1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türk Boyları ...Yörükler-Kaçarlar- Peçenekler- Balkarlar-Çepniler-Tatarlar

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 17 Mayıs 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Boyları - Yörükler

    Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen ad. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. “Cesur, muhârip, iyi yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi mânâları ifade eden “Yörük” kelimesi yerine, “yürük” kelimesi de kullanılır. Umumî olarak konar-göçer hayat yaşayan bütün topluluklar için kullanılan bu isim, daha çok göçebe Oğuz boyları için alem (özel isim) olmuştur.

    On birinci yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu’ya geldiler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam ettirdiler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik hayata geçti. Anadolu’nun İslâmlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında, Oğuz boyları, Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını aldı, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anıldı.

    Anadolu Selçukluları ve beylikleri dönemlerinde, Yörüklerden, askerî güç olarak faydalanıldı. Selçuklular ve Osmanlılar, Yörükleri sistemli bir şekilde toprağa yerleştirmeye çalıştılar. Orhan Gâzi ve Yıldırım Bayezid devirlerinde, geçitlerin, derbentlerin korunması, Yörüklere yaptırıldı. Osmanlıların Rumeli’ye geçişinden sonra, Yörüklerin önemli bir bölümü de Rumeli’ye göç ettirildi. Sultan Birinci Murad Han zamanında, Saruhan’dan, Serez taraflarına kalabalık gruplar hâlinde sevk edilen Yörükler, iskân edildikleri yeni bölgelerde, yabancı unsurlar arasında bir dayanak noktası teşkil ettiler ve ileride yapılacak fetihlere yardımcı oldular. Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmeleri, Yıldırım Bayezid Han devrinde daha yoğun bir şekilde devam etti.

    Sultan İkinci Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han zamanlarında, yeni fethedilen yerlere, çok Yörük nüfus nakledildi. Fatih Kanunnâmesi’nde Yörüklere, diğer ahaliye göre bazı vergi muafiyetleri tanındı. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, ağnam (koyunlar) resmî mükellefi ve askerlikle mükellef oldukları belirtildi. Orduda yardımcı kuvvet olarak vazife alan Yörükler, Kanunî devrinden itibaren, daha çok imar ve muhafaza hizmetlerinde kullanıldı. Bulundukları coğrafî mevki itibariyle çeşitli hizmetler gören Yörükler, sahillerde gemi malzemesi temini ve gemi yapımında; derbentlerde ve ana güzergâhlarda yol emniyeti, tamir, muhafaza, köprü inşası ve menzillere zahire toplanması ve korunmasında; madenlerde, ordunun nakliye işlerinde ve devletin kalelerinin onarımlarında da istihdam edildiler. Yörüklerin, geçtikleri yerlerde kalabilecekleri, yaylak ve kışlak alanları belirlendi.
    Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmesi ve fethedilen yerlere yerleştirilmesi, daha sonra Osmanlı Devletinin umumî bir siyaseti oldu. Ancak, sonraki devirlerde, Yörüklerin Rumeli’ye yerleştirilmesi yavaşladı. Fakat 18. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Bu göçlerin bir kısmı, isteğe bağlı olduğu gibi, bir kısmı ise devlet siyaseti doğrultusunda mecburî olmuştur.

    Anadolu’da başgösteren Celâlî isyanları ve neticesinde meydana gelen iç çalkantılar ve ekonomik buhranlar, Anadolu’daki Yörüklerin düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu karışıklıklar, Yörük camiasına da sirayet etti. Devlet, bu yüzden, Yörükler üzerindeki idarî otoriteyi sağlamak ve doğabilecek zararları önlemek için, onları mecburî yerleşmeye tâbi tuttu. Mecburî iskânın gayesi, göçebe hayat tarzı sebebiyle Yörüklerin, yerleşik halka zarar yapmalarını önlemek, harap ve boş olan iskân merkezlerinin imar edilmesini, ekilmeyen toprakların işlenmesini temin etmek, devlet tarafından kontrol edilmesi zor olan eşkıya gruplarına karşı bir emniyet unsuru olarak set vazifesi görmelerini sağlamaktı.
    1683 Viyana Seferi'nin mağlubiyetle sonuçlanması, Rumeli ve Anadolu’da, geniş çapta aşiret hareketleri ve eşkıyalık hadiselerine sebep odu. Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, 1691 senesinde, Yörükleri tamamen iskân etmek için harekete geçildi.

    Makedonya Yörük kızları

    Rumeli’deki Yörükler, “Evlâd-ı Fâtihân” adı altında yeni bir teşkilata tâbi tutuldu. Bunlardan, askerî maksatlarla faydalanılmaya çalışıldı. Anadolu’daki Yörükler ise, bilhassa Hama, Humus, Rakka ve Halep bölgelerine yerleştirilmek suretiyle, Aneze ve Şammar aşiretlerinin baskınları önlenmeye çalışıldı. 18 Mart 1692 tarihli bir ferman ile, Anadolu’nun çeşitli vilayet ve sancaklarından, muhtelif yörük aşiretlerine mensup yetmiş kadar oymak yerleştirildi. Bu aşiretlerin, yerlerini terk etmemeleri için de, Adana ve Maraş taraflarında, derbent mahallelerine Yörükler yerleştirildi. 1720 senesinde, Şam vilayetine bağlı bazı sancaklar Yörükler yerleştirilmek suretiyle, Türk nüfusu yönünden takviye edildi. Bazı Yörük oymakları da, kendi yaylak ve kışlaklarında iskâna tabi tutuldular. 1693 senesinde, Kayseri vilayetine bağlı Zamantı ve Pınarbaşı yaylaları, 1728’de Zamantı Irmağının etrafındaki harabe köyler, bu bölgede yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörüklere tahsis edildi. Ayrıca Kozan Dağındaki Yörükler, Çukurova’ya, Orta Toroslar'daki kalabalık Yörük cemaatleri İçel’e, Antalya ve Isparta bölgelerinde dağınık halde bulunan Yörükler ise, Taşeli yaylaklarına yerleştirildiler. Bu arada, Orta Anadolu’ya (Çiçekdağı, Nevşehir, Niğde) yörük iskânı yapılırken, Teke, Hamid, Beyşehir, Alanya ve Akşehir Yörüklerinin de uygun yerlere yerleştirilmeleri için, 1732 senesinde ferman çıkarıldı. Ayrıca doğudan batıya uzanan Toros Dağlarının iç ve dış kısımlarında yeni kurulan birçok kasaba ve nahiyelere de, çeşitli yörük cemaatleri yerleştirildi. İçel ve Alanya bölgesinde yaşayan bazı Yörükler, Kıbrıs Adasına gönderildiler.

    On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, Yörüklerin iskânı, daha düzenli olarak yapılmaya başlandı. Vilayetlerine Yörük iskân edilecek valiler, yaylak ve kışlaktaki Yörükler üzerine iskân nazırı tayin ederek, onları disiplin altına almaya çalıştılar. Tanzimat'tan itibaren de boş araziler ve terk edilmiş yerler, iskân sahası olarak seçildi. Bu şekilde iskân için Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydın eyaletleriyle mülhakatı (bağlı yerler) seçildi. Yörüklerin iskânı için tertip edilen Fırka-i Islâhiye, Adana Halep, Maraş ve Ayıntab'da (Anteb) yeni kasabalar da kurmak şartıyla pek çok Yörük cemaatini iskâna tâbi tuttu.

    Bugün, Yörüklerin tamamı yerleşik hayata geçmişlerdir. Ancak, eski hayat tarzlarını devam ettiren ve yaylak-kışlaklarda göçebe olarak yaşayan Yörükler, Toroslar'da hâlâ mevcuttur.

    Yörüklerin isimleri ve onlarla ilgili kanunî hükümler, ilk defa Fatih Kanunnâmesi’nde yer aldı. Buna göre kurulan yörük teşkilatı, idarî ve askerî maksatlara uygun şekilde düzenlendi. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, sefere çıktıklarında her türlü teçhizatı kendilerinin temin etmeleri ve avârızdan muaf tutulmaları ve sefere çıkanların ertesi yıl çıkmamaları kanun hâline getirildi. Ancak, Yörüklerle ilgili kanunnâme Kanunî devri ortalarına doğru tamamlandı. Hasılatı, devletin hazine defterlerinde yazılı ve muayyen zeamet birliklerine çevrilen Yörükler, seraskerlik adı altında bir takım gruplara ayrıldı.

    Bunların başında, Yörüklerin arasından seçilerek bir berat ile tayin edilen “serasker” (yörük reisi) bulunurdu. Yörük seraskerlikleri, kendi aralarında ocaklara taksim olunmuşlardı. İlk zamanlar yirmi beş kişi bir “ocak” sayılırken, sonradan ocağın sayısı, otuza çıkarıldı. Bu ocakların her birinden beş kişi, sefere gitmek veya devlet hizmetini görmek üzere “eşkinci” olarak ayrılır, ocakta kalan diğer yirmi beş kişi de “yamak” olurdu. Eşkinci olarak seçilen bu beş kişinin, sefer ve dîvân-ı hümâyûna hizmet masraflarını, altı aylık müddetle ve ellişer akça olmak üzere yamaklar karşılar, buna mukabil avârız-ı dîvâniye vergisinden muaf tutulurlardı. Yörükler, yörük tarzı hayatı devam ettirirlerse, kendi hayat düzenlerine göre ayarlanmış bir kısım vergileri verirlerdi. Onlardan, hiçbir surette, diğer halktan alınan vergi alınmazdı. Ancak Yörükler, tabiî hayatlarını bırakır da, ziraî hayata geçerlerse reaya kaydolunurlar, diğer halkın verdiği vergileri öderlerdi.

    Yörüklerin yaşadıkları mıntıkalarda, köyler, mezralar ve yurtlardan meydana gelen kazalar kurulmuştu. Yörükler için cazip bir hâle getirilen kazalarda, Yörüklerin kazâî (adlî) meselelerini hal için, bir kadı bulunurdu. Kadılar, aynı zamanda, Yörüklerin sahip oldukları hayvanların tahrirleri ile, sefer sırasında orduda ikmal ve nakliye işlerinde vazife alacak olanların isimlerini ve kira bedellerini de tespit ederdi. Anadolu’da, bu şekilde kurulan birçok yörük kazası vardı.

    Yörükler, Orta Asya’dan getirdikleri gelenekleri devam ettiriyorlardı. Hayatları, belli kaidelere bağlanmıştı. Bu kaideler, daha çok, örfe bağlıydı. Yazları serin olan yaylalarda, kışları ise sıcak veya ılık kışlaklarda geçiren Yörüklerin, yaylalara gidiş gelişleri, belli bir düzen içinde yapılırdı. Bu gidiş gelişler, belli yollardan olurdu. Yaylağı ve kışlağı olmayan Yörükler de otlak kiralarlardı. Yörüklerde yaylaklar, oymakların malı sayılır, o oymağa mensup olan herkesin hayvanları, burada serbestçe otlardı. Yaylak veya kışlaklardaki evler ve çevrelerindeki küçük bahçeler, şahıslara aitti. Çadırların ve küçük bahçelerin bulunduğu yere, “yurt yeri” denirdi. Bir oymağın hayvanlarının, diğer oymakların hayvanlarına karışmasını önlemek için, hayvanlara “dökün, dövme” veya “döğme” adı verilen damgalar vurulurdu. Hayvanların kulakları, belli şekillerde çentilerek de, diğer oba hayvanlarından ayrılırdı. Bu işaretlere “en” adı verilirdi. Koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarda buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeleri yetiştirirlerdi. Süt mâmulleri ve et, temel gıdalarını teşkil ederdi. Giyim ve ev eşyalarını, kendileri dokurlardı. Bununla beraber, kapalı bir ekonomiye sahip olmayıp, köy ve kasabalardaki pazarlara inerler, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlardı. Develeriyle, şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere, buğday ve benzeri tüketim maddelerini, develeriyle, Yörükler taşırlardı. Keçi besleyen Yörükler, kıldan yapılmış çadırlarda, diğerleri ise keçeden yapılmış çadırlarda otururlardı. Evi andıran yörük çadırlarında, oturma, yatma ve yemek pişirme için bölümler vardı. Çadır, orta direğin etrafına sıralanmış 5-9 direk üzerine kurulurdu. Büyük çadırlarda, binek hayvanlarının bağlandığı bölüm dahi bulunurdu. Çadırın oturma bölümü, Yörük kilimleriyle döşenir, kenarlarda minderler bulunurdu. Çadırda, herkesin oturacağı yer belliydi.

    Yörüklerde aile yapısı, daha çok erkek hakimiyetine dayanırdı. Yörüklerde esas evlilik şekli, tek evliliktir. Umumiyetle, evlenen çocuklar, babayla birlikte yaşardı. Bu yüzden, büyük aileler meydana getirirlerdi. Yörükler, amca kızı, dayı kızı, amca ve teyze kızı gibi yakın akrabayla da evlenirlerdi.

    Yörüklerin idarî teşkilatlanmaları, oba, oymak, boy ve ulus şeklindeydi. Yaylak ve kışlaklarda, bir soyun yaşadığı alana “oba” denirdi. Bu terim, zamanla kaybolmuş ve yerini mahalle kelimesi almıştır. Bir veya iki oba halkına “oymak” denirdi. Oymakların başında, “kethüda” bulunurdu. Yörükler, buna, “kâhya” derlerdi. Birkaç oymağın birleşmesinden meydana gelen topluluklara, “boy” adı verilirdi. Boyun başında “boybeyi” bulunurdu. Boy beylerine daha sonra, “yörük başbuğu” adı da verildi. Birkaç boyun birleşmesinden “ulus” meydana gelir, bunun başkanlarına “ulusbeyi” denirdi.

    Arı duru bir Türkçe konuşan ve zengin bir folkloru bulunan Yörüklerde, an'ane ve geleneklere bağlılık vardı. Yörüklerin göçleri, belli esaslara bağlanmıştı. Yaylaklara göç, bahar aylarında olurdu. Oymak veya boy beyleri, göçün gününü önceden tespit ederek herkese duyururdu. Göç günü gelmeden önce, gerekli hazırlıklar yapılırdı. Önceden bildirilen gün gelince, bütün eşyalar develere yüklenir, üzerine kilimler atılırdı. Develerin alınlarına süs, küçük ve büyük çanlar takılırdı. Kervanın önünde, yeni elbiselerini giymiş, elinde kirmanı ile yün eğirerek bir gelin giderdi. Çevrede, ata binmiş genç erkekler, silah atarak, at sürerek yayla yoluna yürürlerdi. Boyun çocukları, kadınları ve genç kızları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürlerdi. Uzun yolculuktan sonra yaylağa varılır, yerleşilirdi. Sonbaharda da buna benzer merasimle yaylaktan göç edilirdi. Yörüklerin nişan, düğün, bayram ve sünnet zamanlarında uyguladıkları, buna benzer merasimleri vardı.

    Yörüklerin, bir kısmı bugün de devam eden, nişan ve düğün âdetleri şöyleydi:
    Oğlu evlenme çağına gelen yörük ailesi, kendisine uygun bulduğu ailenin kızına dünür giderdi. Eğer olumlu cevap alınırsa, kız evinde kahve içilirdi. Bunun tersi olursa, dünürcüler, hemen evi terk ederlerdi. Dünürcüler, uygun cevap aldıkları zaman, oğlan evi tarafından hazırlanan ve beraberlerinde getirdikleri şerbeti içerlerdi. Uygun cevap alınıp, söz kesildikten sonra, “beylik” ismi altında, oğlan tarafından seçilen kadınlar, kız evine giderler ve kıza nişan takarlardı. Nişanlar, elbise, altın, gümüş gibi ziynet eşyalarıydı. Söz kesiminde, oğlan tarafından kızın babasına veya velîsine bir miktar para verilirdi. İslâm dinine göre alınmasının haram olduğu bildirilen bu paraya “başlık” adı verilirdi. Oğlan tarafı, kızın elbise, mutfak ve diğer eşyalarını aldıktan başka, kızın akrabalarına da uygun hediyeler alırdı. Bunun ismine “yol” denirdi. Kız, başka köyden gelecek olursa, oğlan babası davet edeceği köylerin her odasına ve her oda sahibine ayrıca birer yol (dâvet hediyesi) gönderirdi. Bu yollar kâse, bardak, sahan, şeker, kahve gibi şeylerdi. Oda sahipleri, düğüncüleri odalarına davet ederek yedirip içirirler ve oğlan babasına düğün sahibiymiş gibi yardım ederlerdi. Odalara inen misafirlerin misafirliği, tamamen oda sahiplerine ait olurdu. Kız tarafı da davetçiler çıkarırdı. Düğün başladığında, her iki taraf, konuklarına ikramlarda bulunurdu.
    Kız evinde, kına gecesi yapılırdı. Gelinin gideceği gün, kız evinde hazırlanan ve oğlan tarafından önceden kız evine gönderilen çeyizler, kapının önüne çıkarılırdı. Kız evinden, yüzü alla örtülü olarak çıkarılan gelin, ata bindirilirdi. Çeyizler de yükletilip oğlan evine götürülürdü. Oğlan evine götürülen gelinin, yollarda önüne sık sık çocuklar tarafından ipler gerilir, çocuklara hediyeler verilerek geçilirdi. Gelini, güveyin evi önünde, yengeler attan indirirdi. Gelin attan inmeden önce, güveyin yakın akrabalarından biri, başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler serperdi. Gelin attan ineceği sırada, oğlan babası davet edilir, geline hediye verir veya vaad ederdi. Kaynana ve diğer yakınlar da, çeşitli hediyeler verirlerdi. Gelin attan indikten sonra, güveyinin evine gider, çeyiz içinde ayrılmış olan ve “dürü” adı verilen bazı eşyalar, davetlilere dağıtılırdı.

    Damada törenle elbise giydirilirdi. Güvey, elbiseyi giydikten sonra, “sağdıç” adı verilen, evli bir kimsenin evine götürülür, vaktin gelişine kadar, güveye her türlü şakalar yapılır, güvey burada izin almadıkça yerinden kalkamaz, gülemez ve söz söyleyemezdi. Bundan sonra meclise köyün hocası gelirdi. Güveye, gerdeğe ait sıhhî ve dinî öğütler verir, kendisine hayırlı bir evlilik için dua ederdi. Yatsı namazı kılındıktan sonra, güveyi, arkadaşları evine götürürler, evin giriş kapısı önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra, arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk arasında, güveyi eve girerdi.

    Ertesi gün kadınlar, gelini ziyaret ederler, bu ziyaret esnasında yapılan törene “baş bağlama” veya “duvak açma” adı verilirdi. Bir hafta veya bir ay sonra damat, gelinle beraber kayınpederin evine giderek, büyüklerin ellerini ve dizlerini öptükten sonra, kayınpeder ve kayınvalidesini evine davet ederdi. Bu davet günü, kayınpeder de, ayrıca bir gün için onları davet etmiş olur ki, buna “el öpme” denirdi.

    Yörükler mensup oldukları Oğuz boylarına göre isim alırlardı: Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın, Bayındır, Peçenek (Beçenek), Çavundur, Çepni, Salur, Eymir, Alavuntlu, Yüreğir, İğdir, Buğdüz ve Kınık isimleri yörük boylarına ait isimlerdir. Bugün Anadolu’daki birçok mezra, köy ve kasaba, isimlerini bu yörük boylarının isimlerinden almışlardır. Yörükler, umumiyetle Orta, Güney ve Batı Anadolu’da yerleşmişlerdi. Bugünkü, Sivas, Ankara, Bolu, Kastamonu, Balıkesir, Manisa, Kütahya, Afyon, Uşak, İzmir, Aydın Antalya, Konya, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Adana, Hatay, Gaziantep ve Maraş illerinin bulunduğu geniş bir sahaya yayılmışlardı. Büyük gruplar hâlinde yaşayan Yörükler, ayrıca birçok tâli kollara ayrılmışlar ve çeşitli yerlere dağılmışlardı. Bunlardan Ankara, Tokat, Kırşehir bölgesinde yaşayan Ulu-yörük topluluğu ve Ankara Yörükleri, Orta Anadolu yaylalarında yaşamaktaydılar. Aydın, Honaz, Nif, Çeşme ve Bozdoğan havalisinde Karaca-Koyunlu, Menteşe bölgesinde Oturak Barza, Güne Barza, Küre Barza, İskender Bey, Kayı, Horzum, Kızılca-Yalınç, Bolu, Uluborlu, Tefenni ve Ereğli civarında Bolu Yörükleri diye adlandırılan Yörükler yaşamaktaydı. Söğüt Yörükleri diye anılan büyük bir topluluk, Bursa’daki Emir Sultan Evkafı reayası olarak, Söğüt, Edincik, Balıkesir, Bursa, Bergama, Gönen ve İnegöl’e kadar yayılmışlardı. Kara-Keçili Yörükleri, Söke; Boynu-İncelü Yörükleri, Nevşehir ve Aksaray; Kayı ve Çoban Yörükleri, Manisa civarında dolaşıyorlardı. Kalabalık nüfusa sahip Danişmendlü Yörükleri de, Aksaray, Kırşehir, Aydın ve Adana gibi geniş bir sahaya yayılmışlardı. Biga ve çevresinde yaşayan Ağaca-Koyunlu Yörükleri ise, daha küçük bir cemaati teşkil etmekteydi.

    Anadolu’da dağınık bir durumda bulunan Yörükler, Rumeli’de daha teşkilâtlı ve belli yerlerde yaşamaktaydılar. Rumeli’deki Yörükler, İstanbul’dan kuzeye doğru Bender ve Akkerman’a kadar, Tuna’yı takiben Bulgaristan ve Sırbistan hudutlarına, oradan da Selanik Çatalcasına kadar yayılmışlardı. Bu geniş saha içinde, sekiz grup olarak defterlere kaydedilmiş olan Yörükler, daha sıkı disiplin altındaydılar. Rumeli’deki Yörükler, Tekirdağ, Naldöken, Kocacık, Vize, Selanik, Ofçabolu Yörükleri, Aktuğ ve Oktav Tatarları adlarını taşımaktaydılar.
    Uzun müddet Rumeli’de kalan, fetihler sırasında Osmanlı ordularına yardımcı olan bu Yörükler, zamanla azaldılar. Osmanlılar'ın, Rumeli’den çekilmeleri üzerine, onlar da Anadolu’ya göç ederek, çeşitli yerlere yerleştirildiler. Rumeli’de kalan yörüklerden bir kısmı, bugün Yugoslavya’da Ograzden Dağlarının güney eteklerinde hayvancılıkla uğraşmakta, geleneklerini, dillerini ve ekonomik yapılarını korumaktadırlar.

    Bugün, hemen hemen tamamen yerleşik hayata geçmiş olan Yörükler; Aydın, Manisa, Kütahya, Antalya, Mersin, Adana, Muğla ve Balıkesir gibi muhtelif yerlerde yerleşmişlerdir. Eski an’anelerini ve hâlen konar-göçer yaşayışlarını sürdüren Yörükler de vardır. Bilhassa Orta Toroslar üzerindeki Bulgar (Bolkar) Dağlarının eteklerinde bulunan, Güzeloluk, Yağdağ, Karagül, Eğriçayır, Perçengediği, Sarıtaşgediği, Konçagediği, Bayboğan, Düden, Çatalca, Dikmen, Yağlıpınar, Bastırık, Dedeli, Barçın, Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarında; yine Toroslar üzerindeki Aladağlar eteğindeki Üçkapılı, Demirkazık, Baş Yayla, Alagöl, Göşdere, Dönberi, Taşhan, Tekir ve Namrun yaylalarında; Kozandağı eteklerindeki, Uyuzpınarı, Seyhan Nehrinin kolu Zamantı Suyunun yamaçlarındaki Şıhlı, Yeniköy, Bakırdağı, Kurşundağı, Çataloluk, Dereşimli, Gölalan, Çadıryeri, Boncuklubel, Boyduran yaylalarında; Binboğa Dağlarındaki Ayran Pınarı, Yedi Kardeş Pınarı, Alapınar, Karagöl, Yaylaklı, Kemerli gibi yaylalarda; Nurhak Dağlarındaki Gülkice, Akpınar, Beysöğüt, Yamrıtaş, Isırganlı, Yapraklı ve Abeş yaylalarında yarı konar göçer halde yaşamaktadırlar.

    Kaynak : Genel Türk Tarihi
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Göç duası

    Ey Ulu Yaradan;

    Her sene olduğu gibi bu sene de sana inandık ve sana güvendik. Sana olan inançla yollarla düşeceğiz.

    Vatanımıza, milletimize bakan kem gözler görmez olsun. Bayrağımıza uzanan kötü niyetli eller kırılsın.

    Sen bizim obamızın, oymağımızın, soyumuzun, boyumuzun, beyimizin daim olmasını sağla.

    Baharla birlikte çıkarken yüksek yerlere çıkarken ;malımızı-melalimizi

    yağız atlarımızı,

    tülü-maya develerimizi,

    damızlık koçlarımızı-tekelerimizi,

    koyunlarımızı kuzularımızı,

    keçilerimizi oğlaklarımızı,

    canavardan malımızı koruyan çomarlarımızı,

    mallarımız için dağları arşınlayan çobanlarımızı,

    gün görmüş-geçirmiş ak sakallı dedelerimizi,

    eli aş-elek tutmuş ak dasdarlı nur yüzlü ninelerimizi

    çorumuzu-çocuğumuzu,

    kızımızı-kızanımızı,

    eli kınalı ak elli gelinlerimizi,

    kaytan bıyıklı yağız delikanlılarımızı,

    kem gözlerden koru.

    Ya Rabbim,

    Bütün varlımızın sağlıklı bir şekilde konalgaya varmamıza yardım et.

    Yaylalarımıza bol yağmur ver ki bol ot olsun.

    Göç sırasında malımızın iyi otlarla beslenerek iyi süt vermelerini sağla.

    Allah’ım;

    Sırtımızdan kepeneğimizi, ayağımızdan çarığımızı, derimizden peynirimizi, yayığımızdan ayranımızı eksik etme.

    Güneş batarken ay doğsun, ay batarken güneş doğsun üzerinizden aydınlık hiç eksik olmasın. Sabah güneşin, gece ayın bize yol göstermesini sağla.

    Bizleri çöl sıcağında kavrulmaktan,

    mal yitiripte aramaktan,

    can yitiripte ağlamaktan,

    selden, yağmurdan, kardan, doludan, zelzeleden, derin derede boğulmaktan yokluktan, kıtlıktan, hastalıktan, marazdan, kırandan koru.

    Mallarımızın ayaklarına güç ver. Hepsinin sırtı pek karnı tok olsun. Güç ver ki yüce dağları aşıp yaylamıza ulaşalım.

    Göç esnasında yolumuz üzerindeki insanların mallarına zarar vermekten , haram yemekten bizleri koru.

    Yüce dağlardan kar’ı,

    Elimizden tar’ı

    Gönlümüzden bar’ı

    gövdemizden ser’i,

    koynumuzdan yar’ı eksik etme.

    Rabbim;

    Sen bize güç kuvvet ver ki bizler de sana her zaman böyle şükür duaları edelim.

    Göçümüz daim, Yolumuz açık olsun. Allah daha nice göç duaları yapmak nasip eylesin.

    Amin.
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Boyları - Kaçarlar

    Türkistan, Âzerbaycan, İran ve Anadolu’da yaşayan Türkmen kabîlesi ve İran’da (1796-1925) tarihlerinde iktidar olmuş hanedan. Kaçar adı, Türkçe kaçmak kelimesinden türetilmiştir.

    Moğollar (1206-1320) devrinden beri, Hazar Denizi kıyılarında otururlardı. İlhanlılardan Hülâgu Hanın (1256-1264), Alamut Batınîlerine ve Suriye’ye karşı giriştiği seferlere katılan Kaçarlar; Irak, Suriye ve Anadolu’ya kadar yayıldılar. İlhanlı Devleti yıkıldığı zaman, Suriye hududuna yerleştiler. Timur Han, Suriye’yi ele geçirince, onları esas vatanları olan Türkistan’a yolladı. On altıncı yüzyılın başında kurulan Safevî Devleti'nin (1502-1732) kurucusu Şah İsmail’i (1502-1524) destekleyen Kaçarlar; bu devirde vezirlik, başkumandanlık, beylerbeylik dahil, devlet kademelerinde vazife aldılar. Safevîlerin yıkılmasıyla, 18. yüzyılda, Afşarlar (1736-1749) ile mücadele ettiler. Afşarlı Nâdir Şah'a (1736-1747) düşmanca davranan Kaçarlar, Kuzey İran üzerinden Âzerbaycan’a yayıldılar. Kaçarlı Mehmed Ağanın Âzerbaycan valiliği sırasında, İran’daki hakimiyetleri kuvvetlendi. Zendlere (1749-1796) karşı 1779’da, Şiraz’da zafer kazanan Mehmed Ağa, İsfahan bölgesini alarak, şahlığını ilan etti. 1796’da Zendlerin hakimiyetine son veren Mehmed Ağa, İran’ı bütünüyle zaptetti.

    Böylece, 1796’da kurulan Kaçar Devleti, Ruslarla mücadele edip, 19. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik münasebetler kurdu. Feth Ali Şah (1797-1834) devrinde, Fransa ve İngiltere’nin yanına çekilmek istenen İran’daki Kaçar Devleti, Çarlık Rusyası'nın Hint Okyanusuna inme politikasına karşı, ordusunu kuvvetlendirerek, Avrupa’dan teknik eleman, silâh ve malzeme getirtti. Feth Ali Şah, İran-Rus Harbi (1826-1828) sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması ile, İran ve Kafkaslar havalisindeki haklarını Rusya’ya vererek, Hazar Denizindeki Rus hakimiyetini kabul etti. Muhammed Şah (1834-1848) devrinde, Kuzey İran’da Acem asıllı Elbab Ali Muhammed’in talebesi İslâm düşmanı Bahâullah’ın kurduğu “Bahâîlik” ortaya çıktı. Bahâîler, Kaçarlı iktidarını tehdit edip, isyanlar çıkardı. Nâsireddin Şah (1848-1896), Bahaîleri kılıçtan geçirdi ise de, bir fedai tarafından öldürüldü. Doğu’nun fethedilmesi için Afganistan ve Herat’taki mücadeleler, Hindistan’daki Gürgâniyye (Babür) Devleti'nin (1526-1858) İngilizler tarafından yıkılmasına kadar devam etti.
    Rusya, İngiltere ve Fransa’nın, İran bölgesindeki rekabeti, Kaçarlar Devleti üzerinde Avrupa devletlerinin iktisadî hakimiyetini arttırdı. Muzaffereddin Şah (1896-1907) devrinde, liberalizm ve meşrutiyet verilmesini isteyenlerin hareketleri karşısında, 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî açıldı. Muzaffereddin Şah'tan sonra tahta geçen Muhammed Ali Şah (1907-1909), Meşrutiyet Anayasasını ilan etmesine rağmen, tatbik ettirmemesi üzerine, Âzerbaycan ve diğer eyaletlerde, Kaçarlı Hanedanına karşı, silâhlı mücadeleler ile isyanlar başladı. Muhammed Ali Şahın, Rus ve İngiliz kontrolündeki iktidarına ihtilalciler son verince, yerine oğlu Ahmed Şah (1909-1925) geçti. Birinci Dünya Harbinde tarafsız kalan Kaçarlar Hanedanının ülkesi, Ruslar ve İngilizler tarafından muharebe alanı olarak kullanılıp, buradan Osmanlı Devleti'ne saldırılar tertiplendi. Harp sonrasında, İran’da mahallî isyanlar ve ayrılma taraftarı hareketler gelişti. Bolşevik Rus orduları Kuzey İran’a girdi. İngilizler, Ahmed Şah'ı 1923’te Londra’ya götürünce, yerine, saltanat nâibi ve ordu başkumandanı Ali Rıza Han vekalet etti. 1924’te İran Millî Meclisini elde eden Ali Rıza Han, 1925’te kanlı bir darbe yaparak, Kaçarlar Hanedanına son verip, Pehlevî hükümetini (1925-1979) kurdu. Pehlevî hükümeti devrinde, Kaçarlar Hanedanından ve kabilesinden birçok devlet adamına vazife verildi.

    Kaçarlar, bugün, Türkistan, Âzerbaycan ve kalabalık bir şekilde Esterâbat dahil İran’da yaşamaktadır.

    Kaynak : Genel Türk Tarihi
     
  4. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    1015 yılında Avrupa haritası. Peçenekler mavi bölgede.

    [​IMG]

    Türk Boyları - Peçenekler

    Türk boylarından. Oğuzların Üç-ok koluna mensupturlar.

    İslâm kaynaklarında “Beçene, Beçenek, Biçene”; Anadolu ağzında “Peçeneke, Beçenek” olan boyun adı, “iyi çalışır, gayret gösterir” mânâsındadır. Peçeneklere Bizanslılar “Patzinak”, Lâtinler “Bissenus”, Ruslar “Peçennyeg”, Macarlar “Beşennyö”, Ermenilerin “Badzinag” dedikleri, kaynaklarda yazılıdır. Asıl yurtları, Orta Asya’da, Seyhun (Siriderya) ile İdil (Volga) nehirleri arasındadır.

    Dokuzuncu yüzyılda Hazar Hakanlığı ve Oğuzlar'ın baskılarıyla, asıl yurtlarını terk edip, batıya göç etmeye başladılar. Yayılma istikametleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru idi. Hazar Hakanlığı, Rus Knezlikleri, Bizanslılar ve Balkan kavimleriyle mücadele ettiler. 860-880 yılları arasında Don-Kuban nehirleri boyuna gelen Peçenekler, Macarları bu havaliden uzaklaştırdılar. Don Nehrinden, Dinyeper’in batısına kadar yayıldılar.
    915’te, Rusların ataları olan Kiyef Rus Knezliği’ne, ilk Peçenek akını yapıldı. Rusları, Karadeniz kıyılarına indirmemek için, 915’ten 1036 yılına kadar, on biri büyük olmak üzere pek çok akın yaptılar. Peçeneklerin, Rusları Karadeniz’e indirmemeleri, Bizanslıların menfaatineydi. Bizanslılar, 1018 yılına kadar, Peçeneklerle dost geçinmeye çalıştılar. 1026, 1035, 1036’da, Balkanlara akın tertip ettiler.

    Peçeneklerin iç mücadelesinde, önce Kegen’in, sonra da Turak’ın Hıristiyan olmasıyla, millî felaketleri başladı. Peçenekler, arasında 1048 yılında başlayan Hıristiyanlaşma, Balkanlarda sıkışmalarıyla hızlandı. Hıristiyanlaşan Peçenekler, millî benliklerini unutup, Türklüklerini kaybettiler. Bizanslılar, Peçenekleri yurtlarından alıp, başka yerlere iskân siyaseti takip ettiler. Bizans ordusuna da asker alındılar.

    1071 Malazgirt Muharebesi'nde, Bizans ordusundaki Peçenekler, Selçuklular safına geçmeleriyle, Sultan Alparslan’ın zafer kazanmasında yardımcı oldular. 1176 Miryokefalon Meydan Muharebesi'nde de Anadolu Selçukluları safına geçtiler. Balkanlardaki Peçenekler, Anadolu’da Marmara kıyılarına kadar gelen soydaşı Selçuklularla münasebet kurdular. Peçenekler, Trakya’da Bizans kuvvetlerini üst üste yenerek, Edirne ve Keşan’a hakim olarak, Çekmece’ye kadar geldiler. Oğuzların Üç-ok kolu Çavuldur boyuna mensup olan İzmir Beyi Çaka Bey’in, kuvvetli bir donanma kurarak, Bizans’a ait adaları zaptetmesi, iki soydaş boyun, Bizans’a karşı ittifakına sebep oldu. Bizans’a karşı Peçenek, Çavuldur ittifakı, entrika yüzünden bütünüyle gerçekleşemedi. Bizanslılar, Peçeneklere karşı Kıpçaklarla anlaştı. Bizans’a kırk bin atlı ile yardıma gelen Kıpçaklar, Bizans ordusuyla beraber olup, Meriç Irmağı ağzında ve Enez yakınında Peçeneklerle karşılaştılar. 29 Nisan 1091 tarihinde Luvinyum Muharebesinde, Peçenekler yenildiler. Luvinyum Muharebesi, Peçeneklerin siyasî tarihinin sonu oldu. Peçeneklerden kırk bin aile, Arnavutluk kuzeyindeki Ohri Gölünün doğusuna yerleştiler.

    Balkanlara dağılan Peçenekler, Müslüman olmadıklarından, Anadolu ve Hindistan’daki soydaşları gibi Türklüklerini muhafaza edemeyip, Slavlaştılar. Asıl çoğunluğu, Karadeniz’in kuzeyi ve Balkanlarda olmasına rağmen, günümüzde buralarda, Peçenek hatırasına rastlanmamaktadır. Anadolu’da, Peçeneklere ait coğrafî adlar hâlâ mevcuttur. Ankara vilayeti, Şereflikoçhisar kazası yakınındaki Peçeneközü vadisi, Maraş’ın Elbistan kazasında iki, Konya bölgesinde de dört yer adı, Peçeneklerin Anadolu’ya geldiklerinin hatırasıdır.
     
  5. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Boyları - Balkarlar

    Balkarlar (Karaçay-Balkarca: Mалкъар - Malqar, çoğul. Mалкъарла - Malqarla), Kafkasyaa yaşayan Türk halklarından biridir. Çoğunluğu, Rusya Federasyonu içindeki Kabardey-Balkarya cumhuriyetinde yaşar. Balkarlar bu cumhuriyete adını veren iki halktan biridir (diğeri Kabardeyler).

    Köken

    Bir görüşe göre Balkar terimi, Bolgar or Bulgar adından gelir. Balkarlar, Büyük Bulgaryaan Balkanlara ve Orta Volga boylarına göçen Bulgarların torunları olarak kabul edilir.

    Dil

    Balkarların konuştuğu Balkarca, Türk dillerinin Kıpçak grubuna bağlı bir dildir. Karaçayların konuştuğu Karaçaycaa oldukça yakın bir dildir ve bundan dolayı iki dil Karaçay-Balkarca olarak da adlandırılır. 1926'ya değin Arap harflerini kullanan Balkarlar, sonra Latin alfabesini, 1940'ta da Kiril alfabesini benimsediler. Gelişmiş bir yazılı edebiyatları olmamasına karşın, zengin bir sözlü edebiyatları vardır.

    Nüfus

    Balkarların çoğunluğu Kabardey-Balkaryaa yaşar ve 2002 verilerine göre bu cumhuriyette yaşayan Balkarların sayısı yaklaşık 105 bindir.

    Tarih

    Balkarlar, Kırım Tatarları ve Kumıklara yakın bir halktır. Hunların 4. yüzyıldaki Batıa göçünün ardından Kafkasyaa kalan Bulgar kabilesinden geriye kalan bir halk olduğu ve Kafkasyaa hayli eski tarihten bu yana yaşadığı da ileri sürülür.

    Kendilerini Taullar (Dağlılar) olarak da adlandıran Balkarların kökeni üstüne kesin bilgi yoktur. V. F. Müller ve J. Marvadt'a göre Kuban Bulgarlarından gelirler. Bazı araştırmalara göre de uzun süre göçebe olarak yaşadıktan sonra Kafkas Bulgarlarını oluşturmuşlardır. Uzun yıllar Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar ise, adlarının Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden Malkar adında bir beyden geldiğine inanırlar. Kökenlerinin Hazar Türklerine dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar 10 ve 11. yüzyıllara değin bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar ya da Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir.

    Altın Orda ve Kırım hanlıklarının egemenliği altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında Kırım Hanlığı'yla birlikte Osmanlılara bağlanan Balkarlar, 1827'de Rusların egemenliğine girdiler.1917 Ekim sosyalist devrimi sonrasında, Karaçaylarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar; 1921'de de Kabartay özerk yönetim birimine (oblast) katıldılar.

    Balkarlar, II. Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanyaıyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1944e Stalin tarafından sürgün edildi. Bu göçün ardından Balkarların da yaşadığı Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetiden alkaribaresi kaldırıldı. Bu bölge, 1957e değin Kabardey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak adlandırıldı. Bu tarihte Bakarların dönmesine izin verilince, bölge yeniden eski adını aldı. Balkarlar, Sovyetler Birilği'nin dağılmasının ardından, aynı cumhuriyette yaşadıkları Kaberdeylerle çeşitli anlaşmazlıklar yaşadılar. Bu sırada Kabardeylerden ayrılıp ayrı bir cumhuriyete dönüşme yönünde hareket de gelişti. Bununla birlikte günümüzde Kabardeylerle birlikte aynı cumhuriyet içinde yaşamaktadırlar.

    Sarbaşlanı Züfer (Çegem,1942 19789

    Ahır pismo

    men senden kefide kalama anam, ( uzakta kalamam )
    alay bolured cazıvum, ( öyleymiş kaderim )
    ahır pismoma kalay sıvınsın, ( son mektubuma nasıl sığsın )
    sarmadı cürek carsıvum. ( sarmadı yürek sızım )

    betine karab men ant etgenem, ( yüzüne yakın yemin etmişem )
    duşmanna kajav tüberge, ( düşmanla kavga durmaya )
    savutum koldan tüşmeydi cerge, (silahım elimden düşmüyor yere )
    barsa da ajal birgeme. ( ecel yanımdan geçse de )

    üyde cannızlay kalgan anala, (evde yalnız kalan analar )
    köpdüle bizni ellede, (çoktur bizim ellerde )
    sen ot tirgizmey kalma oramda, ( sen ateşsiz kalma yanımda )
    sav kaythanlağa termile. ( imrenip sağ dönenlere )

    üy müyüşünde carınız olturub, (ev köşesinde yalınız oturup )
    cilama meni esgere, ( ağlama beni düşünüp )
    ata curt üçün kople ölelle, ( ata yurt için hep ölürler )
    ana tabılmayd askerde. ( ana bulunmuyor askerde )

    men tüzlük üçün can ayamadım, (ben doğruluk için can esirgemedim )
    namıslı ölgend caşım - , de, ( namusuyla ölmüş oğlum - de )
    ullu horlamlanı bayrağın alıb, ( ulu zaferin bayrağını alıb )
    tenlerim barırla elge. ( hemcinslerim varırlar ele )

    men senden kende kalama anam, (ben senden uzaktayım anam )
    alay bolured cazıvum, ( öyleymiş yazgım )
    ahır pismoma kalay sıyınsın, ( son mektubuma nasıl sığsın )
    sannada cürek carsıvum. (sanadır yürek sızım.)
     
  6. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Boyları - Çepniler

    Çepniler, sayıları 24 olarak belirlenen Oğuz Boyları'ndan biri ve en kalabalık olanıdır. Üç - Oklar'ın Gök Han koluna bağlıdırlar. Bilindiği gibi Oğuzlar; Türkiye ve Azerbaycan Türkleri'nin, Türkmenistan, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Gagauzlar'ın atalarıdır. Cümleden anlaşıldığı üzere Çepniler Orta Asya kökenlidir.
    Çepni isminin yer aldığı ilk yazılı metin, ilk Türk bilgini olan Kaşgarlı Mahmud'un 1070 yılında kaleme aldığı Divanü Lügati't-Türk isimli eserdir.

    Eserde Çepni Boyu, Oğuz Boyları'nın 21. sırasında gösterilmiş, damgasının resmi de verilmiştir. 13. yüzyılda yayınlanan bir başka önemli eserde Çepniler, Üç Oklar'ın 4. boyu olarak gösterilir. 16. yüzyılda, Anadolu'da Çepniler'e ait 50'ye yakın şehir adı tespit edilmiştir.

    Günümüze intikal eden kaynaklarda yer alan bilgiler, Çepniler'in, Osmanlı Hânedânı'nın mensup olduğu ve en önemli, en şerefli, en büyük Oğuz Boyu olan Kayılar'a yakın önemde bir boy olduğu kanaatini uyandırıyor. Ne var ki onların savaşçı karakterleri, önemlerini günümüze yansıtacak kalıcı ürünler meydana getirmelerini engellemiş. Çepniler'e ait kabileler, değişik tarihlerde farklı cephelerde savaşmışlar ve ordu ile gittikleri bölgelere yerleşmişler. Savaşlarda nüfusları azalmış. Belli ve kalıcı bir kültür oluşturamamışlar.

    Çepniler; 1071'de Anadolu'nun, 1277 yılından itibaren de Sinop'tan Trabzon'a kadar olan Karadeniz Bölgesi'nin fethedilmesinde çok aktif görevler üstlendiler. 1277 yılında Sinop'a saldıran Rum Pontus İmparatorluğu'nun ordusunu bozguna uğrattılar.

    Daha sonra da Samsun'dan Giresun'a kadar olan bölgeyi ele geçirdiler. Hacı Emir adlı güçlü bir Çepni, derebeyi gibi bir unvanla bölgeyi yönetiyordu. Bir grup Çepni de 1461'de Fatih Sultan Mehmed Han, Trabzon'u fethetmeye gelmeden önce, şehri kendilerine yurt edinmişti.

    Onlar, Fatih'in Ordusu'na yardımcı oldular. Elde edilen zaferde büyük payları vardır.

    Trabzon'un fethinden sonraki tarihlerde Çepniler, konar - göçer hayatı bırakıp, yerleşik düzene geçtiler. 16. yüzyıla gelindiğinde, Zonguldak'ın sahil şehri olan Amasra'dan Rize'ye kadar uzanan kıyı şeridinde nüfusun çoğunluğunu Çepniler oluşturuyordu. Ne sebepledir bilinmez, Sinop'taki Çepniler'den günümüze insan ve iz kalmamıştır. Ordu ve Giresun'un bazı ilçeleri hariç, diğer bölgelerdeki Çepni nüfusu azalmıştır.

    Çepniler, 'nerede düşman görürse hemen savaşa tutuşan insanlar' olarak bilinirler. Onlar, bu özellikleri sebebiyle 1690 yılında, Avusturya Seferi'ne çağrıldılar. Savaşa katılarak başarının sağlanmasında etkili oldular.

    Çepniler, ilk Müslüman Türk'lerdendirler. Bazı güvenilir kaynaklarda, Alevîler'in bir kolu olarak tanımlanmaktadırlar. 'Çepniler'in küçük bir bölümünün Alevî olduğu' şeklindeki bir söylemin daha doğru olacağı şüphesizdir.

    Bu gün, çoğunluğu Karadeniz Bölgesi'nde yaşayan Çepniler'in Alevîlik'le ilgileri yoktur. Onlar Hanefî mezhebine mensupturlar.

    Balıkesir ili dışında; Urfa, Maraş, Adana, Ankara, (Şereflikoçhisar) Yozgat, (Keksin) Kırşehir, (Hacıbektaş) Çorum, Sivas, Manisa, (Turgutlu) İzmir, (Bergama) bölgelerinde yaşayan Çepniler arasında Bekir, Ömer ve Osman isimlerine az da olsa rastlanması, Çepniler'in çok büyük bir ekseriyetinin Alevîlik'le ilişkilerinin olmadığının göstergesidir. Bilindiği gibi Alevîler, bu üç ismi kesinlikle kullanmazlar. Son iki cümlede, Çepniler'i Alevîlik'ten tenzih eden-uzak tutan bir anlam aranmamalı. Amaç, bir gerçeğin vurgulanmasından ibarettir.

    Alevîler de, Alevî olan Çepniler de kültürümüze, ahlâki değerlerimize renk ve zenginlik katan has vatandaşlarımızdır.

    Görüldüğü gibi Çepniler, Türkiye içinde ve dışında, çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu olgunun sebepleri şöyle açıklanabilir: 1- Moğol istilâları, 2- Baba İshak Türkmenleri'nin ayaklanmaları, 3- Savaşçı karakterlerinin gereği olarak savaşlara katılmaları ve savaş amacıyla gittikleri yerler fethedildikten sonra oralara yerleşmeleri.

    Çepniler ve Alevîlik

    Çepniler'den bir grup, Ak-Koyunlu ve onun halefi olan Safevî Devleti'nin hizmetinde bulundular. Ak-Koyunlu ve Safevî ordularında görev alan Çepniler'in bir bölümü Anadolu'ya dönmedi. İran'a yerleşti. Bir bölümü de Urfa ve Hacıbektaş'a yerleşti.

    Hacı Bektaş-ı Velî'nin ilk müritleri Çepniler'di. Ancak, Hacı Bektaş-ı Veli, hayatta iken kendisi ve müritleri Sünnî Müslüman idiler. Ölümünden sonra Bektaşilik öğretilerinde sapmalar meydana geldi. Bektaşî tarikatına mensup olanlar, Alevîlik ile özdeşleştirildi.

    İran'a yerleşen Çepniler'in ise Şiî Mezhebine geçmiş olmaları tabiî ve kaçınılmazdır.

    Balıkesir ilindeki Çepniler'in hangi etkenlerle Alevîlik kültürünü benimsedikleri bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla onlar, Safevî Devleti'nin hizmetinde bulunanların torunlarıdır.

    Balıkesir'de Çepni kelimesi, bazı kişiler tarafından aşağılayıcı amaçla kullanılır. Bu olgunun, onların Alevî'liğinden kaynaklandığı söylenemez. Alevî kültürüne saygılı olan Balıkesir'lilerde de aynı kullanım görülmektedir.

    Balıkesir köylerindeki Çepniler arasında yüz kızartıcı olaylar, herhangi bir yerdeki, herhangi bir toplumda yaşananlardan fazla değildir. Bu yanlış tutumdan vazgeçilmesi arzu ve temennî edilir.

    Çepniler'in Alevîlik ile ilgileri yukarıda anlatılanlardan ibarettir.

    Anadolu'da Çepniler

    Bazı kaynaklarda, 1500'lü yılların başında, bu günkü Giresun ilimize bağlı Keşap ve Dereli ilçelerinin bulunduğu yerlerde, 'Çepni Vilâyeti' isimli bir yerleşim bölgesinin varlığı yazılıdır. Çepniler'e bu sebeple Giresun ve çevresinde sıkça rastlanır.

    Şebinkarahisar ve Alucra'da, Tirebolu'nun köylerinde Çepniler çoğunluktadır. Tirebolu şehir merkezinde yaşayanlar, hangi kökenden olurlarsa olsunlar, bütün köylülere 'Çepni' derler. O yörede, 'Çepni' kelimesi, 'köylü' ile özdeşleşmiştir.

    Çepniler, tarihin bir döneminde, uzunca bir süre, Çepni olmayan etnik grupların gıpta ettiği insanlardı. Onların saygınlıkları, 19. yüzyılda doruğa çıktı. O dönemlerde bölge halkının çoğu, kendilerinin de Çepni olduğunu iddia ediyordu. Çepniler'in ünlü kabadayısı Çepni Ali, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi'ne, çevresine topladığı 300 kişi ile katılmış ve Batum'a kadar giderek Ruslar'ı zarara uğratmış, ekibi ve topladığı ganimetle yurduna döndüğünde, gıpta ve hayranlıkla karşılanmıştı. Bölgede, 'Çepni' soyadını taşıyan pek çok aile vardır.

    Ülkemizdeki Çepniler, çoğunlukla Karadeniz bölgesinde yaşıyorlar. Karadeniz coğrafyasında arazi engebeli, dağlık, ormanlık ve kayalıktır. Bu sebeple ekime elverişli alan azdır. Tarım gelişmemiştir. Halk, orta seviyenin altında bir ekonomik güce sahiptir. İmkânı olan aileler, çocuklarını okumaya yönlendirirler.

    Orta Anadolu'da yerleşik Çepniler, Osmanlı döneminde cins atlar yetiştirirlerdi. Bunlara 'At çekenler' denilirdi. Onlar devlete vergi yerine at verirlerdi.

    Günümüz Çepnileri; çiftçilik, sütçülük, arıcılık, besicilik, fındık yetiştiriciliği ile geçim sağlamaktadırlar.

    Ülkemizde yapılan nüfus sayımlarında, boy ile ilgili tespitler yoktur. Bu sebeple, Çepni Boyu'na mensup vatandaşlarımızın ne kadar olduğunu söylemek mümkün değildir.

    Anadolu Çepnileri, yedi grupta toplanır:

    Karadeniz Çepnileri: Rum Pontus İmparatorluğu yönetimindeki Trabzon, Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce şehre gelip yerleşen ve fetih ordusunda bulunup Trabzon'da kalan Çepniler'den oluşmaktadır. Karadeniz Çepnileri , Giresun'dan Rize'ye kadar geniş bir alana yayılmışlardır. Yoğunlukla Şebinkarahisar ve Alucra ilçelerinde ve köylerinde otururlar. Bu bölgelerdeki topraklar, günümüz Çepnileri'nin ataları tarafından kan ve can vererek alınmıştır. 'Çepni' denildiğinde, Karadeniz Çepnileri akla gelir. Çepni kelimesine, 'yiğit - gözü pek ve cesur' anlamı kazandıran Çepni'ler bunlardır.

    Ulu Yörükler: Sivas, Tokat ve Kırşehir illeri ile ilçe ve köylerinde yaşayan Çepniler'dir. Gümüşhâne'nin Kelkit ilçesinden 1520 yılında göç ettikleri biliniyor. İkinci kalabalık grubu oluştururlar.

    Bozoklar: Yozgat ili ve ilçelerine bağlı köylerde yaşayan Çepniler'dir. Bozok, esasen Yozgat'ın eski adıdır. Yozgat, günümüzde de 'İkinci Ergenekon' olarak anılmaktadır.

    Başım Kızdulu Çepnileri: Aydın ve Saruhan bölgesinde yerleşmişlerdir. 'Kızdulu' kelimesinin yazılışında bir yanlışlık yoktur. Bu tür isimlere, Anadolu'muzun başka bölgelerinde de rastlanmaktadır. Bu yöredeki Çepniler'in eski beylerinin adı Kantemir olduğundan, bunlar, 'Kantemirli' olarak da adlandırılırlar.

    Dulkadirli Çepnileri: Maraş Bölgesine yerleşmişlerdir. Sayıca azdırlar.

    Adana Çepnileri: 1519 yılında bölgeye geldiler. Çok az bir nüfusa sahiptirler. Bunlara 'At Çekenler' de denilmektedir.

    Halep Türkmenleri: Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Suriye'ye yerleştirildiler. Avusturya Seferi'ne dâvet edilen Çepniler bunlardır. Bir kısmı sonradan Antakya'nın kuzeyindeki Gündüzlü ilçesine yerleştiler. Bir kısmı da 1728 yılında Bergama ve Turgutlu'ya geldi.

    Çepniler, Türkçe'den başka bir dille konuşmazlar.
     
  7. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Boyları - Tatarlar

    Türkistan’ın doğusundan, Cengiz İmparatorluğu zamanında Kırım ve Anadolu’ya yayılan bir kavim.

    Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyade Moğolları ve Türkleri ifade etmiştir. Tatar kelimesine, ilk olarak Orhun Kitabeleri'nde, İstemi Han'ın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültigin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar, çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde, Uygurlar'la Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Farklı devirlerde yazılan yukarıdaki kitabelere bakılırsa, Otuz-Tatarların Moğol, Dokuz-Tatarların ise Türk olmaları muhtemeldir.

    Türk ve Moğol menşeli olmak üzere iki grup olarak kabul edilen Tatarların, Asya’dan batıya yayılmaları, iki dalga hâlinde olmuştur. Atilla zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’de Bulgar birliğini kurmuşlardır. Altıncı asırda, bu birlik dağılmış ve Balkanlar’a doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise, Cengiz Hanın savaşları esnasında vuku bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır.

    Moğolların Ortadoğu’ya yayılmaları esnasında, geniş bir Moğol ve Türk topluluğu da Anadolu’ya gelmiştir. Tarihî kaynaklarda Tatar olarak anılan bu zümrenin beyleri, İlhanlıların hizmetine girmişlerdir. On beşinci asırdaki kaynaklarda, bunlara, Kara Tatar denilmekle beraber, bunların aynı isimdeki boyla münasebetleri yoktur.

    Anadolu’ya gelmiş olan Tatarlar, elli iki oymağa ayrılmışlardı. Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’nun batı kesimlerinde zengin otlaklara sahiptiler. Hayvancılık sayesinde rahat bir hayat süren Tatarlar, vergi de vermiyorlardı. Yıldırım Bayezid Han'ın Anadolu’yu fethi sırasında Osmanlı hizmeti altına giren Tatarlar, menfaatlerini her zaman kuvvetli bir hükümdarın emri altında olmakta görmüşlerdir. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han tarafından, Anadolu’dan göçe zorlanan Kara Tatarların büyük bir kısmı sürülmüştür. Anadolu’da kalabilenler de, zamanla Türkleşmişlerdir.

    Göç etmeyip, Anadolu’da kalanlar, Fetret Devri'nde şehzadeler arasındaki mücadelede, önemli rol oynamışlardır. Sultan Çelebi Mehmed Han (1413-1421), iktidarı ele geçirdikten sonra, bunları Filibe civarında yerleştirmiştir.

    Tatarların Türk olanları, günümüzde Rusya’nın ve dünyanın muhtelif bölgelerine yayılmışlardır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astırhan, Batı Sibirya, Ukrayna, Kafkasya, Türkistan ve Kırım’da toplu veya dağınık halde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerin dışında Finlandiya, Mançurya, Kore, Japonya, ABD, Birleşik Almanya ve Türkiye’de Tatarlar bulunmaktadır. Ancak, Mançurya, Kore ve Japonya’daki Tatarların ekseriyeti, Türkiye’ye göç etmişlerdir.

    Zamanımızda, özellikle Eskişehir civarında yaşayan ve Tatar olarak bilinenler ise, Kırım’dan göçmüş Türklerdir.

    Tatarlarda Nevruz
    İDİL-URAL TATARLARINDA NEVRUZ BAYRAMLARI

    İlbaris NADİROF *

    Türkiye Türkçe'sine Aktaranlar: Alsu KAMALİEVA - Mustafa KALKAN* *

    Tataristan İlimler Akademisi’nin Dil, Edebiyat ve Tarih Enstitüsü’nde Tatar halk edebiyatının kaynaklarını toplama ve ilmî araştırmaların öğretilmesi ile meşgul olan folklor âlimleri, 1970 - 1980 yıllarından sonra Tatar halk eserlerinin 13 ciltlik bölümünü hazırlayıp bütün dünyaya duyurdular. Bu külliyat İdil, Ural, Sibir ve Orta Asya taraflarında yaşayan Tatarların çok sayıdaki edebiyat türünü içine alan zengin bir çalışma olarak hazırlandı. 14. ciltte “İdigey” destanı işlenecektir.

    Bahsettiğim 13 ciltlik külliyatın l. cildi Gelenekler ve Oyun Şarkıları olarak isimlendirildi. 0, 1980 yılında çıktı. Şimdi size bu kitaba giren Nevruz âdetleri ile bağlantılı olan şiirî eserler ve umumen bizim taraflarda yapılan bu âdetin özellikleri hakkında kısaca malûmat vereceğim.

    18. asra kadar İdil-Ural Tatarları yeni yılı Mart ayının 21’inde gündüz ve gecenin eşit olduğunda kutlamaya başlarlar. Anlatılan bu âdetin Çuvaş halkında (onlarda Nuras diye adlandırılır ) ve Fin-Ugör halkı olarak kabul edilen Mari halkında (onlarda, Narıs diye adlandırılır) yayılan söylenişleri bu şekilde belirtilmiştir. Nevruz diye adlandırılmasının sebebi kışın yolcu edilmesi ve yazın karşılanmaya başlanmasıdır. Bu âdeti, eski Türklerde Mahmut Kaşgarlı’nın malûm olan sözlüğünde (Divân-ı Lügâti Türk, 2. cilt, Taşkent, 1961, s. 104, 130, 237 ; 3. cilt, 1968; s. 293, 378) görürüz.

    Nevruz kutlamalarından dolayı Tatarlar arasında ilginç olan ritüeller meydana gelmiştir. Bunlardan biri de, yeni yıl girdiğinde gençler, talebeler, çocuklar evden eve giderek beyit ve şiir söylerlerdi. O dönemde bu gelenek Nevruz eytü (Nevruz söylemek) diye adlandırılırdı. Âdet olduğu üzere Nevruz diyerek yürüyen gençler ev sahibine, onun ailesine sağlık, sıhhat, güvenlik ve zenginlik dilerlerdi. Gelecek yılın bereketli olmasını dilemek, bu eserlerin odak noktasını oluşturmaktadır. Nevruz deyişleri için gençlere zenginler yumurta, şeker ve para verirlerdi.

    Sizin dikkatinizi çekecek olan, Kazan şehrindeki gimnazi talebeleri tarafından söylenilen Nevruz beyitini sunuyoruz.

    “Nevruz eyttik biz sizge,

    Hakın birigiz, bizge;

    Yeşigiz citsin yüzge,

    Madıgız artsın közge,

    Nevruz müberek bad.”

    18. asırdan başlayarak Tatarlar arasında yeni yıl Yuliyan takvimi esas alınarak aralığın sonu, ocağın başına denk gelecek şekilde âdet olduğu üzere kutlanır. “Nartugan” diye adlandırılan geceler bu dönemde yapılmaya başlanan âdetler gibidir. Dün bize İdil bölgesinde yaşayan Türk soylu halklardan Çuvaşlardaki “Nartugan” hakkında Harun Bey’in sunmuş olduğu çekici tebliğ anlatıldığı için bu âdetlere değinmiyorum. Zamanla bu gelenekler Tatarlara geçip yaşamaya devam etti ve geçen asırda “Nevruz eytüler” ve “Nartugan” bayramı bir arada kutlanmaya başlandı.

    “Nevruz” ve “Nartugan” tekstleri 2 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü, kaide olarak, geleneksel bayramın gelişini haber verir, İkincisi ise dilekte bulunanların isteklerinin gerçekleşmesidir.

    Nevruz bayramından bir süre sonra günler ısınıp yeryüzüne yaz gelmeye başlayınca yapılmaya başlanan başka bir gelenek vardır. Bu “kileü eytü”dür (kileü - dilek sözünün fonetik şeklidir). Onda, Nevruz devamlı olarak göz önünde bulundurulmuştur. Bu âdetin asıl fonksiyonu söz yardımıyla topraktan (yerden) bolluk, gökten yağmur, güneşten ısı, tabiattan bereket isteme ve aileye huzurlu bir hayat temenni etme dileğidir.

    Bazı yerlerde “kileü söylemek” için özel kişiler vardır. Onları “kileü kartları” (kileü ihtiyarları) diye adlandırmışlardır Kileülerin birisi şöyledir:

    “Çir atası - çirem sakal ! “Yer atası - alaca sakal !

    Çir anası - asılbike ! Yer anası - asılbike !

    Tübesine tuklığın bir, Tepesine tokluğun ver

    Tarmırına nıklığın bir, Damarına gücünü ver,

    İl üstüne mullığın bir, İl üstüne bolluğun ver,

    İl içinde bizge de bir ! İl içinde bize de ver,

    Başlıyk tilekni, Başlıyoruz dileğimize

    Kuterik bilekni, Kaldırıyoruz ellerimizi,

    Kuyaş, şahit bul !" Güneş, şahit ol !”

    Bu istekte eski babalarımızın yere, güneşe, Tengri’ye ibadet edişlerini tasvir etmek zor değildir. Toprak Ana görünüşü Türk halklarının edebiyatında önceden yer alan görünüşlerden birisidir. Meselâ, Altay Türklerinin destanları. Altay Bauçay , bunun gibi “Maaday Kara (Yer Ana da kahramanların yiğit olarak yetiştirilmelerinde asıl yeri tutan bir görünüştür Umumen eski Türk halklarının eserlerinde Gök Allah’ı (Tengri), Yer, Güneş’in bütün hayatın asıl üyeleri olduğunu görnıek mümkündür. Onlara tapınmak çok güçlü bir âdet idi. (F. Urmançeev, Dastannapgo layık zamana, Kazan, s. 90, 118).

    Güneşi büyük görüp, onu düşünmek milattan önce 5. yüzyılda Mısır da başlayan bir inanıştır. Mısır firavunu Exhoton’a kadar orada çok sayıda Tengriye tapınma âdeti vardı. Bunu bitirmek için Exhoton Allah'ın bir tane olması gerekir, o Allah’ın Güneş olduğunu ferman ettirmiştir. Güneş Tanrısı Aton diye adlandırılır ve ona bağışlanan özel bir marş yazılmıştır (Povest Peteise 111. Drevneyeginetskaya prava. M., 1978, s.251-255 ).

    Bizim eski babalarımız İdil-Ural boylarında ömür süren Türkler de kültleştirerek bir süre Güneş’e tapınmış ve onu sonsuzlaştırmışlardır Güneş i Allah diye kabul etmek birçok halkta binlerce yıl devam etmiştir. Yukarıda zikredilip geçilen, “kıleü”de Güneş görünüşü onu kişinin yakın görüp, kendisi ile özdeşleştirmesidir. “Güneşe tapınıldığı sezinlenmektedir Bu motifler “ Güneş çık, çık, çık”, “asıl Güneş, gel bire” gibi kileü’lerde de odak noktasını teşkil etmektedir.

    Eski ilkbahar gelenekleri, Yer-Anaya, Güneş’e, Göğe bağışlanan dilekler, yalvarışlar, istekte bulunmalar, İdil-Ural Tatarlarında hâlen daha vardır. Bunlar “karga butkası”, “yangır butkası”, ayrıca “sören” diye adlandırılan geleneklerdir. Bu âdetlerde şiiri sesleniş, tabiat güçlerine seda ile sesleniş, yiyecek dilekleri, mal çeşitleri vb. isimlerin çok olduğu önemle vurgulanmaktadır. Şiir tekerlemelerindeki tekrarlanan çağrı ve yalvarma sözleri, sesleniş, tarla işleri ile uğraşan çiftçinin düşüncelerini, hayallerini ve ümitlerini göstermektedir.

    Yıl faslı ile bağlı olan âdetler “Nevruz” deyişi ve ilkbahar günlerinin gelişi ile halk edebiyatında saklanarak kalan eserlerde asıl bölümleri oluşturmaktadır. Şimdi o yaşlıların hatırasında eski şiirin sade örneği ve çocuk folklorunda basit oyun tekerlemeleri haline dönüştüğü için halen de bunlara rastlanmaktadır.

    Bununla birlikte ayrıca şunu da söylemek gerekir diye düşünüyorum.

    Son yıllarda Rusya ülkesinde, bununla beraber Tataristan’da meydana gelen değişiklikler neticesinde Tatar halkının Sovyet totaliter rejimi döneminde unutturulup yok olmaya mahkum edilen eski âdetlerinden çok sayıdaki güzel örf ve âdetler tekrar canlanmaya başlamıştır. Bu âdetlerden birisi olan Nevruz’a bağışlanan Mart ayının 21. günü her yıl Kazan’da ve Tataristan’ın ayrı şehirlerinde, köylerde, Nevruz bayramını kutlama âdetleri devam ettirilmektedir. Elbette ki, şimdi bu âdetler, bayram yapılırken önceden olduğu kadar onun eski gelenekleri, sihirli ve sembolik hususiyetleri hakkında bilgi mevcut değildir. Kışın geçişi, yazın karşılanışı ile beraber çeşitli oyunlar “Nevruz düşüncelerini” tekerlemeler ile beraber söyleyerek bayramın içeriği teşkil edilir.

    Ben Kazan’dan Ankara’ya gelirken Tatar Medeniyet Merkezi’nde bu sene de “Nevruz” bayramına hazırlanıyorlardı. Yarın da Kazan’da (21 Mart’ta) Sultangaliyev meydanında geleneksel “Nevruz” bayramını kutlayacaklar.

    Dün burada Nevruz ile ilgili olan renkler hakkında bazı düşünceleri dinlemiştik. Bu renklerin biri de ak renktir. Tatar halk eserlerinde ak renk çok kullanılan bir renktir. Bu renk Türk Cumhuriyeti’nin bayrağında ay ve yıldız olarak yer aldığı gibi bugünkü Tataristan bayrağında da kullanılmıştır.

    Tatar Dilinin Açıklamalı Sözlüğü’nde bu sözün 20’den fazla türü ve değiştirilmiş manası gösterilmiştir. Ak düşüncesi renk olarak kullanılmamıştır. Dilde ve edebiyatta o yerine göre allegorik, yerine göre sembolik manada kullanılmıştır Meselâ, samimi kişiye “Ak yüzlü kişi”, “Ak gönüllü kişi” diyorlar “Ak yol” denen düşüncelerde de, ak sözü sağlığı, iyiliği anlatmaktadır. “Ak” sözünün değiştirilmiş manası Tatar halkının yaşayışı ve varlığını devam ettirmesi sırasında hâkimiyeti altındaki muhitlerde de devam etmektedir. Köy yerinde, meselâ, “ak kilet” (yazın içinde kalmak için yapılan ev). “ak munça” (ak hamam), “ak ev” (misafir evi) ismi ile adlandırılan binalar olduğu malûmdur “Ak” sözünün düğün âdetlerine yönelik olan manasının olduğu da malûmdur. Düğünden önce kız tarafından damada ve onun akrabalarına verilen hediyeye “ak” denilir. Bu âdetin “ak verme”. “akkel seki”, “aklaşu” diye de adlandırılmasına rastlanılmaktadır. Kumuk Türklerinde bu âdetin “aklık”, Türkmenlerde “akılık” diye de adlandırıldığı malûmdur. (Ahmetyanov R.G., Leksika Dukovııoy Keelturı Narodov Spedneso Pooljsa, M., 1981, s. 77).

    Tatar halk edebiyatının rivâyet, destan, hikâye gibi türlerinde “ak böri” (ak kurt), “akbüz at”, “aksakallı kurt”, obrazları (görünüşleri) olduğunu söylemek gerekir.

    Bizim halkımızda “ak böri” (ak kurt) diye bilinen tanınmış bir hikâye ve “ak böri” hakkında bir efsane vardır. Onlarda “ak böri” iyiliksever, kutlu bir zat, hikâye kahramanları ve düşman ortasında kalan halkın tılsımlı bir kahramanı olarak görülmektedir.

    Halk Türkülerine bakıldığında ak renkle bağlantılı olan görünüşler çoktur

    Hatun kızların üst-baş giyimleri, “ak gömlek”, “ak sitsa (basma) gömlek”, “ak alyapkıç (önlük)”, “ak kalfak”, “ak uka”, “ak yünşel”, “ak yavluk”, “ak perçatka (ak eldiven)”; orman - kır ürünleri - ak kayın, ak çiçek; kuşlar ve hayvanlar- “ak kuş”, “ak karga”, “ak kügerçin (ak güvercin)”; tabiat görünüşleri - “aktomen” (duman), “ak bulut”, “ak kop”; evdeki eşyalar, “ak samovar”, “ak çilek” (ak kova) gibi görünüşler binlerce Türkülerde karşılaştırma, epilette belirtilerek geçilmektedir.

    Türk dillerinde, Türk halklarının edebiyatında “ak” sözü, saf, temiz, pak ve güzel manalarındadır. Eski Mısır’da ve Romalılarda, Babillerde ve Asurlarda, Hindistan’da ve Yunanistan’da da böyledir. Türk Moğol kabileleri arasında ak rengi önemli bir renktir ve ilahi bir renk olarak kabul edilmiştir. Bunun için memleketi yöneten padişahlar, hanlar çeşitli törenlerde ve bayram günlerinde ak kıyafet giyerlerdi. Marko Polo’nun eski Moğol İmparatorluğu na bağışlayarak yazdığı kitabına bir göz atalım. O şöyle demektedir:

    “Ak renkli giyimleri, kıyafetleri uğurlu renk olarak kabul ediyorlar. Bunun için onlar gelecek yıl iyi olsun diye yeni yılı karşılarken ak renkte kıyafetler giyerler. Buryat destanı âlimi A. İvanora’nın da ak renge önem verdiği görülecektir. Onun söylediklerine göre, “Geser” destanını okurken, dirseğinin altına ak minder alıp, ak kağıda oturulması gerekir Ayrıca bir örnek daha verelim. Kazak halkının “Koolandı Batır” destanında büyük kahramanın yüzü de, kolu da, süngüsü de ak renktedir. Umumi olarak söylenildiğinde ak renk sadece Türk halklarında değil, diğer çok sayıdaki halkların yaşayışında, inanç ve geleneklerinde, edebiyatında, önceden büyük bir yer tutmuştur.

    DİPNOTLAR:
    *Doç. Dr., Tataristan İlimler Akademisi, Dil, Tarih, Edebiyat Enstitüsü, Kazan, TATARİSTAN.
    ** Türk Dili ve Edebiyatı Doktora Öğrencisi; Niğde Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi.

     
    YoRuMSuZ bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş