1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Tarihte Tıbbi Araştırmalar

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 30 Temmuz 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    Dr. Polat HAS
    Tarihte, tıbbi araştırmalara dinler farklı bir şekilde yaklaşmışlardır. Ortaçağda Hıristiyanlığın bu noktada menü bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. Bu husus için Robert Brifault’un “Making of Humanity” isimli eserine (s: 190–202) bakalım. “Roger Bacon, Arapça öğrenmiş ve Arap ilimlerini tahsil etmiştir. Fakat gerek Bacon, gerek daha sonra gelen adaşı, tecrübe usulünü, dünyaya sunmuş olmak şerefini kazanmağa layık değillerdir. Çünkü Roger Bacon, İslam ilim ve usulünü, Hıristiyan Avrupa’ya nakleden havarilerden biri sayılmaktan daha ileri sayılamaz. Hatta kendisi, Arapça öğrenmenin ve Arap ilmini tahsil etmenin hakiki ilme kavuşmak için biricik çare olduğunu çağdaşlarına anlatmak zahmetini dahi düşünmemiştir. Müslümanların tecrübe usulü, Bacon’un zamanında Avrupa’da iyiden iyiye yayılmış ve sağlamca yerleşmiş bulunuyordu. Roger Bacon Oxford’da bir iki ufak ilmi deney yapmağa kalkışınca bütün Oxford hocaları öğrencileriyle birlikte ayaklandı. Papazlar, keşişler, öğrenciler Oxford’un sokaklarında cübbelerini sallaya sahaya “gebersin sihirbaz” feryatlarıyla dolaşmışlardı. Öte yandan Bacon, Arap eserlerine verdiği önemden dolayı yeni bir suçlama karşısında daha kalmıştı; artık hasımları “Roger Bacon Müslüman oldu” diye bağırıyorlardı. Kilise, tatbiki fiziğin amansız düşmanıydı, bunda da büsbütün haksız sayılmazdı. Çünkü kilise, o vakte kadar sırf rahipler tarafından yapılan bu işe rakip istemiyordu. Ekmek kavgası, hayvanlara bile sirayet etmişti. Adamın biri, beygirine bazı marifetler göstermeyi öğretmişti. Beygiri 1601’de Lizbon- da mahkemeye verdiler, vücuduna şeytan girmiş diyerek diri diri yaktırdılar. Tecrübe metodunun temelinde Müslümanların olduğunu yabancı bilim adamları da ikrar etmektedir. Sedillot “Bağdat medresesini diğerlerinden ayıran husus, ilmi manadaki çalışma metodudur. Bu da, bilinenden bilinmeyene geçiş, neticelerden sebepleri karmak için inceleme yapmaktır. Ve ancak tecrübe ile sabit olan vakıaları kabul etmektedir. Araplar 9. asırda, uzun müddet sonraki büyük keşiflerindeki tatbik ettikleri bu verimli ilmi metoda sahip bulunuyorlardı” demektedir. Abdüllatif Bağdadi bu hususta “Delilsiz ve tutarsız kıyaslar tıp sanatında geçersizdir veya tecrübeye bağlıdır. Eğer tecrübe kıyası doğrularsa, kıyas kabul edilir, aksi takdirde kabul edilmez, reddedilir.” Tecrübenin önemli olduğu hususu için bir de Emir Çelebi’nin “Emmucez—üt tıb” isimli eserine bakalım. Bu hususta Emir Çelebi; yazarı kendisinden önce yazılan eserlerden, hiçbir şey katmadan, her şeyi almasını doğru olmadığını ve kendi deneylerinin neticelerini de kaydetmesi gerektiğini söyler. Mesela sakamonya (mahmudiye otu) denilen ilacın miktarı, gerek iklim ve gerek ilacın çıktığı yeryüzünden değişeceğini, onun için bu miktarı İbn-i Sina’nın Kanun’undan olduğu gibi alıp kullanmanın doğru oynayacağını, öte yandan Antakya sakomanyasının İstanbul’da Basra sakamonyası miktarında verilmesi yanlış netice verdiğini ifade eder. Emir Çelebi kitabının sonunda hekimlerin mutlaka anatomi öğrenmelerinin pek gerekli olduğunu ve hele savaşta bulunan hekimlerin, düşman askerlerin ölüleri üzerinde, anatomi bilgilerini genişletmelerini ve eğer bu mümkün olmazsa maymunlar, domuzlar üzerinde teşrih yapmalarını tavsiye eder. Kanuni döneminde de Musa bin Hamun’un eserinde cesetlerin teşrihine dair bilgi vermektedir. Abdüllatif Bağdadi de Kahire’de vebadan ölenlerin 2000 kadar iskeletleri üzerinde çalışarak Galen’in osteolojiye ait yanlışlarını düzeltmiştir. Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi zamanında Haçlı seferleri esnasında İslam hekimleri gayrimüslimlerin cesetleri üzerinde teşrih yapmıştır. İbn Maseveyh ve Razi’nin maymunlar, İbn Zühr’ün de keçiler üzerinde teşrih yaptığım biliyoruz. Bu durumda tababette çok mühim olan anatomi ilminin tecrübî şartlar altında İslam hekimlerince kurulduğunu görüyoruz. Bu tecrübî şartların ışığı altında İbn-i Nefs’in küçük kan dolaşımını bulduğunu görmekteyiz.

    Biyokimyevi analizlerin temelinde İbn-i Sina’yı görüyoruz. Damıtma ve ekstraksiyon ameliyesinin de ilk defa İbn Sina tarafından yapıldığını müşahede ediyoruz. Yayın taramaları yaptığımızda tarihte deney anlayışının babası olarak karşımıza Ebubekir Razi çıkmaktadır. Fakat gözlemek, denemek ve bunları bilinen nazariyeleri kaideleştirerek yaymak da İbn-i Sina’nın önemli vasıflarındandır. İki yüzden daha çok kitabın yazarı olduğunu söylenmesi, bildiklerini, düşündüklerini ve denediklerini yaymaya çalışması bunu göstermektedir. Razi bulduklarını uygun bir tasnife de sokardı. Birkaç yıl önce bir Hind prensinin kütüphanesinde bulunan Raziye ait bir kitapta kimyevi maddeler nebati, hayvani ve mineral olarak tasnif edilmiştir. Bu modern fenlerdeki tasnife de uygundur. Razi’nin hayvan deneylerine de önem verdiğini görüyoruz. Razi maymuna civa içirerek ondaki zehir tesirini araştırmıştır. Bunun neticesinde hayvanın elleriyle karnını tutatarak ve dişlerini gıcırdatarak karnının ağrıdığını gösterdiğini görmüştür. Sonra, civa olduğu gibi büyük abdestle çıkmış fakat maymun ölmemiştir. Kalomel ve süblimenin, civanın aksine daha zehirli olduğunu söyleyen ve kanlı ishaller verdiğini gösteren gene Razi’dir. Razi’nin farmakoloji alanında da yaptığı tecrübe çok ehemmiyetlidir. Bu çalışmalarında, Razi, sülfürik asit, formik asit, sinameki, demir hindi gibi madeni ve nebati maddeleri incelemiştir. Laboratuar çalışmalarıyla meşhur olan bir ilim adamı da Ebu Mansur’dur. 968—977 de yazdığı eserle sodyum karbonat ve potasyum karbonat arasında ayırım yapmıştır. Bu ilim adamının arsenik oksit, bakır oksit, silisik asit ve antimonla ilgili bilgisi vardır. Eseri, Seligman tarafından Avrupa’da ilk tercüme edilen farmakolojiye ait eserlerdendir. Bu eser 1833’te ayrıca Viyana’da da yayınlanmıştır. Farmakolojik sahada tecrübî çalışmalarla ünlü bir ilim adamı da Cabir’dir. Cabir 9. asırda yaşamıştır. Antimon, bizmut, fosfor, çinko, amonyum, birçok civa bileşiği gibi önemli kimyevi maddeleri ortaya koydu, tedavi sahasına metalik bileşiklerini soktu. Cabir, buharlaşma, süzme, katılaşma, eritme, damıtma, kristalleştirme metotlarını; zencifre, arsenik oksit, şapı antimon, güherçile, civa oksit, kurşun asetatın hazırlanışını tarif etmiştir. Tecrübî çalışmalar neticesi müslüman farmakologlar tedaviye birçok ilacı kazandırmışlardır. Bazıları şunlardır: Sinemaki, kâfur, sandalwood, misk, myrrh (lavanta yapımında kullanılan bir çeşit sakız), cassia (çin tarçmı), demirhindi, nutmeg (küçük hindistan cevizi ağacı) karanfıl, kübabe aconite (bıldırcın otu), amber ve civadır. Batı, aynı zamanda terminolojik olarak da tesir altında kalmıştır. Şurup (syrup), julep (ilaca karıştırılan tatlı bir sıvı), alkol (elkuhl), aldehit Arapça kelimedir. İlaçlarda çözücü olarak gül suyu, portakal suyu, tragcanth (kitre) Müslümanların eseridir. “Deney” sahasında önemli bir sima da Ebu Kasım’dır. Ebu Kasım canlı hayvanlar üzerinde tecrübe maksadıyla ameliyat yapmıştır. Fatih zamanı hekimlerinden tecrübî alanda meşhur bir isim Şerafeddin Sabuncuoğlu’dur. Bu ilim adamı kullandığı cerrahi aletlerini kendi bulmuş ve imal etmiştir. Sabuncuoğlu’nun Mücerrabname adını alan eserinden iki tecrübesini kısaca anlatalım. Bunlardan ilki yılan sokmasına karşı kendi hazırladığı antidotu kendisinde denemesidir. Önce tiryak adını verdiği bu antidotu içmiş, sonra sol elinin orta parmağını yılanA ısırtmıştır. Kendi ifadesine göre “Ne parmağı şişmiş, ne de vücudunda bir belirti gözlenmiştir’’ İkincisi ise, Türk tıp literatürünün en eski ve enteresan örneklerinden sayılır. Bu da yılan zehirinin tesirini anlamak gayesiyle yapılmıştır. Bunun için bir horoz tecrübe hayvanı olarak seçilmiş, hayvanın bir budunun tüyleri yolunarak çok çok zehirli bir yılana çıplak derisinden ısırtılmıştır. Sonra, daha önce hazırlanan ve zehirin tesirini yok eden tiryak horoza içirilerek hayvan kontrol altına alınmıştır. Ertesi gün deride yeşilimtırak bir yara görülmüş ve yeniden tiryak verilmiştir. İkinci gün bu belirti de kaybolmuş ve hayvan eşleriyle birlikte gezinir halde bulunmuştur. Osmanlı tababetinde ilaçlar daha önce denendikten sonra hastaya verilirdi. Bu tecrübeyi bazı hekimler kendi üzerinde tatbik etmiş, ilacın yan tesirinin olmadığı, faydalı olduğu anlaşıldıktan sonra hastaya verilmiştir. Bütün bunlar İslam tababetinde tecrübe mefhumunun çok ehemmiyetli bir yeri olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.
     

Sayfayı Paylaş