1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Sözüm "Turkche" Üstüne

Konusu 'Dilimizi Doğru Kullanalım' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 4 Şubat 2009 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.173
    Beğenileri:
    4.755
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    330 ÇTL
    Ne güzel söylemiş Karamanoğlu Mehmet Bey: "Bugünden sonra divânda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya!" O zamanlarda da dilde bir yozlaşma almış başını koşmuş ki dörtnala, ferman çıkarmış Karamanoğlu, emretmiş "Türkçe konuşulsun!" diye. Acaba "Pardon!" diyen var mıydı ferman çıkarılmadan önce, yanlışlıkla birisinin ayağına basıp, üzüntüsünü ifâde etmek isterken? Belki "Pardon!" değil; ama Türkçe olmadığı kesin ki bu ifâdenin, ferman yayınlanmış, emredilmiş... Etkisini göstermiş mi bilinmez; ama 731 yıl geçmiş bu emrin üzerinden. Dile kolay, tam tamına ye-di-yüz-o-tuz-bir yıl. Değişen bir şey var mı peki, bu yüzlerce yıllık zaman dilimi içerisinde? Görülen o ki, tekrar 731 yıl öncesinde yaşanan durum ile karşı karşıyayız günümüzde.

    Şöyle bir bakınız günümüzün gençlerine, eşinize, dostunuza... Kimin umurunda vurgu, tonlama, anlatım bozukluğu, imlâ... "Emesen"de "çet"leşirken", "shopping center"larda "shop"larken; kimin umurunda... Okumak mı? O da ne? "Caferin Cafesi"nde "Nescafe" yudumlamak dururken... Ferman yayınlamak lazım, ferman! Fermânın ilk maddesi de şu olmalı: Okuyunuz, okuyunuz yine okuyunuz. Yok, hayır; "Okuyunuz" demek yanlış olur belki de: "Lütfen read ediniz, lütfen read ediniz, please..." dememiz lâzım gelir. Kim bilir, belki böyle anlaşılır murâdımız.


    ***

    Bir İngilizce sevdâsıdır almış başını gidiyor. Kimine göre "Eğitim dili İngilizce olmalıdır." kimine göre "İngilizce bilmeden yaşamak imkânsız.", "Türkçe ile bilim yapmak olanaksızdır.". Peki nereden çıktı bu İngilizce sevdâsı? Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. Şöyle ki: Doğumundan itibaren Türkiye'de (ya da Türkiye gibi 'gelişmekte olan' herhangi bir ülkede) yaşayan ve gündelik ihtiyaçlar çerçevesinde hayatını şekillendiren; fakat kendisini tanımaya başladığı sırada kendisiyle birlikte Batıyı ve onun bilimini, sanatını ve teknolojisini de tanımaya başlayan birey, "özenme" diyebileceğimiz bir buhran ya da mukayese dönemine girer. Radyo, televizyon, sinema ve özellikle de internet gibi iletişim araçları sayesinde kıyısından köşesinden tanıdığı, hatta bizzat gezip görme imkânı bulduğu Batıyı ve onun kültürünü, bilimini, sanatını, teknolojisini, değerlerini vs. içine doğduğu toplumdakiler ile karşılaştırır ve aradaki büyük fark dikkatini çeker. Einstein, Newton, Edison, NASA karşısında Ali Kuşçu, Birûnî, Mevlânâ, Yunus Emre ile övünemeyeceğini düşünür artık. Ülkesinde neden bir "Matrix" çekilemediğini sorgular. Bu sorgulamalar ve kişiliğindeki içsel hesaplamalar neticesinde, elinde olmadan bir "kimlik nevrozu"na girer; kendi kültüründen, toplumundan soğur. "Sentez" ve "ara yol" arayışlarına girme ihtiyacında hisseder kendisini. Yurdundaki insanların başka bin bir türlü işle meşgul oldukları da dikkatini çekince, bundan böyle "Eğitim şart"tır artık onun için; ama bu eğitim İngilizce olmalıdır kesinlikle, zira İngilizce "evrensel dil"dir. Daha "medenî" yaşamanın anahtarıdır. Ona göre Batının hâkimiyetini kabul etme vakti gelmiştir ve şu nidaları atmaya başlar: "Ey insan! Titre ve İngilizce öğren!"

    Yorgun zihnimden "klavye"min tuşlarına dökülenler bunlar... İster bir hikâye olarak kabul edin, ister çevremizde gördüğümüz ve -maalesef- bundan sonra daha sık görmeye başlayacağımız durumlardan birinin benzeri olarak. Keskin bir geçişle soruyorum: Yukarıda zikredilen bireyin, düşüncelerinde haklı olduğu noktalar yok mu? Var elbette. Evet, bir e-posta mesajının birkaç saniyede binlerce kişiye ulaşmasını sağlayan ya da 8 santimetrelik bir alet içerisinde binlerce kitap taşımamızı olanaklı hâle getiren teknolojiyi geliştiren medeniyetin önünde saygıyla eğilmek lazım; ama bu eğilmeyi abartıp diz çökme, boyun eğme seviyesine de getirmemek gerekli. Onların yapabildiğini biz neden yapamayalım? Onlar İngilizce ile yapıyorsa biz de Türkçe ile yapabiliriz. Yeni bir şeyler icat edince, bunlara İngilizce tanımlamalar yazıp İngilizce ad koymak yerine Türkçeyle tanımlar ve Türkçe ad koyarsak, bakınız Türkçe nasıl bilim dili hâline geliyor. En nihâyetinde onlar da insan, biz de insanız. Aslında anlatılacak, yazılıp çizilecek daha çok şey var; ama konuyu daha fazla dağıtmadan burada kesmek en doğrusu sanırım. Ne demiş atalarımız: Az söyle, öz söyle.





    -alıntıdır-
     

Sayfayı Paylaş