha sonra buralara Sovyetler Birliği’nden gelen Yahudileri yerleştirdi. 1980 yılının Ağustos ayında, İsrail parlamentosu Knesset’te alınan bir kararla Kudüs’ü İsrail’in değişmez ve bölünmez başkenti olarak ilan etti.


    Beyrut Kuşatması

    Kara Eylül’den sonra Arafat’ın üs olarak Lübnan’ı seçmesi zaten hassas olan dengeleri kırılma noktasına getirdi. 13 Nisan 1975’te Hıristiyan Falanjistlerin Filistinlilerin bulunduğu bir otobüsü taraması üzerine Lübnan iç savaşı patlak verdi. Merkezi hükümetin zayıflaması Filistinli örgütlerin Lübnan’daki etkisinin artmasına neden oldu. Filistinli örgütler Lübnan’dan İsrail’e karşı saldırıya geçti. Bunun üzerine Camp David Anlaşması’ndan sonra İsrail Lübnan’a yöneldi. 6 Haziran 1982’de Lübnan’ı işgal eden İsrail ordusu yedi gün içinde Beyrut önlerine kadar geldi. Kuşatmaya karşı Arafat Beyrut içinde sığınaktan sığınağa geçmek suretiyle üç ay boyunca direnmeyi başardı.
    İsrail, Lübnan’ı işgalinin ardından 19.000 ölü ve 30.000 yaralı bıraktı. İsrail’in ve Suriye’nin baskısı altında kalan Arafat Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. Bundan sonra FKÖ genel merkez olarak Filistin’den binlerce kilometre uzakta bulunan Tunus’u seçti. 1980’lerin ikinci yarısında I. İntifada başlayana dek Arafat, hem uluslararası arenada hem de Arap dünyasında prestij kaybına uğradı.


    İntifada

    8 Aralık 1987, Filistin’de İsrail işgaline karşı topluca başkaldırma niteliği taşıyan intifada hareketinin başlangıç tarihidir. Filistinliler aleyhine sonuçlar doğuran barış görüşmeleri ve Sabra-Şatilla Katliamı’nın ardından FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılması, Filistin halkının tepkisinin büyümesine neden oldu. İntifada olarak adlandırılan ayaklanmanın ilk adımı 7 Aralık 1987’de atıldı. Gazze bölgesinde bir Yahudi kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden oldu. İntifada için ilk organizasyon Gazze İslam Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından yapıldı.
    Yaralıların bulunduğu Şifa Hastanesi’nin çevresinde toplanan öğrenciler Filistin İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) mensuplarıydı. Hamas'ın ilk temelleri Mısır'daki Müslüman Kardeşler cemaatinin kurucusu İmam Hasan el-Benna'nın Filistin'e gönderdiği mücahitler tarafından atıldı. Bu mücahitler ve onların etrafında toplananlar aynı zamanda 1948'de işgalcilere karşı başlatılan mücadeleye fiilen katılmışlardı. Onların ardından gelen kişiler ise 1948 savaşından sonra eğitim ve tebliğ çalışmalarına katıldılar. Bütün bu çalışmalar sonunda güçlü bir taban oluştu. Bu taban zamanla belli bir disiplin içinde örgütsel yapıya kavuştu ve 1987 sonunda da geniş bir halk kitlesinin direnişine öncülük etti.
    İntifada hareketi Gazze Şeridi'nde başladı, ancak kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı. Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara işgal karşıtı yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu. Ancak, sapan, taş ve sopalarla karşılık veren Filistinlerin karşısında ağır silahlarla donanmış İsrail askerleri vardı. Filistinli siviller arasında yüksek can kayıpları meydana geldi. 1993'e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı. İntifada yıllardır ezilen, işkence edilen, zorla evlerinden kovulan, en ağır katliamlara uğrayan bir halkın kadın-erkek, yaşlı-genç hep birlikte işgalci İsrail’e karşı oluşan doğal bir başkaldırı hareketinin adı oldu.
    Filistin’de hareketiyle birlikte aynı zamanda Hamas fiilen harekete geçti. Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Filistin kanadı durumundaki „İslami Hareket“in içinden geniş tabanlı bir kitle hareketi niteliğinde ortaya çıkan Hamas, intifadayla birlikte bütün dünyaya sesini duyurmayı başardı. Hamas, intifadanın organizasyonunda öncülük yaptığı gibi, bu direnişin ikinci ayından itibaren de periyodik bir şekilde halk kitlelerine hitap eden ve halk direnişini yönlendiren belirli programlar ortaya koydu. Hamas, diğer yandan da İsrail karşısında sürdürülmesi gereken mücadelenin içeriği ile ilgili görüşlerini ve Filistin'in çeşitli ulusal meseleleriyle ilgili politikasını ve tutumunu ortaya koyan bildiriler yayınlamaya başladı. Direnişlerinin belli bir hız kazanmasından sonra da İzzettin Kassam Birlikleri adında askeri bir kanat oluşturarak fiili eylemlerini bu kanat vasıtasıyla gerçekleştirmeye başladı. Hamas'ın önde gelen ismi Şeyh Ahmed Yasin, İsrail tarafından 18 Mayıs 1989'da tutuklandı. 3 Ocak 1990'da mahkeme karşısına çıkarılan Yasin, 15 suçtan yargılandı ve 16 Ekim 1991'de müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
    İntifada hareketi ile kesintiye uğrayan barış görüşmeleri, yine bu hareketin İsrail’e verdiği maddi ve manevi kayıplardan ötürü 1991 yılında yapılan Madrid Barış Konferansı ile yeniden başlatıldı.
     

Sayfayı Paylaş