1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Sosyoloji kuramları

Konusu 'Sosyoloji' forumundadır ve Suskun tarafından 9 Ekim 2012 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Sosyoloji kuramları
    Alan kuramı
    Fenomenoloji
    Marx'ın yabancılaşma teorisi
    Oligarşinin Demir Kanunu
    Sosyal Darwinizm
    Suskunluk sarmalı
    Yapısal işlevselcilik
    İşlevselcilik
    [​IMG]

    Alan kuramı

    Alan kuramı, sosyal psikolojinin önemli figürlerinden biri olan Kurt Lewin tarafından ortaya atılmıştır. Lewin, fiziksel alan kavramını (manyetik alan,çekim alanı, vb.), psikolojiye taşıyarak, birbiriyle karşılıklı bağımlı olan ve dinamik bir sistem oluşturan psişik süreçler bütününü ifade eden psikolojik alan kavramını geliştirmiştir. Psikolojik alan, belirli bir anda belirli bir birey veya grup için söz konusudur ve bu birey veya grubun davranışlarını etkileyen temel dinamiktir. Psikolojik alanın öğeleri, yaşam alanı, çevre ve kişi olarak ayırdedilebilir.

    Alan kuramı, dar anlamda bir kuram olmaktan ziyade, geştaltçı bir perspektiften, nedensel ilişkilerin analizine ve kuramsal kavramların ve hipotezlerin oluşturulmasına uygun bir yöntemdir. Yaşam alanı ile davranışı etkileyen güçler (gerilimler, değerler, enerji, vb.) karşılıklı bağımlılık içinde bulunurlar. Birey veya grup, birbiriyle karşılıklı etkileşen bu öğelerin dinamik bir bütünüdür.


    [​IMG]
    Fenomenoloji
    Fenomenoloji ya da görüngübilim, kurucusu Edmund Husserl olan bir felsefe akımı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felesefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

    Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.

    20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir Fenomenoloji. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.

    Fenomenoloji, genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey'ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm'le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.

    Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz'lerin araştırılması konusudur. Cünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; Fenomonoloji, öz’lerin bilimi degil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin özü'nün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.

    Fenomenolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü, gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir Bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinc tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, Bilinç'in sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.

    Böylece "fenomenolojik yöntem" denilen nokta öne çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluşturuldugu/oluştuğu anlaşılmaya çalışılır. Özgün yöntemsel kategoriler geliştirir Fenomonoloji bu noktada. İki temel kategorisi vardır bu yöntemin; "askıya alma" ve "fenomenolojik indirgeme".

    Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş öğelerin, yani dış görünümlerin raslantılsallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.

    Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem raslantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur, ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanin öz'ü ortaya konulabilsin. Salt öz ’e ancak bu şekilde varılabilecektir.

    [​IMG]
    Marx'ın yabancılaşma teorisi
    Yabancılaşma kavramı, Marx'in teorisinin özellikle başlangıç evresinde belirgin bir önceliğe ve öneme sahiptir. Marx'ın erken yazılarında bu önceliği ve yabancılaşma kavramının çeşitli açılımlarını görmek mümkündür. 1844 Elyazmaları ve Alman İdeolojisi bu noktada anılmaya değer. İki tür yabancılaşmadan sözedilebilir Marx'ın bu çalışmalarında. Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamındaki yabancılaşmadır. İnsan, doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doğa kurmak anlamında, doğaya yabancılaşır. Bu insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu karşılanan yabancılaşmadır, zorunlu bir süreç olarak anlaşılır. İkinci yabancılaşma ise, bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline gelir. Anlaşılacağı gibi, yabancılaşma teorisinin Marx'ın İnsanın doğası anlayışıyla yakından ilişkisi vardır. Marx'ın çalışmalarının sonraki dönemlerinde (örnegin Kapital'e gelindiginde) bu kavramı kullanmadığı görülür, ancak bununla birlikte bu kavramın içerdigi perspektifi bir şekilde devam ettirdigi söylenebilir. Meta fetişizmi nosyonunun bir anlamda insanın kendi doğasına yabancılaşmasının maddi temelini ya da yapısını açıklamaya çalıştığını söylemek yanlış olmaz.

    Marx'ın ilk çalışmalarında, yabancılaşma (Alm.: Entfremdung) doğal olarak birbirine ait olan şeylerin ayrılmasını veya dengeli bir uyum içerisinde olan şeyler arasındaki antagonizmi ifade eder. Bu kavramın en önemli kullanımında, kavram insanların insan doğasının hallerine yabancılaşmasına atıfta bulunur.

    Marx yabancılaşmanın kapitalizmin sistematik bir sonucu olduğunu öngörmektedir. Teorisi, Feuerbach'ın, Tanrı'nın insanların karakterlerini yabancılaştırdığı düşüncesini tartıştığı Hıristiyanlığın Özü (1841) çalışmasına dayanır. Stirner bu analizi The Ego and Its Own - Ego ve Kendi (1844) çalışmasında 'insanlığın' birey için bir yabancılaşma ideali olduğunu açıklayarak daha ileri götürmüş, ancak Marks Alman İdeolojisi'nde (1845) onu eleştirmiştir.

    [​IMG]
    Oligarşinin Demir Kanunu

    Oligarşinin Demir Kanunu, Alman sosyolog Robert Michels tarafından ortaya atılmıştır.

    Oligarşinin Demir Kanunu göre, karar vericiler, doğrulanmak ihtiyacı içinde olduklarından dolayı, destek elde etmek için bilgiyi manipule etmektedirler. Liderin etrafındaki insanlar doğru bilgiyi (nüfus sayımları, propaganda vs. gibi) engellemektedirler. İktidar gücü gerçekleri görmeyi engellemektedir. Meselâ, bir kişi sadece halihazırda iktidarda olması sebebiyle seçilebilmektedir. Başarısızlığına rağmen sırf kendi temsilcileri olduğu için, kendi seçim bölgesinde takdir edilmektedir. Gerçek halkın gerçek ihtiyaçları rol oynamamaktadır.

    Sosyal Darwinizm
    Sosyal Darwinizm, Charles Darwin'in toplumbilim alanındaki fikirleri ve evrim teorisi gibi düşüncelerinin sosyolojik alandaki etkilerinden bahsedilirken kullanılan bir terimdir.

    Sosyal Darwinizm, Darwin'in kuramının genişletilerek sosyal alanda uygulanmasıdır. Yani, bireysel organizmalar arasındaki rekabetin çevreye en uygun olanın idame etmesi yoluyla biyolojik evrimsel değişikliğe neden olması gibi; bireyler, gruplar veya uluslar arasındaki rekabetin de insan topluluklarında sosyal evrime neden olduğu kuramıdır.

    Örneğin, faşizm ve nasyonal sosyalizm, insan ilişkilerinde sosyal Darwinist bir bakış açısı ile çalıştırılır.Bu sistemde amaç üstün bireyleri desteklemek ve zayıf bireyleri sistem dışına taşımaktır. Ekonomik uygulama açısından ise, komünist ve liberal çevrelerce başarılı işadamlarının çıkarlarını savunup ve onları teşvik ederken işçi sınıfının sendika ve diğer kuruluşlarını yok etme şeklinde yorumlanmıştır. Bu iddialara karşın tarihsel bilgilere bakıldığında İtalyan faşizminin ve Alman nazizminin işçi sınıfını desteklediği görülmektedir. Her iki ideolojide de toplumsal anlamda çalışkanlık, disiplin ve özveri gibi değerlere sahip olmak bir zorunluluk olarak görülür. Ekonomik olarak ise ülkenin gelişiminde etken olan işçi sınıfının ve diğer çalışanların sermaye sahipleri ile uzlaşı içinde olması sağlanır, işçilerin sermayeye karşı ezilmesinin önlenmesi için nasyonalist sendikalar kurulurdu. Bu sendikalardan birine Alman Emek Cephesi örnek olarak gösterilebilir. Adolf Hitler, Mein Kampf isimli eserinde kapitalist düzene karşı çıkarak çalışmayı yüceltmektedir. Benzer bir şekilde Benito Mussolini de, en çalışkan olanların en iyi olduğunu, bundan ötürü herhangi bir sınıf farkına bakılmaksızın ön planda olmaları gerektiğini belirtmektedir.

    Sosyal Darwinizm, Darwin’in adını taşımasına rağmen esas olarak kuramı ilk geliştirenler Herbert Spencer, Thomas Malthus, Francis Galton gibi başkaları olmuştur. Sosyal Darwinizm terimi ilk defa 1879’da Oscar Scmidth tarafından “Popüler Bilim” dergisindeki bir makalede kullanılmakla beraber II. Dünya Savaşı sırasında (1944) Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter’in “Amerikan Düşüncesinde Sosyal Darvinizm” adlı kitabından sonra gündemden düşmemiştir. Sosyal Darwinizm’in diğer sosyal değişiklik kuramlarından farkı, değişikliğin biyolojik alandan sosyal alana aktarılmasında yatar. Bununla beraber konunun ilginçliği pek çok felsefi tartışmaya ve araştırmaya neden olmuştur. Sosyal Darwinizm terimi, genellikle belirttiği kavramı savunanlar değil, eleştirenler tarafından kullanılır (Bannister, 1979; Hodgson, 2004).
    [​IMG]
    Suskunluk sarmalı

    Suskunluk sarmalı Elisabeth Noelle Neumann'ın 1984'te ortaya attığı iletişim kuramı.

    Neumann bu kuramı, Almanya'daki seçimler öncesi kamuoyu araştırmaları sırasında Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar arasındaki oy farkını ölçümlerken geliştirmiştir.

    Kurama göre kişi, içinde yaşadığı topluluğun ya da toplumun nabzını tutarak, genele aykırı düşen düşüncesini yalıtımdan ya da zarar görmekten çekindiği için açıklamaz. Ancak, kendi düşüncesi bir başkası tarafından dile getirildiğinde ona destek olur.

    Suskunluk sarmalında en önemli nokta, bir kişinin sarmaldan çıkabilmesidir. Benzer yöndeki düşünceler bunun ardından açıklanmaya başlayacaktır.

    Kamuoyu araştırmaları yapılırken araştırmacıların yanlış sonuçlar çıkartmasındaki en büyük etkenlerden biridir.
    [​IMG]
    Yapısal işlevselcilik
    Yapısal-işlevselcilik (İngilizce: Structural-functionalism): Öncelikle yapısal işlevselcilik ontolojik olarak Holistik paradigma içerisinde değerlendirilebilir. Esas itibariyle metodolojik bir araç olarak sosyoloji disiplini içerisinde kullanılmakta olan bu yaklaşım; siyaset bilimi, antropoloji, psikoloji, sosyobiyoloji, sosyal psikoloji gibi disiplinler ve alt disiplinler bünyesinde sosyal bilimler alanında önemli bir hareket noktası konumundadır. 19. yy.da Herbert Spencer'ın organizmacı toplum yapısı yaklaşımı ile bağlantılı olarak gelişen, ama asıl olarak işlevselci yaklaşımın devamı niteliğindeki bu metodolojik yaklaşım, özellikle 20. yüzyılda Talcott Parsons ile şekillenmiştir. Kuramsal çerçeve açısından antropoloji disiplinindeki en önemli kuramcıları Bronislaw Malinowski ve Alfred Radcliffe-Brown'dır. Sosyolojik gelişim çizgisinde bu yaklaşımın en önemli kuramcıları Herbert Spencer, Emile Durkheim, Talcott Parsons, Robert K. Merton ve David Keen'dir.

    [​IMG]
    İşlevselcilik
    İşlevselcilik (işlevsel analiz olarak da adlandırılır) (İngilizce:Functionalism), Sosyal Bilimlerde, özellikle Sosyoloji ve Sosyokültürel Antropoloji disiplinlerinde esas olarak en derinde bireysel biyolojik gereksinimleri yerine getirme temelinde ortak çareler arayarak tesis edilmiş olan toplumsal kurumları ya da kurumlaşmayı açıklamaya çalışan bir paradigmadır. Sosyal gereksinimleri yerine getiren sosyal kurumların bunu yerine getiriş biçimlerine; özellikle istikrarlı, kararlı toplum yapısı üzerine odaklanır. İşlevselcilik, yaklaşımın diğer öğretileri ile beraber ana sosyolojik yaklaşımdır. Tıpkı çatışmacı kuram ve etkileşimcilik gibi. İşlevselcilik, önce Emile Durkheim ile şekillenmiş daha sonra ise yakın yüzyılda Talcott Parsons tarafından geliştirilmiştir. Aynı zamanda 20.yy. sosyologları tarafından da kurama çok önemli katkılar yapılmıştır ve bu yaklaşım 1970'lere kadar, yani yeni ve eleştirel argümanlarla karşılaşıncaya kadar popüler etkinliğini sürdürmüştür.

    İşlevselcilik, yapı ve toplumun işleyişi ile ilgilenir. İşlevselciler toplumu, varlığını devam ettirebilmesi için gereklilikleri yerine getirirken beraber işleyen, birbirine bağımlı birimlerin bütünlüğü olarak görürler. İnsanlar toplumun ihtiyaçlarını yerine getiren davranışlar ve roller içerisinde sosyalleşirler. İşlevselciler yapının toplum içindeki davranış biçimi olduğunu söylerler. Onlar, kuralların ve düzenlemelerin toplumunun üyeleri arasındaki karşılıklı organize ilişkilere yardım ettiğini savunurlar. Değerler, normlar ve rollere göre şekillenen davranışlara genel anlamda rehberlik yaparlar. Aile, ekonomi, eğitim, politik sistemler gibi toplumun kurumları, sosyal yapının ana görünümleridir. Bu kurumlar, normlar arası ilişkiyi ya da roller arası iletişimi kurar. Örneğin aile kurumunda iletişimi, bağlılığı sağlayan roller, eşler arası, anne, baba, çocuklar arası bir işlev görür.

    Kuram birkaç anahtar kavram etrafında temellenir. İlk olarak toplum, dengeyi sağlama eğiliminde olan birbirine bağımlı parçaların toplamı bir "sistem" olarak görülür. İkincisi toplumda, nüfusun yeniden üretimi gibi yaşamsal önemde değerlendirilmesi gereken işlevsel gereklilikler vardır. Üçüncüsü ise, kurumların bir işlev sundukları için var oldukları görülür[Holmwood,2005:87].

    İşlevselciler, toplum ile büyük bir vücudun işlevini yerine getirebilmesi için birlikte çalışan parçalar(organlar) veya sistemlerden oluşan canlı bir organizma arasında kıyaslama, benzetme yapılabileceğini öne sürerler. Buna yönelik örnek varlığın ortaya çıkışı ile ilgili veya sistem teorisinde görülebilir(bkz.ing.emergence veya etiology). İşlevselci sosyologlar, aile, eğitim, din, hukuk, medya vs. gibi toplumun farklı parçalarının, toplumun tümünün işlevini oluşturan, buna katkı sağlayan ögeler olarak görülmesi zorunluluğundan bahsederler. Bu "organik analoji", varlığın birbirine sıkıca bağlı organik biçimini oluşturan farklı parçalarını ve buna benzer şekilde beraber işleyen farklı parçalardan oluşan sosyal bir sistem biçimini, bu benzeşmeyi anlatır.
     

Sayfayı Paylaş