1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Tarihten Ders Almayan Milletler Zarar Görür

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 20 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Tarihten Ders Almayan Milletler Zarar Görür​


    Tarih bir bilgi ve erdem hazinesidir, bir yol göstericidir. Onun yol göstericiliği hakkında pek çok özdeyiş söylenmiştir, işte onlardan bazıları:
    -Geçmişini hatırlamayan uluslar yok olmaya mahkûmdur. M.K. Atatürk
    - Büyük adamlar, büyük siyasetçiler, büyük yargıçlar olaya tarihin kürsüsünden bakmalıdır. İsmet İnönü
    -Tarih Kutup Yıldızı gibidir, insana yol gösterir. Turgut Özakman
    -Geçmiş geleceğe ışık tutmuyorsa, akıl karanlıklar içinde yürür. Alexis de Tocqueville
    -Geçmişten ders almayan, onu yeniden yaşar. ...
    -İnsan geçmişe bakmayı ne kadar iyi bilirse, uzağı o kadar iyi görür. W. Churchill -Tarihte her şey iki defa yaşanır: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak. Karl Marx
    -Unutulan geçmiş, kaybedilmiş bir gelecektir. …

    Şöyle günümüzde olup bitenlere bakınca, bu özdeyişleri bilmediğimiz ya da bilsek de hiç ders almadığımız, dolayısıyla tarihin yol göstericiliğinden hiç faydalanmadığımız açıkça ortaya çıkar. Belki içinizde “bizi, oylarımızla iktidara getirdiğimiz bilgili, erdemli, merhametli insanlar yönetiyor, onlardan çok memnunuz, bize bulgur, kömür, buzdolabı da dağıtıyorlar; nereden çıkarıyorsun bunu?” diyenler çıkabilir. Bense iddiamda ısrarlıyım ve “bana düşen, size ikna edici kanıtlar sunmaktır” diyerek yazıma devam ediyorum.
    Gerekli kanıtlar için geçmişe bir yolculuk yaparak, o yılarda olup bitenleri günümüzde, özellikle AKP iktidarında olup bitenlerle karşılaştırmak zorundayız.

    I) 1800’lü yılların ilk çeyreği… O yılları karakterize eden en önemli olgu, gelişme halindeki sanayi kapitalizmi… Tabii İngiltere’de... Ne olmuştu acaba bu ülkede? Olan şu: Bir devrim, Sanayi Devrimi bomba gibi patlamış, bir tsunami gibi sarsıyor dünyayı. Mal üretimi ve finansal sermaye birikiminde öyle bir artış var ki hiç görülmemiş! Artan mal üretimine ve finansal sermayeye İngiliz pazarları dar geliyor; mal ve para âdeta sınırlardan taşmakta. İngiliz burjuvazisine bunları boşaltacak yeni pazarlar gerekli, daha fazla üretim için hammadde kaynakları gerekli.
    Yeni bir çağ başlıyor aslında: Emperyalizm çağı…

    İngiltere’nin ardından, onunla birlikte o zamana kadar görülmemiş türden, yepyeni ülkeler ortaya çıkıyor: Sanayileşmiş ülkeler! Bu ülkeler şu iki önemli etkiye yol açıyor:
    • Diğer ülkelerin gıda ve hammadde kaynaklarına ulaşma, mamul ürünlere pazar bulma.
    • Çok sayıda çevre ülkesini, dünya ekonomisi -yani kendi ekonomileri- ile bütünleşmeye zorlama.
    İngiltere Amerika’da, Asya’da, Avrupa’da, kapıları zorluyor, açmaları için…
    -Kıta Avrupası ülkeleri, ABD hemen savunmaya geçiyor, korumacılık zırhına bürünüyorlar. İngiltere onlar karşısında başarısız. -Bunun üzerine başka bölgelere yöneliyor dünyanın ilk sanayi ülkesi: Hangi ülkeyi zayıf bulduysa, orada korumacılığı kaldırtarak, üretimini ve sermayesini o ülkeye boşaltıyor. Peki, nasıl başarıyor bunu? Üç yolu kullanarak: Silah gücüyle, tehditle, işbirlikçi bularak... Zayıf bulduğu ülkeler Çin, Hindistan gibi ülkeler… Tabii Osmanlı İmparatorluğu da… Bu bir“ekonomik sızma”, başka ülkelerin kaynaklarına el koyma hareketi...
    Şimdi günümüze dönelim.

    1980’li yıllardan itibaren ABD başta olmak üzere Batı, yeniden kabından taşmaya başladı. Bu sefer kullandığı slogan küreselleşmeydi. Ezelî felsefesi Liberalizm’e ise yeni bir görüntü verdiler, adını bu kez Neoliberalizm koydular. Hedefse değişmemişti, aynıydı: Türkiye gibi henüz sanayileşmenin şafağında olan ülkelerin ilerlemesini durdurmak, onların hammadde kaynaklarını ve pazarlarını yeniden veya daha geniş ölçülerde ele geçirmek!... Çoğu çevre ülkesinin yöneticileri bu slogan ve görüntüye kandılar ya da bilerek kapıldılar; ülkemizin yöneticileri de… Çünkü tarih okumadıkları, tarihten ders almadıkları, onun ışığından yoksun oldukları için karanlıkta yürüyorlar, değişmeyen gerçeği göremiyorlardı. Geçmişi yeniden yaşamaya mahkûmdular artık, ne yazık ki halklarını da peşlerinden sürükleyerek. Nitekim öyle de oldu.

    II) Tekrar tarihe çeviriyoruz bakışlarımızı.
    Sanayileşen Batı’nın Osmanlı ülkesine sızma hareketi iki koldan yürütüldü: Uygun ekonomik stratejiler, sosyal yapı değişiklikleri (Geleneksel yapıların çökertilmesi).
    A) Ekonomik Stratejiler: Zor durumda olan Osmanlı’ya dış ticaretin önündeki koruma önlemleri kaldırtıldı. Ekonomi Avrupalıların serbest kullanımına açıldı; başlıca serbest ticaret antlaşması, borçlandırma, özelleştirme, yabancı sermaye girişi yoluyla…

    -Ticaret Antlaşması: 1838 İngiliz - Osmanlı Serbest Ticaret Antlaşması… İngiltere’nin dünya çapındaki girişimlerinden biridir. 1910’lara kadar geçerliliğini korudu. İngiltere bu antlaşma sayesinde iki yarar sağladı: Sanayi mallarını Osmanlı pazarlarına rahatça boşalttı. Sanayi üretimi için gerekli hammaddeleri daha rahat ithal etmeye başladı. Buna karşılık antlaşma Osmanlı ekonomisi üzerinde son derecede zararlı sonuçlar doğurdu: Ticaret ve üretim yabancıların eline geçti. İç pazarları yabancı mallar istila etti. Ekonomik gelişme durdu. Hazine gelirleri kurudu. Dış borçlanma başladı. Ekonomik bağımsızlık, mâli ve siyasal bağımsızlık yitirildi. Sonunda devlet de çöktü.
    Yaklaşık 150 yıl sonra…

    Yöneticilerimiz olaya tarih kürsüsünden bakamayarak, aynı ülkelerle aynı mahiyette, 1838 Antlaşması’nın esas itibariyle aynı olan bir antlaşma imzaladılar: 1963 Ankara Antlaşması’nın doğal sonucu olan 1995 Gümrük Birliği Antlaşması… Eğer 1838’de olan bir trajedi ise, bu seferki bir komedi idi; çünkü sonuçlar aynı trajik sonuçlar olacaktı. Neticede bir aptal konumuna düştü yöneticilerimiz. Geçmişe bakmayı bilmediklerinden olacakları göremediler. Şöyle ki Türkiye kısa sürede Avrupa Birliği ülkelerinin ve Çin gibi birçok üçüncü ülkenin açık pazarı haline geldi. Avrupa ve diğer yabancı kaynaklı her türlü mal ülkemize serbestçe girmeye başladı. Bu mallarla rekabet edemeyen birçok sanayi tesisimiz kapandı. Dış ticaret açığı, işsizlik arttı. Sanayileşme ve gelişme durdu.

    Osmanlı yönetimi; Avrupalı kapitalistlerin ülke ekonomisini ele geçirmesinin önünü, yalnız serbest ticaret yoluyla değil, aynı zamanda borçlanma yoluyla, özelleştirme ve yabancı sermaye girişi yoluyla da açtı.
    Öyleyse, yeniden 1800’lü yıllara çevirelim bakışlarımızı.

    -Borçlandırma (1854): İngiltere Osmanlı hükümetlerini borçlanmaya iterek, biriken sermaye fonlarına pazar buldu. İhracattan sağladığı döviz gelirleri ithalat karşısında yetersiz duruma gelen Osmanlı Devleti; Fransa, Almanya gibi ülkelerden de giderek daha fazla borçlanma yapmak zorunda kaldı. Bu ülkeler borçlandırmayı Osmanlı’dan –malî, ekonomik ve siyasal- her türlü ödünü koparma aracı olarak da kullanmıştır.
    -Özelleştirme ve yabancı sermaye girişi: İngiliz Hükümeti, hazırlattığı Hobart-Foster raporu ile Osmanlı hükümetine özelleştirmeyi de dayattı. Devlet’in ekonomik hayata müdahale etmesini önlemeye çalıştı. Ülkeye yabancı sermaye girişi hızlandı. Ülke ekonomisi, başlıca sanayiler, hattâ tarım yabancıların eline geçmeye başladı.
    Ve günümüz Türkiyesi…

    -AB üyeliğine sıkı bir şekilde angaje olduğumuz 1990’lı yıllardan bu yana, özellikle AKP iktidarı döneminde dış borçlarımız görülmemiş miktarlara ulaştı (2009 başında 265 milyar dolar). Bunda AB ile olan dış ticaret açığımızın da katkısı olduğu söylenebilir. Dış borç ihtiyacının giderek şiddetlenmesi, IMF’nin kapısının çalınması sonucunu da doğurdu, tıpkı Osmanlı maliyesinin Düyunu Umumiye yönetimine boyun eğmesi gibi. Yapılan Stand-by antlaşmaları IMF’nin Türkiye’nin ekonomi politikalarına müdahale etmesi neticesini verdi, böylece tıpkı 1800’lerde olduğu gibi yabancılar lehine politika değişikleri yapıldı, her türlü ödünün kapısı açıldı.

    -Geçmişte Osmanlı özelleştirme mi yaptı, ülkesini sınırsızca yabancı sermayeye mi açtı, bugün başta AKP iktidarı bizim hükümetler de aynısını yapıyor.
    1995 Gümrük Birliği Antlaşması ve özellikle son yıllarda çıkarılan yasalar yoluyla, Katılım Ortaklığı Belgesi ile, ilerleme raporları ile, IMF ve Dünya Bankası’yla ilişkiler çerçevesinde özelleştirme dayatılmıştır Türkiye’ye. Ülke sınırsız yabancı sermaye girişine elverişli bir yapıya kavuşturulmuştur. Sonuçta yabancı sermayeli şirket sayısı hızla artarak, en stratejik sektörler yabancıların eline geçmiştir. Yabancıların 500 büyük sanayi şirketi içindeki payları yüzde 30’a yaklaşıyor. Böyle bir dönem 1800’lü yılların sonlarından itibaren Osmanlı’da da yaşanmıştır.

    Ülkede yabancı şirketlerin gittikçe güçlenmesi; daha fazla kârın daha fazla yurt dışına transferi, ekonomik kararlarda yabancıların yetkisinin artması, bir baskı grubu olarak güçlenmeleri sonuçlarını doğurmaktadır.
    Son bir kez daha dönüyoruz 1800’lü yıllara.

    B) Ekonomik ve Sosyal Yapı Değişikliği: İngiltere Osmanlı’nın kendine özgü yapılarını yıkarak kendi ekonomik düzenini Türkiye’ye soktu, yani kapitalizmi… Özelleştirmeler yaptırdı, sermayesini akıttı. Sözde reformlar yoluyla Hıristiyan azınlıklar İngiltere’nin içerdeki ortağı (işbirlikçisi) konumuna getirildi. Araç olarak 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856 Islahat Fermanı kullanıldı. İngiltere 1856 Islahat Fermanı ile, yabancıya toprak satışının serbest bırakılması taahhüdünü aldı. Yasa 1867’de çıkarıldı. Ekonomik ve sosyal yapıdaki değişiklikler, işte bu sözde “reform”lar yoluyla sağlandı.
    Günümüz Türkiyesi…

    1) Aynı Avrupa ülkeleri bugün de Türkiye’ye -AB üyeliği vaadiyle- bol bol “reform” yaptırtıyor. Bugün de “Almanya-Fransa-İngiltere” üçlüsü; Katılım Ortaklığı Belgesi ile, ulusal programlar ve uyum yasalarıyla Türkiye’ye kendi düzenlerini dayatmakta, kabul ettirmektedir. Bu yoldan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir hatâlar zinciri başlatılmış oldu. Türk Milletinin nesi var nesi yok değiştiriliyor, bütün ulusal değerler terk ediliyor; hükümetler, özellikle AKP hükümeti önüne ne konulursa hiç düşünmeden, körü körüne kabul ediyor. Türkiye “Atatürk Türkiye’si” olmaktan çıkıyor, kendi kendine hızla yabancılaşıyor, sömürgeleşiyor. AKP iktidarının yaptığı ilk işlerden biri, AB’nin talimatına uyarak 2003 yılında yabancılara toprak satışını serbest bırakması oldu. Artık geçmişte olduğu gibi bugün de Türk toprakları hızla AB yurttaşlarının, hıristiyanların eline geçmektedir.

    2) Avrupa Birliği müktesebatına uyum yasaları, Türkiye’yi Osmanlı’nın da aynen yaşadığı şu tehlikelerle karşı karşıya getirdi:
    - Etnik hareketler uyum yasaları sayesinde daha elverişli bir gelişme ortamına kavuştu. Ayrılıkçı hareketler yapay olarak körüklenmeye başladı.
    - Uyum yasaları bölücülüğü cesaretlendirdi. Halkın Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğüne olan inancını yıpratmaya başladı. Sonunda PKK çetecileri Diyarbakır’da zafer turları atacak duruma geldi.
    - Uyum yasaları ile birlikte, Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri de hızlandı. Hıristiyanlık propagandası başta Doğu Karadeniz olmak üzere bütün Türkiye’de arttı. Her tarafta, gizli, açık kiliseler faaliyete geçiyor.
    - Devlet aleyhinde faaliyetleri tarihen sabit olan Fener Patrikliği ile Ermeni Patrikliği yeniden harekete geçti. Bunlar İstiklal Harbimiz sırasında, İngilizlerden bütün Anadolu’nun işgalini istemiş şer odaklarıdır.
    - Uyum yasaları sayesinde, kendi ülkelerinin çıkarlarına göre hareket eden, Batı kökenli yabancı vakıflar önemli imtiyazlar kopardılar ve hareket alanlarını genişlettiler. Bu vakıfların, Türkiye aleyhine faaliyetleri Devletimiz ve ulusal bütünlüğümüz açısından çok yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır.
    - Uyum paketleri, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin işlevlerini sınırlandırarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendini savunma mekanizmalarından başta gelen birini ortadan kaldırıldı. Devlet kendi güvenliğini sağlama konusunda acze düşürüldü.

    - İsmet Paşa “Büyük adamlar, büyük siyasetçiler, büyük yargıçlar olaya tarihin kürsüsünden bakmalıdır” demiştir ama kendisi bunu başaramamış, uygulayamamıştır. Genç Cumhuriyetimiz tam kurumlaşmadan, halkımız uluslaşmadan Batı’nın zorlamasıyla çok partili hayata geçmesi, Türkiye’nin gerileme ve bölünme sürecinin başlangıcı olmuştur.
    Tarih herhangi bir kişiye değil, “insan” niteliğine sahip olana yol gösterir. Milletlerin değeri onu oluşturan bireylerin değerlerinin toplamıdır. O zaman millet olarak tarihten neden yararlanamadığımız kendiliğinden ortaya çıkıyor.
    Geçmişten ders almayıp, onu yeniden yaşayan uluslar sıralaması yapılsaydı, ilk üçe ne yazık ki kesinlikle girerdik.
    Bir millet olarak geçmişi unutmuş olduğumuz kesin… O zaman geleceğimizi yitirmiş olduğumuz da kesin. Meğerki büyük bir uyanış, büyük bir şok etkisi yaşayalım.

    - Tarih hakkında en güzel deyişlerden birini sona sakladım:
    Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi.
    Bunu söyleyen, millî şairimiz, aydın bir İslamcı, Mehmet Âkif Ersoy…
    O dahi adam edemedi, uyandıramadı bizi yönetenleri, hele şu muhafazakâr, şu Müslüman geçinenleri…

    Yazar Prof.Dr. Cihan Dura​

     

Sayfayı Paylaş