1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Turan (Hilal) Taktiği

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve e-PaCk tarafından 12 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

  1. e-PaCk

    e-PaCk Forum Gururu

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    2.481
    Beğenileri:
    44
    Ödül Puanları:
    1.880
    Banka:
    331 ÇTL
    Turan (Hilal) Taktiği

    M.Ö. 7 yüzyıldan Orta Çağ sonuna kadar, Tuna'dan Doğu Sibirya'ya kadar uzanan sahada oturan muharip atlı kavimlerin harp taktiği ile askeri teşkilatlarında, ananevi bir birlik göze çarpar. İskitlerin Darius'a karşı kullandıkları taktik ile Partların Romalılara karşı başvurdukları taktik Attila zamanında Hunların silahlarıyla Avrupa'yı titretmeye muvaffak oldukları ve nihayet Orhun Türklerinin Hindistan'dan Don Irmağı'na kadar oturan kavimleri ram etmek için kullandıkları taktik ve Avarların Polonya'da sahip olduklarını gördüğümüz taktik aynı idi.
    Bu büyük Türk kavimlerinin yanında daha birçok Türk boyunun da aynı taktiğe malik bulunduğunu biliyoruz. Bu atlı kavimler doğuda Çin imparatorluğu, batıda Tuna, güneyde Karadeniz, Kafkasya, Hazar Denizi, iran yaylası, Hindistan'ın kuzeyi ve kuzeyde, 55. arz derecesine kadar uzanan saha içinde faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu geniş sahanın merkezi Aral Gölü'ne dökülen Seyhun ve Ceyhun Irmaklarını suladığı arazi idi. Bu taktik, çoktan beri bilinen at ile yay gibi iki mühim harp vasıtasının hususi surette birleştirilmesinden, daha doğrusu ata binmekten ve ok atmaktan ibaret olup aynı zamanda bunların mükemmel bir hale getirmekten meydana gelmiştir. Bozkırda yaşayan atlı bir kavimin hususi hayat şartlarının bu taktikte aksini bulduğunu görüyoruz.
    Haşin iklim şartları ve hayatın ağırlığı, bu kavimleri süratle yerdeğiştirmeye zorlamış ve böylece çevikliği dolayısıyla at, onların mevcudiyetlerinin kaçınılmaz bir faktörü halini almıştır. Bu kavimler, sonsuz bozkır düzlüklerinde ata binme sanatında mükemmel bir dereceye ulaşmak ve bu sanatın bütün inceliklerini öğrenmek fırsatını bulmuşlardı. Bu insanların, sadece sert hayat şartlarına karşı mücadeleleri ile iş bitmemiş, aynı zamanda yabancılarla da cenk etmek zorunda kalmışlardır.
    Kabileler en iyi meralara, yahut en çok balığı bulunan bir ırmağa sahip olabilmek için birbirleriyle amansız bir mücadele halinde bulunurlar. Bu insanların silah yolu ile rakiplerini alt edebilmek ve günlük geçimlerini sağlayabilmek maksadıyla enerjilerinin en mühim kısmını bu harplerde kaybettikleri görülür. Ata binecek ve yay kullanılacak bir çağda çocuğun muharebeye hazırlanmasına başlanmıştır. Aralıksız devam eden muharebeler, en iyi okul hizmetini görmüş ve böyle bir askeri eğitim ile bunun devamlı talimleri, Türk atlı kavimlerinin harp taktiklerini mükemmeliyete ulaştırabilmiştir. Harplerde, uzun mesafe muharebeleri için en müsait silah vasfını kazanan yayı, dört nala ilerleyen atlılar dahi maharetle kullanabilirlerdi.
    Atlılar arasında muharebelerde uzaklara ulaşabilen bu silah önemli başarılar sağlamış göğüs göğüse muharebeye yarayan kılıç ve mızrak gibi silahlara, atlılar fazla rağbet göstermemişlerdir. Bu nedenle atlı kavimler tarafından çok erkenden yay, asli silah olarak seçilmiş ve bunların icadı olan taktik de kendilerine diğer kavimler üzerinde bir üstünlük sağlamıştır. Bu taktiğin esası, süratle ilerleyen bir at üstünde dahi, öne, arkaya, yanlara, maharetle ok atmaktan ibaretti. Bu keyfiyet orduları, muharebede karşılarına çıkacak yeni bir duruma derhal intibaka müsait kılıyor ve düşmanları beklenmedik emrivakiler karşısında bırakabiliyordu. Bu taktik ordulara iki esaslı prensip bahşetmekte idi: Bunlardan birisi, düşman ordusu hakkında bir fikir edinmek ve kumandanın niyetlerini anlamak imkanını vermemesi idi; bu hal onları gizliyordu.
    Diğeri ise, muharebe anında istedikleri yere süratle ulaşabilmeleriydi. Muharebenin ilk safı, çarpışma başlamadan önce aralarında uzaktan hissedilmeyecek mesafelerle birbirlerinden ayrılan devamlı bir cephe manzarasını arz ederdi. İkinci ve üçüncü saflar ise, mümkün olduğu kadar araziye uydurularak düşmanın gözünden gizlenirdi, muharebe, düşmanın etrafında yapılan manevralarla başlar ve bu manevralar, düşman saflarını bozmak, muharip sınıfın diğer ağırlıklarla olan temasını keserek nizamı karıştırmak maksadını güderdi. Cepheden saldırış, normal olarak sani bir şekilde düzenlenen ricatla neticelenir, sırt çeviren muhacimler düşmandan muayyen bir mesafeye kadar uzaklaştıktan sonra, kendilerini takip eden hasımları üzerine oklarını yağdırarak onları önceden hazırlanan bir pusunun içine düşürürlerdi.
    Bu anda pusuda duran diğer birlikler yandan ve arkadan düşman üzerine saldırır ve arazinin teşkil ettiği güçlüklerle bu hücumlar düşmanı sadece durdurmakla kalmaz, onları ihata eder ve çok kere imha ederdi. Sahte ricatı yapanlar da muayyen bir mesafeden sonra düşmanın arkasını sarmaya çalışırlardı. Bu sebeple bu taktik, sadece kaba bir kuvvet denemesi olmayıp kurnazca meydana getirilmiş bir plana dayanırdı. Esas prensip, kendi kuvvetlerini mümkün olduğu kadar harcamadan düşmana çok kayıp verdirmekti.
    İlk tertiplerden kati bir başarı kazandıktan sonra ancak nihai bir çatışma göze alınırdı. Bu özellikleriyle bu muharebe tarzı, tamamıyla Antik ve Cermen muharebe tarzından ayrılırdı.
    Şerif Baştav
    "Eski Türklerde Harp Taktiği"
    Türk Kültürü, s.22, s.39.4
     

Sayfayı Paylaş