1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türk ırkçı olabilir mi?

Konusu 'Ne Mutlu Türküm Diyene' forumundadır ve Mavi Gül tarafından 9 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. Mavi Gül
    Avare

    Mavi Gül ѕση_¢ıqℓıк Özel üye

    Katılım:
    3 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    4.647
    Beğenileri:
    375
    Ödül Puanları:
    3.730
    Yer:
    Misafir Sevmez
    Banka:
    677 ÇTL
    Irkçılık bilimin değil diplomasinin eseri

    “Özür dileme kampanyası” ve sonrasındaki tartışmalara bir de farklı açıdan bakmakta yarar var.

    Türkleri Ermeni soykırımı ile suçlayanlar, özellikle Atatürk’le başlayan ve günümüzde doruğa ulaşan bir Türk ırkçılığından sözediyorlar.

    İçinde Türk’e destek geçen, Türklükle övünen, Türklüğü koruyan bir cümle mi kurdunuz, malum medya korosu başlıyor saldırmaya: Irkçılar, Nazi kafası vb...

    Aslında son derece ironik ama adamların yaptığı düpedüz ırkçı bir yaklaşım; sanki dünün kafatası ölçüm aletlerini almışlar ellerine ve ölçüyorlar kim ırkçı kim değil?

    Peki bu hakkı kimden alıyorlar?

    Elbette arkalarına aldıkları Batıdan.

    O halde malum koroya biz en kestirme yanıtı verelim: Türk ırkçı olamaz!

    Nedenine gelince...

    Irkçılık hele hele soykırım suçlaması son derece ciddidir ama ciddi olduğu için de son derece net tanımları olan kavramlardır. Yani isteyenin istediğini ırkçılıkla ve soykırımla suçlaması ancak mahalle kahvelerinde geçer akçe olabilir ama iş ciddiyete geldi mi “orada dur” derler adama!

    Çünkü orada devreye bilimin girmesi gerekir.

    O halde ırkçılık nedir ve nereden çıkmış bir ona bakalım öncelikle.

    [​IMG]

    Bir defa ilk bilinmesi gereken ırkçılığın çok eski bir kavram olmadığı. Yani öyle insanlığın başından bu yana varolan ve insanların içindeki başka tür insanlardan nefreti açıklayan bir kavram, hastalık değil.

    Irkçılık çok yakın bir tarihte, 1853 yılında ortaya çıkmış. Yani 150 yıllık bir geçmişi var kavramın.

    Irkçılığı teorileştiren isim ise bir Fransız, Arthur de Gobineau.

    Kim derseniz, “insan haklarının, eşitliğin, kardeşliğin” ülkesi Fransa’nın bir diplamatı!

    3. Napolyon tarafından İran’a gönderilen Gobineau, Doğu insanı ile karşılaştıktan sonra anlıyor ki Batılı ile Doğulu bir değil. Ama bir değil derken bu iki insanın farklı olduğunu değil doğrudan farklı “tür”ler olduğunu kastediyor ve insanlar arasında doğal, “ırki” bir eşitsizlik olduğunu düşünüyor.

    Tüm Almanlar tek bir Almanya’da, tüm Ruslar tek bir Rusya’da, tüm Japonlar tek bir Japonya’da yaşıyor, dünyada tek bir devlet halinde yaşamayan tek ulus Türklerdir. Evet bakın dünyaya dikkatli, en ırkçı denilen şu Türkler neden on ayrı devlete bölünmüş, neden birleşmek gibi bir dertleri hâlâ yok ve daha önemlisi neden Türklerin ayrı devletler halinde yaşaması garip karşılanmıyor?




    Ordan üstün insan ile aşağı insan arasındaki ayrıma geçiyor. Üstün insan Batılı aşağı insan ise geri kalanı oluyor.

    Peki bunun dayanağı ne diye sorarsanız, orada devreye ırk kavramını sokuyor. Diyor ki bazı ırklar, yaradılıştan daha üstündür, diğerleri ise aşağı.

    Teori aslında Darwin’in evrim şemasının bir adım ileri götürülmüşü, malum Darwin’in türler’i homo sapiens’te biter. Dolayısıyla modern insan denilen homo sapiens’ler arasında bir “tür”deşlik yani eşitlik vardır.

    Ama Darwin’in evrim şeması sosyal hayata uygulandığında sosyal Darwinizm’e ulaşılır ve evrim şeması devam eder.

    Ondan sonra homo sapiens afrikanus, homo sapiens asyaticus olarak devam eder ve en sonunda üstün insan türü olan homo sapiens aryanus’a varılır. Yani afrikalı insan günümüz insanından çok maymuna yakındır, ondan sonra ise asyalı insan.

    Tabi bu teorilerin bilimsel bir çalışmada, deneylerle, araştırmalarla üretildiği düşünülmesin, bu teorilerin tümü diplomatın yurtdışı gezilerinde üretilmiştir.

    Kısacası malum ırk teorisi bilimsel bir çalışmanın değil diplomasinin eseridir.

    Soykırımcı pratikten ırkçı teoriye

    Ama diplomasi ne oldu da 1850’lerde ırk teorisine ulaştı, cevaplanması gereken soru bu.

    1850’ler Avrupa sömürgeciliğinin tüm Latin Amerika kıtasını içindeki insanlarla birlikte yokettiği dönemdir. Latin Amerika bitirilmiş sıra Doğu’ya gelmiştir.

    Burada bir şeye dikkat çekelim. Soykırım ırkçı teoriden önce gelmiştir, Amerika kıtasının kızılderili yerli nüfusu, büyük bir soykırımla yokedilmiştir.

    Ve bir başka şeye daha vurgu yapalım insanlık tarihinde o güne kadar bir insan türünün toptan yokedildiği başka bir dönem ve örnek yoktur.

    Soykırımcı pratik önce gelmiştir ve yeni soykırımlar için teori inşa edilmiştir: Irkçılık.

    Ama Doğu seferinin başka bir anlamı daha vardır.

    Avrupalı adam o güne kadar kendisini tek bir şekilde tanımlıyordu: Beyaz adam.

    Ama Doğu seferi için bu Beyaz adam sıkıntı yaratıcaktı, çünkü Doğudaki insanlar da Beyaz’dı, mesela Osmanlı.

    Üstelik Avrupa o dönemde bambaşka bir krizle boğuşuyordu, Avrupa devletleri birer birer milli devlet haline gelmişlerdi ama henüz bir milli kimlikleri yoktu.

    İşte o milli kimlik için bir milli tarih yaratmak gerekiyordu.

    Irk teorisi tam da bu nedenle çıktı, Avrupa’nın ortak bir tarihe gereksinimi vardı ve Avrupa atasını arıyordu.

    Bu ata gereksinimi için elde hiçbir tarihi belge ve kalıt yoktu. O nedenle de bu tarih, tarihten değil antropoloji, biyoloji, filoloji karışımı yeni teoriden yani ırk teorisinden yaratıldı.

    Avrupalı o zaman kendisinin Aryan ırkından olduğunu, bununsa İndo-Germen (Hint-Avrupalı) denilen ırk olduğunu keşfetti.

    Bu haliyle teori bilimsel gibi gözüküyordu ama ırklar teorisi aslında bir ırk piramidi öngörüyordu. Bu ırk piramidinin en tepesinde ise aryan ırk bulunuyordu.

    Günümüzde kullandığımız anlamıyla ırk ve ırkçılık işte bu şekilde oluşmuştur. Oluşturan ise Batılılardır. Üstelik o Batılıların da en hümanisti bilinen bir Fransız yaratmıştır.

    Nazi ırkçılığı

    Irkçılığın en aşırı ucu olarak bilinen Nazi ideolojisi ise Gobineau’nun katkılarıyla ortaya çıkmıştır. Gobineau Hitler’in büyük hayranlık duyduğu ünlü besteci Wagner’i etkilemiştir. Wagner ise Nietzche’yi.

    1882’de Gobineau ölmüştür ama hemen ardından yeni ırkçı kuşak gelmiştir.

    Bu kuşağın en önemli isimlerinden biri Chamberlain’dir. Chamberlain bir İngilizdir ama kendisini Alman ırkının üstünlüğüne adamıştır. Nazilerin altyapısını bu adam oluşturmuştur.

    En sonunda Rosenberg çıkagelmiş, “kan ve şeref” olarak ırkçılığın özetini çıkartmıştır. Rosenberg Nazi Partisi’nin resmi ideoloğudur. Gobineau’dan, Chamberlain’e, Wagner’den Nietzsche’ye tüm ırkçı ve üstün insancı fikirleri Nazi fikri haline getirmiştir.

    Nazilerin soykırımı, yani Yahudi soykırımı tarihin kayıt altına alınan ve yargılanan ilk soykırımıdır. Daha önceki soykırımlardan farkı ise teorinin eseri olmasıdır.

    Batı Avrupalı önce soykırımcı pratikten ırkçı teoriye ulaşmış sonra ırkçı teoriyi pratikte sınamıştır. O sınamada milyonlarca Yahudi yokedildikten sonra Avrupa’da ırkçılık yasaklanmıştır.

    Ama asıl yasaklananın ırkçılık değil ırkçılık tarihi olduğunu bilmemiz gerekir. Irkçılığı yasaklayan Batı, kendi ırkçı geçmişini ve temellerini de ortadan kaldırmıştır. Bununla da kalmamış sanki ırkçılığın Batıya yabancı bir Doğu ürünü olduğunu iddia etmeye başlamıştır.

    Ama Doğunun tarihi bambaşka şekilde çizilmiştir.

    Irkçılıktan soykırıma aşamalar

    Biz burada örnek olarak kendi ulusumuzu yani Türkleri ele alalım.

    Batıda ırkçı bir tarih anlayışına ihtiyaç duyulmuştur ama Türklerin böyle bir gereksinimi tarihin hiçbir evresinde olmamıştır. Çünkü Türklerin atası bellidir.

    Türk tarihi atalarımızın bize bıraktığı resmi belgelere dayanır. Bunlar anıtlara işlenmiş va kalıcılaşmıştır.

    Türk kendi atasını bildiği için bir ata arama derdine girmemiştir.

    Üstelik bu ata somut insandır, Oğuz’dur, Mete’dir, Attila’dır, yani ayrıca soyut bir ırk icadetmek gerekmemiştir.

    Dolayısıyla Türk’ün tarihi bir uygarlık, kültür tarihi olarak gelişmiş, ırk anlayışı hiçbir zaman egemen olmamıştır.

    Ama ırk ve ırkçılık arasındaki pratik fark işin esasıdır.

    Irk teorisi sonuçta bir altyapıdır. Bu teorinin sonuçlar vermesi, yani ırkçılık anlamını kazanması için bir iki ek unsura ihtiyaç vardır.

    Burada kilit kavram nefretir, ırkçı nefret. Irkçılık için, kendini bır ırka ait gören insanın diğer ırklardan nefret etmesi gerekmektedir, bu bir.

    Ama bu bile yeterli değildir, bu nefretin boyutlarının da diğer ırkları yoketme pratiğine varması, varmasa bile varma potansiyelini taşıması gerekmektidir, bu da iki.

    Mesela Batılı Beyaz adam kızıl deriliden kendisini üstün görür bu ilk aşamadır. İkinci aşama bu üstünlük onda bir nefrete yol açar. Üçüncü aşama bu nefret pratiğe sokulur ve kızılderili soykırımı yapılır.

    Yine üstün Alman kendini Yahudiden üstün görür. Sonra Yahudiden nefret etmeye başlar. Ondan sonra da Yahudi soykırımını yapar.

    Irkçılık ve soykırım hem bilim literatüründe hem de uluslararası hukukta bu kadar kesin bir şekilde tanımlanmıştır.

    Ama bu tanımda bir de nedene ihtiyaç duyulur. Yani nefretle soykırım arasındaki somut bağın kurulması gerekir. Bu ise yaşam alanıdır.

    Beyaz adamın kapitalizmi geliştirmesi için geniş bir yaşam alanına ihtiyacı vardır, bu yaşam alanı Amerika kıtasıdır. Ama bu kıtada da kızılderililer vardır. O halde bu kızılderililerin ortadan kaldırılması ve Batılı Beyaz Adama yaşam alanının açılması gerekmektedir.

    Aynı şeyi Hitler çok daha net bir şetilde tanımlamıştır. Alman yaşam alanında bulunan tüm halklar o nedenle ya soykırıma uğratılmış ya da sürülmüştür.

    Bu yaşam alanı kavramı ile birlikte ortaya bir kavram daha çıkar. Yaşam alanını tanımlayan bir ırkçı emelin bulunması.

    Mesela Büyük Almanya emeli için geniş bir yaşam alanı gerekir.

    O halde kısa bir özet çıkaralım:

    1- Irkçı bir tarih anlayışı

    2- Irkçı nefret

    3- Irkçı bir emel

    4- Irkçı bir yaşam alanı gereksinimi

    5- Soykırım

    Irkçılık ve soykırım arasındaki bağ bu kadar nettir.

    Türk ırk değil coğrafya insanıdır

    Şimdi dönelim Türkler neden ırkçı olamaza gelelim...

    Çok basit ama hiç üzerinde durulmayan gerçek şudur ki Türk, ırk insanı değil coğrafya insanıdır, iklim insanıdır, kültür insanıdır.

    Tarihin her döneminde Türkler aynı anda pek çok devlet ya da imparatorluk kurmuşlardır. Bu tek tek Türk boyları, birbirlerine ve ırklarına değil, bulundukları coğrafyaya, yani toprağa, yani vatana bağlanmışlardır.

    Ve yine hiçbir dönemde ırkları biraraya getirme gibi bir amaç hiç bir türk boyu gütmemiştir. Aynı anda hem Avrupa’da, hem Afrika’da hem Asya’da devletleri olmuştur Türklerin ama bu devletleri bile biraraya getirmek gibi bir fikir gelişmemiştir.

    Kısacası Türklerde bir ırk güdüsü yoktur, elbette ırkçı bir emel de hiçbir zaman oluşmamıştır. Yani Türklerin yaşam alanı buralardır. Buralardaki diğer halkları yoketmek gibi bir anlayış Türkün aklına hiç gelmemiştir.

    Mesela 1071’de Anadolu’ya gelinmiştir ama 900 yıl sonra bile Anadolu’da Rumlar ve Ermeniler, Türklerden bile daha büyük bir rahatlık ve zenginlik içinde yaşamıştır. Irkçı nefrek denilen şey hiç olmamıştır.

    Şimdilerde Türkler 1915’te Ermenileri yok etti diye özür dileyenler, önce tarihten ve bilimden özür dilemelidir. Ne oldu da 1915’e kadar geçen 900 yıldır Ermenilere dokunmayan Türkler birden ırkçı nefrete kapıldı?

    Bunun bilimsel bir cevabını bulamazlar, çünkü ırkçılık kalıtsaldır, birden bire ortaya çıkamaz. Geçmişinin, altyapısının olması gerekir.

    Ama uluslararası hukuğun tanıdığı bir gerçeklik vardır, bir savaş sırasında olanlar, soykırımla açıklanamaz. Savaşta insanların birbirlerini öldürmesi ırkçılıkla değil savaş hali ile açıklanır.

    Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalistler tarafından paylaşılmış ve işgal edilmiştir. Bu işgalde emperyalistlerin yardımına Batıda Rumlar, Doğuda Ermeniler koşmuştur. Rum ve Ermeni çeteleri yüz binlerce Türk’ü katletmiştir.

    Ama kendini ve vatanını savunan Türkler yine de ırkçı bir nefrete tutulmamıştır. Savaş bitmiş ve azınlıklara tüm hakları tanınmıştır. Türkiye Yunanistan ve Ermenistan’la da uluslararası ilişki kurmuştur. Üstelik Yunan Başbakanı Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiştir.

    Kısacası Ermeni ve Rumların ihanetine rağmen Türk ırkçılığa hiç saplanmamıştır.

    Aynı şekilde Türkler değil daha geniş bir yaşam alanı peşinde koşmak kendi yurdundan sürüldüğünde bile böylesi bir ırkçı nefrete saplanmamıştır.

    Balkanlarda Arnavut, Sırp, Bulgar, Yunan çeteleri Türkleri büyük katliamlarla yoketmiş, en sonunda Türkler tüm Balkanları yani 600 yıllık yurtlarını bırakmıştır ama bu ülkede ırkçı nefret oluşmamıştır.

    Irkçı bir yaşam alanı için kimileri belki Turan’ı örnek gösterebilir. Ama o da Türk’ün ülküsüdür. Bütün Türklerin birarada ve bir devlet halinde yaşaması ülküsü asla ırkçı bir yaşam alanı mücadelesi değildir.

    Çünkü bu topraklarda zaten sadece Türkler yaşamaktadır. Yani başka milletlerin toprağına göz koyma ve başka halkları sürme, yoketme gibi bir şey söz konusu değildir.

    Kaldı ki Turan sadece bir ülkü olarak kalmıştır.

    Ama bir dünyaya bakalım.

    Tüm Almanlar tek bir Almanya’da, tüm Ruslar tek bir Rusya’da, tüm Japonlar tek bir Japonya’da yaşıyor, dünyada tek bir devlet halinde yaşamayan tek ulus Türklerdir.

    Evet bakın dünyaya dikkatli, en ırkçı denilen şu Türkler neden on ayrı devlete bölünmüş, neden birleşmek gibi bir dertleri hâlâ yok ve daha önemlisi neden Türklerin ayrı devletler halinde yaşaması garip karşılanmıyor?

    Aslında mesele bu, Türkler ırk birliğini geçtik soy birliği peşinde bile değiller.

    Çünkü dediğimiz gibi Türk toprağına bağlıdır.

    Bir Türk için Anadolu, Bir Azeri için Kafkasya, bir Tatar için Orta Asya onu yaşatan şeydir, ırkı değil.

    Türk işte bu nedenlerle istese bile ırkçı olamaz.

    Irkçı arayanlara yol gösterelim, büyük emelleri olan, büyük ülke düşleri kuranlara bir bakın, Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, ırkçı nasıl olunurmuş göreceksiniz.





    İnsanlık tarihinde taşlara kazınan güneş tanrı inancı ve insanlar. (Üstte)
    Daha sonra güneş tanrının resmedilişi. (Altta)


    Türklerin tarihsel yapısı

    “Türkler ırkçı olamaz” önermesi kimilerine daha baştan ırkçı bir önerme gibi gelebilir. Çünkü ırkçılığın tüm insanlara, tüm halklara ve tüm toplumlara ait bir hastalık olduğu gibi bir anlayış mevcuttur. Oysa ki ırkçılık ancak belli bazı toplumlarda, belli bir üretim ilişkileri içinde ortaya çıkabilen bir hastalıktır.

    Dolayısıyla “Biz Batılı olamayız” ya da tersinden “Siz Batılı olamazsınız” önermesi nasıl ki bir tarihsel farklılığa işaret ediyorsa Türklerin ırkçı olamamalarının da tarihsel altyapısı vardır.

    Türklerin tarihsel yaşantısında etkili olan iki koşul nedeniyle bu böyledir: Birincisi, göçebe toplum geleneğinin yarattığı toplumsal yaşam, ikincisi ise bu toplumsal yaşantıya uygun gök tanrı anlayışı.

    Göçebe toplum çok geniş topraklara yayılan ve genelde toprağa bağlanmayan bir insan tipi yaratır. “İnsanın karnının doğduğu yer vatanıdır” sözü bir anlamda bunu yansıtabilir.

    Ama göçebe toplumda asıl gelişmeyen şey, modern anlamdaki devlet yapısıdır. Göçebe toplumların eşitlikçi ve kolektif yönetimci anlayışında mülk sahibi bir devlet anlayışı ve bu devletin hükümdarı anlayışı gelişmez. Devletin başı başbuğdur, liderdir ama mülkün sahibi değildir. Zaten toprak da mülk değildir tüm halkındır.

    Gök tanrıya inanılır ve ona tapılır. Gök, yani güneş yeryüzündeki hayatın kaynağıdır. Güneş gökten gelir, yağmur gökten gelir. Su ve ateş, yeryüzünde toprakla buluşur ve hayatı yaratır. O nedenle su, ateş ve toprak kutsaldır.

    Toprakla kurulan bu kutsal ilişki insanların toprağı kendi mülkiyetine alması gibi bir anlayışı engeller. Toprak yaşamı vareder ve yaşayan herkesin ortak kullanımındadır. Gökteki tanrının yeryüzündeki sureti olan toprak tanrı kutsallığındadır ve ona sahip olmak demek tanrının ırzına geçmek demektir.

    Böylesi bir dinsel sistemde toprakla kurulan ilişkide insan-doğa dengesi kurulur. İnsan doğaya sahip olmaya çalışmaz insan doğayla birlikte kendini vareder. Kendi varlık koşulunun da doğanın varlığı olduğunu bilir.

    Yine eşitlikçi kabile yapısında insan-insan dengesi korunur. İnsanın diğer insanlarla ilişkisi mülk sahipliğine göre değil yeteneğe göre kurulur. Mal ve mülk kavramları gelişmediği için tek değer insanın meziyetleri ve kişiliğidir. Yetenekli, cesur, güçlü, hakbilir, sevgi dolu insan toplumda öne çıkar. Ezme ve ezilme ilişkisi gelişmez.

    Hele hele kadının ikinci sınıf olması Türk geleneğinde yoktur. Eşitlikçi göçebe toplumunda anaerkilliğin kadın merkezli yapısı önemli ölçüde devam ettirilir. Böylelikle de kadın erkek eşitliği sağlanır.

    Dolayısıyla Türklerde toprağa sahip olma, onu mülk edinme anlayışı da, insanlara sahip olma ve onları köleleştirme geleneği de bulunmaz.

    Tanrıların kardeşliğinden tek tanrıya

    Türkler için bahsettiğimiz toplum ve felsefe yapısı aslında dünyanın başka halkları için de geçerlidir.

    Bu benzerliği görenlerden birisi de Atatürk olmuştur. Meksika elçisi Tahsin Mayakepek’in verdiği raporlarda Aztek toplumu ile Türk toplumu arasında inanılmaz benzerlikler olduğunu görür.

    Zaten Türklerin kızılderili olduğu ya da aynı kökenden geldikleri gibi bir inanışın sebebi de budur. Fakat bu benzerlik tarihsel bir gerçekliği ifade eder. Gerek Amerika kıtasında, gerek Asya’da, gerek Afrika’da gelişen uygarlıklar benzer bir hat izlemiştir.

    Ancak bu anlayış toplumda bir iki büyük kırılma ile birlikte tersine dönecektir.

    İnsanlar doğaya taparken hatta ve hatta farklı farklı putlara taparken insanlar arasında büyük bir kavga yoktu. Çünkü kimsenin tanrısı diğer tanrıları yoketme ya da o tanrılara inanan insanları yoketme emri vermiyordu. Toplumda tanrıların ya da putların kardeşliği hüküm sürüyordu ve bu da doğal olarak insanların kardeşliğini besliyordu.

    Ancak bir süre sonra putlar ve doğa tanrılar yokedilmeye başlayıp tek tanrılar belirince tek tanrı doğal olarak tek olmak istedi. Madem ki tanrı tekti o halde diğer tanrılar yok edilmeliydi. Diğer tanrılar yokedilince o tanrılara inanan insanlar da ya yokedildi ya da boyun eğmek zorunda kaldı.

    Artık birileri tek tanrı adına hem toprağa sahip olabiliyordu hem de insanlara. Artık tanrı toprak istiyordu, insan istiyordu.

    Tek tanrılı dinlerin gelişmesi ile birlikte insan-doğa dengesi de insan-insan dengesi de bozuldu. İnsan artık hem doğanın hem de diğer insanların sahibi olmaya başladı. Bu gücü ise tek tanrıdan alıyordu.

    Tek tanrısı için yeryüzünü cehenneme çeviren insan bir de bu işi öbür dünyadaki cennet için yaptığını iddia etmeye başladı. Yeryüzündeki insanları egemenlik altına almak için de bu cenneti kullanmaya başladı.

    İkinci kırılma ise anaerkil toplumdan ataerkil topluma geçişti. Bu ise insan-insan dengesinde en büyük bozulmayı beraberinde geirdi. O güne kadar toplumda kadın-erkek ve hatta çocuk eşitliği varken ondan sonra erkeğin kadına kadınınsa çocuğa egemen olduğu bir sistem kuruldu.

    Irkçılık Hangi Eşitsizlikleri Gizlemeye Yarar?



    İlk piramitte tek tanrı adına din adamı tepeye geçiyordu, ikinci piramitte yine tanrı adına toprağın sahibi kral, üçüncü piramitte ise ailenin sahibi olarak erkek.

    Uzun yıllar ve yüzyıllar insanlık bu şekilde dinsel bir sistem içinde köleleştirildikten sonra kapitalizmin gelişmesi ile birlikte yeni piramitlerin kurulması ve yeni eşitsizliklerin yaratılması geldi.

    En önemli piramit işçi ile patron arasında kurulurken sistem sözde doğallaşıyor ve dinsel dogmalar yıkılıyordu. Artık insanlar eşit olacaktı. Ancak burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kurulacak bu yeni köleci ilişki ile eşitlik iddiası gülünç olacaktı.


    Irkçı piramidin anlamı

    İnsanlar arasındaki eşitlik bu şekilde yıkılırken eşitsizliği kalıcılaştıran toplumsal piramitler kurulmaya başlanmıştı.

    İlk piramitte tek tanrı adına din adamı tepeye geçiyordu, ikinci piramitte yine tanrı adına toprağın sahibi kral, üçüncü piramitte ise ailenin sahibi olarak erkek.

    Uzun yıllar ve yüzyıllar insanlık bu şekilde dinsel bir sistem içinde köleleştirildikten sonra kapitalizmin gelişmesi ile birlikte yeni piramitlerin kurulması ve yeni eşitsizliklerin yaratılması geldi.

    En önemli piramit işçi ile patron arasında kurulurken sistem sözde doğallaşıyor ve dinsel dogmalar yıkılıyordu. Artık insanlar eşit olacaktı. Ancak burjuvazi ile işçi sınıfı arasında kurulacak bu yeni köleci ilişki ile eşitlik iddiası gülünç olacaktı.

    İşte o noktada kapitalizm yeni argümanlar geliştirmeye başladı. O güne kadar tanrı adına eşitsizliği kuran ve “beş parmağın beşi bir olur mu” diyen tepedekiler bu defa tanrıyı aradan çıkarttılar. Yeni tanrı ise beyaz adamın kendisi olacaktı.

    Beyaz adam yani kapitalist adam ilk başta kendi rengi ile açıkladı eşitsizliği. Kendisi beyazdı, kızıl ve kara derili insanlar ise zaten insan sayılmazdı. O nedenle onların yokedilmesi de köleleştirilmesi de son derece normaldi.

    Irkçılığın tohumları bu şekilde atılırken burjuva-işçi piramidinin yanına sömürgeci-sömürge piramidi de kuruluyordu. Dolayısıyla ırkçılık sömürgeciliğin ideolojik kılıfı olarak ortaya çıktı.

    Fakat beyaz renkle üstünlük iddiası bir süre sonra yetersiz kalınca ırkçılığın daha bilimsel yöntemleri bulunmaya başlandı. Kafatası ölçümlerinden ırk kuramına bu şekilde geçildi. Tek neden sömürgeci insanın istila ettiği ülke insanlarından üstünlüğünü ispatlamasıydı.





    Yine eşitlikçi kabile yapısında insan-insan dengesi korunur. İnsanın diğer insanlarla ilişkisi mülk sahipliğine göre değil yeteneğe göre kurulur. Mal ve mülk kavramları gelişmediği için tek değer insanın meziyetleri ve kişiliğidir. Yetenekli, cesur, güçlü, hakbilir, sevgi dolu insan toplumda öne çıkar. Ezme ve ezilme ilişkisi gelişmez.

    Irkçılığa tepki milliyetçilik

    Bu piramitlerde altta yer alan Türkler, ırkçı değil milliyetçi oldular. Çünkü sömürgeci sanal bir üstünlük sebebi olarak ırk uydurmasını yaratırken Türkler kendi tarihlerine ve soylarına yani gerçek geçmişlerine yaslandılar.

    Dolayısıyla milliyetçilik ırkçılığa bir tepki olarak gelişti. Klasik bir ifadeyle yurtseverliğin fazlası milliyetçilik, milliyetçiliğin aşırısı ise ırkçılıktır formülasyonu tarihsel gerçeklere uymamaktadır.

    Batı toplumlarında sömürgecilik, kapitalizm ve ırkçılık gelişirken, Batı dışı toplumlarda, azgelişmişlik ve milliyetçilik gelişir.

    Ve yine ırkçılık ancak kapitalizmle birlikte varolabilir.

    Irkçılık mülkçülüğün ideolojisidir. Mülkçülük ise hem doğanın hem de insanın mülkleştirilmesidir. Kapitalizmde insan hem yaşam kaynağı olan doğayı mülk edinmiştir, hem doğayı işleyen yaşamı yaratan emekçi insanı, hem de doğayı sürdüren ve çoğaltan kadını.

    Peki Türklerin geleneksel yaşantısında bunlar var mıydı?

    Elbette yoktu. Çünkü eşitlikçi Türk toplumunda ne doğanın, ne çalışanın, ne de kadının esir edilmesi gibi bir durum söz konusu değildi.

    Türklerin gök tanrısı insanlara toprağı çitlerle, işçileri fabrika duvarlarıyla, kadını ise ev duvarlarıyla çevirip tutsak etmeyi emretmiyordu.

    Gök tanrı doğaya, halkına ve ailene iyi bak diyordu sadece.

    Türkler tek tanrıya geçtiler hatta önemli ölçüde İslam’ın bayraktarlığını da yaptılar. Ancak Anadolu’da kurulan Türk devletlerinde bile yine de eski toplumun gelenekleri devam ettirildi. Bu geleneklerin yıkılmasına karşı da büyük direnişler oldu.

    Anadolu topraklarında bir Bedreddin’in, bir Pir Sultan’ın çıkması boşuna değildir. Türkler tarihlerindeki eşitlikçi yapıya hep özlem çekmiş ve hep o döneme dönmek istemişlerdir.

    Osmanlı giderek devletleşirken geleneksel eşitlikçi yapı yıkılmaya başlanmıştır. Atatürk ise Osmanlı’yı yıkarak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Türklerin eşitlikçi geleneksel toplumsal yapısına, yani özüne dönme çabasına girişmiştir.

    Atatürk’ün tarih merakı ve tarih sevgisinin nedeni O’nun Türk geleneklerine yaslanması sonucudur.

    Nitekim Altı Ok’ta programlaştıracağı anlayış devletçiliğiyle, halkçılığıyla, laikliğiyle eski Türk toplumunun geleneklerine dönüşü simgeler. Milliyetçilik ve devrimcilik ise yeni dönemde, sömürgecilik ve kapitalizm çağında bu toplumsal yapının korunma kalkanlarıdır.

    Irkçıyı anlamanın yolu

    Türk toplumunda tarihin hiçbir döneminde ırkçı bir anlayış yeretmez. Orta Asya’da en büyük rakibimiz Çinliler’dir ama Türk beyleri Çinli kızlarla evlenir, Anadolu’da Bizans rakibimizdir ama yine Rumlarla evlilikler yapılır. Aynı gelenek yani farklı uluslarla kız alıp verme geleneği hiç bozulmamıştır.

    Ama Batı toplumlarında bu en başından beri yoktur. En uç örneği Yahudilerde görülür.

    Yine Türklerde hiçbir zaman ırkçı bir hareket gelişmemiştir.

    Batı Avrupa’da İtalya, İngiltere ve Almanya yüzyıllar boyu Yahudileri sürerken Türkler Yahudilere evlerini açmıştır. Almanya Nazileri, Amerika ku Klux Klan’ı ve zenci düşmanlığını yaratmıştır.

    Günümüzde bile yabancı düşmanlığı denilen ırkçı olgu Batı Avrupa’da gelişmiştir.

    Kısacası ırka dayalı her türlü düşünce ve gelenek Batı mamülüdür. Bizim eşitlikçi yapımızda ise bunlar geleşemezler.

    Irkçı insanı ayırdetmenin çok kolay bir yolu vardır. Sorun bakalım:

    Mülk sahibi misin?

    Mülklerini çoğaltmak istiyor musun?

    Devletçiliğe karşı mısın?

    Yeni yeni tarlalar, fabrikalar istiyor musun?

    Yeni yeni işçiler, köylüler istiyor musun?

    Eğer bunlara evet diyorsa, mülün yerine kendi ülkenizi, işçilerin yerine kendi halkınızı koyun, karşınıza sömürgeci çıkacaktır.

    Mülkçülük, ırkçılık ve kapitalizm işte böylesine birlikte varolan anlayışlardır.

    Ama karşınızda “mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan diyen” bir anlayışın çocukları varsa, hiç korkmayın, oradan ırkçı çıkmaz.

    Çünkü ancak sahip olmak isteyen insan ırkçı olabilir!

    kaynak: Türksolu Gazetesi İnternet Sitesi
     

Sayfayı Paylaş