1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türk Edebiyatında "Ötekiler"

Konusu 'Edebiyat / Kitap' forumundadır ve Suskun tarafından 13 Mayıs 2010 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Edebiyatında "Ötekiler"
    Aidiyet, toplumsal kimlik ve milliyetçiliğin farklı türevleriyle ilgili kavram ve anlam kargaşası sebebiyle birbirimizi anlayamamız devam ediyor. Merak ediyorum, ortalama (?) bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tarihini ne kadar biliyor? Bu bilgileri nereden edinmiş? Devlet okullarında verilen tarih eğitiminin ne kadar ‘bilimsel’ ve ‘pozitif’ olduğu hepimizin malumu. Tabii haklı sebepleri var bütün bu çarpıtmaların. Ulus devlet kuruluyor, devrimler yapılıyor, herşeyin mübah olduğu Cumhuriyet Dönemi bitemiyor bir türlü.


    Çünkü biz bir türlü kurulamıyoruz. Bu yüzden de kendimizi kanımızla, ırkımızla, şanlı tarihimizle, düşmanlara olan üstünlüğümüzle tanımlamanın ötesine gidemiyoruz. Neden dünyanın merkezinde Türkiye’nin ve Türkler’in olduğu saplantısı bu derece iliklerimize işlemiş? Nasıl olup da sağduyu, muhakeme gibi becerilerden yoksun bırakılmışız ve ‘teröre lanet’ adı altında ’savaşa evet’ mitinglerine bu kadar hazırız? Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet dönemindeki edebiyat anlayışımıza bir göz atalım. Kitle iletişim araçlarının çok kısıtlı olduğu bu dönemde, toplumu dönüştürmenin ve sadece siyasi alanda değil toplumsal hayatta da etkileyebilmenin yolu kitaplardan geçiyordu. Ve gelin görün ki toplumsal problemlerimizi anlatan, kimliklerimizi belirleyen, edebiyat anlayışımızı oluşturan bu eserlerin çoğu da resmi söylemi belirleyen siyasi kadrolar tarafından yazılmıştı.
    Ulus ismiyle tanımlanan tüm edebiyatların bir parça ulusallık taşıması gibi “Türk” sıfatı taşıyan Türk edebiyatının da ulusal nitelikler taşıması elbette ki normaldi. Fakat bu anlayış öylesine merkeze konmuş ve ulusdışı unsurular öylesine dışlanmıştı ki, bir daha geri dönüşü olamadı. O anlayış, bugünlere kadar ulaştı. Tam da bu yüzden gayrı müslimlerin katli ya da bir etnik kökene ait insanların hepsini terörist ilan etmeye yaklaşan milliyetçilik anlayışına şaşırmak anlamsız hale geldi. Bugün ‘ulusal’ olarak nerede durduğumuzu anlamak için bu anlayışın temellerine ve kurucularına yakından bakalım.
    Ulusal veya ulusçu, temelde ulus kategorisiyle düşünme, ulusal sorunlara öncelik verme, insan gruplarını yurttaşlık, sınıf, din vb. olarak değil de tek bir ulus olarak algılama biçimine denk gelir. Bu yaklaşımda uluslar aynı tipte insanlardan oluşur ve uluslara değişmez ırksal ve tarihsel özellikler atfedilir. Türk edebiyatında Jön Türk hareketinden sonra görülmeye başlanan ulusçu söylem günümüze kadar sürer. Bu anlayış içerisinde dünyayı algılamanın temel birimi ‘ulus’tur, kendi içinde ‘bizim ulus’ ve ‘öteki uluslar’ olarak ayrılır. ‘Bizim ulus’ olumlu ve tehlike altındayken, ‘öteki’ bütünüyle olumsuz ve düşman niteliğindedir.
    Halide Edip Adıvar
    Yaşadığı dönem (1882-1964) ve yazdığı dönem itibariyle Cumhuriyet’in kuruluşuna fiilen katılmıştır. Devlet katında zaman zaman önemli görevlerde bulunmuştur. Yazdığı yirmi bir roman ve iki öykü kitabının hemen hepsinde Yunan/Rum’lara göndermede bulunan yazarın kullandığı tek olumlu ifade Yeni Turan’daki (1912) “Posta nazırı genç bir Rum” içindir, bu da ulusalcılık anlayıştan bağımsız değildir: Sadık. Bunun dışındaki romanlarda betimlenen Rumlar için kullanılan ifadeler, kadınlar için genel olarak ‘hafifmeşrep’tir. Dönen Ayna’da (1953) “Rum Kahpeleri” vardır, Vurun Kahpeye’de (1923) Eleni ******dir. Bir Türk’ü olumsuzlamak için kullanılan yöntem ise ‘Rumlaştırmak’tır; Raik’in Annesi’nde (1909) Rumlaşıp milli özelliklerini kaybeden ve Rumca şarkılar söylediği için acınacak duruma düşen Türk kızları vardır. Erkekler için de durum farklı değildir. Savaş teması ya da askeri öğeler içermeyen romanlarda dahi Rumlar kendilerine güvenilmeyecek insanlardır, ahlaksız ve ikinci sınıftırlar. Rum nüfusu geniş olan Beyoğlu ilçesi Batı’yla, Rum’la ve olumsuzlukla doğrudan ilişkilidir. Türkler ve Rumlar arasındaki yakınlaşmalar, Türk tarafın karakterinin bozulması ya da maddi kayıpla sonuçlanır. Çaresaz’da (1961) Nikolaki Efendi Selim Bey’e para yardımında bulunur ama sonunda eve sahip çıkar. Selim Bey’in kızı Mediha ile Rum aile arasında gelişen dostluk da sadece evi ellerinden alabilmek içindir. Halide Edip Adıvar’ın zaman içinde “öteki” imajının değişimine bakıldığında 1919′da yayınlanan Heyula ile 1963′de yayınlanan Hayat Parçaları arasında önemli bir fark görülmez. Yani ulus- devlet ve ulus- kimlik inşa süreçlerinden sonra da olumsuz öteki imajı yerleşik biçimde devam etmiştir.
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Yaşadığı dönem ve anlayış bakımından Halide Edip’le benzerlik gösteren Yakup Kadri, kimilerince “Kadro” hareketi yüzünden sol olarak da nitelenir. Öykü ve romanlardaki Yunan/Rum imajı Halide Edip Adıvar’ınkine çok benzer. Ek olarak “öteki” düşmanlığı Rumlarla sınırlı kalmaz “yabancı düşmanlığı” vardır. Aynı şekilde Türkler de sürekli tehdit altındadır. Tüm Avrupa “Türk”e düşmandır. Hıristiyanların yegane amacı Türkler’e kötülük etmektir. Yaban romanında (1932) en kötü kişiler Yunan/Rum/Ermeni/Yahudi karışımı kişilerdir. Türk kızının yüzünü zorla açtıran Yunan eri Ermeni şivesiyle konuşur: “Pire limanı şamataları” içinde birden farklı bir ses gelir:

    “Rum şivesiyle söylenmiş bir Türkçe diyemem. Bu bağıran belki bir Ermeni, belki bir Yahudi’dir. Türkçe’nin böyle söylenmesinde, böyle bozulup didiklenmesinde ne hazin birşey var! Sanki, haşin ve patavatsız bir el vücudumuzu hırpalıyor, vücudumuzun en hassas, en nazik yerlerine kadar sokulup oraya tırnakların ı geçiriyor zannedilir” (Karaosmanoğlu, 1996: 46).

    Yazarın 1957 yılında kaleme aldığı Vatan Yolunda adlı anı kitabında Yunan’a karşı öfkenin “asla unutulamadığını” görürüz. Savaş alanında Türk ve Yunan ölülerin vaziyeti anlatılırken, Yunanlılar’ın ölüsü dahi bilinçsiz hayvana eşdeğer tutulur ve hala can düşmanı olarak algılanır.

    “(Yunan’dan) kalan şeylere bakıyorum. Bir an için merhamete meyleden kalbim birdenbire büyük bir nefretle doluyor ve bu nefret anı büyük bir süratle büyük bir öfkeye inkılap ediyor. Düşünüyorum ki bu kadavra bir iki sene evvel… (Yunanistan’da)… yaşayan bir genç adamdı. Buralarda işi neydi? Hangi Tanrı adına can verdi?.. Eğer bu faciada kendi şuur ve iradesine rağmen yol aldı ise biraz ötede etrafa aynı kokuları yayarak, aynı renklerle, aynı şekillerle çürüyen şu hayvan leşlerinden; eğer kendi iradesine uyarak geldiyse kapı eşiklerinde vurulan mal ve can düşmanı mahluklarından farkı nedir?” (Karaosmanoğlu, 2005: 72).

    Yunan ve Rumlar için kullanılan sıfatlar genel olarak şöyledir: Pis, bulantı verici, kibirli, nankör, kanla sarhoş, sırnaşık, açıkgöz, vahşi, şımarık, soysuz, barbar, kalpsiz, dünkü uşak, dünkü köle, ırk düşmanı vb.
    Diğer taraftan Yakup Kadri, antik Yunan’a karşı sempati beslemektedir. Antik Yunan edebiyatı ve Parnasse şiiriyle ilgilenen yazarın görüşü Antik Yunan’ı Türkler’in ataları olarak görmesiyle ilişkilidir. Bu varsayım 1930′larda oluşan Türk Tarih Tezi’ndeki iki temel görüşe dayanır. Bunlar Antik Yunan uygarlığının Türk kökenli olması ve Çağdaş Yunanlılar’la Antik Yunan arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.
    Atilla İlhan
    Özellikle ulusçu yazarlarda görülen ve “öteki”ne atfedilen cinsellik yazarda sıklıkla karşımıza çıkar. Sokaktaki Adam’da (1953) Rum kadınların hemen hepsi cinsellikle ilişkilidirler: Mari, Hrisula ve Marika ******dir. Evganiya randevu evi işletir. Rum kadınların aşırı cinsel davranışları uzun uzun anlatılır. (İlhan, 1953)
    Olumlu nitelik taşıyan gayr-ı müslimler Osmanlı’yla işbirliği yapmış, Türk’ten yana olan ve “kendi milletine” karşı çıkmış olan birkaç kişidir. Yahudiler de diğer tüm uluslar gibi prototip olarak çizilir. Korkak ve paraya düşkünlük gibi genel karakteristik özellikler sergilerler.
    Nihal Atsız
    Aşırı ideolojik tutumları tarafından devlet tarafından pek sahiplenilmeyen Nihal Atsız Türk ırkçılığının yapıtaşıdır: ” Irkçı Türkçüler, Türk tarihinin verdiği hükümlere baş eğerek dostu ve düşmanı ayırmışlardır. Biz ırkımıza düşmanlık edenle etmeyeni, topraklarımızda gözü olanla olmayanı biliyoruz. Bizim dostluğumuz ve düşmanlığımız bu esaslara göredir. Irkçı Türkçülük siyasi bir fırka olmadığı için ırkçı Türkçülerin gündelik siyasetle ilgisi yoktur. Bizim ülkümüz, davalarımız, asırlıktır, millidir.” (Atsız, 1997).
    Yazarın “öteki” ve “düşman” kavramları, çağdaşlarına göre çok daha geniş bir zamana ve coğrafyaya yayılır. Orta Asya’da geçen romanlarında Çinliler, Osmanlı döneminde devşirmeler, ulahlar, Bulgarlar, Venedikliler, Çingeneler, Macarlar ve daha niceleri alabildiğine kötülenir. Rumların olumlu tek özelliği Türk’ten korkup kaçarken hızlı koşabilmeleridir. Çalışarak korkaklık ve güçsüzlüklerini yenmeleri mümkün değildir. Deli Kurt (1958) romanında bu durum şöyle açıklanır: “Bre yeniçeri! Kapu kulu olmak seni gavur dölü olmaktan kurtarır mı? (Atsız, 1958). Tahmin edileceği gibi Türk soyundan olanlar üstün özelliklere sahiptirler: Gürbüz, mert, kahraman, keskin nişancı, görgülü, mis kokulu, terbiyeli, sert bakışlı ve alçakgönüllü gibi.
    Tarık Buğra
    Tarık Buğra’nın romanlarında göze çarpan temel etken, Türk kimliğinin “öteki”nin tam karşıtı olmasıdır. Osmancık romanında sıklıkla Rumlar’dan söz edilir. Ahlaki değerler açısından Rumlar her zaman Türkler’den daha alt seviyededirler. Romanda ulusun kaderini, ruhunu, üstünlüğünü yansıtan tarih boyunca süregelmiş gerçeküstü bir söylem ve bu söylemi benimseyerek birlik olmuş, aynı ülküyü izleyen bir Türklük anlayışı hakimdir. Türk’ün bu ulu misyonunu engelleyen ebedi düşmanları ise Rumlar ve Bizanslılar’dır.
    Bir Rum kendinde olmayan özellikleri Türkler’de sıralayarak karşıtlık üzerinden kimliği tanımlar. İfadelerin betimleyiciliğinden ziyade hayranlık belirten sözler dikkat çekicidir: “Mihail soyundaki kızların, bacısı Zoe dahil, onların (Türk) erkeklerine karşı aşırı ilgiyi ilk defa düşünüyordu. Kendi soyundaki erkeklerin ilgisizliğini soy, sop, din, töre kavramlarından ayrı ve onlar üzerinde durulmadan değerlendirilemeyeceğini ilk defa düşünüyordu.” (Buğra, 1983:63)
    Türk ile Rum arasındaki fark, tarihsel ya da konjonktürel değildir. Farklı din ve farklı soylara sahip olmalarından kaynaklanır ve asla değiştirilemez. Bu yüzden de yüzyıllardır Anadolu topraklarında yaşayan, ortak bir kültürün paylaşıldığı Rumlar ile farklı topraklarda, başka bir kültüre sahip olan Yunanlılar eşdeğerdir. Türkler Yunanlılar’ı öldürdüğünde cengaver kahramanlar olurken, Yunanlılar Türkler’i öldürdüğünde kansız katiller olurlar.
    1963′te yayınlanan Küçük Ağa’da da aynı siyah-beyaz dünya devam eder, insanlar grup hatta millet halinde haklı-haksız, üstün-aşağı, iyi- kötü olarak sınıflanır. Yunanlılar ve Rumlar Türkler’in mallarına göz dikmiş, köyleri basan, kadınlara tecavüz eden canilerden ibarettir. Olumlu gösterilen Rum/Yunan imajı ait olduğu cemaati “satıp” Türklerin tarafına geçenlerden ibarettir. Romanda cinsellik de ötekileştirme de araç olarak kullanılmıştır. Tüm ******ler, yine doğuştan kanlarında bu özelliği barındıran Rum kadınlardan oluşur. Ailesine bağlı ya da bir anne olarak Rum figürü yoktur. Rum erkekleri ise aksine cinsel yönden zayıftırlar. Bu yüzden ‘kafası çalışan’ Rum kadınları Türk erkeklerine kaçarak doğru yolu bulurlar (Buğra, 1963:157).
    Sonuç
    Turhan Tan, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Aka Gündüz, Mithat Cemal Kuntay, Sadri Ertem, Samim Kocagöz gibi birçok cumhuriyet dönemi yazarında da benzer anlayış hakimdir, benzer ifadelere rastlanır. Seçilen konular “toplumsal” sorunlardır. Toplumu oluşturan unsur ise ulus olduğundan tüm sorunlar ortaktır ve herkesi ilgilendirir. İnsanların aile, sosyal, iş hayatındaki sorunları, doğa, sağlık, felsefe konuları değil ‘ulusal’ sorunlar ele alınmaktadır. Tüm yurttaşların hayattaki birincil ihtiyacı vatanın toprak bütünlüğü ve dolayısıyla bunu tehdit eden ‘düşman’dır. Düşmanlık, nefret, öldürme, tecavüz gibi olumsuz terimlerin evrensel anlamda militarist düşünceden kaynaklanabileceği ihtimali tamamen göz ardı edilip, belli ırklara mal edilir.
    Türk- Yunan karşıtlığında ‘Batı’ Yunanlılar’ın tarafındadır. Onun için ‘muasır medeniyet’ dahi olsa Batı’ya karşı da önyargı vardır. Bu ayrımda din farklılığının da rolü büyüktür. Ulusçu anlayış din ile desteklenir. Batı’nın bize karşı olmasının nedenlerinden biri de Hıristiyan olmasıdır. Böylesine güçlü ve onyıllarca devam eden ulusçu yaklaşımı sadece söylem ya da anlayış bazında ele almak yetersiz olur. Bir bakıma edebiyat, toplumsal bir projenin siyasal meşruiyetini sağlama görevini üstlenmiş gibidir. Verilen toplumsal mesaj, sadece edebiyatta değil, siyasette, askeriyede, eğitimde ve nihayetinde toplumsal hayatta yerini alarak bir bütünlük kazanır.
    Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, bireyin aidiyetinden gurur duyulması gereken bir öğe olmasından, mevcudiyetinin yegane sebebi olmasına kadar çok boyutlu bir vatanperverlik kurma aracı olarak çıkar karşımıza. Sık sık düşman tehdidine vurgu yapan siyah-beyaz, nedensellikten uzak bir anlayış bugün hala devam etmiyor mu? Doğrulanmamış, akademik söylemle sorgulanmayan varsayımlar ve düşünceler ‘bilimsel ve pozitivist’ oldukları vurgulanarak anlatılıyor, öğretiliyor. Bu anlayışla yetişen bireylerin, karşılaştıkları ‘tehdit’ durumlarında muhakeme yetenekleri gelişmediğinden, neden-sonuca dayalı bilgilere sahip olmadıklarından, kendi gibi düşünmeyen ve görünmeyenleri ‘öteki’ hatta ‘düşman’ olarak nitelemesi de normalleşiyor. Fakat düşmana nasıl davranacağı öğretilmediğinden bu bireyler, getirdikleri ‘donanımlı’ altyapı sayesinde biraz da eğitimle rahatlıkla katillere dönüşebiliyor. Biz de arkasından cemaat ve örgüt bağlantısı arayarak yeni bir günah keçisine yüklemeye çalışıyoruz sorumluluğu.
    Her ne kadar kıdemlerinden dolayı cumhuriyet dönemindeki düşmanlarımıza hala olumsuz duygular besliyor olsak da, bugünkü düşmanlarımız artik farklı. Artık dış mihraklar yok, tehlike içeride. Kendilerini ulus kategorisinin içine koymayı öncelik edinmeyen grupların da demokrasi içinde ve vatandaşlık tanımı dahilinde ifade ve temsil hakları sağlanmadıkça, eğitim sisteminde reformlara gidilmedikçe, birbirimizi etiketlemeye, anlamamaya, nefret etmeye ve dışlamaya mahkum bir gelecek bekliyor bizi. Tabii tüm bu kutuplaşmalara silahlar ve tanklar bulaşmazsa…

    Kaynak: moleschino.org
    Kaynaklar

    Atsız, Nihal. Deli Kurt, İrfan, 1997 (1958).
    Atsız, Nihal. İçimizdeki Şeytan, İrfan, ikinci baskı, 1997.
    Buğra, Tarık. Küçük Ağa, Ötüken, 1993 (1963).
    Buğra,Tarık. Osmancık, s:65, Ötüken, 13. Basım 2001 (1983).
    İlhan, Atilla. Sokaktaki Adam, Bilgi Yayınevi, 1999 (1953).
    Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, 1889-1974. Bütün eserleri 7, İletişim, 2005.
    Karaosmanoğlu,Yakup Kadri. yay. haz. Atilla Özkırımlı, Yaban s:185, İletişim Yayınları 1996.
    Milas, Herkül. Türk Romanı ve Öteki, Ulusal Kimlikte Yunan İmajı, Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000.
     

Sayfayı Paylaş