1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Tokuz(Dokuz) Oğuz Destanı

Konusu 'Türk Destanları' forumundadır ve wien06 tarafından 5 Ocak 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Bu efsane bize hem Çin kaynakları, hem de Iran kaynakları tarafından anlatılıyor. Bu durum gösterir ki, bu efsane eski Türklerce çok önemli idi. Çünkü Türklerce büyük önemi bulunmayan bir şey, Çin ve Iran gibi büyük milletlerin ilgisini çekemez.

    Bundan başka bu efsaneyi, gerek Çinlilerin ve gerek İranlıların doğrudan doğruya Türklerden aldıkları meydanda. Birbirinden bu kadar uzak bulunan bu iki millet, bu efsaneyi birbirlerinden alamazlardı (Bu iki kaynağın verilen Köprülü'nün Türk Edebiyatı Tarihi ismindeki eserinin birinci kitabının 71 ye 72 nci sayfalarında yazılıdır.)

    Bu efsaneye göre, Dokuz Oğuz'lar önce "Kumançu" adı verilen bir ülkede otururlarmış. Burada "Tugla" ve "Selenga" adlı iki ırmak akarmış. Bir gece aradaki iki ağacın üstüne gökten bir ışık sütunu indi. Ağaçlardan biri "sumu" yani. "huş yahut kayın ağacı, Bouleau", diri "Cihanküşâ"ya göre çam fıstığı, "Kaşgarlı Mahmud'a göre fındık ağacı" idi. Bu ağaçlardan birinin karnı şişti. Dokuz ay on gün sonra ağacın karnında bir kapı açıldı. İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk göründü.

    Daha çocuklar doğmadan, bu ağaçların çevresinde otuz adım çapında gümüşten bir daire meydana gelmişti. Ağaçlardan müzik sesleri işitiliyordu. (Müziğin din ve büyüsel açıdan bir gücünün olması da bundan ileri gelir.) Gökten inen ışık sütunu orada yeşim'den bir kaya oluşturdu. (Yeşim'in dinsel ve büyüsel gücü de buradan gelir) 0 yöre deki Türkler bu çocukları büyüttüler. İsimlerini "Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukan Tekin, Or Tekin, Boğu Tekin" koydular.

    Bunlar on beş yaşına gelince baba ve analarını sordular. Türkler, onları iki ağacın yanına götürdüler. İşte bunlardan biri babanız, diğeri ananızdır dediler. (Huş ağacının baba, çam fıstığı ağacının ana) Çocuklar ağaçlara büyük bir saygı gösterdiler. Sevgili anamız, babamız diye yürekten sevgilerini açıkladılar. 0 zaman ağaçlar da dile gelerek oğulları için hayır duada bulundular.

    Sonunda bir gün halk toplanarak Boğu Tekin'i Han seçtiler. Çünkü. Boğu, her boy'un dilini, obalarının sayısını biliyordu. Boğu'nun üç kargası vardı ki, her yerde olup biten şeyleri kendisine haber verirlerdi. (Çocukların hâla kargalardan haber sorması bundan ileri gelir.)

    Boğu Tekin bir gece rüyasında beyazlar giyinmiş ve elinde beyaz bir âsa tutan ak sakallı bir adam gördü. Bu ihtiyar fıstık şeklinde bir yeşim taşı göstererek (kutlu ışıktan meydana gelen kaya olmalı) "Türkler bu kut dağını ellerinde tuttukça dört bucağa egemen olacaklardır" dedi.

    Boğu Han bir gece otağında uyumak için yatağına, girmişti. Birdenbire pencerenin açıldığını, içeriye gökten bir kızın girdiğini gördü. Bu kız meleklerden daha güzel, perilerden daha çekici idi. Boğu Han neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak kendisini uyuyor gibi gösterdi. Kız, sağa döndü sola döndü, genç Hakan'ı uyandırmak için çok çalıştı. Fakat bir türlü uyandıramadı. Sonunda ümidini keserek pencereden çıktı gitti. Ertesi gece kız yine geldi. Genç Hakan yine kendisini derin bir uykuya dalmış gibi gösterdi. Kız, yine bu uykucu hanı uyandıramayarak çekildi gitti.

    Sabah olunca, Boğu Han, kızın yine geleceğini düşünerek buna bir çare bulmak üzere işi vezirine açtı. Vezir dedi ki: "Hakanım; Bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceğimiz bir hayırlı işaret var. Bu kız, tanrıça olmalı. Gelişi, size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Yarın gece yine gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyiniz. 0 zaman ne için geldiğini anlarsınız."

    Üçüncü gece kız yine geldi. Fakat bu, kez Boğu Han onu saygı ile karşıladı ve ona bir tanrıçaya gösterilmesi gereken saygıyı gösterdi. Bu kız vezir'in düşündüğü gibi, gerçekten bir tanrıça idi. Boğu Han'a yeni din öğretmek için gelmişti…

    Gök kızı, Boğu Han'a arkamdan gel, dedi. Genç hakan tanrıçayı izledi. Az gittiler uz gittiler, dere tepe düz gittiler, sonunda Ak Dağ'a ulaştılar. Orada Boğu Han'a yeni din'in gizli yanlarını anlatmaya başladı. Bundan sonra, her gece gök kızı otağ'a gelir; Boğu Han'ı Ak Dağ'a götürürdü. Bu hal, yüzlerce gece devam etti. Boğu Han yeni din'in bütün sırlarını öğrendi ve bütün dinsel ve büyüsel güçleri elde etti.

    Bir gece, artık bu gizli konuşmaların son gecesi idi. Gök kızı, ayrılırken dedi ki : "Yerde, gökte ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört bucağını fethe başlayınız. Ve gösterdiğim yolda adalet yapınız. Size öğrettiğim gerçekleri her tarafa yayınız!"

    Sabah olunca kardeşlerini çağırdı. Her birini bir orduya tayin ederek bunları dört bucağın, fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin'in üzerine yürüdü. Hepsi seferlerinde başarılı oldular.

    Boğu Han, kardeşlerine demişti ki: "Bizler gibi insanlar ve güzel hayvanlar ve bitkiler gördükçe hep ileri gidiniz! Fakat başı insan, vücudu hayvan, yahut başı hayvan vücudu insan olan çirkin yaratıklar görmeye başladığınız anda artık ilerlemeyiniz. Çirkin yaratıklı ülkeler bize yaramaz." (Boğu han, çirkin olan yaratıkları egemenliği altına almak istemiyordu. Türklerde güzellik zevkinin eskiliği bununla da anlaşılır)

    Sonunda kararlaştırılmış olan zamanda "Balasagun" sahrasında bütün ordular toplandı. Boğu Han, esir edilmiş olan bütün hükümdarları birer birer huzuruna kabul etti. Bunlar hep güzel yüzlü, fikirli, becerikli insanlardı. Hepsini yine yerli yerine, kendi egemenliği altındaki birer hıdiv (büyük vezir) olmak üzere geri gönderdi. Yalnız Hint hükümdarı çirkin bir adam olduğu için huzuruna kabul etmedi. Onu büyük vezir olarak ülkesine de göndermedi. (Boğu Han dini, güzellik dini olduğu için, Boğu Han çirkinleri hükümdarlığa layık görmüyordu.)

    Boğu Han'dan otuz göbek sonra, torunlarından "Yulun Tekin" tahta çıktı…

    O zaman Çin'de Tang sülalesi egemendi. Çinliler Türklerden korktukları için, hükümdar, "Kie Lin" adlı kızını, Hakan'ın oğlu "Kali Tekin" e göndermeye karar verdi. Bir elçi eşliğinde Prenses'i gönderdi. Elçi, yolda, Türklerin yücelik ve temizliğinin Kut Dağı" adlı bir yeşim kayadan ileri geldiğini öğrendi.

    Yulun Tekin'e dedi ki "Hükümdarım size en kıymetli mücevherini gönderdi. Siz de karşılık olarak ona bir hediye göndermek isterseniz, bizce değerli olacak şey Kut Dağı kaya parçasıdır. Bu kayanın sizce hiçbir değeri yoktur. Bunu hükümdarıma hediye ederseniz çok hoşnut olur!"

    Yulun Tekin, Çin medeniyetine kendi millî kültüründen daha çok önem veren milliyetsiz bir hakandı. Kut Dağı'nın otuz batın'dan beri Türklerin kutsal bir tavaf yeri olduğunu bile bilmiyordu... Türker'in millî ülküsü, adeta bu yalçın kayada şekillenmişti.

    Yulun Tekin bu millî sembolü, bir kızın karşılığı olarak, Çin hükümdarına vermekte hiç bir sakınca görmedi. Yalnız bunu nasıl götürebileceklerini sordu.

    Çin elçisi, kayanın etrafına odunlar yığdı. Üzerine fıçılarla sirke döktü. Odunlara ateş verince kaya, parça parça dağıldı. Elçi, bu parçaları dikkatle toplatarak, arabalarla Çin'e gönderdi. Orada sihirbazlar bunu yağma ettiler. Her parçası dünyanın bir köşesine gitti.

    Bunun her parçası nereye gittiyse orada aydınlık, bolluk, mutluluk meydana geldi.

    Türk Yurdu ise, aksine, bütün bolluk ve bereketini birden kaybetti.

    Kut Dağı gidince Kumlancu'da bütün yeşillikler sarardı. Irmakların, derelerin suyu çekildi. Gökyüzünün rengi değişti, bir iç sıkıntısı başladı. Bütün kuşlar, vahşi hayvanlar, ehil hayvanlar, hattâ memedeki çocuklar "Gök, göç, göç" diye bağırmaya başladılar.

    Bir taraftan salgın hastalıklar, insanları kırıyordu. Yedi gün sonra Yulun Tekin öldü. "Göç!" sesleri devam ediyordu. Türkler anladılar ki, bu ülkenin Yer-su'ları artık kendilerinin orada kalmasını istemiyor. Çadırlarını yıktılar, eşyalarını, çoluk çocuklarını hayvanlara yüklediler, göç etmeye başladılar, akşam olunca "göç!" sesleri duruyordu. Sabahla birlikte tekrar başlıyordu.

    Turfan ülkesine gelinceye kadar "göç!" sesleri kesilmedi. Orada artık bu sesler kesildi. Demek ki, buranın Yer-su'ları kendilerini kabul ediyordu. Turfan'da yerleştiler. Beş ordu'nun torunları, demek ki beşli teşkilatı koruyorlardı. Bundan dolayı olacak ki, oturdukları yere "Beş Balık" yani beş şehir adını verdiler. (Kaşgar'da önceleri altılı teşkilâta sahip bir budun oturmuş olacak ki, o ülkeye de "Altı şehir" adı verildi.)

    Bu efsane, Kut'un meydana çıkışını bildirdiği gibi, Türklerin ilk göçünün de Kut'a önem vermemelerinden dolayı meydana geldiğini açıklıyor.

    Bizans tarihçilerinin anlattıklarına göre, Avrupa'ya gelen Hun'ların önünde de kurta benzer bir hayvan kılavuzluk edermiş. Ve "Göç, göç, göç!" diye bağırırmış.

    Türkler ne zaman milli kültüre önem vermeyerek yabancı kültüre önem vermişlerse ve kendi Milletlerini beğenmeyip başka milletlerin taklitçi ve taparcasına seveni olmuşlarsa, böyle bir göç felaketine uğramışlardır.

    Kut Dağ, milli vicdan'ın bir sembolünden başka bir şey değildi.

    Onu Çinlilere feda etmek, gayet büyük bir günahtı.

    Göç, bu günahın bedeli idi.


    DİPNOTLAR

    Yer-Su: Tanrı.
    Kut: Tanrının bahşettiği kutsal kudret.

     

Sayfayı Paylaş