1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Siz Cuma'yı bilir misinİz??

Konusu 'Kıssadan Hisse' forumundadır ve ediz17 tarafından 20 Mart 2007 başlatılmıştır.

  1. ediz17

    ediz17 Üye

    Katılım:
    18 Mart 2007
    Mesajlar:
    30
    Beğenileri:
    1
    Ödül Puanları:
    180
    Banka:
    0 ÇTL
    Fakih Anlatıyor:

    -Babam bana şöyle anlattı:
    -Salih Meri, cuma gecesi, cuma namazını kılmak üzere mescide gitmek için yola çıktı. Kabristana uğradı. Kendi kendine şöyle dedi:

    -Tan yeri ağarıncaya kadar kalayım.

    Kabristanın içine girdi. İki rekat namaz kıldı. Bir kabre dayandı. Gözlerine uyku geldi. Şöyle bir rüya gördü: Kabirde yatanlar kabirlerinden çıkmışlar, halka halka olup oturmuş, konuşuyorlar.

    Bir de baktı ki,onlardan ayrı, kirli elbiseli bir genç, bir köşede, üzüntülü bir halde oturuyor. Onu yanlarına oturtmuyorlar. Oradakilerin hepsine tepsi tepsi, üzeri mendillerle örtülü hediyeler gelip dağıldı. Herkes kendi tabağını aldı; sonra kabrine girdi. En sonuna bu genç kaldı.

    O da üzüntülü bir halde, kalktı; kabre girmek istedi. Hemen ona sordum:

    -Hey Allah'ın kulu, sende gördüğüm bu üzüntü neden? Sonra gördüğüm bu hâl nedir?

    Bana şöyle dedi:

    - Ey Salih Meri, sen o tepsileri gördün mü?

    - Evet, gördüm, deyince şöyle anlattı:

    - O tabaklar, hayattakilerin ölülerine hediyeleridir. Onların adına verdikleri sadaka, yaptıkları dua, cuma geceleri onlara gelir.

    Daha sonra şöyle dedi:

    - Ben, Sindli biriyim. Anam hacca gitmek istedi; beraber yola çıktık. Basra’ya gelince öldüm. Bundan sonra anam evlendi. Kendisinin bir oğlu olduğunu ve öldüğünü kocasına anlatmadı. Dünyaya daldı. Ne bir işaretle ne de bir sözle beni andılar.

    Ölümümden sonra beni hatırlayan kimse olmayınca üzülmek bana haktır.

    Sordum:

    -Senin ananın evi nerede?

    Onun yerini bana anlattı.

    Sabah oldu Namazımı kıldım. Sonra gittim. O kadının evini sordum, buldum.

    Yanına gittim,izin istedim. Kendimi ona tanıttım, kapıdan:

    -Ben Sâlih Meri'yim, dedim. İzin verdi, içeri girdim.

    Şöyle dedim:

    -Benim söyleyeceğim söz, senin söyleyeceğin söz hiç kimse tarafından duyulmamalıdır. Böyle istiyorum.

    Ona yaklaştım, aramızda bir perde kaldı.

    Şöyle sordum:

    -Sana Allah'tan rahmet dilerim, çocuğun varmı?

    -Yoktur.

    Tekrar sordum:

    -Daha önce bir çocuğun olmuş muydu?

    Derin bir nefes aldı, sonra şöyle dedi:

    -Benim bir genç oğlum vardı, öldü.

    Bunun üzerine durumu ona anlattım. Ağlamaya başladı.

    Sonra şöyle dedi:

    -Ey Salih! O benim ciğerparem, kalbim idi. İçim onun yuvası olmuştu. Göğüslerimden ona süt içirdim. Kucağım onun sığınağı idi.

    Daha sonra çıkardı bana bin dirhem verdi. Ve şöyle dedi:

    -O sevdiğim göz nurum için bunları dağıt. Kalan ömrümde onu duadan unutmayacağım. Onun için sadaka vereceğim.

    Gittim, o bin dirhemi dağıttım.

    Ertesi cuma geldi. Cumaya gitmeyi istedim. Yine kabristana uğradım.İki rekat namaz kıldım, sonra bir kabre dayandım. Yine dalmışım. Baktım ki, bir cemaat yine çıkmış. Bu arada o genci gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Sevinçli ve mesrurdu.

    -Ey Salih! Allah bizim için seni mükâfatlandırsın. Gönderdiğiniz hediye bize geldi.

    Ona dedim ki:

    -Siz kabirdekiler cumayı bilir misiniz?

    Şöyle anlattı:

    -Evet biliriz. Havadaki kuşlar bile onu bilir. Cuma günü için birbirlerine şöyle derler:

    -Bu faziletli gün için, selâm,selâm
     

Sayfayı Paylaş