1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Tarihten Günümüze Türk Eğlence Kültürü

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 20 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL


    TARİHTEN GÜNÜMÜZE TÜRK EĞLENCE KÜLTÜRÜ​


    Kültür bir algılama, yorumlama, süzgeçten geçirme ve yaşama biçimidir. İnsan; evreni, canlıyı ve maddeyi kendi hayat ilkeleriyle bağdaştırırken, ortaya çıkan bütün değeler kültür ürünü olarak adlandırılır. Uygarlık ve bilgi birikimi, kültür ile ölçülür. Kültür değerlerini ayrıştırıp bakıldığında, kişinin ve toplumun çok da farkında olmadan yaşadığı bir alanın ne kadar önemli olduğunu gözlemleriz..!

    Bu araştırmada, Türk kültür değerlerinden “eğlence hayatımız” üzerinde duracağız. İnsanlığın eğlence anlayışı birbirine çok benzer özellikler gösterebilir. Bilgi ve öğrenme, ayrıntılara inildikçe kazanılır. Başlangıcından günümüze, neden, niçin, nasıl, nerede, niye ve kimlerle birlikte eğlendiğimiz o kadar ilginç ve önemli ki..!

    Eğlenceyi yönlendiren başlıca alt alanlara baktığımızda olumlu ve olumsuz pek çok bağımlılık, tutku, oyun, yarış, tören, kutlama, gösteri, şölen, festival, karnaval, anma vb. etkinliklerle karşılaşırız. Bu etkinleri tamamlayan doğa, hayvan, eşya ve araçlar, eğlence hayatının vaz geçilmez unsurlarıdır. Dünya hayatının bir oyun veya bir eğlence olmadığı bilinmekle birlikte, insanlar ve havanlar bazen kendi sınıfları içinde ve bazen de hep birlikte eğlenirler... Eğlencenin içinde kara, su, hava ve ateş vardır. Yani canlının dört temel ihtiyacı... Bir başka deyişle eğlence, insan hayatın beşinci temel ihtiyacı gibidir..

    Ulusal kültür tarihimizin temel kaynaklarından olan eğlence hayatımız, gelenek ve göreneklerimizle birlikte köklü değişimler yaşamıştır. Türk töresinin sözlü iletişim biçiminden yazılı ve kayıtlı biçime dönüşmesiyle ortak değerlerimizin, farklılıklarımızdan çok daha fazla olduğunu gözlemleriz. Ulusal kültürümüzün yaratıcısı olan halkımız, içinde yaşadığı coğrafya ve etkileşimde bulunduğu diğer ulusların toplumlarına bağlı olarak, mekan ve şartlara göre eğlence hayatını değiştirmiş ve hatta yeniden yorumlamıştır. Ancak, hiçbir zaman ulusal köklerinden koparamamıştır. Mankurtlaşmadıkça, kopması da mümkün değildir.

    Ulusları farklı kılan temel başka özelliklerden de söz edilebilir. Bilimsel açıdan bakıldığında, ulusların genetik ve ruh özellikleri, psikolojilerinde ve davranışlarında belirleyicidir.

    Ulusların, halkların, toplumların ve kişilerin eğlence anlayışı, birbirinden çok farklı olabilir. Fakat ulusal kimliği ve kültürü olan her ulusun hayatı algılama ve yorumlama biçimi, onun kültür değeri olarak bilinir. Her ulusun kimliği, kişiliği ve vicdanı, asırlar sürecinde kazanılmıştır ve ortak bilgi ve kavrama birikimi oluşturmuştur. Tıpkı karadan göllere ve denizlere akan ırmakların oluşturduğu, birbirinden çok farklı deltalar gibi...

    Şamanizm Dönemi

    Ulusların eğlence anlayışı da birbirinden farklıdır. Ancak, inanç ve vicdan, eğlencenin üzerinde çok etkili, yönlendirici ve belirleyiciliği hiç ölmeyen ve unutulmayan ilahi iki yasadır. Türklerin ilahlarına ulaşmasını sağlayan kahinlerinin adı, “Şaman”dır.

    Şamanlık inancı, göçebe ve yerleşik olarak iki farklı mekanda yaşayan Türklerde, “ töre ve kut” değerlerinin mistik göstergesidir. Müzik ve folklor özelliğinin yanı sıra, “ inanmak, söz söylemek ve toplumsal değer ölçüleri yaratmak” gibi kuralları yerleştirmiştir. Türkler şair bir ulustur. Saz çalıp söz etmesinin nedeni, şamanlık geleneğinin doğal bir sonucudur. Türkler doğayı, renkleri ve özgürlüğü çok sever. Bunun nedeni ise, hem göçebe hem de yerleşik hayat düzenin sunduğu son derce bereketli yazlık ve kışlık kazanımlardır. Türkler egemenliğinden taviz vermez ki, bülbülün kafese mahkum edilerek gülden ayrılması gibi; yer yüzüne, içindekilere, gök yüzüne ve bütün bunların yaratıcısına, Türk Ulusu aşıktır. Bu aşk, töre olmuş ve bin yıllarca devam ederek Türk milletinin genetik özelliği durumuna dönüşmüştür. Öyleyse bizim eğlence hayatımızda inanç, vicdan, kut ve töre ile doğa, hayvan, hareket ve canlılık vardır. Tarihimizin başlangıcına dönüp baktığımızda, belgelere yansıyan bilgiler diyor ki, “ … Asya Türk tesiri, folklorunun kıtaya şamil durumu [hakkında] ne yazılsa, [ne araştırılsa] Türk gözüyle (…) [bakılmalıdır.] Sir Aurel Stein, Sven Hedin, Grünwedel, A von le Cok gibi batılı araştırıcılar ile Orta Asya Türk kültürü üzerindeki (…) pas silinmiye başladı…” 1

    Türk mitolojisi, Türk inancını ve hayat tarzını doğal olarak etkilediğinden, eğlence biçimlerinde mitolojik unsurlar çok belirgindir. Örneğin Ergenekon Destanı, nevruz şölenlerinin kutlanmasında doğrudan etkilidir. Türk düğün ve evlenme törenlerinde de mitolojik figürler oldukça belirgindir. Nevruz ateşi geleneğinin temelinde, dağı eritip delme, yol açma durumu yorumlanırken, Kaşgarlı Mahmut’un (Divanû Lügat-it-Türk ) aktardığına göre, “ büyük ve ortanca kardeşler etvlenerek törkünü (=baba ocağını) terk ettikten sonra, törkünde ocak bekçisi olara en küçük kardeş kalırmış. Kırım ve Nogay Türkleri’nde bu gelenek aynen muhafaza ediliyor” 2 Bunun gibi örnekleri Dede Korkut Destanlarında da bulmak mümkündür. Nevruz kutlamalarında ateş yakıp üzerinden atlanması, Türklerde ateşin kötülükleri gidermesi efsanelerine dayanmaktadır. Hastanın alazlanması (Alas), şaman davulunun ateşte kurutulması, Azeriler, Başkurtlar, Kırgızlar, Kazaklar, Yakutlar ve Altay Türklerinde “ ataların yaktığı ocak” adıyla kutsanması ve ateş karşısında and içilmesi törenleri, eğlence ve kutlamalarda mitoloji ve destan kaynaklarına bağlılığın kanıtları olarak dikkatleri çekmektedir.

    Türk eğlence kültürü üzerindeki diğer bir önemli etki ise mevsimlerdir. Nevruz kutlamaları, aynı zamanda bahar bayramının ve yeniden dirilişin coşku ve şükrüdür. Türk inanç geleneğinde yer ve gök tanrısına bağlılık ve ona yöneliş pek çok folklorik motifleri gelenekselleştirmiştir. “ Gök, insanların yaşantısında en önemli unsurdur. Bu yüzdendir ki, Uygurlara kadar bütün Türk topluluklarının reisleri yahut kağanları Tengri ve bunun yanında Göğün Oğlu unvanlarını almışlardır. [Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar’da ]toprak ve su da, en az gök kadar geleneklerde tesir göstermiştir. (…) Çin kaynaklarında, Shıh Chi kitabında; senenin ilk ayında kabile reisleri toplanarak kendi ataları, gök ve yer için ibadet ederler; sonbaharda atlar şişmanladığı zaman, yine büyük bir toplantıyı Tai-lin’de yaparlar ve aynı zamanda bu toplantıda nüfus sayımı yaparak şahısların vermekle yükümlü oldukları nüfus vergisini toplarlar. (…)Yine aynı devrin bir başka Çin kaynağı olan Huo-Han-shu (M.Ö. 206-M.S. 220) kitabında ise şu bilgiler vardır: Hsiung-nu’ların [Hunlar] üç tane ejderha festivali vardır ki, gök için ibadet ettikleri bu festivaller senenin birinci, beşinci ve dokuzuncu aylarının wu gününde yapılır (…) .Bu festivalden istifade ederek toplanan kabile reisleri aynı zamanda devletin işlerini de görüşürlerdi. Onlar kendilerini at ve deve yarışları yaparak eğlendirirdi.”3

    Yukarda söz konusu olan festivaller aynı zamanda Yeni Yıl Festivali, İlkbahar Bayramı ( 21 Mart) ve Şükür Bayramı olarak Türk boylarında yaygın olarak kutlanmaktadır. Hunlar’dan sonra Uygur Türkleri de geleneksel Türk kut ve törenlerini sürdürmüşlerdir. “ Uygur kağanı beylerini ve halkını Tojen Irmağı kıyısında toplayıp Gök Tanrı’ya kurban sunduğu hakkında Çin kaynaklarında bilgi vardır. İlkbaharda kutlanan diğer bir bayram da sürücüleri [sürü çobanlarını] otlatmağa çıkarma ayı olarak kabul elden ve 9 Mayıs’ta yapılan Örüs sara bayramıdır. (…) Ötüken Uygurları (…) bir batı kaynağı olan Ebu Dülef’in Seyahatnamesi’nde bir kayıt vardır: Uygurlar gök kuşağı gördüğü zaman şenlik yaparlar.İbadetlerini güneşin battığı tarafa yönelerek yaparlar” denilmektedir.4

    Uygurların Turfan merkezli yeni devletinde görev yapan Çin elçisi ang-Yen-te’nin (M.S.840) seyahatnamesinde de “ k’ung-hou (=kopuz) kullanırlar. (…) atlara binerek ok atmak, (…) [İlkbaharda] seyahat etmek, çeşitli yaratıklara yay çekip[avlanma] ok atarlar. (…) Üçüncü ayda Han-shıh (=Soğuk Yemek Festivali) kutlamaktadırlar. [Bu festivalde] evin içindeki yahut dışındaki bütün ateşler söndürülür ve yirmi dört saat içinde yeni bir ateş yakılmaz. Bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenilirdi. Tung-chıh [Kış Festivali] 21 Aralık’da meydana gelir. (…)Uygurlar gümüş ve pirinçten kaplar yaparak su doldururlardı. Onlar birbirlerine suyu fışkırtarak yahut atarak spor(= Ya yang-ch’i ch’ü-ping) yaparlardı. (…) Wang Yen-te’nin spor diye vasıflandırdığı bu hareketlerle serinlemekten başka belki de eski bir şamanizmin kalıntısı olarak yağmur yağdırmakla da ilgili [yağmur duası] olabilir. Bu kaynaga göre [Uygur Hakanları] İlkbahar Bayramı [Yaz Festivali-Nevruz] ayininden sonra suya girerler ve halk ikiye ayrılıp, birbirilerine su serpip taş atarlarmış.” 5 Göktürk ve Uygurlar’da şaman fiğürleri ve oyunlarından bazıları şunlardır: Uçan Şaman, Falcı Şaman, Kadın Şaman, Kara Şaman, Kartal Şaman, Kerkes Kuşu Şaman, Hyvan Ruhlu Şaman, Köpek Şaman ve Kurt Şaman.

    Götürkler ve Uygular’da toy, (= resmi törenler) merasimleri eğlence kültürünün bir başka boyutudur. Toylarda “ doğum, beğ oğlunun ilk avı, tahta çıkma, bir felaketten kurtulma ve elçi kabulü gibi sebeplerden dolayı yapılıyordu. (…) Wang Yen-te’nin, Uygur kağanı Arslan Han tarafından kabul merasimi (…) bir toy merasimini andırmaktadır: Bir tarafta bir kişi, taştan bir çan tutuyordu. O seremoninin başlaması için taşa vurdu. Kral-Han- bu çanın sesini duyduğu zaman eğildi. Sonra oğlu, kızı, yakın akrabaları, etrafını çevreleyerek eğildiler ve hediyelerini aldılar. Bundan sonra müzik, içki, ziyafet ve aktörler tarafından gece oynan bir oyun vardı.” 6 Tespiti de göstermektedir ki, Türklerde toy ve eğlence devlet geleneğiyle yaşatıla gelmiştir.

    Türk eğlence kültürüne etki eden masal, efsane ve destan kaynaklarını başlıklar halinde dizinlersek; Oğuz Destanı, Alper Tonga Destanı, Dede Korkut Hikayeleri, Keloğlan, Deli Dumrul, Hızır ve İlyas, Geyik, Kurt, Doğan, Kartal, Don [Şekil ve Kişilik] Değiştirme, Göğün Oğulları, Güneş, Ay, Yıldız, Serap, Ebe Kuşağı, Dünya, Yer, Toprak, Su, Yıldırım ve Şimşek, Rüzgar, Dağlar, Ulu Irmaklar, Deniz, Okyanus, Göl ve Sazlıklar, Ağaçlar, Ateş, Diğer Hayvanlar, Kuşlar, Ejderhalar, Rüyalar vb… Bu kaynaklar Türk’ün eğlence hayatında çok önemli figürler olarak çeşitli gelenek, görenek oyun ve müzikli danslara yansımıştır. Türkiye’de oynanan hayvan figürlü danslar hala vardır. Örneklemek gerekirse, “Yapma At, Turna Barı, Koç Halayı, Laçin Barı, Kartal Halayı,Kartal Oyunu, Tavuk Barı, Ceylani, Yedi Deve, Ayı Oyunu, Horon (Hamsi Balığı Titremesi,) Pisik, Köse Oyunu, Tülü Kabak Oyunu, Deve Düzme Oyunu,Deveci Oyunu, Tilki Oyunu, Bağ Bozumu Şenliği, Koç Katımı Oyunları, Fare Oyunu, Tavşan ve Avcı Oyunu,Kirpi Oyunu, Katır Oyunu ve Sinkurdu Oyunu” 7 Anadolu’nu çeşitli yörelerinde oynanmaktadır. Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve B**** oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan Çögen, bir savaş oyunu olan cirit atma günümüzde aktif olarak Orta Asya ve Türkiye’de oynanmaktadır.

    Gök-Börü oyunu, kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı, eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçiminde oynanır.

    Yine bir av ve savaş oyunu olan Bürküt Oyunu, özellikle Orta Asya Türk ülkelerine yaygındır. Kazaklar ayrıca, her yıl Bürküt (=Eğitilmiş Kartal) adına düzenlenen av merasimleri tertip edilmektedir.

    Türklerin en dikkat çeken sporu, muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun, bugünkü futbolun babası olup, Orta Asya'da çok makbul bir spordu. Meşhur Ali Kuşçu'nun kısaltarak Türkçeye çevirdiği Tarih-i Hata ve Hoten adlı, aslı o taraflara giden İranlı bir tüccar tarafından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip, ayak topu oynadıkları, yahut ata binerek değnekle bu topa vurmak suretiyle müsabakalar düzenledikleri nakledilmektedir. Tokmak veya Tepük aslında, tabanı kösele olmayıp, üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır. Öküz ödünden yapılmış top oynanırken, ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denilmiştir.Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, ‘‘Türk spor kültüründe ‘tepük' olarak adlandırılan futbolun Türkler tarafından ne zaman oynandığı kesin olarak bilinmese de en az bin yıldan beri oynandığı kesin. Çünkü 11'inci Yüzyıl'da yazılan Divan-ü Lügati't Türk'te‘‘ ‘tepük', ‘kurşun eritilirek oval şeklinde kalıplara dökülür ve üzerine keçi kılı, keçe veya başka birşey sarılır. Bu büyükçe topla ayakla teperek oynanır' ifadesi yer alıyor. Tarih-i Timur adlı eserde de Türklerin içi hava ile doldurumuş kuzu derisinden yapılan topu ayakla oynadıkları, bu topa el değdirmenin, çizgiden çıkarmanın yasak olduğu yazılıdır.’’ tespitinde bulunmuştur. ([Linkleri görebilmek için ÜYE olmalısınız!..])


    Seymenlik, İslam ve Ahilik


    Türkçe’ de; yöresel olarak Türkmen oymaklarında, “say” veya “saya” çobanların- dervişlerin çocuk ve gençlerle birlikte, bir tören eşliğinde, koyun sürüsü sahiplerini ziyaret etmelerine denir. [Bkz. yukarıda : Örüs sara bayramı]

    Bu ziyaret sırasında, bahşiş toplanır ve toplanan bahşişlerle gece, çobanlar kutlama yaparlardı. Bu tören, “Saya Bayramı” olarak bilinir ve kuzunun, ana karnında canlanıp tüylendiği zaman olan, Ocak veya Şubat ayı içinde kutlanırdı.

    Saya bayramını yapanlar, düğün törenlerinde cirit, zeybek, tehlikeli at oyunları, güreş vb. oynarlar, düğün günü gelinin kapısının önünde topluca çeşitli gösteriler düzenleyerek gelini evinden alır ve güvenliğini sağlayarak, güveye teslim ederler. Bu törenler günümüzde, Kırşehir, Tokat, Ankara, Kayseri, Maraş ve Antep’te düzenlenmektedir.

    Ahilik teşkilatı içinde sayacılar, yahut saymanlar veya seymenler (=seğmenler); bayram, düğün, özel günler, toplantılar vb. resmi özel törenlere, özel giysileriyle atlı ve silahlı olarak katılan sivil toplum gücü (=milis) olarak değişim ve dönüşüm üstlendiler.

    Türkçe’de “saylamak” seçmek demektir. Saylav, (=vekil) ise seçilen olarak adlandırılır. Eskiden sürüyü güdenler, seçkinler, seçilmişlerdi. Seçkinlerin çoğu çobandı ve sürü gütmüşlerdi.


    Türkçe’de “Seğ”- “sak” uyanıklık, hareketlilik, akıncılık ve habercilik anlamını da bildirir. Göz seğirmesi, gözün hareket etmesi demektir ve bir haberciyi de çağrıştırmaktadır. Seğirmek; at ile birlikte hareket etmek, saldırmak hücum etmek anlamını da taşır.

    Giyimleri ve Ergenekon destanındaki Asena, Aşana, Astana (=Bozkurt) mitolojisi nedeniyle yol gösterici uyanık ve yiğit sürü çobanlarıydılar. Anlam kayması nedeniyle veya önderlik eden, önden giden anlamına, “kurt” sıfatı da verilmiş olabilir.


    Yukarda çeşitli sözcüklerle, değişik anlamları ve çağrıştırmaları üzerinde durulan Seymenlik geleneği ve törenleri , Türk devlet teşkilatında iktidar değişimine öncülük eden [devir telsi töreni yapan grup] ve aynı zamanda gerektiğinde göç ve akınlarında öncülük yapan seçilmiş görevlileri ifade eden bir unvan idi. Bu unvanın kaynağı ise Şamanlığa kadar gitmektedir.

    Seymenliğin, çobanlık ve rehberliği (=izciliği), Örüs sara bayramının bir devamı olarak dönüşüme uğrayıp yaşatıldığı ihtimali çok yüksektir.

    Türklerin İslamiyet’e girmelerinden sonra, Ahiliğin etkisiyle “sivil güvenlik görevlisi” sorumluluğu verilerek, yerel ve bölgesel sivil güvenlik görevlileri teşkilatına dönüştürülmüş olabilir.

    Bu konuda Enver Behnan ŞAPOLYO, “ Seymen düzülme âdeti beş on kişiye ait bir topluluk değil, Orta Anadolu Türklerinin müşterek bir galeyanıdır. Selçuklu devletinin Konya'da Osmanlı devletinin Söğüt'te kuruluşu bu ananeye çok benzemektedir. Selçuklu aynı şekilde atlı seymen alayları önünde, bir torbadan bir çocuğa ok çektirilmek suretiyle, kendi okunu çekerek bey olmuştu. Osman Bey ise, yine atlılar karşısında bir ak keçeye oturtularak. Dokuz defa havaya kaldırılarak karargâhta dolaştırılmıştı. Kımızlar sunulup, and içilerek Bey tanındı. Bu muhakkak ki, Seymen alayı, eski Türklerden kalma bir âdettir, vardır. Rumelide ‘Seğmen bekçi, muhafız’ mânasında kullanılmaktadır.” 8 tespitiyle, geleneğin dönüşüm sürecine ışık tutmaktadır.

    Ahilik (Akı=Kardeşlik) Teşkilatı, Türkleri İslam dini ile kaynaştırmak için Türk düşünürleri ve evliyalarınca geliştirilmiş sivil toplum kuruluşudur. Göçebe hayat tarzı ile yaşmayı seven Türkler, yeni fethettikleri coğrafyalarda yerleşik düzende yaşayan halk ile uyumlu bir birlik sağlayabilmek için Ahilik sistemini örgütlemişlerdir. Şaman inancı ile İslam inancı arasında bir geçiş köprüsü de kuran ahilik, özellikle Selçuklu Devleti’nin Anadolu’da yerleşmesini kolaylaştırmıştır. “ Ahilik, İslam inancı ile Türk örf ve adetlerini kaynaştıran bir düşünce sistemidir. (…) Fertler, işçi-işveren, üretici-tüketici, kadın-erkek, genç-yaşlı vb.(…)arasında uzlaşma ve diyalog” 8 kurulmasını sağlamış ve meslekler ile iş ve üretimi temel ahlaki kuralara bağlayarak, insan hak ve hürriyetlerinin ekonomi, dünya ve ahret ile birlikte düşünülmesi felsefesini veya sosyal örgüsünü yaymıştır. Ahi birlikleri özetle siyasi, ekonomik, sosyal, eğitim ve kültür hayatını yönlendirerek, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna büyük katkılar sağlamıştır.

    Ahilikte, “ yaren sohbetleri, ziyafet toplantıları, üçgünler toplantısı, mevlüt, çıraklık, kalfalık ve ustalık törenleri”9 gibi yarı resmi eğlenceler gerçekleştirilirdi.

    İslamiyet Dönemi Türk Eğlence Kültürü


    İslamiyet’ten önceki Arap toplumu içindeki yozlaşma, insanı ve dini değerleri yıkıcı bir sürece ulaştığında bile, şiir ve müzik Arap toplumunun sosyal hayatını ve geleneklerini etkilemekteydi. Özellikle Medine ve Mekke’de, Arap ibadetlerine de yansıyan müzik ve eğlence, ordulara moral verme, zafer kutlamaları, kervan karşılama ve düğünlerde yaygındı. Bizans ve İran müzik ve eğlence anlayışıyla da kaynaşan cahilliye dönemi Arap eğlence kültürü, müzik ve kadın danslarıyla Emeviler döneminde bir sektör olmuştur: “ Şarkıcılığı meslek edinen bu kimselerin pek çoğu kadınsı erkeklerden [köçek] oluşmaktaydı. Emevi Devleti’nin başlangıcında haftanın belirli günlerinde ve belirli evlerde eğlence tertipleyen bu kimseler bir müddet sonra açık konserler vermeye ve şehirlerarası seyahatler yapmaya başlamışlrdır. Bu tür faaliyetlerin artması aynı zamanda toplumda kabul görmesi anlamına da gelmekteydi. (…) Başlangıçta amatörce belirli törenlerde icra edilen faaliyetler artık profesyonelce yapılmakta, yapılan iş hem toplumda hem de devlet erkanında karşılığını bulmaktadır. Hatta Hac gibi kutsal bir ibadet dahi müzisyenlerin faaliyet alanına girmişti. Hac’da görülen güzel hanımlar, müzisyenlerin şarkılarına söz oluyordu. Saraylarda icra edilen musiki oturumları pek çok kepazeliğe sahne oluyordu. Artık toplumda bazı işler yolunda gitmiyordu.” 10

    Türklerin VIII. Yüzyılın sonunda İslamiyet ile tanışması ve XI. yüzyılda Müslümanlarla kaynaşması, sosyal ve kültürel hayatında ve Türk töresinde çeşitli değişimleri de beraberinde getirmiştir. Fakat eğlence anlayışında tahribat daha çok şehirleşme ile büyük yerleşim yerlerinde başlamıştır. Tahribata uğramadan önceki Müslümanlık dönemlerindeki durumu özetlemek gerekirse yine, Divan-ı Lügati’t-Türk’e bakmalıyız: “ Çocuk oyunları [olarak listelemek gerekirse] Boynuz Boynuz, Salıncak, Aşık Oyunu, Köçürme oyun veya Ondört oyunu, Tepük, Ceviz Oyunu, Kayak, Çelik-Çomak, Kuzurcuk, İtiş veya Ütüş, Karaguni’[dir. Ayrıca, Oğul Toyu, Kız Toyu, Beşik Toyu, Ad Verme, Galpak Toyu veya Saç Kesme, Diş Çıkarma, Sünnet, Okula Başlama, Askere Gitme ve Dönme, Gelin Toyu gibi kutlamalardan da söz etmek gerekir.] Yarış ve sportif oyunlar[ ise,] At Yarışları, Güreş, Çevgan, Yuwmak (=Top Yuvarlamak), İlişdi (=Basketbol,) Ok Atma ve yay kurma müsabakaları[dır.] Düğünler ve bayramlar; Yağmalı Toy, Küden, Bıçış [Hediyesi,] Halay, Mendiri,; Bayram, Er yıpladı (=Cambazlık,) Yalnğu (=Salıncak,) ; içkili eğlenceler, ziyafetler, vegece hayatı [eğlencelerinin başlıcaları ise,] Kımız, Süçik (=şarap,) Ketsem (= gece ziyafeti,) Şenbuy (=içkili gece ziyafeti,) Suğdıç, Süçrük, Bilmece, Kızlar Kubzaşdı(=Cariyeleri Kopuz çalması.) Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, çok çeşitli tesirlere rağmen Türk toplumu, diğer hususlarda olduğu gibi, oyunlar ve eğlenceler konusunda da milli kültürünü korumuş ve bir kültür devamlılığı göstermiştir.” 11 Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve B**** oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan Çögen, bir savaş oyunu olan cirit atma günümüzde aktif olarak Orta Asya ve Türkiye’de oynanmaktadır.

    Gök-Börü oyunu, kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı, eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçiminde oynanır.

    Yine bir av ve savaş oyunu olan Bürküt Oyunu, özellikle Orta Asya Türk ülkelerine yaygındır. Kazaklar ayrıca, her yıl Bürküt (=Eğitilmiş Kartal) adına düzenlenen av merasimleri tertip edilmektededir.





     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Arap-Fars ve Batı Etkisinde Osmanlı Eğlence Anlayışı

    Budizm ve İslamiyet, Türklerin yaşam biçimlerinde temel değişimlere yol açmıştır. Manihezim ise Uygur Türklerini etkilemiş ancak , derin bir iz bırakamamıştır. Yahudilik ve Hıristiyanlık ise Türklerin bir kısmında inanç, kültür ve kimlik değişimi yaratmıştır.

    Gök Tanrı inancı ile büyük uyum sağlayan Müslümanlıktaki mücadelecilik ve disiplin anlayışı, Türk töre ve karakterine uygun bir din olarak özümsenmiştir. İslamiyet ile Türk töresi iç içe geçerek adeta birbirini tamamlamışlardır.

    İslam dinindeki haklar ve kurallara ilişkin helal ve haram dengesi, eğlence hayatını kısmen düzenlemiş ve özellikle düşük ahlaklılık gösteren eğlence anlayışları yavaş yavaş terkedilmiştir. Fakat, özellikle müzikli eğlence anlayışı yahut gelenekleri, Muhammed Peygamber zamanında bile yasaklanmamıştır. Türklerde müzik hayatın bir parçası olup at üzerinde bile icra edilmiştir. Küğ ya da Yır olarak bilinen müzik türü Oğuz ve Manas destanlarında geçmektedir.

    Farabi’nin Türk müzik birikimini bilimsel olarak disiplin etmesi ve Kitab-ı Musiki’y-ül Kebir (=Büyük müzik kitabı) adlı eserle Türk müzik formatlarını İslam musikisiyle birleştirmiştir. Selçuklularda devlet teşkilatına giren mızıka heyeti, Osmanlılarda Ceng-İ Harbi veya Mehter Müziği olarak çok daha geniş ve etkili olmuştur.

    İslam ümmeti ile Osmanlı milletlerinin üst düzey yöneticilerinin bulunduğu çevreler içinde yaygınlaşan sportif eğlencelerle birlikte, müzik ve gösteri eğlenceleri de yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlık ekonomi merkezlerinde ve saraylarda kadın odaklı olarak kapalı bir sektöre dönüşmüştür. Osmanlı’da halka açık eğlence merkezleri ilk dönemlerde spor oyunları ile başladı. Avcılık ve okçuluk, güreş ve cirit gibi ulusal oyunlar, İstanbul’un Başkent olmasıyla ve kıraathanelerin tartışma ve dinlenme merkezi olarak gelişmesiyle azaldı. Giderek halk oyunları ile idareci sınıf arasındaki eğlence anlayışı birbirinden kapma noktasına geldi. “18. Yüzyılda İstanbul’daki İsveç elçiliğinde çalışan d’Ohhson, yedi ciltlik Tableau General de L’Empire Otoman adlı eserinin dördüncü cildinde eğlence konusuna değinir. Yazar, Müslümanların gösterilerden, gürültülü,, patırtılı bayramlardan sakındıklarını söyledikten sonra, Türkler arsında münhasıran padişahın eğlenmesine hasredilen saray içi eğlencelerinden başka genel eğlencelere rastlanmaz, der.Bu tür eğlencelerin de ancak iki bayram arasında olduğunu belirten d’Ohhson, Türkleri eğlenmeyi bilmemekle ve asık suratlılıkla itham eder.Komedi,trajedi, opera gibi, insanoğlunun dehasının bütün kaynaklarını ve dilin bütün güzelliğini döktüğü santalarTürklerin tamamen meçhulüdür. Yazar tarafından aşağılanan oyun ekipleri, komikler, hokkabazlar, güreşçiler, cambazlar,gölge oyunları, var olmasına vardır ama, bunlar da alenen temsil veremez ve ancak özel vesilelerle görünürler. (…) Ciddiyet, eğlencelere karşı bigane davranmak Türklerin törelerinin bir parçası gibidir. Erkekler olsun, kadınlar olsun, aşırı hareket etmemeyi, telaşa kapılmamayı, mümkün olursa sofralarındaki yerinden kıpırdamamayı bir nevi büyüklük sayar.Mesela oturdukları yerde veya ayaktayken mendillerini düşürürler veya iki adım ötedeki bir şeyi almaları gerekirse, kendileri kıpırdamaz ve iki ellerini birbirine vurmakla yetinirler. O zaman hemem bir içağası veya cariye koşar ve isteklerini yerine getirir.” 13 Osmanlı eğlence hayatının sadeliği ve zarafetine karşı tepkili olan elçinin İslam emir ve yasakları ile Peygamberimizi sünnetleri hakkında yeterli bilgiden yoksu olduğu çok açıktır. Ancak, Osmanlı eğlence hayatının saray içi ve çevresindeki resmiyetin dışındaki boyutları da iyi gözlemlenmelidir. “ 1582 yılında Padişahın kızkardeşleri evlenirken yapılan şenlikler sırasında İstanbul’da bulunan De La Croix donanma gecesini şöyle anlatıyor: Bu türlü gece şenliği çok hoştu. Bütün dükkanlar en değeli eşyalarla bezeniyor ve pek çok sayıda kandillerle aydınlatılıyordu. Bu kandiller çiçek demeti ve klaptanlarla asılıyordu.Satıcılar geceyi dostlarıyla şarkı söyleyip, çubuklarını tüttürerek, kahvelerini içerek geçiriyorlardı. (…) “ 14

    Osmanlı Devleti’nde eğlence hayatını yönlendiren resmi ve sivil kuruluşlar da vardı. Eğlencehane-i Osmani Kumpanyası, Handehane-i Osmanlı Kumpanyası, Meserrethane-i Osmani Kumpanyası, Tema*şahane-i Osmanlı Kumpanyası vb. organizasyonlarda profesyonel oyun ve eğlenceler düzenlenmekteydi

    Osmanlı ve İstanbul eğlenceleri, Türk töresinin etkisinde kalan Anadolu eğlence geleneğinden koparak , Arap, Fars ve batı geleneklerinin bir sentezi durumuna dönüşmekteydi. “ 19. yüzyılın ilk yarısında (…) bir lale bayramını izleyen Panaroma Dergisi’nin muhabiri J.A. David anlatıyor: Güneşin batmasıyla birlikte haremdeki kadınlar (…)şenliğin başlamasını beklemeye koyuldular. Ansızın akşam sessizliğini yırtan bir haykırışla bir meşale yanar, ışıkları birbirini arar, birbirlerine kavuşur.Bir alay adam hoş kokular yayan meşalelerle çiçeklerin arasında, arkasında ışıklı izler bırakarak dağılırlar. Her çiçeğin yanına bir ayna yerleştirilmiştir.Alevler e çiçek bu aynaya yansır. (…) Denizde ve kalede atılan topların bu şenliğin görkemi konusunda ancak soluk bir izlenim verebilir.” 13

    Osmanlı düğünleri de batılı elçilerin gözlemleriyle metinlere yazılmıştır. Saray düğün merasimi konusunda ve özellikle düğün müziği ve dansı hakkında detaylı bilgi vermiştir: “ Önce şarkı söyleyen rakkase, ardından dansa başlar: Başının üstünde definin zillerini şakırdatarak yerinden kıpırdamaksızın, bazen yavaşlayan, bazen çılgıncasına hızlanan bir ahenk ile sallanmaya başladı.(…) 14 “ İstanbul’daki Hamal Bayramı hakkında, 1857 yılında gözlemlerini anlatan Baronne de Fontmagne, davul, zurna ve saz ekipler eşliğinde çok sayıda seyircisi bulunan el parmaklarıyla birbirine tutunmuş ve halka olmuş (=Halay) gruplardan bahseder. Bir Mevlevi törenine de şahit olan Baronne de Fontmagne, musiki eşliğinde dönen derviş ve seremoniyi bir tiyatro sahnesine benzetmektedir.

    Geleneksel gösteri sanatlarındaki eğlence kültüründe de merkez olan İstanbul’un, yabancılar gözünde ayrı bir mistik havası ve doğu kültürünün gizemi vardı. Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Medeah ve Kukla oyunlarından özenle bahsetmektedir. Bir halk mizahı olan meddah ve kukla oyunu, Türk halk tiyatrosunun ve sahne eğlencelerinin ilk evreleri olarak değerlendirilebilir. Rus Elçisi Kutuzov (1779 Yaş Antlaşması) gözlemlerinde, Ermeni ve Yahudi çalgıcıların eşliğinde, Rum çengi ve oğlanların dansı ile cambaz gösterilerinin yapıldığı avluda, at biniciliği gösterilerini de izlediğini bildirir.

    Metin And’ın, ‘Oamanlı Şenliklerinde Saraylar’ adlı eserinde şenlikleri ve eğlenceleri şu başlıklarda sınıflandırmıştır: Savaş Göstersi, Sirk Gösterileri, Cambazlık, Musikili Eğlenceler, Nahıllar, Şeker Bahçeleri, Geçit Alayları, Esnaf Alayları ve Mesire Eğlenceleri.

    ‘Bağaziçinde Yirmialtı Yıl’ adlı eserin yazarı Dorina L.Neave (1881-1908), kitabında özellikle mesire eğlencelerine geniş yer vermektedir.

    Osmanlı Harem Dairesi eğlencelerini ise şu başlıklarda toplamak mümkündür: Halvet, Göç, Musiki, Karagöz Kukla vb. gösteriler, Köçek, Tavşan Oyunu, Çengi Dansları.

    Halk ile birlikte kutlanan Cuma Selamlığı, Nevruz Tebriki, Kandiller ve Sure Alayı, Ramazan, Hırka-i Sadet’i Ziyaret, Kadir Gecesi ve Alayı ve Bayram Tebrikleri


    Çağdaş Eğlence Sektörleri ve Türk Toplumu


    Batı milletleri tarzında eğlence anlayışının dönüşüm süreci 1960’lı yıllarda yaygınlaşmaya başladı. Özellikle şehirleşme ile birlikte kitle iletişim teknolojilerin evlere girmesi bu dönüşümde kilit rol olmuştur. Tiyatro, radyo, televizyon, gazete, dergi, üniversiteleşmenin yaygınlaşması ve Avrupa ülkelerine işçi göçü eğlence anlayışımızda yeni yorumlara ve yeni bakış açılarına katkı sağlamıştır. Fakat yine de Türk ve İslam geleneğinden bariz kopmalar söz konusu değildir. Bu konuda türizimci Çelik Gülersoy’un tespiti şöyledir: “ İçtimai bir zihniyet yapısının sonucu olarak toplumumuz eğlenceye değil, dinlenmeye yönelik bir görünüm taşır. Hiçbir zaman toplum çapında topluca eğlenmeye yönelik bir sosyal yapımız olmamıştır. Bunun çeşitli nedenleri var. Birincisi kadın erkek cinslerinin ortak hayatı yok. Sekslerin kendi içinde eğlenmeleri uzun ömürlü olmaz. Bir yerde biter ve doğal olmaz.Doğal olması için kadın ve erkeğin topluca yemek yemesi, müzik dinlemesi, kalkıp oynaması lazım. Halbuki asırlar boyunca Türkiye’de kadın ve erkek ayrı yaşamış; halen taşrada yine ayrı yaşantılarını sürdürüyorlar ve eğlence hayatı doğamıyor. Bu neden böyle diye baktığımızda da karşımıza dini sebepler çıkıyor. Ayrıca dinin de ötesinde mistik toplumsal nedenlerden dolayı eğlencenin kendisi de kavram olarak çok makbul bir şey değil. Çok sevinmek, eğlenmek doğu toplumlarının yapısında fazla yok.” 15 Çelik Gülersoy’un tespitlerinden anlaşılan durumu biraz açmak gerekir. Türk-İslam toplumlarında aşırılık ve dünya düşkünlüğü, inanç gereği bastırılıp dizginlenmiştir. Fakat batı ülkelerinde makul insani ölçülerde eğlenme biçimleri terk edilerek yerine aşırılık getirilmiş ve medeniyet kavramıyla birleştirilmiştir. Elbette Türk insanı eğleniyor ve elbette sevinçler paylaşılıyor. Küreselleştirme etkinliklerinin alt yapısında, kültürsüzleştirme ve kimliksizleştirme uygulamalarının büyük sermayelerce destek gördüğü de çok açıktır. Özellikle batı ve ABD kaynakları fonlar tarafından desteklenen “ batılılaştırma ve çağlaştırma” faaliyetleri, eğlence sektörü ile işbirliği içindedir. Televizyon ve sinema sektörü ile Internet odaklı bu faaliyetler giderek bir kültür emperyalizmine dönüşmektedir. Eğlence ve kadın unsurunu yoğun olarak kullanan bu oluşum, geleneksel orijinal oyun ve eğlence motiflerini de adeta bombardıman altına tutup yok etmektedir.

    Geleneksel Türk ve İslam eğlence anlayışının yaşatılıp yaygınlaştırılması konusu ayrı bir alan olsa da, Türk Kültür Bütünü politikası açısından telafisi zor yıkımlar yaratabilir. Turizm ve ticaret amaçlı yoz eğlence biçimlerinden inanç ve kültür turizmine doğru planlı bir yöneliş,”eğlence ve edeb” bağını yeniden pekiştirebilir. Cinsel sömürüye dayalı her türlü faaliyetin sonucunda, evrensel insani değerlerde telafisi zor erozyonlar gerçekleştiği bilinmektedir. Batılı üretim ve tüketim sektörlerinde ve turizm ve tatil etkinliklerinde bilgilendirici ve eğitici formatlar artık ön planda tutulmamaktadır. Her şeye rağmen kazanmak ve çılgınca tüketmek dünyanın doğal dengelerini de sarsmaktadır. Teknoloji ile uygarlaştığını sanan zenginleşmiş milletler ve ülkelerin gelecek yüz yıllarında, “insan sevgisi ve barış ortamı” olmayabilir. İnsanı ve dünyayı kendi elleriyle yıkan “büyük klanlar”ın pişmanlığı da artık hiçbir fayda sağlamaz.

    Yaratılış amacına uygun olarak yaşaması gereken insanoğlu, eğlence ve israfla üzerinde yaşadığı dünyanın bir cehenneme dönüşmesinde duyarsız kalması ancak” küresel mankurtlaştırma” ile tanımlanabilir. Türk insanı, köklerinden süzerek getirip yaşattığı ve töreleştirdiği (=Türk hukuku) değerlerini ekonomik ve özellikle ticari hayatla bağdaştırma yöntemlerini geliştirmelidir. Böyle bir gelişim için Türk kültür politikası mevzuatlara yansıtılmalıdır. Ancak, Türk eğlence sektörlerinde yaşanan aşırılıklar, asimilasyon çalışmalarında da ne yazık ki, etkili olmaktadır.

    Ülkemizde spor, sanat ve siyasi kirlenme içinde, eğlenme ve oyun amacını aşan uygulamaların önünü alabilmek için “kültür” eğitim, bilim, iletişim ve politikada bilimsel planlamalar bir mecburiyettir.
     

Sayfayı Paylaş