1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Süryaniler (Süryanilik) -Süryani Tarihi

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 13 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    Süryaniler (Süryanilik)


    Süryanilerin millatan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da yaşayan ulusların tarihidir. Hıristiyanlık inancı tüm yukarı Mezopotamya'daki halkların tek bir potada erimelerini sağlamıştır. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır.
    Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi Akkadlarla başlar. İ.Ö.3000'lerde Sümerin kuzeyinde yer alan Akkad'da ve Fırat'ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurulmuştur. Buradaki halk, Sümerler'e benzemeyen bir kabileden (tribulan) oluşuyordu. Bu kabile bir Sami dili (Akkadça) konuşuyordu ve Mezopotamya'nın batısında bulunan ovalarda yaşayan Tribulerle akrabaydılar yani Akkad'ın Samileri batıdan gelmişlerdi.
    [​IMG]
    Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı" ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir.

    Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir.Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.

    Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.

    Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.
    Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir.

    Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır.
    [​IMG]

    Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır.
    [​IMG]

    Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. - VII.yy'da olmuştur.

    Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler. Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır. Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir.

    Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı.

    Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik valilerine veriliyordu.

    Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların etkisi altında kalmıştır.
    Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması sonucu oluşan yeni durumdu.

    Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu. Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine kaçıyordu.

    Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi. Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti. Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı.

    Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı.

    Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca ile birlikte kullanılmaya başladı.
    [​IMG]
    Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır.

    Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır. Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması, Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini öğrenmelerinden çok daha kolaydı.

    Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. Bazı Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da buradadır.

    Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine, onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu.

    Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde, Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı.

    kanyaklar
    [Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..]
    Diakov, S.Kovalev, İlk Çağ Tarihi, C.I., Çev. Özdemir İnce, Ankara, V yayınları, 1987
    Yakup Bilge, Anadolu'nun Solan Rengi; Süryaniler, Yeryüzü Yayınları, 1991
    Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, C.I.,İstanbul, Say Kitabevi, 1984Herodotos, Herodotos Tarihi, İstanbul Remzi Kitab Evi, 1983
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    [​IMG]
    [​IMG]
    Tarihte Süryaniler
    Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplumdur. Mezopotamya'da yeşeren ve uygarlığın gelişiminde önemli rol üstlenen köklü bir kültürün mirasçıları olan Süryaniler, milattan önceki çağlarda Arami ve Asurlular olarak bilinirlerdi. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, coğrafyayı istila edenlerin baskı ve egemenlikleri yüzünden başlangıçtaki etkinliklerini kaybetmişlerdir. Günümüzde ise dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar.
    [​IMG]
    'Süryani' Adı Nereden Geliyor?
    Süryani (Süryoyo) adının nasıl, ne zaman ve neden dolayı kullanıldığı kesin olarak bilinmiyor. Süryani isminin kökeni hakkında pek çok varsayım var. Varsayımların ortak özelliği; Süryani adının ya Mezopotamya'daki bir şehirden ya da bu coğrafi bölgede hüküm sürmüş bir kralın adından kaynaklandığıdır. Sizlere bilgi olması açısından, bugün en sık rağbet edilen iki varsayımı aktaracağım. Bu iki varsayım Yakup Bilge'nin, Yeryüzü Yayınları arasında çıkan ve 1996 basılan "Anadolu'nun Solan Rengi Süryaniler" kitabından alınmıştır.
    1) Kimi yazarlara göre Suriye adı, bölgeyi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'tan geliyor. Süryani adı da bu sözcükten türüyor. XII.yy'da yaşamış olan Diyarbakır metropoliti (Bir bölgede yaşayan Süryanilerin kilise içindeki en üst rütbedeki kişisi) Arami kralı Suros'un adına izafeten, egemenliği altındaki ülkenin "Surisyin" olarak adlandırıldığını, daha sonra Surisyin adındaki son "s" harfinin atılarak "Suriyin" şeklini aldığı ve burada yaşayan halkında bu adla anılmaya başlandığını söyler.
    2) Asurluların ülkesine Yunanlılar tarafından sözcüğün sonuna bir 'y' eklenerek "Asurya" deniliyordu. Yunalıların kullandığı ve gitgide yaygınlık kazanan "Asurya ve Asuryan" kelimeleri Aramca konuşan halkın diline girdiği zaman, dil kurallarına göre bazı değişikliklere uğradı ve Asuroyo şeklinde telaffuz edildi. Tarihsel süreçte "A" harfi düşerek kelime Suroyo (Süryani) şeklini almıştır.
    [​IMG]
    Süryani Dili

    Süryanice, Sami diller grubuna ait bir Arami lehçesidir. Bu dilin tarihi M.Ö 2000 yılına kadar gider. Yaşadığımız yüzyılda hâlâ yazım ve konuşma dili olarak Ortadoğu ve başka bölgelerdeki topluluklar arasında konuşulmaktadır. Aramice, Grek ve Pers hükümdarlarının egemenliğine rağmen Suriye ve Mezopotamya'daki Arami toplulukları tarafından kullanılmıştır. Bu toplulukların büyük çoğunluğu daha sonraları Hıristiyan dilini benimsemiş ve Süryanice bir anda Hıristiyan dili olmuştur.
    Süryanice, Edessa kentinin (Bugünkü Urfa) yerel lehçesi olarak başlamıştır. Süryani dili, zamanla tacir Süryani misyonerler tarafından ipek yolu boyunca Doğuya taşınarak Güney Hindistan ve Çin'e kadar yayılır.
    Bu dilin bir özelliği de Grek kültürü ile Mezopotamya uygarlıkları arasında köprü vazifesi görmesidir. O zamanlar Süryaniler bilimde çok ilerlemeler kaydetmişlerdi. Grekçe, Arapça ve Süryanice'yi iyi biliyorlar ve Yunan klasiklerini Süryanice'ye; Süryanice'den de Arapça'ya çeviriyorlardı. Bu sayede Arap dünyası antik Yunan ve Grek kültürleri ile tanışmış, Batı dünyasının düşünce sistemi Doğuya taşınmıştır.

    SÜRYANİLER VE HIRİSTİYANLIK

    Mümin Toplum ve İsa'nın Mendili

    Süryaniler tarihleri boyunca, özellikle de Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra inançlarının çok etkisi altında kalmışlardır. Hıristiyanlığı erken kabul eden toplumlardan olan Süryaniler için çok ünlü bir mendil hikayesi vardır: Hz. İsa zamanında bir Süryani kenti olan Edessa'nın (Süryanice'de Orhoy, bugünkü Urfa) kralı olan Abgar Ukomo (Kara Abgar) hastalanır ve hastalığından kurtarması için mucizelerini duyduğu İsa'yı kentine davet eder. Hz. İsa, Edessa'ya gelemez ancak yüzüne sürdüğü ve kendi suretinin çıktığı bir mendili Abgar'a yollar. Kral Abgar mendili alınca hastalığından kurtulur. Bu olaydan çok etkilenen kral, Hıristiyanlık inancını kabul eder.
    Mendildeki HZ. İsa'nın resmi dünyaya buradan yayılır. Mandilo olarak ünlenen bu resim hem kilise hayatında önemli bir yer tutmuş hem de ikona çizimlerini etkilemiştir. Bu mendil 994 yılında büyük bir törenle Edessa'dan Konstantinapol'e götürülür. Büyük bir ihtimalle de 1204 yılında Haçlıların kenti yağmalaması sırasında tahrip olur.

    Yeryüzündeki ikinci Kilise
    Süryaniler, tarihleri boyunca dinlerine çok sadık kalmışlardır. Örneğin Kudüs'teki ilk kiliseden sonra ikinci kilise, daha M.S 37 yılında Antakya'da Süryaniler tarafından kurulmuştur. İsa'nın öğrencilerinden Petrus, Antakya'ya geldiğinde insanlara Hıristiyanlığı benimsetir ve kendi adıyla anılan bir kilise inşa edilir.
    Daha sonraları Süryaniler burada ilk patrikhaneyi kurarlar. Bu olay Hıristiyanlığın Doğuda yayılmasını ve sürekliliğini sağlamıştır.
    [​IMG]
    Yeryüzünün ilk üniversitesi
    Dünyadaki ilk ilahiyat fakültesi Urfa Harran'da, M.S II. Yüzyılda Süryaniler tarafından kurulmuştur. Bu okul o dönem için çok müthiş bir gelişme idi. Harran'da sürdürülen çalışmalar; din, astronomi, tıp, matematik ve felsefe olarak beş bölüme ayrılmıştı. Bu üniversitenin açtığı yolda ilerleyen pek çok ekol ortaya çıkmıştır. Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil ilk defa burada Süryanice'ye çevrilmiştir. Grek uygarlığının çok önemli metinleri Süryanice'ye çevrilmiş, bu çeviriler daha sonra Arapça'ya tercüme edilerek Arap felsefesi ve bilimlerinin gelişmesi sağlanmıştır.
    İlk yüzyıllarda Doğu'da Hıristiyanlığın önderliğini elinde bulunduran Süryaniler, IV. Yüzyıldan sonra bir yandan içine düştüğü teolojik çekişmelerlbir yandan da Roma ve İstanbul kiliselerinin baskı ve zulümleriyle gün geçtikçe zayıflamıştır. Egemen olduğu yerlerde İslamiyet'inde etkisiyle yandaşlarını kaybederek bugünkü durumuna gelmiştir.

    GÜNÜMÜZDE SÜRYANİLER
    Bugün 6.5 milyon kadar Süryani dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşıyor. Bu nüfusun yaklaşık yarısını, 3 milyon Süryaniyi Hindistan barındırmaktadır. Hz. İsa'nın öğrencilerinden olan Thomas Hindistan'a gider ve orada Hıristiyanlığı yayar. M.S 345 yılında Urfa bölgesinden 72 Süryani ailesi de, Hindistan'da kurulan bu kiliseyi güçlendirmek amacıyla oraya göçer.

    Süryani Tarihi bir göçler tarihidir
    Süryaniler anayurtları olan Mezopotamya'dan sürekli olarak göç etmek zorunda kalırlar. Bu göç dalgası 1. Dünya Savaşı sırasında yoğunlaşır. Özellikle Osmanlı imparatorluğunun idaresi altında yaşayan Süryaniler, 1914 yılında alınan tehcir kararından çok etkilenir ve bir çok Süryani yerini yurdunu terk etmek zorunda kalır. Ayrıca göç ettikleri yollarda sık sık saldırılara uğramış ve bir çok insanını kaybederler. Süryanilerin tarihinde derin izler bırakan bu olaylar Seyfo (Kılıç) olarak adlandırılır. Üstteki resim 1915 yılında Urfa'dan Halep'e göç ettirilmek zorunda bırakılan Süryani ve Ermeni kafilesini göstermektedir. Bu kafileye Süryanice'de Ahır Kafro yani son kafile denir.

    Eski coğrafya, yeni sınırlar
    Savaş sonrası çizilen sınırlar sonucu Süryaniler değişik ülkelerin egemenliğinde kalır. Süryanilerin ata topraklarında, bugün Irak, Türkiye, Suriye, Lübnan ve diğer ülkelerin tahakkümü hüküm sürer. Süryani geleneğinden olan tüm Hıristiyan kilise cemaatlerinin nüfusunu bilmek zor olsa da, bölgede sayılarının iki milyonu bulduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca Amerika, Kanada, İsveç, Almanya, Belçika, Hollanda, Avusturya ve Avusturalya gibi değişik ülkelerde önemli sayıda Süryani yaşar.

    Yeni Dünya'da Eski Kültür
    Amerika'daki Süryanilerin hikayesi 19.yüzyılın sonlarına kadar iner. Süryanilerin çoğunun bu kıtaya göçlerinin nedeni Osmanlı Türkiye'sinde kendilerine verilen sıkıntı ve zorluklardan kaynaklanır. Kitleler halinde Avrupa'ya göç ise 1960 yılından sonra başlar.
    [​IMG]
    Süryaniler ve azınlık sorunu
    Özellikle yaşadığımız coğrafyayı ilgilendirdiği için sizlere Türkiye'de kalan Süryanilerin durumunu nakletmeye çalışacağım. Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye'de yaşayan azınlıkların statüsü belirlenir. Türkiye'de yaşayan Hıristiyan azınlıklardan temsilciler Lozan'a çağırılır. Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıklarının temsilcileri Lozan Barış antlaşmasına katılıp statülerini belirler, bir takım haklar elde ederler. Fakat her nedense Türkiye'de yaşayan Süryanilerin temsilcisi değiştirilir ve görüşmeler sonucunda Süryani tarafı azınlık hakkını almak istemez. Kendilerini Türk olarak gördüklerini belirten Süryani temsilcisi, sonraki Süryani kuşaklarına ne kadar büyük bir haksızlık edeceğinin farkında değildir. Genel olarak o zamana kadar Süryaniler hep kırsal kesimde yaşadıkları için bilinçli ve eğitilmiş bir aydın sınıfından yoksundur. Azınlık olarak kabul edilmelerinin kendilerine getireceği avantajları bu yüzden göremediler.
    Azınlık olarak kabul edilen toplumlar, kendi dillerinde eğitim yapabilmek, vakıf kurmak, vakıflarına mal bağışlayabilmek gibi haklara sahip olabilirken Süryaniler bunlardan mahrum kalır. Süryaniler ise bundan sonra görünürde Türk olarak kabul edilirler ama uygulamada azınlık gibi algılanırlar. Türkiye'de yaşayan Süryaniler yıllardır bu yanlışın bedelini ödemektedirler.

    1960: Yine Göç Zamanı
    1960 yılına kadar ağırlıklı olarak Güneydoğu bölgesinde yaşayan Süryaniler ekonomik şartların bozulması, yöre halkının baskıları ve yaşadıkları asimilasyon sonucu yaşadıkları yerlerden göç etmeye başladılar. Gidilen yerler önceleri İstanbul ve Avrupa oldu. Süryaniler, yaşadıkları yerlerden göç etmekle birlikte arkalarında bir çok tarihi eser ve yapı ile gelenek, görenek ve kültürleri ile çok derin izler bırakmışlardır. Bu kadar derin ve etkili izler bırakan bir kültüre sahip olmalarına rağmen günümüzde Süryaniler oldukça sessiz bir yaşam sürdürmektedirler. Gelişen dünya şartlarına toplum olarak uyum sağlamakta zorluk çekmektedirler.
    [​IMG]
    Kadim hizipler
    Süryaniler günümüzde bir çok mezhebe bölünmüş şekilde yaşamaktadırlar. Süryani Kadim kilisesi en kalabalık mezhebi oluşturmaktadır. Süryani Kadim kilisesi, Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluk olduklarından dolayı, ilk günkü kilise ve inanç şeklini kuralları ile birlikte günümüze kadar yaşatmışlardır. Bu nedenle Süryani Kadim kilisesi bir çok araştırmacının ilgisini çekmektedir. Türkiye'de yaşayan Süryanilerin büyük çoğunluğu da bu kiliseye mensuptur. Türkiye'de ayrıca sayıca daha az olan Süryani Katolik ve Süryani protestan cemaatleri de vardır.

    Demografi
    Günümüzde Türkiye'de yaşayan 15.000 Süryani vardır. Büyük çoğunluğu İstanbul'da yaşayan Süryanilerin Güneydoğuda sayıları oldukça azalmıştır. Dinsel açıdan Türkiye'de iki Metropolitlik tarafından temsil edilirler. İstanbul'da yaşayan Süryanilerin metropol lideri sayın Yusuf Çetin, Güneydoğu metropoliti ise sayın Samuel Aktaş'tır.

    [​IMG]
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    SÜRYANİLER'DE ÖLÜM GELENEKLERİ


    Bu çalışmanın konusunu oluşturan Süryanilerde ölüm geleneklerini, ölüm öncesinden başlatarak; bu konudaki inanmalar, ölümün anlamı ve yorumu, Hıristiyan inancında ölüm-yaşam-iman bağlantısını vermeye çalışırken, ölüm sonrasının, toplumsal yaşamdaki yansımaları, ölüyü defne hazırlama, kilisede uygulanan ritüeller, defin ve akabinde yapılan ve yapılması gerekli görülen uygulamalar sırasıyla ortaya konmaya çalışılacaktır.
    İnsan belirli bir kültür çevresi ile kuşatılmış vaziyettedir. Bireyin içinde doğumla hazır bulduğu kültürel çevresi, onun kimliğinin oluştuğu bir çevredir. Bireye kimliğini kazandıran doğum, evlenme ve ölüme kadar uzanan aşamalarda, bireyin bağımsız davranma şansı oldukça sınırlıdır. Özellikle geleneksel yapının en fazla hissedildiği kırsal yaşam alanlarında, herhangi bir özgürlükten bahsedilemez. Doğum ve ölüm ile sınırları belirlenen yaşam aktivitelerinde bireyin istek ve yönlendirmesi yok denecek bir orana sahiptir. Tek belirleyici olan kültürel çevredir.
    Bu bağlamda çalışmaya konu edinilen Süryaniler, hakim kültürel yapı olan Müslümanlığın geniş yayılma alanında(Turabdin, Mardin,Diyarbakır) adacıklar şeklinde oluşturmuş oldukları yaşam alanlarında, kültürel kimliklerini korumak, mevcut geleneksel uygulamalarını cemaat içinde muhafaza etme ettirme ve devamını sağlama noktasında daha hassas davranmaktadırlar.
    Periferi topluluklar, bulundukları sosyal yaşam içerisinde, hakim kültürün geniş yayılma alanlarında, adacıklar şeklinde oluşturdukları fiziki ve sosyal birliktelikler sonucunda bir takım zorluklarla da karşılaşabilmektedirler.
    Dışsal belirteçlerde bu zorlukları müşahede etmede zorluk çekilse de, cemaat içi belirteçlerde bu durumu hissetmek mümkündür. Giyim kuşam, mimari yapı, eğitim öğretim kurumlarından faydalanma, üretim ve Pazar davranışlarında hakim kültür ile ortak kalıpları görmek mümkün ise de, din belirleyicili doğum, vaftiz, nikah, bayram, ibadet, ölüm gibi cemaat içinde icra edilen pratikler tümüyle özel bir alan oluşturmaktadır.
    Süryani cemaatinde, geleneksel toplum düzeyini korumaya yönelik olarak özellikle kırsal yaşam alanlarında, dinin belirleyiciliği maksimum düzeydedir. Cemaat mensubu bireyin tüm yaşamındaki önemli dönemeçler kilise çatısı altında geçerlilik kazanmaktadır. Doğumu izleyen vaftiz, topluluğa kabulün ilk şartı iken, evlilik kurumunun meşruluğu, yine kilisenin onayına bağlıdır. Biyolojik ve sosyal hayatın sonu olan ölüm olgusunda da kilise mekanı ve kuralları hakimiyetini devam ettirir.

    HIRİSTİYAN İNANCINDA ÖLÜM

    Ölüm, insan için doğal bir süreçtir. İnsanın sahip olduğuna inanılan, beden ruh ikilisinin birbirinden ayrılması olarak değerlendirilir. Bu iki unsurdan maddi olan, önemli bir zarar görüp ya da yıpranıp, görevini yerine getiremeyecek duruma gelince, manevi unsurdan ayrılmaktadır. Böylece beden yeniden inorganik maddeye dönüşmektedir. Bu nedenle insan yapısındaki bir varlık için ölüm kaçınılmazdır.

    İncil'e göre ilk insan, Adem ile Havva, cennette yaşarken ölümsüzdüler, ancak şeytanın kandırması ile ilk günahı işlediler ve bunun sonucunda da cennetten kovuldular. ‘Ölüm insanın en büyük düşmanıdır'(1.Kor.15: 24.25), “Bunun için, nasıl günah bir adam vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti, çünkü hepsi günah işlediler.” “ Zira günahın ücreti ölümdür.” Buna karşılık, Hıristiyanlık, daha baştan öteki dünyadaki yaşama dayalıdır. Ölüm bir insan aracılığı ile gelmiştir. Ölümden dirilişte, bir insan aracılığı ile gelmiştir. Herkes Adem'de nasıl ölüyorsa, İsa Mesih'te dirilecektir. Ölüler, öteki dünyada, başlarında bozulmayan bir taç ve bir taht üzerinde otururlar.

    Hıristiyan inancının temel kaynağı olan Yeni Ahit -Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri- ile,l muhteviyatından kabul edilen Mektuplardan, özellikle “Korintoslulara l” mektubu ölüm ve sonrasına vurgu yapar.

    Ölümün dikeni günahtır, günah ise gücünü tanrısal hukuktan alır. (1.Kor.15:56) Tanrısal hukuk nedeniyle Adem yasak meyveyi yediği için günahkar olmuş ve cennetten atılarak ölüme mahkum olmuştur. Ademin soyundan gelen diğer insanlar da bu şekilde günah ve ölüm çemberine mahkum edilmiştir.(Rom.5:12-18, 1.Kor.15:21) Dolayısıyla insan, hukuk-günah- ölüm kısır döngüsünün tutsağı olarak Mesih dönemine kadar gelmiştir. -Hukuk, suçu/günahı ortaya çıkarma amacına yönelik bir işleve sahiptir- “Biz doğal benliğin denetimindeyken, hukukun kışkırttığı günah tutkuları bedenlerimizin üyelerinde etkindiler. Bunun sonucu olarak ölüme götüren meyveler verdik. Rom.7:5”



    Hıristiyan teolojisinde, insanlığın kurtuluşu tarihi, iki aşamalı olarak ele alınır. Birinci aşama Musa ile başlayan ve İsa Mesih'in çarmıhta ölümüyle sona eren tanrısal hukuk dönemidir. Bu dönemde Tanrı, insana hukuk yoluyla günahı ve insanın günahkar tabiatını tanıtmış, hukukun günah, günahında ölüm doğurduğunu anlatmaya çalıştığı dönemdir. İkinci aşama, İsa Mesih'in haça gerilmesiyle tanrısal hukuk işlevini tamamlayıp, kurtuluş için Mesih'e iman ile mümkün olacağı, çarmıhta ölen İsa Mesih ile başlayan dönemde hukuk- günah -ölüm kısır döngüsüne mahkum olan dünyanın öldüğünü ve insanların çarmıhta ölen Mesih'e iman yoluyla ölümsüzlüğe kavuştuklarına inanmaya dayanır. Hıristiyanlar İsa'nın ölümünü günahın ve ölümün gücünden kurtulma şeklinde algılar.

    Burada anlatılmak istenen, ölümlü insan yaşamının, ölümsüz olan tanrısal gücün, ölüm ile hesaplaşması ile günahın karşılığı olan ölümün öldürüldüğüdür. Ölüm olgusu Hıristiyan teolojisinin anahtar kavramlarından birisinin ifadesidir.7 Mesih'in çarmıhta ölümü ve dirimi,. onun şahsında tüm inanan insanlığın yeryüzünün sonlu ve günahkar yaşamında ölümünü ve ilahi alemin ebedi yaşantısına dirilmesini sembolize etmektedir.8 Hıristiyanlar için, İsa'nın ölümü sadece Yahudi kavmi ile değil, bütün insanlıkla Tanrı arasında akdedilen bir yeni antlaşmanın doğuşu anlamını taşır.9

    SÜRYANİLER'DE ÖLÜM

    Ölüm vücuttaki tüm hücrelerin bir hastalık veya başka bir nedenle canlılığını kaybederek, hücrelerin özünü teşkil eden can ve ruh'un bedenden ayrılması demektir.Beden topraktan alındığı için tekrar toprağa dönecek; fakat ruh, Allah'ın nefesinden olduğu için diri kalacaktır. Bu itibarla ruh, vaftizden aldığı kutsiyeti muhafaza etmiş ise günahsız yaşamışsa cennette mutlu olacak yoksa suçlarını görmekle devamlı huzursuzluk ve ızdırap içinde kalacak ki, onun için cehennem demektir.

    Dirilme, insanın öldükten sonra Allah'ın kudretiyle ruhani bir beden alması ve bir melek gibi, ebedi hayatta ruhi bir varlık olmasıdır. Süryaniler, ölümü; sonsuz yaşama uzanan bir köprünün başlangıcı olarak kabul ederler. Ölüm, sonsuz yaşamın başlangıcı olduğu gibi, dünyevi acıların da bitiş noktasıdır. Geçici dünya yaşamı sırasında, İsa'ya iman edenler ve bu imanlı yaşamı sürdürenler, ölümden sonra esenlik ve güven içinde olacaklarına inanırlar. Dünya yaşamının, zorluklar, acılar, sıkıntı ve özlemlerle dolu olduğuna inanılır. İmanlı bir ölüm, yeryüzündeki yaşamın karanlık gecelerini bırakıp, sonsuz gündüzün egemen olduğu, göksel vatana girmek olarak kabul edilir.

    İmansız bir yaşamın sonundaki ölümün; “Tanrı'nın varlığından ve gücünün yüceliğinden uzak kalarak, sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırılacağına inanılır. Tanrı gazabının kâsesinde saf olarak hazırlanmış, Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Öylelerine, kutsal meleklerin ve kuzunun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecektir şeklindeki cehennem azabı yanında, imanlı bir yaşamın sonunda ise cennete girileceğine inanılır. Cennette; “Tanrı'nın kendisini sevenler için hazırladıklarını, hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş, hiçbir insan yüreği kavramamıştır.10

    Süryani Ortodoks İnanç sisteminde ölüm sonrasında insanın karşılaşacağı durumlar;

    ölüm, dirilme, duruşma ve sonsuz ceza olarak kategorize edilir.

    1-Ölüm, canın bedenden ayrılması.

    2-Dirilmek, Canın, tene geri dönmesi, ikisinin birlikte hayat bulması.

    3-Duruşma, Mesih'in ikinci gelişinde insanları yaptıklarına göre yargılaması.

    4-Sonsuz ceza, İyilerin mutluluğa kötülerin cehennemin sonsuz azabına mahkum edilmesi. Mutluluk, azizlerin göklerde sahip olacakları sonsuz yaşamdır.Cehennem ise, suçlular ile şeytanların üzülecekleri sonsuz azap yeridir.

    Dirilmeden önce, iyi canlar Firdevs'e kötüler karanlığa gider. Orada son günün hükmünü beklerler.İnançlı ölenler, dirilerin sundukları kurban, namaz ve sadakalardan faydalanırlar.
    Süryani İnanç geleneğinde, inanlıyı ölüme hazırlama, ruhun bedene karşı direncinin muhafaza edebilmesi amacıyla, kilise sırları arasında yer alan “Hasta Yağı” uygulaması yapılır.

    KANDİLO (HASTA YAĞI)

    Bu uygulama hasta olan ve öleceği tahmin edilen ağır hastalar için uygulanır. Ruhun hastalık durumu olan günah, Tanrı ile ilişkiyi bozduğu gibi beden hastalığı da hayata son verebilecek bir bunalımdır. Hıristiyanlar İsa'nın Tanrı tarafından hastalara teselli ve şifa getirmek ve onları ölüme hazırlamak üzere gönderildiğine inanırlar. Bu gizem, Tanrının sevgisiyle hastanın yanı başında olduğunu, onu terk etmediğinin işaretidir. Diğer bir deyimle, bu gizem, hastalıkta ve özellikle ölüm yaklaştıkça insanın benliğini saran yoğun yalnızlık duygusuna çare olmayı amaçlar. Bu yağ okunmuş ve takdis edilmiş yağdır. Kilden yapılmış, kadehe benzeyen bir kase içine konulan hamurun içi çukurlaştırılarak zeytinyağı ile doldurulur. Hamurun üzerine beş adet mum yerleştirilir.Uygulamanın yapılacağı mekanda hazırlanan masa üzerine konan konulan kasenin sağına ve soluna da birer mum ve haç bulundurulur. Hasta diz çökmüş vaziyette masanın önüne getirilir.






    SÜRYANİLER: İlahi Müzik

    Ortadoğu pek çok etnik ve dinsel grubun birlikte yaşadığı bir kültür mekânı. Bu grupların dans, yemek, el sanatları ve müzikleri birbiriyle etkileşim içinde. Süryani müziği de bu coğrafyadaki sosyokültürel çeşitlilikten etkilendiği için karmaşık bir yapıya sahip.
    Süryanilerin kökeni Assurlulara kadar uzanır. Assurluların ilk dönemlerindeki müzik formları bilinmemesine rağmen günümüze çok sayıda kamıştan ve seramikten yapılma flütlerin yanı sıra boğa boynuzundan ve turna kanadından yapılma bir arp ulaşabilmiş.

    Dini Müzik
    Süryani müziği denildiğinde akla ilk olarak Süryani kilisesinin ayin düzeni içinde varlığını sürdüren ve özel bir kurguya sahip olan müzik geliyor. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, 2. yüzyıldan itibaren müzik, şair-müzisyen-din adamı kimliği taşıyan kişiler tarafından oluşturulmuş. Diğer Doğu kiliselerinde olduğu gibi Süryani kilise müziğinde de 8 makam mevcut. Kilise takvimine göre bir yıl sekiz haftalık dönemlere ayrılır ve birinci dönem Noel'den sekiz pazar önce başlar. Her pazar ayindeki dua ve ilahiler bu makamlardan biriyle okunur. Melodi çalan enstrümanların Süryani kiliselerinde yer almamasına karşın son dönemlerde bu aletlerin kullanıldığını görüyoruz.

    Halk Müziği
    Süryanice halk şarkılarına dingin bir hava hâkim. Ancak Süryani toplumunun düğün, bayram, Noel gibi özel günlerde icra ettikleri müzikten çok az bir kısmı günümüze ulaşabilmiş. Özellikle büyük kentlere göçle başlayan halk ezgilerindeki yok olma süreci, yurtdışına yapılan göçle daha da hızlanmış. Süryaniler özellikle köy ve çevresinde ihtiyaç duydukları müzik uygulamalarını daha çok Kürt müzisyenlere (Mıtrıp) yaptırıyorlar. Müziklerinde ise Kürt, Türk ve Arap etkisi yoğun olarak hissediliyor.
     

Sayfayı Paylaş