1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türk Ulusunda Kadının Üstün Değeri

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve wien06 tarafından 15 Aralık 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Türklerin tarihinde, kadınlara çok büyük değer verdiklerini, yüceltildiğini, büyük övgülerle söz ettiklerini; tarihçilerin araştırmalarında ortaya çıkmıştır. Türkler hakkında bilgilerin, M.Ö. dört bin yıl gerilere kadar uzandığı bilinmektedir. Bu ortaya çıkarılmış önemli bilgiler içinde; Türk kadınının özelliklerinden, analığından, iyiliğinden, güzelliğinden, savaşcı ruhundan ve kahramanlık-larından söz edilmiştir.

    Türk Mitolojisin de, Türkler kadının ve erkeğin birlikteliklerini, ayrılmaz bir bütün olduğunu; Tanrı ve Tanrıçalara inanarak bunu göstermişlerdir. Türklerin en büyük en güclü ve en çok inandıkları Tanrıça’nın ismini “Ana Tanrıça” koymuş olmaları dişiliğe, kadına ne kadar çok önem verildiğinin bir işaretidir. Türklerin eski inançlarında kadın ve erkek eşitliğinin ilk kural olduğundan, kadının gücünden, kişiliğinden ve etkisinden sürekli bahsedilir.

    Daha sonra yazılı eserler döneminde Türk Kadını’nın “Analık ve Kahramanlık” özelliklerinden bahsedildiğini, kadının çok cesur, ata binmek, silah kullanmak ve savaşma gücüne ve özelliğine sahip olduğunu; Türk tarihini incelediğimiz de görebiliriz. Türkler tarihleri boyunca kadına ne kadar çok önem verdiklerini, *Orhun kitabelerinde Türk kadını’ndan övgü ve büyük bir saygı ile bahsederek göstermişlerdir. O dönemde kadın savaşta, siyasi alanlarda ve sosyal yaşamda her zaman eşinin yanında yer aldığını. Türklerin devlet yönetiminde kadın erkek eşitliğinin var olduğu görülmektedir. Hakanın, kendi başına emir ve ferman veremediğini, daha doğrusu geçerli sayılmadığı görülür. Verilecek olan emirlerde, Hakan ve Hatun emrediyor ki, sözleriyle başlarsa emirlerin ancak o zaman geçerli kabul edildiğini görmekteyiz.

    Ayrıca, eski Türklerde Hakan’ın kendi başına bir elçiyi huzuruna kabul edememesi, sağda Hakan solda Hatun oturduğu bir zamanda ancak elçilerin huzura çıkabilmesi, Türk toplumlarındaki kadının önemini göstermektedir. Bayramlarda, şölenlerde, kuraltay toplantılarında, ayinlerinde, ibadetlerinde, savaş ve barış ortamlarında, Hatun’ nun mutlaka Hakan’la birlikte bulunması gerektiğini, araştırmalarda görmekteyiz. Buradan anladığımız, eski Türklerde hiçbir zaman devlet yönetiminde erkeğin kendi başına egemenliğinin kadın olmadan fazla birşey ifade etmediğini Türklerde, kadın ve erkeğin eşit olduğu bu şekilde açıkca ortaya çıkmış olur.

    Eski Türk topluluklarında, kadın hukuksal olarak koruma altındadır. Kadına karşı işlenecek herhangi bir suçun cezası vardır; kadına bir zarar gelmesi ve toplum içinde küçük düşürülmesi halinde, suçu işleyenin cezalandırılması nedeni ile, kadının her topluma rahatlıkla girebildiğini ve sosyal yaşamın içinde var olabildiğini; Başına gelebilecek olumsuz herhangi bir durumda kadın hakkını arayabilmesi, Türklerin kadınlarına ne kadar çok önem verdiğinin bir göstergesidir.

    Türk topluluklarında kadın olmanın, en büyük övgüye ve yüceliğe sahip olduğunu, bu şekilde öğrenmiş oluruz. Orta Asya’ da ki, Türk kadınının içinde bulunduğu ailenin durumu, hiçbir zaman ataerkil olmamıştır. Kadının kendi malını harcaya bilmesi, isterse boşanma hakkının var olması; Kazanılmış mal, mülk ve çocuklarının üzerindeki hakları kadın ve erkek arasında eşit olarak bölündüğünü görmekteyiz. İngiltere'de ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde, yüz yıl öncesine kadar kadının dava açma ve mal sahibi olma hakkı yokken; Ancak eşi üzerinde mahkemeye gidebilirken. Kendi malı varsa bile evlendiği zaman bütün hakkı eşine geçiyorken. Eski Türklerde, Selçuklu’larda ve Osmanlı'da, kadının dava açabilmesi, evlilik antlaşması imzalayabilmesi, eşinin mirasından yararlanabilmesi, kendi mirasını kendisi harcayabilmesi; Kadın, eşine verdiği parayı geri isteyebimesi,Türk kadını’ nın var olduğundan bu yana hak ve özgürlüğe sahip olduğunun kanıtıdır.

    Türk topluluklarında Kadın kumandanların var olması, savaşlarda ve barışlarda her zaman etkin ve aktif olması; Hatunlar gerektiğinde, devleti tek başlarına idare edip, yönetibiliyor olması. Arapların, Türklere saldırması neticesinde, oğlu küçük olduğu için; ana Hatun, on beş yıl *Buhara hükümdarı olarak tahtta kalması. Bu süre içinde Araplarla savaşlar yapmış olması, Çinlilerle barış antlaşması imzalaması, Türk kadınlarının her alanda etkin ve söz sahibi olduğunun göstergesidir.

    Selçuklular’ın Anadolu’ya gelişleri sonrasında İslamiyet’in etkisinde oldukları halde, Türk kadını her alanda etkisini göstermiştir. Günlük yaşamda her işini erkekle beraber çarsıda, pazarda yapmıştır. Asla eve kapatılmamıştır. O dönemde “Harem” diye birşeyi Selçuklular henüz bilinmemektedir. Üçyüz yıl kadar süren Selçuklu egemenliğinde. Bu uzun dönemin içinde İslamiyet’in etkisiyle, kadının sosyal durumu değişikliğe uğrasada. Bununla beraber erkek ve kadın yinede birbirlerinden ayrılmamıştır. Sanat ve kültürün içinde, kadınlar adına Medrese, Hastane ve Kütüphaneler yaptırılarak; kadının, annenin, kız kardeşin ve kız çocuğu’nun önemi bu şekilde vurgulanmıştır.

    Türk kadını, başka hiçbir millette olmayan değere ve övgüye var olduğundan bu yana sahip olurken. Devletler yönetip, savaşlar yapıp, antlaşmalar imzalarken; Avrupalı ve Amerikalı kadınlar, kadın hakları için nasıl mücadele ettikleriyle övünerek, ondokuz’uncu yüzyılın ancak ikinci yarısından sonra, zorla sahip olabildikleri haklara; Türk kadını eski Türk tarihinde hiçbir milletin kadınının sahip olamadığı hak ve özgürlüğe, binlerce yıl önce sahip olduğu açıkca ortadadır. Türk Kadını, günümüz de Arap kültürünü benimsemiş bazı zihniyetlerin; evde otur, yemek yap, erkek çocuk doğur gibi baskılarına; Doğuştan var olan hak ve özgürlüklerinin elinden alınmaya çalışılmasına, asla izin vermeyecek büyük bir güce sahiptir. Erkeğiyle birlikte her türlü mücadelenin içinde var olmaya devam edecektir.

    Atatürk, Türk kadınının Türklerin var oluşundan bu yana, övgüye ve saygıya layık olduğunu, Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadınının erkeğiyle birlikte yaptığı mücadelesini bir kez daha görmüş, 1923’de Konya’da yaptığı konuşmasında kadına duyduğu bu büyük saygısını, şöyle dile getirmiştir.

    “Dünyada hiçbir milletin kadını; Ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Belki erkeklerimiz memleketi istilâ edenlere karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında hazır bulundular. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir.Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınları olmuştur. Bundan ötürü, hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükran ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.”
     
  2. LoSt_LoVe

    LoSt_LoVe Forum Onuru

    Katılım:
    12 Ekim 2008
    Mesajlar:
    4.011
    Beğenileri:
    29
    Ödül Puanları:
    2.880
    Yer:
    En sevdiğimin yanından :=)
    Banka:
    119 ÇTL
    Ne mübarek kadınlardı onlar.Saygı duyan emek verenlerde mübarek insanlardı.Malesef bazı vatandaşlarımız hangi milletin evladı torunları olduğunu unutmuş tavırlar sergiler oldu.Ne acıdırki farkına vardırılamıyor öğretilemiyor.Öylesine egoistçe tavırlar sergileniyorki atalarımızın kemikleri sızlıyordur herhalde.:(
     
  3. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL
    TÜRKLERLE KARŞILIKLI TEMAS HALİNDE BULUNAN TOPLULUKLARDA KADIN:
    İslamiyet´in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahluk diye kabul ediliyor,hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu.
    Eski Türk toplumunda kadın konusuna girmeden önce, sağlam bir karşılaştırma zeminine sahip olmak için, Türklerle tarih boyunca temasta bulunmuş topluluklardaki kadının statüsünü, ana hatlarıyla belirtmek lazımdır.
    Böylece Türk kadının toplumdaki yeri, daha iyi anlaşılır.


    ÇİN TOPLUMUNDA KADIN:
    Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona ad bile takılmazdı. Numara verilerek, sayı ile çağırılırdı. Kızlar, pis bir hayvanın adı ile anılırlardı.
    Hayatı boyunca bir erkeğin nüfus ve otoritesi altında bulunmak zorundaydı.
    Erkek evleneceği kadını, kıymetli hediyeler vermek suretiyle satın alırdı.
    Hiç kimse, ölen baba veya kardeşlerinin eşlerini yanına almazdı. Erkeğe kötü davranan kadına yüz sopa ceza verilirken, aynı fiili işleyen erkeğe ceza verilmezdi. Kadın küçük yaşta ayağını ezdirerek, gezmemek için erkeğe iyi niyet gösterisi yapardı. Yani doğan çocuklar erkek ise pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı. Kız çocuklarını öldüren annelere ceza verilmezdi. Çoğu zaman kız çocuklarına isim verilmez,"bir, iki, üç" diye çağırılırdı.
    Çin´de evlilik, nesli devam ettirme anlayışı üzerine kurulan bir ittifaktı.
    Kadın, erkek çocuk dünyaya getirdiği ölçüde itibar sahibi sayılırdı. Ailede kadın söz sahibi değildi, otorite erkekteydi. Boşanma hakkı erkeğindi.
    Kısırlık bir kadını boşama sebebi olarak sayılabilirdi.

    FARS TOPLUMUNDA KADIN:
    Kadın, kocasına mutlak itaate mecbur tutulmuştu. Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi normaldi. Kan bağlılığının nikaha mani olmaması sebebiyle,Sasani devletinde bir İranlı, kendi kızıyla veya kız kardeşiyle evlenebilir ve hatta bu teşvik edilirdi. (Akamenid kralı Dariuslun kız kardeşi Puroşat´la evlenmesi, 2.Artakhşatra´nın kızı Atossa ile evlenmesi, Atossa´nın babası öldükten sonra kardeşi Ohas´la evlenmesi örneklerinde görüldüğü gibi.)

    Fars edebi metinlerinde, kadına ahlaki olarak iyi bir şekilde yaklaşılmadığını, kadınların da ahlaki bir çöküntü içinde olduklarını görüyoruz. Şehname´de Fars kumandanı Piran, kızlarından birini, gerekirse hepsini Siyavuş´la evlendirmek için adeta yalvarmaktadır. Yine Şehname´nin kadın kahramanlarından biri olan Sübade, üvey oğlu Siyavuş´a çirkin tekliflerde bulunur; onunla beraber olabilmek için adeta yalvarır. Yine evli bir kadın olan Tehmine´nin Rüstem´e, kendisini gayrimeşru olarak teslim edebilmek için yaptığı yalvarışlar, bu ahlaki çöküntüyü göstermektedir.

    ROMA TOPLUMUNDA KADIN:
    Ailede bulunanların yaşama hakkı babaya aitti. Baba, karısını veya çocuklarını istediği şekilde kullanabilirdi. Eşler değerli bir eşya gibi satın alınırlardı. Kadın hiçbir vakit hür değildi. Kız iken pederine tabi idi. Kızına koca olacak kimseyi baba seçerdi. Evlendikten sonra kocasının emrine giren kadın, hayatı boyunca birinin hakimiyetinde bulunurdu.
    Romalılar kızlarının talim ve terbiyelerine önem vermezlerdi. Kadınlarda aradıkları en büyük özellik, ciddiyet ve ev idaresinde ehil olmalarıydı. Bir kadının mezarının başına, meth-ü sena için,"Eve bakar ve yün eğirirdi." Diye yazarlardı. Kız çocukları kocaya verinceye kadar evde kalırlar, annelerinin nezareti altında iplik bükerler, bez dokurlardı. Kadın ve çocukların mal sahibi olma hakkı yoktu.

    HİNT TOPLUMUNDA KADIN:
    Hint anlayışında evlenmenin esas gayesi, babaya varis olabilecek, babanın günahlarının affedilmesi için aile dinini devam ettirebilecek bir oğulla sahip olmaktı. Eğer baba kısırsa, karısının bir başkasıyla birleşmesine müsaade ederdi. Erkek çocuk aile için saadet, kız çocuk felaket sayılırdı.
    Dul kadınlar yeniden evlenemezdi; ölen kocasının öbür dünyada da onun sevgisine ihtiyacı olduğu düşünülerek, yakılıp öldürülürdü. Kocası kadını boşayabilirken, kadının boşanma hakkı yoktu.. Çok kadınla evlilik normal olarak karşılanırdı. Kadının en asli görevi, yaptığı ayinlerde kocasına yardım etmek ve neslin devamını sağlayacak bir oğul doğurmaktı.Hind geleneğinde kadın zayıf karaktere ve fena ahlaka sahip olduğu için, "Manu Kanunu", onu çocukluğunda babasına, gençliğinde kocasına, kocasının vefatının sonrasında da oğluna veya kocasının akrabasından birine bağlanmayı mecbur etmiştir. Budizmin kuruyucusu Buda, önceleri kadınları dinine kabul etmemişti. Sebep olarak da, Budizmin saflığını bozacaklarını göstermiştir.
    Hintliler arasında dul kalan kadınları yakmak adeti, eski zamanlardan beri vardı. Ölen kocasının üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygıdeğer bir zevce olarak kabul edilirdi..


    YUNAN TOPLUMUNDA KADIN:
    Eski Yunanlılarda da kadının saygıdeğer bir yanı yoktu. Kocası isterse sağlığında veya ölümüne bağlı olarak karısını bir başkasına devredebilirdi.
    Eşyadan farksız olan bir kadın, tıpki diğer mallar gibi miras kalır veya birine bağışlanabilirdi.
    Kadın, her türlü siyasi haktan mahrumdu. Yakın akraba ile evlenme çoktu.
    Helenistik devirde birbirlerinin karılarını satın alma olayı vardı. Çocuklar ana, babaya değil, devlete ait olduğundan, babanın kim olduğu önemsizdi. Bu yüzden şehrin yarısı gayri meşru durumdaydı.
    Eflatun, kadınların erkekler arasında ortak olması gerektiğini, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin birleşmesine izin verileceğini;çocukların, kadınlarda 20-40, erkeklerde ise 55 yaşına kadar yapılabileceğini, bu sınırlardan önce veya sonra çocuk yapanların cezalandırılacağını belirtmiştir.
    Aristo´ya göre ise kadın, erkeği için bir köle, bir işçi, bir barbar Grek´e neyse, odur . Kadın, yaratılışta yarım kalmış, tamamlanmamış erkektir. Erkek üstündür, yönetendir.

    Demosten ise, Atina´lı erkeklerin, evlerinde sadık bekçiler bulundurmak için evlendiklerini belirtmektedir. Gündelik hizmetleri ve zevkleri için de odalıklar kullandıklarını da ilave eder.
    Yunan mitolojisinden vereceğimiz örnekte ise, tanrıça Athena, büyük tanrı Zeus´un hem karısı, hem de kız kardeşidir. Bu durum bize, Eflatun´un fikirlerinin edebiyatta da gerçeklik kazandığını gösteriyor. Tanrıça tiplerine baktığımızda, fiziki tahlillerin en ince ayrıntısına kadar yapılırken, ruhi tasvirlere önem verilmediğini görüyoruz.

    MOĞOL TOPLUMUNDA KADIN:
    Aile, madarşahi bir özellik göstermekteydi. Dıştan evlenme vardı. Evlenmede kızın rızasına ihtiyaç duyulmazdı. Çok evlilik muteber olup, dul kalan kadınların yeniden evlenmeleri yasaktı.

    İSLAM TOPLUMUNDA KADIN:
    Kadın: Eşya durumundaydı Zodruga olarak adlandırılan İslav ailesinde, çocuklar da esir muamelesi görüyordu. Ruslarda kadın, ölen kocasıyla birlikte gömülürdü. Rus hükümdarlarının, yakın adamlarının gözleri önünde, halkın da, cariyeleriyle topluluk içinde cinsel münasebette bulundukları bir çok gezgin tarafından belirtilmiştir.

    İSLAMİYET ÖNCESİ ARAPLARDA KADIN:
    Araplarda pederşahi aile tipi görülürdü ve babanın otoritesi çok genişti.
    Kocası istediği zaman karısını boşayabilirdi; bazen bir kadın, boşandıktan sonra bile kocasının etkisinden kurtulamazdı. Kadın toplumun bir uzvu değil, erkeklerin ihtiraslarını tatmin ve hizmetlerini temin için yaratılmış bir mahluk olarak kabul edilirdi. Kadın, evlenme dini bir mahiyet taşımadığından, ancak çocuk sahibi olduktan sonra aileye dahil olabiliyordu. Kadınlar varis olma hakkına sahip değildi. Çok evlilik muteber olup, bir erkek, iki kız kardeş ve aynı zamanda üvey anne ile evlenebilmekte idi.
    Çocukları kız olanlar utanır, bu yavruyu aile için felaket sayarlardı. Kız çocukların diri diri toprağa gömülme olayı sıkça görülürdü.

    Cahiliyet devri Araplarında, on değişik nikah vardı ve bunların yedisi, kadının namus mefhumunu ortadan kaldıracak şekildeydi. İstibda nikahında erkeğin rızasıyla karısı, asil bir kimseyle birleşiyordu. Bu yolla asil bir evlada sahip olma düşüncesi vardı.. Bedel nikahında, iki erkek, bir süre için, karşılıklı olarak karılarını değiştiriyorlardı.. Hıda nikahı, metres hayatı yaşamayı sağlarken, Ortak nikahı, on kişiden az olmak üzere, bir takım erkeklerin aralarında anlaşarak, bir kadını müşterek zevce edinmelerine imkan tanıyordu. Biga nikahı, bir takım kadınların evlerine gelen erkeklerle beraber olabilmeleri için yapılırdı.. Mut´a nikahında, velilerin rızasına lüzum görmeden, kadınla erkek,, belirli bir zaman için nikah yapardı. Ortaklaşa nikahta, aralarında kardeşlik antlaşması yapan iki adam, malları gibi karılarına da müşterek olarak sahip olabiliyorlardı. Nakt nikahında babası ölen bir kişi, üvey annesiyle evlenebiliyordu. Takas nikahında, evlenecek erkekler, velisi bulundukları kadınları değiş ederek, bir şey vermekten kurtulurlardı. Nihayetinde, normal olarak evlenmek için de bir nikah şekilleri de vardı.

    Sonuç olarak görülüyor ki, Araplar, kadınları cinsel arzularına alet edebilmek için, yukarıda belirtildiği gibi resmi kılıflar hazırlamışlardır.
    Ebu Cehil´in, Kureyş adına bir kabile ile anlaşabilmek için ileri sürdüğü şart, cahilliye devrinin güzel bir örneğidir. "Kurey şliler olarak sizden karılarımızı esirgemeyeceğiz; siz de bizden karılarınızı ve kızlarınızı esirgemeyin, onlarla oynaşmamıza müsaade edin. Yoksa iki kabile arasında antlaşma mümkün olmaz."
    İşte, adet zamanlarında evden zorla çıkarttıkları kadına, şimdi adi bir pazarlık için nasıl değer veriyorlar. Cahili yet devri Araplarında, kadına verilen en büyük değerin, cinsel değer olduğunu anlıyoruz.
    Çok garip bir namus hissine ve vahşi bir düşünce tarzına sahip Arapların halini Kur´an-ı Kerim şöyle anlatır:
    "Onların birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelendiği zaman yüzü kararır.
    Hiddetinden köpürür. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Kız çocuğunu utana utana tutsun mu? Yoksa toprağa mı gömsün? Ne de kötü hüküm veriyorlar."(Nahil sür, 58-59)
    "Bu çöl bedevilerine göre kız evladının dünyaya gelmesi bir felaket sayılırdı. Ya kızı ****** oluırsa, ya kızını esir edip kaçırırlarsa, baba bu izzet-i nefis yarasına nasıl dayansındı? Hele bir de fakirlik ve sefalet yakasına yapışırsa hali ne olurdu? Onların bu duygularına temasla KuR´n-ı Kerim´de:
    "Yoksulluktan ötürü çocuklarınızı öldürmeyin."(En´am sür. 151.) buyurulur.
    Hatta ırzına geçerler korkusuyla erkek çocuklarını bile diri gömdükleri olurdu.
    Eğer bir baba kızını diri diri gömmeğe karar vermişse, yavrusunu alır,, çöle götürür, onu eliyle kazdığı çukurun kenarında durdurur, sonra çukura iterek, feryad eden masumun üzerine yığın yığın kumlar atarak diri diri gömerdi.
    Bazı tarihçilerin rivayetine göre de, hamile olan kadın, doğumu yaklaşınca bir çukur kazar ve orada doğum yapardı. Şayet doğan yavru kız ise, çukura atıp üzerini örter, oğlan ise muhafaza ederdi.
    Bu cinayetlerin vebal ve günahını bile düşünmezlerdi; zira onlarda durumlarını muhakeme edecek kalb kalmamıştı.


    Bir gün Peygamber Efendimizin yanına bir adam gelerek şunları anlatmıştı:
    -"Ya Rasulallah, biz cahiliyyet devrinde yaşamış insanlarız. Putlara tapar, çocuklarımızı öldürürdük. Benim bir kızım vardı. Çağırdığım zaman yanıma sevinerek gelirdi. R gün yine onu çağırmıştım. Koşarak geldi; arkama düştü.
    Onu evimizin civarındaki bir kuyumuza kadar götürdüm. Elinden tutup kuyuya atıverdim. Onun bana son sözü" babacığım! Babacığım!" demek oldu. Bunları duyan Hzz. Peygamber üzüntüsünden ağlamaya başladı. Orada oturanlardan biri, "Be adam, Rasulallah´ı hüzün içinde bıraktın." Dedi. Peygamber Efendimiz o adama;"Söylediklerini bir defa daha anlat!" buyurdu. Adam söylediklerini tekrarlayınca Peygamber Efendimiz yine ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı. Gözyaşlarını sildikten sonra ona dönerek:" Muhakkak ki Allah, cahillik icabı yaptıklarınızı yeniden işlenmedikçe cahiliyyet devrinde kor, İslam devrine geçirmez." Buyurdu.
    Bir defasında da Kays b. Asım Hz. Peygamber´e gelerek, cahiliyle devrinde sekiz kızını diri diri toprağa gömdüğünü anlatmıştı. Resul-i Ekrem ona, günahına kefaret olarak, diri diri gömdüğü çocuklarının her birine mukabil bir köle azad etmesini tavsiye etmişti.

    İster İslam´dan önce ister sonra olsun, Allah´ın gönderdiği dinin hakim olmadığı(kelimenin tam anlamıyla yaşayıp yaşatılmadığı) bir yerde cahilliye hayatının hüküm süreceği muhakkaktır. Bu yerin Arabistan yarımadasında bulunması şart değildir. Avrupa´nı bir çok ülkesinde yüzyıllar boyu iffetsizlik en şeni haliyle devam etmiştir. Bir Avrupalı olan Münihli yazar Maks Kemmeriç, "Tarihte Garip Olaylar" adlı eserinde Batı´nın ahlaksızlığını şöyle anlatır:
    "1240 tarihlerinde ölen Jak dö Vitri, Paris hayatını tasvir ederken şunları yazar: Fuhuş günah sayılmamaktadır.. Orta malı fahişeler sokak ve geçit başlarında bekleyerek gelip geçen rahipleri çekip evlerine alırlardı. Rahip aya direyecek olursa, arkasından küfreder, oğlancı diye bağırırlardı. Bu iğrenç illet şifasız cüzam veya öldürücü bir başka hastalık gibi şehri öylesine istila etmişti ki, erkekler, homoseksüel olmadıklarını göstermek maksadıyla bir veya bir çok metres tutmayı akıl karı sayarlardı. Dahası var; Bazen aynı evin üst katında okul, alt katında genelev bulunur, yukarda ders okunurken, aşağıda fahişeler icra-i sanat ederlerdi..."
    1527 tarihinde Ulumda hatta evli kadınlar bile arasına geneleve devam ederlerdi."
    1492 yılında Basel´de vaftiz edilmiş bir Yahudi kadını, şehirde temiz kız, iffetli kadın bulunmadığını, böyle birini arayanların beşiklere bakmaları gerektiğini söylemişti.
    1526´da Nrünberg´de lağvedilen bir kadın manastırındaki rahibelerin bir çoğu genelevlere dağıldılar. Halbuki bu manastır, kadınlar arasındaki ahlaksızlığı azaltmak, düşmüş kızları kurtarmak için kurulmuştu.
    Polis raporlarına göre 1793 Ekim´inde Paris ihtilal bahçesi, bilhassa Montansier tiyatrosu galerileri, her gün 7 ila 15 yaş arası körpe kızlar, tüysüz oğlanlarla dolup taşar, bu çocuklar yarı çıplak bir halde, gelip geçenlerin gözleri önünde en rezil ahlaksızlıkların faili, mefulü olurlardı.

    İsrail hukukuna göre kızlar, babalarının evinde bile hizmetçi gibiydiler.
    Baba onları satabilirdi. Boşama hakkı keyfi bir surette kocaya aitti. Kızlar ancak başka bir varis bulunmadığı takdirde babalarının mirasına sahip olabilirlerdi.
    İngiltere´de M.S.5. asırdan 11. asra kadar kocalar karılarını satabilirlerdi. İlk günahın işlenmesine sebep olan ve böylece insanlığın felaketini hazırlayan bir kadın (Havva validemiz) olduğuna inanan karamsar Hıristiyan milletler, kadına daima bir şeytan nazarıyla bakmışlardır Nitekim ilk Hıristiyan liderlerinden olan Tertullian, bu dinin kadınlarla ilgili görüşünü şu şekilde belirtmektedir:
    "Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için. Açılan bir kapı demektir. O, erkeği, Allah tarafından kendine yaklaşılması men edilen ağaca sürükleyen varlıktır. Ve ilahi kanunu bozmuş, Allah´ın yeryüzündeki sureti olan erkeği aldatmıştır." Hıristiyan dünyasının meşhur şahsiyetlerinden biri olan"aziz" unvanlı Krisostem´in kadınla ilgili fikirleri şöyledir:
    Kadın," kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı... Vesvese yatağı... Hoşa giden bir bela.. Bir iç tehlike... Gönüller avlayan güzel eşkıya... Süslü püslü bir musibet..."
    İşte böylesine tehlikeli ve zararlı görülen kadın, "İngiltere"de mundar bir mahluk sayıldığı için İncil´e el süremezdi. Bu vaziyet ancak kral V111. Hanri´nin devrinde (1509-1547) parlamentodan çıkan bir kararla sona erebildi.
    Bu karara göre kadınlar İncil okuyabileceklerdi.".


    TÜRK AİLESİNİN ÖZELLİKLERİ VE AİLEDE KADININ YERİ:

    Türk ailesi, yukarıda bahsedilen toplumların hemen hemen hepsinde görülen geniş aile tipinde değil, küçük aile tipindeydi.. Küçük aile tipi olması, kadının aile içindeki statüsünün artmasını sağlıyordu. Aile ilk zamanlar maderşahi(anayı esas alan topluluk anlayışı) bir özellik göstermiştir. İyi Oza(ana Batını) olarak adlandırılan bu ailede, Türkler avcılıkla geçinmekteydi ve Göçebe yaşayan diğer toplumlardan iç güvey damat almaktaydılar. Daha sonraları bu aile şekli, kan akrabalığı esasına dayanan pederşahi aile tipine dönüşmüştür. Fakat diğer topluluklarda görüldüğü gibi sultaya(cebir, zor) dayanan bir pederşahilik değil, velayete (dost, yardımcı) dayanan bir baba hukuku vardı. Tek evlilik görülürdü. Hükümdar ailesinde siyasi sebeple birden fazla evlilik de mevcuttu. Ölen kardeşin dul kalan zevcesi ile evlenme(leviratus) suretiyle de, hem dul kalan kadın, himaye edip hayatını teminat altına alıyorlardı; hem de aileden ayrıldığı takdirde kendi malını alıp gideceği için, aile mülkünün parçalanmasını önlüyorlardı. Ailede kadının özel mülkiyeti vardı. Kız çocukları evleneceği kişiyi kendisi seçerdi. Bu, ailede ferdi hürriyet hakkının da bulunduğunun işaretidir. Babadan sonra aileyi, anne temsil ederdi. Bunun için ananın yeri, babanın diğer akrabalarından önce gelirdi. Ailede kararlar, herkesin fikri sorulduktan sonra alınırdı. Ailede erkek ve kadında bulunan en büyük vasıf, sadakatti. Bu vasıf, yabancı kadın ve erkeklerin de takdirini toplamaktadır. Erkek ve kadın, zinadan şiddetle kaçınırlardı. Zina ihanetti ve kanunlar ihaneti hoş görmezdi. Kocalar karılarına, "görklüm"(güzelim) diye hitap ederlerdi. Kadın bakımına büyük özen gösterirdi. Giydikleri elbiseler, diğer toplumlarda moda olurdu. (Hazar Prensesi çiçek´in, 8. asırda Bizans sarayına gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçe elbisesinin moda olması, bunun bir örneğidir.)


    TÜRKLERİN YAZILI VE SÖZLÜ EDEBİYATINDA KADIN:
    Milletimizin yüksek inanışlarını, ruhunu, ahlak anlayışlarını gösteren destan ve efsaneler, atasözleri gibi edebi eserlerde kadının yerine bakmak gereklidir. Çünkü edebi eserler, toplumların düşünüş tarzlarının en güzel ve en belirgin örnekleridir.
    Destan ve efsanelerde kadın, çoğu kez, insan üstünde bir varlık olarak karşımıza çıkar. Yaratılış Destanında, Tanrıya yaratma ilhamını veren Ak Ana, ışıktan bir kadın hayalidir. Oğuz Kağanın ilk karısı, ortalığı karanlık bastığı zaman, karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktı. Uygur Destanında Böğü Han, semavi bir ışıktan doğmuştu. Aynı Böğü Kağana dünyanın hakimiyetini kuracağını bir kız söylemişti. Böğü Kağan bundan sonra seferler yaparak dünya hakimi olmuştur. Destan kahramanları, karısının veya hemşiresinin sadakati sayesinde ölümden kurtulurlardı. Duha Koca oğlu Deli Dumrul hikayesinde olduğu gibi.) Dede Korkut hikayelerinde, Bay Bican´ın beylere, Allah´tan bir kız evlat vermesi için dua ettirmesi, sanırım diğer toplumlarla Türk inanışının farkı bakımından mukayese olur. Dirse Ghan oğlu Boğaç Han destanında, karısına, "Beri gel başımın bahtı, evimin tahtı" hitabıyla, evladı olmadığından dolayı suçun karısında mı, kendisinde mi olduğunda karara varmalarını istemesi, çocuk yapmadığı halde kadının statüsünden bir şey kaybetmediğini gösteriyor.
    Wambery, gerek kadınlar, gerekse erkekler için ahlaksızlık ifadesi olan kelimelerin Türk dilinde bulunmadığını, daha sonraki çağlarda Farsça ve Arapça´dan geçtiğini belirtmiştir. Gerçekten de, Türk dilinde özellikle kadınlara, hep güzel unvanlar verilmiştir.. Yün-çü, Divan-ı Lugat-ı Türk´te, inci manasına gelen ve Hun imparatoriçelerine verilen bir isimdir. Hazarlar prenseslerine, Türkçe çiçek adını veriyorlardı.

    Türkçe´de, kendisine kuvvet kapsamlı anlamlar vereceğimiz konunun başına "Ana"sözcüğünü oturtmak olayı vardır. (Anavatan, Ana damar, Anayurt örneklerinde görüldüğü gibi) Eski Türkler ise, ana kelimesini önce kullanarak, "ana-baba" derlerdi. Dede Korkut´ta buna "ana-ata"denirdi.
    Çin´de ise, baba öne alınır ve "baba-ana" denirdi.
    Ata sözlerimiz de, Türk kadınına verilen değeri gözler önüne sermektedir.
    Ana hakkı ödenmez.
    Kadın erkeğin eşi, evin güneşidir.
    Yuvayı dişi kuş yapar.
    Kadını eve bağlayan altın şakırtısı değil, beşik gıcırtısıdır.
    Fransız yazarı Quitard´ın derlediği Fransız atasözlerinde ise, Türk ve Fransız toplumlarındaki kadın anlayışı farkını görüyoruz.
    Şeytanın yapmadığını kadın yapar.
    İyi kadın demek, kafası olmayan kadın demektir.
    Bir kadın da bir takvim de ancak bir yıl işe yarar.
    Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratılmıştır. V.b...
    Türk erkeğinin bu güne kadar, geleneklerinde yerleşmiş çok aziz ve kutsal saydığı üç varlığı vardır: At, Avrat, Pusat...
    Türkler, kadına duydukları saygıyı ve kadının yüceliğini, altay dağlarının en yüksek tepesine Kadın başı adını vermekle belirtmişlerdir. Türklerin İslamiyet öncesi inanışlarında tabiat kuvvetlerine inanmanın da olduğunu söylersek, yukarıda yaptıkları olayın önemi daha da belli olur. Bu bölümü, bir Uygur türküsü ile bitirmek istiyorum:
    "Ayıpsız kadına erkek,
    boynunu eğmek gerek.
    Öyle dürüst bir insan ile,
    Hayat sürmek gerek.
    Bu ebedi bir gerçektir ebedi,
    Daha ne demek gerek."

    İBNİ FAZLAN SEYAHATNAMESİNDEN BİR KAÇ KESİT
    Türkler, zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. Şöyle ki: Bu kimseyi, iki ağacın dallarını bir yere yaklaştırarak bağlarlar. Sonra da bu dalları bırakırlar.
    Dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür."
    Kutlıklarda da zina eden kadın ve erkeği yakarlardı.
    Göktürklerde sağlam bir aile hayatı vardı. "Fuhuş nedir bilmezlerdi.
    Evli bir kadına tecavüzün cezası idamdı. Bir genç kıza tecavüz ise, genç kız evlenmeyi kabul etmezse aynı ceza ile karşılık görürdü. Hırsızlık yapan, çaldığının on mislini ödeyecek serveti yoksa hürriyetini kaybeder, esir olarak satılırdı.
    Fuhşun yasak olduğu, zina edenlerin en ağır şekilde cezalandırıldığı bir yerde muhakkak ki iffetin derin bir manası vardır. Nitekim eski bir inanışa göre kadınlar doğum yapacağı zaman imdatlarına koşan Ayzıt adında bir doğum tanrıçası olduğu kabul edilirdi. Ayzıt´ın hiç müsamaha kabul etmeyen bir şartı vardı: İsmetini muhafaza etmemiş olan kadınların yardımına, ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar ve ne kadar kıymetli kurbanlar ve hediyeler
    takdim ederlerse etsinler, bir türlü gelmezdi "Bu misaller bize gösteriyor ki, Müslüman olmadan önce bile. Türklerde, cahiliyet Arapları ve Hıristiyanlık sonrası Avrupa milletleri ile mukayese edilmeyecek şekilde sağlam bir iffet ve namus anlayışı vardı. Bu anlayışın onların sadece örf ve adetlerinden doğan sosyal bir ahlak olduğu söylenemez; zira Ayzıt´ın iffetsizliğe müsaade etmemesi, kadını iffetli olmaya iten tamamen dini bir motiftir. Onların diğer milletlerinden tamamen farklı olarak fuhuş bataklığına düşmelerine mani olan otorite, İslamiyet ten önce kabul ettikleri Budizm, Brahmanizm, Mani ve Zerdüşt dinleri ile Şamanizm´den kalan inançların oluşturduğu bir milli ahlaktır. Daha sonra İslamiyet Türk kadınının şahsiyetine yakışmayan mezkur pürüzleri törpüleyecek, onu gerçek iffet anlayışına sahip kılarak layık olduğu üstün değere kavuşturacaktır."


    GERÇEK HAYATTA KADIN:
    Kadın, erkeğin her türlü faaliyetlerine iştirak ederdi. Siyasi ve idari faaliyetlerinde, en üst kademelerde bulunurlardı. Örnek vermeye, Orhun kitabelerinden başlamak istiyorum.
    "Türk Milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, annnem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olarak" ifadesiyle, Türk Milletine kurtarıcı olarak ylnız Kağanın değil, Kağan-hatun ikisinin gönderildiğini belirtmektedir. İdari hayatta bu ikili, devlet yönetiminde her zaman beraberdi. Nasıl ailede kararları, karı-koca alıyorsa, devlet idaresinde de kararları, hatun-kağan alıyorlardı. Kağanlar, yabancı devlet elçilerini hatunla birlikte kabul ederdi. Kabul törenlerinde, ziyafetlerde hatun, hakanın solunda oturur, siyasi, idari, askeri konulardaki görüşmeleri dinler, fikrini beyan ederdi. Harp meclisine bile katıldıkları olurdu. Hatunların hükümdar Kut´una sahip oldukları kabul edilirdi. Bu yüzden ,hükümdar Kut´una sahip kadın anlamında "Terken" unvanına sahip olurlardı. Orhun kitabelerindeki "Umay gibi anam Hatun´un Kut´una küçük kardeşim er oldu." ifadesi, bu görüşü doğrular. Hükümdar buyrukları, "Hakan ve hatun buyuruyor ki" ifadesiyle başlıyordu. Attala´nın hatunu Arıkan örneğinde görüldüğü gibi, Terkenlerin, kendilerine ait ikta vilayetleri, bunları idareye memur divan teşkilatları, askerleri ve kendi hazinelerine akan mühim gelirleri vardı. Hatunlar gerektiğinde, devlet idaresini tek başlarına da yönetiyorlardı. Arap istilası sırasındada, oğlu Tuğ-Şad küçük olduğu için, anası Hatun, on beş yıl Buhara hükümdarı olarak tahtta kalmıştır. Bu süre içinde Araplarla savaşta bulunmuş, Çinlilerle de barış antlaşması imzalamıştır.
    Hatunlar, siyasi işlere baktıkları gibi, adli işlere de bakıyorlardı.
    Uygurlar V11. asırda, devletlerini kurmadan önce, reisleri Alp İlteber savaşlarla meşgul olurken, anası Uluğ Hatun, ihtilaf ve davalara bakıyor; kanunlara tecavüz edenleri şiddetle fakat adaletle cezalandırıyordu. Bu sayede Uygurlar arasında nizam kurulmuş oluyordu.

    Türk cemiyet hayatında kadın, bütün faaliyetlere serbestçe katılıyordu.
    Bunun sebebi, kadına yönelik suçların en ağır şekilde cezalandırılmasıydı.
    Fuhuşum meçhul olduğu bu cemiyette, ırza tecavüzün cezası ölümdü. Bu yüzden, kadın, hayatın her safhasında rahatlıkla yer alabiliyordu. Töreyle, kendisine yönelecek en hafif suç bile, büyük bir şiddetle cezalandırılıyordu. Böyle olunca, kadın erkeğiyle birlikte vatan müdafaası da dahil olmak üzere tüm faaliyetlere katılıyordu. Bu özgürlük ortamında, iffet ve saygınlığın en üst noktasına çıkıyorlardı. Türk ülkelerini ziyaret eden Marko Polo, İbn Batuta, İbn Fadlan gibi gezginler, bunları doğrular bilgiler vermektedir.

    SONUÇ
    Bütün bu bilgilerin ışığında şunları söyleyebiliriz ki; Türk kadını, başka hiçbir millette görülmeyecek şekilde bir değere sahipti.
    Bugün kadın hakları konusunda canını veren La Cambe, Ronald, de Gouges, Fransızlar için gurur kaynağı olabilir Hindiler İndra Gandhi ile, Siyonistler Golde Mair ile, İngilizler Margaret Thatcher, Arjantin İsabelita Peron ile öğünebilir;; fakat, onların öğündükleri mertebeye, Türk kadını, asırlar öncesinde zaten sahipti. Avrupa´da ve Amerika´da, 19. yüzyılın ikinci yarısında sahip oldukları vatanlarını müdafaa hakkına, Türk kadını doğuştan sahipti. O yüzden, Türk kadınının "feminizm" gibi akımlara itibar etmesine gerek yoktur. Toplumumuzda görülen kadın karşıtı olaylar, Türklüğünün şuuruna varmamış olan insanlar tarafından yapılan olaylardır.
    Türk insanı, yeniden maneviyatına döndüğü zaman, Türk kadını da, layık olduğu yeri bulacaktır. Türk kadını üzerine yapılan araştırmalar, kadın-erkek eşitliği üzerine değil, kadın-erkek birliği üzerine kurulmalıdır.


    KAYNAKLAR
    -Öğel, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişim Çağları, İst. 1988
    -Ergin, Muharrem, Orhun Abideleri, İst. 1988
    -Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, İst. 1988
    -Sevinç, Nejdet, Eski Türklerde Kadın ve Aile, İst. 1987
    -Karaman, Hayreddin, Başlangıçtan Günümüze Kadar İslam Hukuk Tarihi, İst.
    1974
    -Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İst. 1980
    -Gürkan, Ahmed, İslam Kültürünün Garbı Medeniyetleştirmesi, Ank. 1988
    -Donuk, Abdülkadir, İdari-Askeri Unvan ve Terimler, İst. 1988
    -Donuk, Abdülkadir, Eski Türk Ailesi ve Vasıfları, Türk Yurdu Dergisi, sayı16, Mayıs 1988 sayfa 5
    -Küçük, Abdurrahman, Dinlerde Evlilik Anlayışına Genel Bir Bakış, Türk Yurdu
    Dergisi, sayı 40, Aralık 1990, sayfa 58
    -Öke, Mim Kemal, Avrupa´da ve Amerika´da Aile Kurumu ve Devlet Koruyuculuğu,
    Türk Yurdu Dergisi, sayı 16, Mayıs 1988, sayfa 10-11
    -Bayram, Cezmi, Aile Müessesesi ve Bazı Tecavüzler, Türk Yurdu Dergisi, sayı
    16, Mayıs 1988, sayfa 4
    -Kafesoğlu, İbrahim, Milliyetçilik ve Aile, Türk Kültürü Dergisi, sayı 88, Şubat 1970, sayfa 235
    -Kandemir, M.Yaşar,Örneklerle İslam Ahlakı, İst.1982
    -Topaloğlu, Bekir,İslamda Kadın, İst.1974
    -Mevdudi, Hicab,terc.Gencelli, Ali, 1978
    -Öztuna, Yılmaz,Türk Tarihinden Yapraklar,İst.1982
     

Sayfayı Paylaş