1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Troya : Düş ve Gerçek

Konusu 'Turizm Rehberi' forumundadır ve Suskun tarafından 31 Mayıs 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Troya : Düş ve Gerçek

    Troya, binlerce yıllık tarihi zenginliği kültürlerinde barındırarak efsanelere ve mitolojik hikâyelere ev sahipliği yapmış Türkiye’nin nadide illerinden bir tanesi olan Çanakkale’de yer alıyor. Dünyanın en çok bilinen destanlarından birine konu olan Troya’yı yılda dünyanın dört bir yanından yarım milyona yakın insan görmeye geliyor.

    [​IMG]

    Homeros’un ünlü İliada Destanı’nın da geçtiği kabul edilen Troya, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısında 150 x 200 m büyüklükte ve 20-25 m yükseklikteki Hisarlık Tepesi’nin üzerinde kurulmuş. Kent İÖ 3000’li yıllarda denizin kıyısındaymış, Karamenderes Nehri’nin getirdiği alüvyonlar zaman içinde kenti kıyıdan 6 km kadar uzaklaştırmış.Troya, İÖ 2000’li yıllarda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu arasındaki ticaretin kavşak noktasıymış, bu nedenle zenginleşmiş ve düşmanı çoğalmış. Kendilerini savunmak için, o dönemde pek kullanılmayan demiri, inşa ettikleri kulelerde ve surlarında kullanmışlar. Görkemli surlarını göz önüne aldığımızda, bu ölçüde bir yerleşimin Avrupa’da olmadığı biliniyor. Troya, yalnızca madencilik alanında değil, gelişmiş çanak çömlekçilik yapımının ilk görüldüğü merkezlerden biri olarak öne çıkmıştı.Antik dönemde Troya’nın da bulunduğu Biga Yarımadası’nın batı kesimi Troya olarak adlandırılıyordu; Troya’ya ‘İlion’ da deniyordu. Kent için kullanılmış iki adın da Homeros’tan çok daha eskiye dayandığı bilinir. 1995’te ele geçen Luwi dilinde yazılmış bir mühür ise Troya’nın Hitit belgelerinde söz edilen ancak yeri bulunamayan Wilusa kenti olduğunu ortaya koydu. Bu gelişme kentin kurucularının dışarıdan gelmediğinin (Anadolulu olduklarının) yani Troya’nın Luwi kültürünün bir parçası olduğunun kanıtı sayıldı.Antik kent, Tevfikiye köyünün hemen bitişiğinde yer alıyor; bilet satılan gişeyle, turnikeler arasında yaklaşık 400 m’lik bir yol var. Turnikeleri geçtikten sonra ziyaretçileri tahta bir at ile Troya’yı tanıtan levhalar karşılıyor. Troya’ya gelen hemen hemen herkes Kültür Bakanlığı’nca 1974’te Mimar İzzet Senemoğlu’na yaptırılmış tahta atın önünde ya da üstüne çıkıp fotoğraf çektiriyor. Tahta atın yanındaki panoları izleyip, kent surları arasından geçerek antik kenti dolaşmaya başlayabilirsiniz. Eğer Troya hakkında bilgi sahibi değilseniz, göreceklerinizden memnun kalmayabilirsiniz. Çünkü bu görkemli kentte bulunan eserler dünyanın 50’den fazla müzesine dağılmış durumda. Ortada birkaç duvar dışında görülecek bir şey yok gibi. Troya’ya müze kurulduğunda ise hem ziyaretçi sayısı artacak hem de iki saatlik Troya turu belki de yarım güne çıkacak. Başrolünde Brad Pitt’in oynadığı ‘Troya’ filmi de Troya’ya ilgiyi artırmış. Filmde kullanılan at Çanakkale’ye getirilmiş, şimdi Kordon Boyu’ndaki Morrabin Parkı’nda sergileniyor.Troya’da Erken Bronz çağından Bizans dönemine dek sürmüş dokuz farklı yerleşim katmanı bulunuyor. İÖ 3000-2500 yıllarını kapsayan Troya I, 90 m çapında küçük bir alanı kapsıyor. Truva, Troya, Truva Savaşı, Truva AtıSurları iyi korunan Troya I’in büyük bir yangınla son bulduğu anlaşılmış. İÖ 2500-2200 yıllarına tarihlenen Troya II ise kentin tarihinde büyük bir önem taşıdığı; Troya’nın önceki parlak çağının yok olmaya başladığı kabul ediliyor. Kentin altın çağını ise İÖ 1800-1275 yılları arasına tarihlenen Troya VI döneminde yaşadığı biliniyor. Troya VI, özenli bir işçilik gösteren surları, ustalıkla yapılmış kent plânlaması ve yapılarıyla, antik dünyanın en güzel kentlerden biri olarak kabul ediliyor. Troya VII’nin İliada’da anlatılan Kral Priamos’un kenti olduğu ve Akhalılar tarafından yakılıp, yıkıldığı sanılıyor. Helenistik dönemde kentte inşa edilmiş en önemli yapı ise kentin kuzeydoğusundaki Athena Tapınağı. Troya IX’daki kalıntılar ise Roma dönemine ait. Romalılar, Afrodit’in oğlu Aeneas’ı kentin kurucusu olarak kabul ediyor, dolayısıyla Troyalıların soyundan geldiklerine inanıyor, bu nedenle Troya’ya büyük saygı duyuyorlardı. Özellikle Roma İmparatoru Augustus döneminde, Athena Tapınağı’nı genişletilmiş ve odeon, tiyatro, bouleuterion gibi bir çok yeni yapı inşa edilmişti. Bunlar inşa edilirken, Troya VI’nın en önemli yapıları ve Troya VII’nin evleri yıkılmıştı, kent Bizans döneminde bütünüyle terk edilmişti.



    BİZİM ‘OSMAN’: MANFRED KORFMANN

    Troya’daki kazıları İliada’dan etkilenen Alman tüccar Schliemann 1871’de başlatmış. Schliemann’ın amacı Kral Priamos’un hazinelerini bulmakmış, bu yüzden Hisarlık Höyük’ün ortasından geçen ve “Schliemann Yarması” olarak adlandırılan 40 m genişliğinde ve 17 m derinliğinde bir gedik açan Schliemann ana kayaya kadar inmiş; ancak hazineyi bulacağım derken birçok tabakanın hasar görmesine neden olmuş. Schliemann, bir süre sonra Priamos Hazinesi olarak kabul ettiği altınlara ulaşmış ve bunları gizlice ülkesine götürmüş. Schliemann’ın ölümünden sonra, çalışma arkadaşı Wilhelm Dörpfeld kazıları sürdürmüş; Dörpfeld Troya’da birbirinin üzerinde yükselen ve dokuz katmandan oluşan bir yerleşim olduğunu saptamış. Daha sonraki yıllarda da kazılar sürmüş, ancak gerek kazılara, gerekse Troya’yla ilgili yapılan çalışmalara Alman Profesör Manfred Korfmann damgasını vurmuş. 1988’de kazılara başlayan Korfmann, Troya savaşının geçtiği dönemde kentin Hititlerin etki alanı içinde bulunan bir Luwi kenti olduğunu ve Troya’nın sanılandan 15 kat daha büyük olduğunu ortaya çıkarmış. Bunların yanında antik kentin dolaşan ziyaretçiler için yollar ve Troya’yı anlatan tabelalar yaptırmış, böylece ziyaretçi sayısı beş binlerden yarım milyona çıkmış. “Ben kazımı yaparım, başka bir şey yapmam” diyen meslektaşlarının aksine bölge insanın eğitilmesinden, Troya’nın ulusal park ilan edilmesine kadar her konuyla uğraşmış. Bunun sonucunda Troya 1996’da tarihi ulusal park ilan edilmiş, yerleşim birimleri dışında yeni bina yapmak, ağaç kesmek ve avlanmak yasaklanmış. 1998 yılında da UNESCO Troya’yı dünya kültür mirası listesine almış. Elbette bu çabaları karşılıksız kalmamış, insanımızın gönlünde taht kuran Manfred Korfmann “Osman Bey” olarak adlandırılmış. Anısı şimdi 2004 yılında kurduğu Troia Vakfı’nda yaşatılıyor.



    TROYA’YA ZENGİNLİĞİ RÜZGÂR GETİRDİ

    Kesin olarak yaşanıp, yaşanmadığı bilinmeyen Troya Savaşı’nın İÖ 1200-1190 arasında geçtiği sanılıyor. Birçok filme, romana esin kaynağı olan bu savaşla ilgili elimizdeki tek belge Homeros’un ‘İliada Destanı’. Anadolulu birçok kavmin on yıl süren bu savaşta Troyalıların yanında yer aldığı, kendi savaşları olarak gördüğü ve örneğin Xanthoslu Sarpedon komutasındaki Likya ordusunun Troyalıların yardımına koşup, Hektor’a cesaret verdiği biliniyor. Binlerce yıl sonra Fatih Sultan Mehmet’in Midilli’yi aldıktan sonra “Troyalıların öcünü aldım” dediği, aynı ifadeyi Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in de kullandığı kabul ediliyor. Homeros, İÖ 8. yüzyılda kaleme aldığı bilinen yapıtında doğuyla batı arasındaki amansız savaşı şöyle anlatılıyor: “Priamos bereketli ve zengin Troya’nın kralıydı, Troya’nın zenginliği ise Yunan kolonilerinin aklını başından alıyordu. Destanın başkahramanı Paris ise Priamos’un oğluydu ve Tanrı Zeus tarafından İda (Kaz) Dağı’nda yapılan güzellik yarışmasında en güzeli seçmek üzere görevlendirilmişti. Yarışmaya katılan tanrıçaların her biri (Afrodit, Hera ve Athena) en güzele verilecek altın ödülünü almak için yanıp, tutuşuyordu; birinci olabilmek için Paris’e vaatlerde bulunuyordu. Afrodit, Paris’e dünyanın en güzel kadınını eş olarak sunmayı vaat etmişti, bu nedenle Paris onu birinci seçti. Paris daha sonra Sparta’ya gitti, burada Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helena’yı görür, görmez aşık oldu. Paris ve Helena Afrodit’in yardımıyla Troya’ya kaçtı; Menelaos elçiler gönderip karısı Helena’yı geri istedi, ancak Troyalılar savaşı göze alarak Helena’yı vermedi. Bunun üzerine Menelaos Helena’yı geri almak için 150 bin asker ve 1200 gemiden oluşan büyük bir Akha ordusuyla Troya önlerine geldi. Akhalılara Menelaos’un kardeşi Kral Agamemmon komuta ediyordu. Troyalılar Akhalılara Kral Priamos’un oğlu Hektor’un öncülüğünde on yıl boyunca direndi.“Uyanık Odysseus Troya’yı bir hileyle ele geçirmeyi önerdi. Bu plana göre tahtadan büyük bir at yapılacak ve Akhalı askerler atın içine girecek, sonra da savaşı bırakıyorlarmış gibi geri çekilip Troyalılara savaş hediyesi olarak atı bırakacaklar, onlar bu atı şehirlerine aldıkları zaman atın içine saklananlar inip kentin kapılarını açacaklardı. Hemen tahtadan bir at yaptılar, savaşçılar atın içine girdi, kapı içeriden kapatıldı. Akhalılar çadırlarını toplayarak denize açıldı, Tenedos’un (Bozcaada) arkasında beklemeye başladı. Surlardan çıkan Troyalılar Akhaların karargah kurduğu alanı gezerken tahta atı görünce tanrıça Athena’ya adak olarak sunmak üzere atı içeri aldılar ve savaşın bitişini bütün gece içki içerek şenliklerle kutladılar. Troyalılar sızdıktan sonra atın içinden inen Akhalar, denizde bekleyenlere ateşle işaret verdiler, az sayıdaki nöbetçiyi öldürüp, kentin kapıları açtılar. Yakılıp, yıkılan kentteki Troyalıların çoğu öldürülmüş, rüzgârın getirdiği zenginliği tahta bir at götürmüştü.”



    ERSOY SOYDAN​
     

Sayfayı Paylaş