1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türk Kültüründe Ölüm ve Müzik

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 5 Mayıs 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Yaşantımızda önemli bir yeri olan müzik, acıyı yoğun yaşayanlara psikolog olabilmekte; bir filozof gibi, yok oluşu doğallaştırıp daha kolay kabullenmeyi sağlayabilmekte; son yolculukta sallanan uğurlama mendili olabilmektedir.

    Hepiniz bilirsiniz ki insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlamaktadır. Veysel’in dizelerinde bu süreç, “İki kapılı bir handa / gidiyorum gündüz gece” biçimde dile gelir. Kuşkusuz hepimiz kalabilmek için uğraş veririz. Ama ölüm de kaçınamayacağımız bir gerçek. Peki ölüm nedir?

    Ölüm, yaşamın belirleyici öğeleri olan uyarılabilirlik, hareket, büyüme, üreme, uyum sağlayabilme vb. fonksiyonların sona ermesidir. Bütün canlılar için geçerlidir. Ancak, diğer canlılardan farklı olarak insan, birinin ölümü sonucunda beliren ruhsal sıkıntı ve duygusal tepki gibi oluşumlara çözüm bulma arayışındadır. Bu çözümlerden birisi de mü******.

    Müzik

    İnsan yaşamının hemen her anında var olan müzik olgusuyla birey arasında, doğum öncesi oluşma sürecinde dolaylı olarak başlayan, doğumla birlikte veya doğumdan hemen sonra ana kucağında ilişki ağı örülmektedir. Doğum öncesindeki oluşma sürecinde başlayan insan-müzik ilişkisi doğumdan sonraki büyüme, gelişme, ergenlik, olgunlaşma ve kendini gerçekleştirme süreçlerinde, bireyin içinde yaşadığı doğal, toplumsal ve kültürel çevreye bağlı olarak değişen müziksel koşul ve olanaklar içinde çeşitlenir ve zenginleşir. (Uçan 1996)

    Sosyal yaşantıyla ilgili birçok alanda olduğu gibi, insanın sosyal ve psişik varlık olarak ortaya koyduğu müzik davranışı, günümüze kadar değişik açılardan ele alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Her bir tanım, kendi içinde tutarlılık taşısa da müzik olgusunu bir bütün olarak tanıtmada yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, belli bir tanım yapma kaygısını bir kenara bırakarak, müziğin insan yaşamındaki yerini belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır.

    Müziğe ilişkin ilk düşüncelerle Pyhtagoras ile Konfüçyüs’te karşılaşıyoruz. Her ikisi de varlıkbilimsel ve insanbilimsel tarzda ele almışlar, müziğin dinleyicide uyandırdığı etki, uyarım izlenim ve duygulanımla açıklamaya çalışan duyusal etki öğretisini benimsemişlerdir.

    Konfüçyüs felsefesine ilişkin metinlerde müzik tonların[1] verimi diye tanımlanır. Ahenkle oluşturulan müzik iyi huyları yönetir, insanı etkileyen fena tonlar bozuk bir hava yaratır. İyi tonlar insana etki eder ve iyi bir hava yaratır. Müziğin etkisi yalnızca tek tek insanlarla sınırlı kalmaz, bütün toplumu, hükümetin yönetimini, tüm ülkeyi, ülkedeki işleri de kapsar. Müzik bozulursa, tüm bu şeylerde bozukluk meydana gelir. Konfüçyüs müziğin kişi ve toplum üzerindeki etkilerini şöyle vurgulamaktadır. “Üstün insan, müziği insan kültürünün mükemmelleşmesi yolunda kullanan insandır. Müzik yaygınlaştığında, insanlar emellerine ve ideallerine ulaştıklarında, büyük ulusların ortaya çıktıklarını görebiliriz. Müzik devlet kurar, devlet yıkar (Soykan 2002).

    Klâsik Yunan müzik kuramında duyusal etki öğretisinin izlerini görüyoruz. Platon / Eflatun’a göre, erdemli insan yetiştirmenin yolu müzik eğitiminden geçer. Söz, ritim ve makamın birleşmesinden oluşan müziğin etki gücünün çok fazla olduğunu belirterek, yiğit ve ölçülü davranışlar yerleştirecek biçimde oluşturulan müziğin kullanılması gerektiğini söyler (Eflatun 1975). Aristoteles’e göre de müzik, eğitim aracı, eğitimin bir bölümü ve katharsis / arınma[2] yoluyla kişiliğin oluşmasında önemli bir etkendir.

    A. Erol, müzikte toplumsal etkileşimi şöyle vurgulamaktadır. “Müzik, toplumsal etkileşimle var olan ve insanlar tarafından insanlar için yapılan öğrenilmiş bir davranıştır. Dolayısıyla kendi için kendinden oluşmadığı gibi her zaman onu üretecek, destekleyecek ve onun ne olup ne olmadığına karar verecek insanlara gereksinim duyar (Erol 2002/4). J. Blacking’e göre müzik, toplumsal olarak kabul edilen kalıplar içinde oluşan sestir ve müzik yapma öğrenilmiş bir davranıştır. Merriam’a göre müzik, kültürel olarak anlam yüklü sesler içinde kalıplaşan bir etkinlikler, düşünceler ve nesneler bütünüdür. Miller’e göre müzik, tonalite, ritim, aralık, geçki / köprü, şarkı yapısı, değişken ve belirlenmiş ezgiler, doğaçlama ve şarkı sözü içeriği gibi pek çok unsur, ritüelleşmiş ve basmakalıplaşmış öğeleriyle düzen ve kaosun yararlı bir bileşimini gösterir (akt. Erol 2003).

    Müzik, insanlar üzerindeki etki gücünü beyindeki limbik sistemden almaktadır. Müziğin duygu yönüyle meydana getirmiş olduğu etkilerin toplanıp organize olduğu ve değerlendirildiği yer, beyindeki limbik sistemdir. Bu sistem, beyindeki davranış ve heyecanlarımızı, temel biyolojik dürtülerimizi, belleğimizi ve öğrenmeyle ilgili bazı yapıların nöral mekanizmalarını içerir. Sevinç, keder, heyecan gibi duygu ve davranışlarımızı etkileyerek onları yönlendiren çeşitli olaylar, beyindeki limbik sistemin organizasyonuna uyarak kendini biçimler. Bu nedenle etkileme gücü olan müzikal yapı, limbik sistemin bu özelliklerini harekete geçirerek, bireyin motivasyonunda ve davranışlarında değişiklik meydana getirebilmektedir. Müziksel uyarıcılar, sesin özelliklerine bağlı olarak devingen ya da durağan davranışa yönlendirebilir (Goleman 2004).

    Pisagor öğretisine göre harmonin temeli olan makrokosmos’da[3], küre ve yıldızlar harmonik tınlarlar, müzikal ve sanatsal harmoni anlamında dizilirler ve hareket ederler. İnsanın ruhsal hareketleri de birtakım kurallara göre gerçekleşmektedir ki bu kurallar müzikal seslerin kurallarına karşılık gelmektedir. Bu nedenle müziğin insan üzerindeki etkisinden söz edilir (Ohme 2000).

    Psikiyatri, problemli kişileri topluma kazandırmak, gerçek yaşamla ilişkilerini sağlamada müziği yardımcı araç olarak kullanmaktadır.

    Ölüm

    Her insanın bir gün karşı karşıya gelip yaşama nokta koyduğu an olan ölüm, insan hayatının son evresidir. Bir çok kaynakta insan hayatının geçiş evreleri, doğum, evlenme ve ölüm şeklinde sıralanmaktadır. Ancak evlenme olmadan da ölüm gerçekleşebilmektedir. Geçiş evrelerinden doğum, kutlamalara neden olur, ölüm ise korkulan ve hakkında konuşmaktan kaçınılan bir olgudur. Kuşkusuz ki varlığın yok oluşunu kabullenmek güçtür.

    Eski Türk inancına göre kişi öldükten sonra uçan bir ruh biçimine girmektedir. Cennet için uçmağ adının kullanılması da buradan kaynaklanıyor olabilir. Batı Türklerinde ölüm için şunkar[4]olmak terimi kullanılır. Öldükten sonra biçim değiştiren ruh için Anadolu Aleviliğinde bugün bile don değiştirmek terimi kullanılır. Devriyye[5] olayının bir aşaması olan bu kalıp değiştirmede, girilen yeni kalıp bir devir olarak ele alınır. Alevilerin çoğunda ölü için “Devri aşan olsun”, “Devri tamam olsun” gibi dualar edilir (Birdoğan 1990).

    Dini inanışlara göre ölüm, ruhun değil bedenin yok oluşu olarak algılanır. Ruhun tekrar başka bedende dirileceği inancı vardır.

    Hud Suresi/7: O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki ‘ siz ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, kâfir olanlar derhal, ‘ Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.

    İsra suresi/49: Bir de onlar derler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz öyle mi? (Mubeşşir Al-Terazi 1987).

    Türklerin tarihine baktığımızda Orta Asya’da Şamanist inançtaki Türklerin defin ve yas törenlerinde ölü kültü oluşturduğunu görmekteyiz. Ölüm sonrası uygulamaları yöneten kişi Şaman’dır. Şaman ölünün diğer dünyaya geçişini kolaylaştırmakta ve ölünün ruhunun tekrar yaşadığı yere dönerek orada bulunanları rahatsız etmesini önlemektedir (İnan 1986).

    İnsan topluluklarının inanış ve törelerinde ölüm ve ölümden sonra yapılan birtakım ritüeller, ölen kişinin toplulukla, yaşamla bağını devam ettirir. Bu gerek dini gerekse dünyevî açıdan varlığın yok oluşunu kabullenmeyi süreç içine yaymak olarak değerlendirilebilir. Ölümden hemen sonra yapılan, insanoğlunun doğal tepkisi olan ve törensel yapı ile güçlendirilen yas etme ritüeli, sevilen kişinin yok oluşunu kabullenmeyi kolaylaştırıcı uygulamalardan biridir.

    Yas

    Ölümün doğal sonucu olan yas, sevilen birinin kaybından sonra gösterilen duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir.

    Sevilen birinin ölümü nedeni ile yakınları ve sevenlerinin yaşadıkları ruhsal sıkıntı, sevilen kişiden fiziksel olarak hep ayrı kalma düşüncesiyle duygusal tepkiye dönüşür. Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın ölümünden duyduğumuz acı insancıl bir tepkidir.

    Ölüme ilişkin duygu ve düşüncelerimizin açığa vurulması, aslında iyileşme sürecinin gerekli bir parçasıdır. Kederi yaşamaktan kaçınmak ya da onu baskılamaya çalışmak, yas sürecinin uygun şekilde atlatılmasını engeller ve komplikasyonlu yas durumu ortaya çıkabilir. Yaşanan üzüntünün ifade edilmesi, bireyin anlaşılmasına yardımcı olur. Yas ve kederin zamanında yaşanması duygusal sorunların ve gecikmiş psikiyatrik semptomların ortaya çıkmasını önler. Aksi takdirde bu kişiler er ya da geç çözülmeye uğrayabilir, komplikasyonlu yas yaşayabilir ve genellikle depresyonla sonuçlanabilir (Öz 2004). Üzüntüyü ve kederi yaşamanın bir yolu ağlamaktır. Duyguların nasıl yaşanacağı, içinde bulunduğu kültür tarafından belirlenir.

    İslâm öncesi Türk kültüründe ‘sıglatmak’, ‘ağlamak’ fiilinden türeyen sagu ile daha sonraki dönemlerde ‘ağı’, ‘sazlamag’, ‘tavs’, ‘ağıt’ adlarıyla bilinen sözlü edebiyat metinleri, öncelikle, ölüm sonrasında öleni anmak, övmek ve ona duyulan özlemi dile getirmek üzere üretilmişlerdir. Zamanla dünyanın faniliği, ömrün kısalığı, ayrılık, gurbet, çeşitli yoksunluklar, doğal afetler gibi konular, ağıtların kapsamını genişletmiştir.

    Ölenin ardından ağlayıp bağırmak, dövünmek, aşırı tepki göstermek İslâm inanışına uygun değildir. Hadis-i Şerif 500’de “Allahın takdirine itiraz ve en azından ilahi yazgıya saygısızlık ifade ettiğini ancak üzülmenin doğal olduğunu sessizce ağlamanın caiz olduğunu” söyler. Hadis-i Şerif 501 ise “ ölüye dirinin ağlaması sebebiyle azap gelir” şeklinde ifade edilir. Ölen kişinin, ölmeden, ölümünde ağlanmamasını vasiyet etmediği için azap çekeceği biçiminde yorumlanmaktadır (Canan 1993). Dinî inanışlara ters olmasına karşın, özellikle kırsal kesimde bu duygusal tepki yas etme geleneği olarak sürdürülmektedir.

    Yas etme ölen kişinin ardından, ailesi, akrabaları ve yakınları arasındaki kadınlar tarafından yaşanan üzüntünün ve kederin neden olduğu acı dolu sözleri, serbest bir ezgi ve nazımla dile getirmektir. Hece ölçüsü ve dörtlük nazım birimi kullanılır. Bazı metinlerde nazımın düzensizliği ve hece ölçüsünün aksadığı olur. Metnin düzenli veya düzensiz kurgulanması, hece ölçüsünün tutarlılığı, ezgi ile bütünlük sayısı vb. özellikler, yas edenin bilgisi, becerisi, yeteneği, deneyimi ve bellek gücü ile yakından ilgilidir. Ezgi genellikle ağır, yeknesak bir ritim izler (Akpınar 2002). İkili aralıklarla aşağıya inen asma kararlar, dörtlü aralığının ön düzeyde oluşu ve duraktan önce dörtlü alanın yeğlenişi, en çok neva ve uşşak makamlarının kullanılışı ve bitirişten az önce kimi parçada hicaz dörtlüsüne geçki yapması ağıtların karakteristik niteliğidir. Bu özelliği ile “ yaslı”, “hüzünlü”, “özlemli”, “içli”vb. olarak yorumlamaya elverişlidir (Reinhard 1974).

    Ağıtlar, sözlü biyografi niteliğindedir. Ölen kişinin yaşı, cinsiyeti, mesleği, toplum içindeki yeri, ailesi, yaptığı işler, mal varlığı vb. insanî, fizikî ve mesleki nitelikleri, ölüm şekli ayrıntıları ile anlatılır. Ölenin kardeşi, annesi, yengesi, eşi, kızı, baldızı, eltisi, görümcesi, gelini gibi yakınlarının ağıt yakmamaları hoş karşılanmaz, aile arasındaki tatsızlığın göstergesi olarak yorumlanır. “Yas etme”, “ağıt yakma” ölene verilen değeri, onun aile ve toplum içindeki yerini ve önemini belirtmek için gerekli görülmektedir. Ancak, yas etmede yaşanan ruhsal sıkıntıyı toplumla paylaşabilmek, yakınları dışındaki kişilerde de o duygusal yapıyı oluşturabilmek deneyim, birikim, söz söyleme becerisi gerektirir. O gelenekte yaşamayan, deneyim ve becerisini geliştirmeyen bir kişinin, insan beyninin limbik sistemindeki duygusal işleyişi sağlaması ve duygusal paylaşım ortamını yaratması çok zordur. Bu ortamın gerekliliğinden olsa gerek, yakın zamana kadar Anadolu’nun birçok yerinde ölünün başında ve gömüldükten sonra, “ağıtçı” veya “ ölü ağlayıcısı” denilen ve para ile tutulan kadınlar tarafından “yas etme” geleneği sürdürülüyordu. Günümüzde ağıtçı tutma geleneği terk edilmeye başlanmıştır. Bunun nedenleri ise bir başka araştırma konusudur.

    Gelenekteki ağıtın özünü, ölen kişiye saygıyı dile getirmek oluşturur. Bu gelenek kentlere zaman zaman, alkışlarla cenaze uğurlamak veya ölen kişi için beste yapmak[6]şeklinde yansımaktadır. Hz. Muhammed’in doğumu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan mevlid en yaygın ağıttır. Alevilerde düvazimamlar Hz.Ali ve Oniki İmamlar için yapılan ağıtlardır. Ölen kişinin başında söylenir. Aynı zamanda yas etme geleneği de sürdürülür.

    Türk boyları arasında, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü şiir sanatıyla ve trajik bir müzik etkisiyle dile getirmede benzerlik çok açık ve oldukça çarpıcıdır. Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay-Malkar Türkleri, Kerkük Türkleri, Kırım Tatarları, Özbekler, Kazak ve Kırgızlar, Azeriler, Batı Türkistan’da yaşayan Türkmenler, Dobruca’da yaşayan Nogaylarda değişik adlar altında bu geleneğin sürdüğünü görüyoruz (Yaldızkaya 1999).

    C. Öztelli bir yazısında İbn-i Batuta Seyahatnamesinden konuyla ilgili bölümü şöyle aktarıyor: “Ahalinin bir cenazeyi teş’yi için tabutun önünde arkasında meşaleler yakmış bulunduğunu ve cenazenin arkasında mezamir[7] çalınarak mugannilerin[8] enva çalgılar çalmakta olduklarını görüp hayrette kaldık” (Öztelli 1959).

    Çalgıyla cenaze götürme uygulaması ile bazı bölgelerde çok nadir de olsa karşılaşılabilmektedir. Adana’da Arap kökenli Türklerin davul zurna ile cenaze götürdükleri 2004 Temmuz’da yazılı ve görsel basın haberlerinde yer almıştır. Yine ‘Adana Yöresindeki Nusayrilerde Ölüm sonrası Uygulamalar’ üzerine Z. Çağımlar’ın yaptığı araştırmada: düğününe yakın ölen gençlerin cenazesinin davul eşliğinde gömüldüğü belirtilmektedir.

    Türk kültüründe Şaman’ın rolü düşünüldüğünde bu uygulamalarda Şamanizmin etkisinin olduğu söylenebilir.

    Sonuç

    Ölümle müzik ilişkisi sorgulamasında, İnsanlar, sevilen bir kişinin ölümünden duyulan acıyı paylaşma aracı olarak neden müzik kullanır? sorusunun yanıtını müziğin etkileme gücünde buluyoruz.

    Ezgi sesin ritm, şiddet, hız gibi özelliklerinden yararlanılarak, oluşturulmak istenen duyguya göre biçimlenip, kitlesel davranış oluşturmaktadır. Toplumsal açıdan törensel icralar her zaman dayanışma olgusunu taze tutar. Nitekim, ölenin saygınlıklarının söz ve ezgi bütünleşmesiyle anlatımında, toplum ve ölenin yakınları arasında duygusal paylaşım sağlanıp, ölenin yakınlarına manevi destek vererek yalnızlık duygusunu ortadan kaldırıp kendisini iyi hissetmesine yardımcı olunur.

    Ölümde sözlü müzik, ölenin yakınlarında, yasını ve üzüntüsünü yaşama ortamı oluşturup daha sonra ortaya çıkabilecek depresyonu engelleyici bir işlevi yerine getirir. Ruhsal sıkıntıların yaşandığı durumlarda ağla açılırsın sözü de bunu açıklamaktadır.

    Müzik, öğrenme, öğretme, aktarma, onama ve pekiştirmede etkilidir. Sözlü ifadelerin ezgisel çizgilerle bütünleşmesi, aktarımı pekiştirerek anımsamayı kolaylaştırmaktadır. Bir konferans metni, sözlü beste biçiminde sunulduğunda daha anımsanabilir ve kalıcı olacaktır. Sözlü biyografi niteliği taşıyan ağıtlar, söz ve müzik bütünleşmesiyle dikkati anlatılanlara toplayabilmektedir. Ölen kişinin anımsanmasını kolaylaştırabilmektedir..

    Öyleyse gelenekteki sözlü müziğin ölümsüzleştirme gücünden yararlanmak için ölüm gerçeğine inat yaşamak; müzikle ve müzikte ölümsüzleşmeye çalışarak yaşamak tüm insanlığın yararına olacaktır.


    Ayten KAPLAN


    Kaynakça

    Akpınar, Bahar (2002): “Denizli İli Çivril İlçesinde Ölüme Bağlı Uygulamalar ve ‘Yas Etme’” Türkbilig Türkoloji Araştırmaları. Ankara.
    Birdoğan, Nejat(1990): Anadolu’nun Gizli Kültürü. İstanbul. Berfin Yayınları.
    Canan, İbrahim (1993): Hadis Ansiklopedisi: Kütûb-i Sitte.17.cilt. s.144-144. İstanbul. Akçağ Yayınları.
    Eflatun (1975): Devlet. Çev. S.Eyüpoğlu & M.Ali Cimcoz, 3.baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.
    Erol, Ayhan (2002): “Türkiye’nin Sosyo-Kültürel ve Müziksel Değişim Atmosferinde Bir Âşık: Mahsunî”. Folklor/Edebiyat Dergisi. Sayı 32
    Erol, Ayhan (2003): “Müziği Tanımlamak”.Cumhuriyetimizin 80.Yılında Müzik Sempozyumu.30-31 Ekim. İnönü Üniversitesi.
    Goleman, Daniel (2004): Duygusal Zekâ. Çev. B.Seçkin Yüksel.25.basım. İstanbul. Varlık / Bilim Yayınları.
    İnan, Abdulkadir (1986): Tarihte ve Bugün Şamanizm. Türk Tarih Kurumu Basımevi.
    Kaplan, Ayten (2004): “Tüketim Psikolojisi ve Ritmoloji”. I.Uluslararası Çevre ve Tüketici Sağlığı Sempozyumu. Ankara. 2 Mart 2004-10-24
    Kurt, Reinhard (1974): “Güney Türk Ağıtlarının Biçimleri”. I.Uluslararası Folklor Semineri Bildirileri. Ankara . Kültür Bakanlığı Yayınları: 192-215.
    Mubeşşir Al-Terazi, Abdullah (1987): Kur’ânı Kerim ve Açıklamalı Meâli. Suudî Arabistan Krallığı Medine-i Münevvere. Kral Fahd Kur’ân-ı Kerim Baskı Kurumu.
    Ohme, Ute (2000): “Müzik Psikolojisi”. …..Ve Müzik Araştırma ve Yorum Dergisi. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı. Sayı 5
    Öz Fatma (2004): Sağlık Alanında Temel Kavramlar. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu .
    Öztelli, Cahit (1959): “Başa Toprak Savurmak ve Yas-Ölü Gelenekleri”. Cilt 5. Türk Folklor Araştırmaları. sayı:116
    Soykan, Ö.Naci (2002): “Müzik Estetiği”. Cogito. İstanbul. YKY. Sayı: 30
    Uçan, Ali (1996): İnsan ve Müzik, İnsan ve Sanat Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları.
    Yaldızkaya, Ö.Faruk (1999) “ Anadolu Türkmen Ağıtları ile Kırım ve Dobruca Tatar Ağıtları üzerine Bir İnceleme”.Folklor/Edebiyat Dergisi. Ankara : sayı 20.

    Notlar
    [1] Ton burada dizi anlamında kullanılmaktadır.
    [2] Katharsis: Ruhun tutkulardan temizlenmesi. Aristoteles’te sanat yoluyla insanın duyguları uyarılarak ruhun bunlardan temizlenmesini sağlayacaktır.
    [3] Makrokosmos: dünya ya da küre harmonisi.
    [4] Şunkar: Şahin türünden bir kuş.
    [5] Devriyye: 1) Devir ile, devran ile ilgili. 2) Tekke edebiyatında, evrenin ve insanın Tanrıdan çıkıp tekrar Tanrıya dönmesi felsefesine göre bu devir safhalarını anlatan tasavvuf şiiri.
    [6] Uğur Mumcu için Ali Çınar’ın sözlerini yazdığı, Selda Bağcan’ın bestelediği Uğurlar Olsun adlı eser; Söz ve Müziğini Volkan Konak’ın yaptığı Cerrahpaşa bu örneklerdendir.
    [7] Mezamir: 1. Düdükler. 2. Zebur’un sureleri. 3. Koşu meydanları. Burada düdük anlamında kullanılmıştır.
    [8] Muganni: Şarkıcı.
     
  2. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    Türk Kültüründe Ölüm ve Müzik
    Yaşantımızda önemli bir yeri olan müzik, acıyı yoğun yaşayanlara psikolog olabilmekte; bir filozof gibi, yok oluşu doğallaştırıp daha kolay kabullenmeyi sağlayabilmekte; son yolculukta sallanan uğurlama mendili olabilmektedir.

    Hepiniz bilirsiniz ki insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlamaktadır. Veysel’in dizelerinde bu süreç, “İki kapılı bir handa / gidiyorum gündüz gece” biçimde dile gelir. Kuşkusuz hepimiz kalabilmek için uğraş veririz. Ama ölüm de kaçınamayacağımız bir gerçek. Peki ölüm nedir?

    Ölüm, yaşamın belirleyici öğeleri olan uyarılabilirlik, hareket, büyüme, üreme, uyum sağlayabilme vb. fonksiyonların sona ermesidir. Bütün canlılar için geçerlidir. Ancak, diğer canlılardan farklı olarak insan, birinin ölümü sonucunda beliren ruhsal sıkıntı ve duygusal tepki gibi oluşumlara çözüm bulma arayışındadır. Bu çözümlerden birisi de mü******.

    Müzik

    İnsan yaşamının hemen her anında var olan müzik olgusuyla birey arasında, doğum öncesi oluşma sürecinde dolaylı olarak başlayan, doğumla birlikte veya doğumdan hemen sonra ana kucağında ilişki ağı örülmektedir. Doğum öncesindeki oluşma sürecinde başlayan insan-müzik ilişkisi doğumdan sonraki büyüme, gelişme, ergenlik, olgunlaşma ve kendini gerçekleştirme süreçlerinde, bireyin içinde yaşadığı doğal, toplumsal ve kültürel çevreye bağlı olarak değişen müziksel koşul ve olanaklar içinde çeşitlenir ve zenginleşir. (Uçan 1996)

    Sosyal yaşantıyla ilgili birçok alanda olduğu gibi, insanın sosyal ve psişik varlık olarak ortaya koyduğu müzik davranışı, günümüze kadar değişik açılardan ele alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Her bir tanım, kendi içinde tutarlılık taşısa da müzik olgusunu bir bütün olarak tanıtmada yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, belli bir tanım yapma kaygısını bir kenara bırakarak, müziğin insan yaşamındaki yerini belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır.

    Müziğe ilişkin ilk düşüncelerle Pyhtagoras ile Konfüçyüs’te karşılaşıyoruz. Her ikisi de varlıkbilimsel ve insanbilimsel tarzda ele almışlar, müziğin dinleyicide uyandırdığı etki, uyarım izlenim ve duygulanımla açıklamaya çalışan duyusal etki öğretisini benimsemişlerdir.

    Konfüçyüs felsefesine ilişkin metinlerde müzik tonların[1] verimi diye tanımlanır. Ahenkle oluşturulan müzik iyi huyları yönetir, insanı etkileyen fena tonlar bozuk bir hava yaratır. İyi tonlar insana etki eder ve iyi bir hava yaratır. Müziğin etkisi yalnızca tek tek insanlarla sınırlı kalmaz, bütün toplumu, hükümetin yönetimini, tüm ülkeyi, ülkedeki işleri de kapsar. Müzik bozulursa, tüm bu şeylerde bozukluk meydana gelir. Konfüçyüs müziğin kişi ve toplum üzerindeki etkilerini şöyle vurgulamaktadır. “Üstün insan, müziği insan kültürünün mükemmelleşmesi yolunda kullanan insandır. Müzik yaygınlaştığında, insanlar emellerine ve ideallerine ulaştıklarında, büyük ulusların ortaya çıktıklarını görebiliriz. Müzik devlet kurar, devlet yıkar (Soykan 2002).

    Klâsik Yunan müzik kuramında duyusal etki öğretisinin izlerini görüyoruz. Platon / Eflatun’a göre, erdemli insan yetiştirmenin yolu müzik eğitiminden geçer. Söz, ritim ve makamın birleşmesinden oluşan müziğin etki gücünün çok fazla olduğunu belirterek, yiğit ve ölçülü davranışlar yerleştirecek biçimde oluşturulan müziğin kullanılması gerektiğini söyler (Eflatun 1975). Aristoteles’e göre de müzik, eğitim aracı, eğitimin bir bölümü ve katharsis / arınma[2] yoluyla kişiliğin oluşmasında önemli bir etkendir.

    A. Erol, müzikte toplumsal etkileşimi şöyle vurgulamaktadır. “Müzik, toplumsal etkileşimle var olan ve insanlar tarafından insanlar için yapılan öğrenilmiş bir davranıştır. Dolayısıyla kendi için kendinden oluşmadığı gibi her zaman onu üretecek, destekleyecek ve onun ne olup ne olmadığına karar verecek insanlara gereksinim duyar (Erol 2002/4). J. Blacking’e göre müzik, toplumsal olarak kabul edilen kalıplar içinde oluşan sestir ve müzik yapma öğrenilmiş bir davranıştır. Merriam’a göre müzik, kültürel olarak anlam yüklü sesler içinde kalıplaşan bir etkinlikler, düşünceler ve nesneler bütünüdür. Miller’e göre müzik, tonalite, ritim, aralık, geçki / köprü, şarkı yapısı, değişken ve belirlenmiş ezgiler, doğaçlama ve şarkı sözü içeriği gibi pek çok unsur, ritüelleşmiş ve basmakalıplaşmış öğeleriyle düzen ve kaosun yararlı bir bileşimini gösterir (akt. Erol 2003).

    Müzik, insanlar üzerindeki etki gücünü beyindeki limbik sistemden almaktadır. Müziğin duygu yönüyle meydana getirmiş olduğu etkilerin toplanıp organize olduğu ve değerlendirildiği yer, beyindeki limbik sistemdir. Bu sistem, beyindeki davranış ve heyecanlarımızı, temel biyolojik dürtülerimizi, belleğimizi ve öğrenmeyle ilgili bazı yapıların nöral mekanizmalarını içerir. Sevinç, keder, heyecan gibi duygu ve davranışlarımızı etkileyerek onları yönlendiren çeşitli olaylar, beyindeki limbik sistemin organizasyonuna uyarak kendini biçimler. Bu nedenle etkileme gücü olan müzikal yapı, limbik sistemin bu özelliklerini harekete geçirerek, bireyin motivasyonunda ve davranışlarında değişiklik meydana getirebilmektedir. Müziksel uyarıcılar, sesin özelliklerine bağlı olarak devingen ya da durağan davranışa yönlendirebilir (Goleman 2004).

    Pisagor öğretisine göre harmonin temeli olan makrokosmos’da[3], küre ve yıldızlar harmonik tınlarlar, müzikal ve sanatsal harmoni anlamında dizilirler ve hareket ederler. İnsanın ruhsal hareketleri de birtakım kurallara göre gerçekleşmektedir ki bu kurallar müzikal seslerin kurallarına karşılık gelmektedir. Bu nedenle müziğin insan üzerindeki etkisinden söz edilir (Ohme 2000).

    Psikiyatri, problemli kişileri topluma kazandırmak, gerçek yaşamla ilişkilerini sağlamada müziği yardımcı araç olarak kullanmaktadır.

    Ölüm

    Her insanın bir gün karşı karşıya gelip yaşama nokta koyduğu an olan ölüm, insan hayatının son evresidir. Bir çok kaynakta insan hayatının geçiş evreleri, doğum, evlenme ve ölüm şeklinde sıralanmaktadır. Ancak evlenme olmadan da ölüm gerçekleşebilmektedir. Geçiş evrelerinden doğum, kutlamalara neden olur, ölüm ise korkulan ve hakkında konuşmaktan kaçınılan bir olgudur. Kuşkusuz ki varlığın yok oluşunu kabullenmek güçtür.

    Eski Türk inancına göre kişi öldükten sonra uçan bir ruh biçimine girmektedir. Cennet için uçmağ adının kullanılması da buradan kaynaklanıyor olabilir. Batı Türklerinde ölüm için şunkar[4]olmak terimi kullanılır. Öldükten sonra biçim değiştiren ruh için Anadolu Aleviliğinde bugün bile don değiştirmek terimi kullanılır. Devriyye[5] olayının bir aşaması olan bu kalıp değiştirmede, girilen yeni kalıp bir devir olarak ele alınır. Alevilerin çoğunda ölü için “Devri aşan olsun”, “Devri tamam olsun” gibi dualar edilir (Birdoğan 1990).

    Dini inanışlara göre ölüm, ruhun değil bedenin yok oluşu olarak algılanır. Ruhun tekrar başka bedende dirileceği inancı vardır.

    Hud Suresi/7: O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki ‘ siz ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, kâfir olanlar derhal, ‘ Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.

    İsra suresi/49: Bir de onlar derler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz öyle mi? (Mubeşşir Al-Terazi 1987).

    Türklerin tarihine baktığımızda Orta Asya’da Şamanist inançtaki Türklerin defin ve yas törenlerinde ölü kültü oluşturduğunu görmekteyiz. Ölüm sonrası uygulamaları yöneten kişi Şaman’dır. Şaman ölünün diğer dünyaya geçişini kolaylaştırmakta ve ölünün ruhunun tekrar yaşadığı yere dönerek orada bulunanları rahatsız etmesini önlemektedir (İnan 1986).

    İnsan topluluklarının inanış ve törelerinde ölüm ve ölümden sonra yapılan birtakım ritüeller, ölen kişinin toplulukla, yaşamla bağını devam ettirir. Bu gerek dini gerekse dünyevî açıdan varlığın yok oluşunu kabullenmeyi süreç içine yaymak olarak değerlendirilebilir. Ölümden hemen sonra yapılan, insanoğlunun doğal tepkisi olan ve törensel yapı ile güçlendirilen yas etme ritüeli, sevilen kişinin yok oluşunu kabullenmeyi kolaylaştırıcı uygulamalardan biridir.

    Yas

    Ölümün doğal sonucu olan yas, sevilen birinin kaybından sonra gösterilen duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir.

    Sevilen birinin ölümü nedeni ile yakınları ve sevenlerinin yaşadıkları ruhsal sıkıntı, sevilen kişiden fiziksel olarak hep ayrı kalma düşüncesiyle duygusal tepkiye dönüşür. Toplumsal, ekonomik, biyolojik ve duygusal yönden bağlı bulunduğumuz bir insanın ölümünden duyduğumuz acı insancıl bir tepkidir.

    Ölüme ilişkin duygu ve düşüncelerimizin açığa vurulması, aslında iyileşme sürecinin gerekli bir parçasıdır. Kederi yaşamaktan kaçınmak ya da onu baskılamaya çalışmak, yas sürecinin uygun şekilde atlatılmasını engeller ve komplikasyonlu yas durumu ortaya çıkabilir. Yaşanan üzüntünün ifade edilmesi, bireyin anlaşılmasına yardımcı olur. Yas ve kederin zamanında yaşanması duygusal sorunların ve gecikmiş psikiyatrik semptomların ortaya çıkmasını önler. Aksi takdirde bu kişiler er ya da geç çözülmeye uğrayabilir, komplikasyonlu yas yaşayabilir ve genellikle depresyonla sonuçlanabilir (Öz 2004). Üzüntüyü ve kederi yaşamanın bir yolu ağlamaktır. Duyguların nasıl yaşanacağı, içinde bulunduğu kültür tarafından belirlenir.

    İslâm öncesi Türk kültüründe ‘sıglatmak’, ‘ağlamak’ fiilinden türeyen sagu ile daha sonraki dönemlerde ‘ağı’, ‘sazlamag’, ‘tavs’, ‘ağıt’ adlarıyla bilinen sözlü edebiyat metinleri, öncelikle, ölüm sonrasında öleni anmak, övmek ve ona duyulan özlemi dile getirmek üzere üretilmişlerdir. Zamanla dünyanın faniliği, ömrün kısalığı, ayrılık, gurbet, çeşitli yoksunluklar, doğal afetler gibi konular, ağıtların kapsamını genişletmiştir.

    Ölenin ardından ağlayıp bağırmak, dövünmek, aşırı tepki göstermek İslâm inanışına uygun değildir. Hadis-i Şerif 500’de “Allahın takdirine itiraz ve en azından ilahi yazgıya saygısızlık ifade ettiğini ancak üzülmenin doğal olduğunu sessizce ağlamanın caiz olduğunu” söyler. Hadis-i Şerif 501 ise “ ölüye dirinin ağlaması sebebiyle azap gelir” şeklinde ifade edilir. Ölen kişinin, ölmeden, ölümünde ağlanmamasını vasiyet etmediği için azap çekeceği biçiminde yorumlanmaktadır (Canan 1993). Dinî inanışlara ters olmasına karşın, özellikle kırsal kesimde bu duygusal tepki yas etme geleneği olarak sürdürülmektedir.

    Yas etme ölen kişinin ardından, ailesi, akrabaları ve yakınları arasındaki kadınlar tarafından yaşanan üzüntünün ve kederin neden olduğu acı dolu sözleri, serbest bir ezgi ve nazımla dile getirmektir. Hece ölçüsü ve dörtlük nazım birimi kullanılır. Bazı metinlerde nazımın düzensizliği ve hece ölçüsünün aksadığı olur. Metnin düzenli veya düzensiz kurgulanması, hece ölçüsünün tutarlılığı, ezgi ile bütünlük sayısı vb. özellikler, yas edenin bilgisi, becerisi, yeteneği, deneyimi ve bellek gücü ile yakından ilgilidir. Ezgi genellikle ağır, yeknesak bir ritim izler (Akpınar 2002). İkili aralıklarla aşağıya inen asma kararlar, dörtlü aralığının ön düzeyde oluşu ve duraktan önce dörtlü alanın yeğlenişi, en çok neva ve uşşak makamlarının kullanılışı ve bitirişten az önce kimi parçada hicaz dörtlüsüne geçki yapması ağıtların karakteristik niteliğidir. Bu özelliği ile “ yaslı”, “hüzünlü”, “özlemli”, “içli”vb. olarak yorumlamaya elverişlidir (Reinhard 1974).

    Ağıtlar, sözlü biyografi niteliğindedir. Ölen kişinin yaşı, cinsiyeti, mesleği, toplum içindeki yeri, ailesi, yaptığı işler, mal varlığı vb. insanî, fizikî ve mesleki nitelikleri, ölüm şekli ayrıntıları ile anlatılır. Ölenin kardeşi, annesi, yengesi, eşi, kızı, baldızı, eltisi, görümcesi, gelini gibi yakınlarının ağıt yakmamaları hoş karşılanmaz, aile arasındaki tatsızlığın göstergesi olarak yorumlanır. “Yas etme”, “ağıt yakma” ölene verilen değeri, onun aile ve toplum içindeki yerini ve önemini belirtmek için gerekli görülmektedir. Ancak, yas etmede yaşanan ruhsal sıkıntıyı toplumla paylaşabilmek, yakınları dışındaki kişilerde de o duygusal yapıyı oluşturabilmek deneyim, birikim, söz söyleme becerisi gerektirir. O gelenekte yaşamayan, deneyim ve becerisini geliştirmeyen bir kişinin, insan beyninin limbik sistemindeki duygusal işleyişi sağlaması ve duygusal paylaşım ortamını yaratması çok zordur. Bu ortamın gerekliliğinden olsa gerek, yakın zamana kadar Anadolu’nun birçok yerinde ölünün başında ve gömüldükten sonra, “ağıtçı” veya “ ölü ağlayıcısı” denilen ve para ile tutulan kadınlar tarafından “yas etme” geleneği sürdürülüyordu. Günümüzde ağıtçı tutma geleneği terk edilmeye başlanmıştır. Bunun nedenleri ise bir başka araştırma konusudur.

    Gelenekteki ağıtın özünü, ölen kişiye saygıyı dile getirmek oluşturur. Bu gelenek kentlere zaman zaman, alkışlarla cenaze uğurlamak veya ölen kişi için beste yapmak[6]şeklinde yansımaktadır. Hz. Muhammed’in doğumu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan mevlid en yaygın ağıttır. Alevilerde düvazimamlar Hz.Ali ve Oniki İmamlar için yapılan ağıtlardır. Ölen kişinin başında söylenir. Aynı zamanda yas etme geleneği de sürdürülür.

    Türk boyları arasında, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü şiir sanatıyla ve trajik bir müzik etkisiyle dile getirmede benzerlik çok açık ve oldukça çarpıcıdır. Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay-Malkar Türkleri, Kerkük Türkleri, Kırım Tatarları, Özbekler, Kazak ve Kırgızlar, Azeriler, Batı Türkistan’da yaşayan Türkmenler, Dobruca’da yaşayan Nogaylarda değişik adlar altında bu geleneğin sürdüğünü görüyoruz (Yaldızkaya 1999).

    C. Öztelli bir yazısında İbn-i Batuta Seyahatnamesinden konuyla ilgili bölümü şöyle aktarıyor: “Ahalinin bir cenazeyi teş’yi için tabutun önünde arkasında meşaleler yakmış bulunduğunu ve cenazenin arkasında mezamir[7] çalınarak mugannilerin[8] enva çalgılar çalmakta olduklarını görüp hayrette kaldık” (Öztelli 1959).

    Çalgıyla cenaze götürme uygulaması ile bazı bölgelerde çok nadir de olsa karşılaşılabilmektedir. Adana’da Arap kökenli Türklerin davul zurna ile cenaze götürdükleri 2004 Temmuz’da yazılı ve görsel basın haberlerinde yer almıştır. Yine ‘Adana Yöresindeki Nusayrilerde Ölüm sonrası Uygulamalar’ üzerine Z. Çağımlar’ın yaptığı araştırmada: düğününe yakın ölen gençlerin cenazesinin davul eşliğinde gömüldüğü belirtilmektedir.

    Türk kültüründe Şaman’ın rolü düşünüldüğünde bu uygulamalarda Şamanizmin etkisinin olduğu söylenebilir

    Sonuç

    Ölümle müzik ilişkisi sorgulamasında, İnsanlar, sevilen bir kişinin ölümünden duyulan acıyı paylaşma aracı olarak neden müzik kullanır? sorusunun yanıtını müziğin etkileme gücünde buluyoruz.

    Ezgi sesin ritm, şiddet, hız gibi özelliklerinden yararlanılarak, oluşturulmak istenen duyguya göre biçimlenip, kitlesel davranış oluşturmaktadır. Toplumsal açıdan törensel icralar her zaman dayanışma olgusunu taze tutar. Nitekim, ölenin saygınlıklarının söz ve ezgi bütünleşmesiyle anlatımında, toplum ve ölenin yakınları arasında duygusal paylaşım sağlanıp, ölenin yakınlarına manevi destek vererek yalnızlık duygusunu ortadan kaldırıp kendisini iyi hissetmesine yardımcı olunur.

    Ölümde sözlü müzik, ölenin yakınlarında, yasını ve üzüntüsünü yaşama ortamı oluşturup daha sonra ortaya çıkabilecek depresyonu engelleyici bir işlevi yerine getirir. Ruhsal sıkıntıların yaşandığı durumlarda ağla açılırsın sözü de bunu açıklamaktadır.

    Müzik, öğrenme, öğretme, aktarma, onama ve pekiştirmede etkilidir. Sözlü ifadelerin ezgisel çizgilerle bütünleşmesi, aktarımı pekiştirerek anımsamayı kolaylaştırmaktadır. Bir konferans metni, sözlü beste biçiminde sunulduğunda daha anımsanabilir ve kalıcı olacaktır. Sözlü biyografi niteliği taşıyan ağıtlar, söz ve müzik bütünleşmesiyle dikkati anlatılanlara toplayabilmektedir. Ölen kişinin anımsanmasını kolaylaştırabilmektedir..

    Öyleyse gelenekteki sözlü müziğin ölümsüzleştirme gücünden yararlanmak için ölüm gerçeğine inat yaşamak; müzikle ve müzikte ölümsüzleşmeye çalışarak yaşamak tüm insanlığın yararına olacaktır.
     
  3. uqur

    uqur Üyecik

    Katılım:
    13 Şubat 2011
    Mesajlar:
    5
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    20
    Banka:
    0 ÇTL

    Teşkkürler.
     

Sayfayı Paylaş