1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türkce,miz Nereye gidiyor ???

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve Hazangülü tarafından 22 Eylül 2007 başlatılmıştır.

  1. Hazangülü

    Hazangülü Forum Onuru

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    9.885
    Beğenileri:
    117
    Ödül Puanları:
    4.480
    Banka:
    976 ÇTL
    Türkçeye duyarlılık meselesi… Kimilerine göre basit bir kelime mi sözcük mü tartışmasından ibaret bir mesele, kimilerine göre ise gericilik ya da şovenizm konusu. Meseleyi bu yönlerden ele alan kişiler ya siyasi düşüncelerin etkisinde kalıp bu yorumu yapıyorlar, ya da kimlik sorunu yaşadıklarından ve ulusal bilince sahip olmadıklarından dolayı “Dünya küreselleşiyor, bırakın artık bu şoven düşünceleri. Artık dünya dili İngilizcedir, herkes de buna uyum sağlamak zorundadır.” gibi düşüncelere sahip oluyorlar.

    Hâlbuki mesele o kadar ciddi bir mesele ki, bir milletin var oluşu ya da yok oluşu söz konusu. Milletleri bir arada tutan en önemli bağların başında dil gelir ve dilini kaybeden milletler kaybolmaya mahkûmdurlar! Ülkeye duyarlılık meselesi dile duyarlılıktan geçer ve birey ne kadar diline dolayısı ile kültürüne sahip çıkıyorsa, ülke meselelerine de o derecede ulusal açıdan bakabilir. Basit bir örnek vermek gerekirse ülkemizi ilgilendiren ve uluslar arası bir konuda değerlendirme yapan bir kişi, eğer “enternasyonal açıdan” diyerek cümleye başlıyorsa, o kişiden beklenecek duyarlılık çok da fazla olmamalı. Çünkü en büyük sömürgeleşme kafalarda başlar ve sömürgeleşen kafalardaki düşünceler farkında olmadan ya da özentilik biçiminde yabancı sözcük kullanma biçiminde dile yansır.

    Türkçenin bugünkü duruma gelmesine neden olan ve geldiği noktayı somut bir biçimde gözler önüne seren unsurları sıralamak gerekirse;

    a) Yabancı Dilde Eğitim,
    b) Ticaretteki Dil Yozlaşması,
    c) Yabancı Sözcük İçeren Tabelalar,
    ç) Basın, Yayın, Popüler Kültür ve Kuşak Çatışması
    d) Bilimsel ve Teknolojik Açıdan Geri Kalmışlık,
    e) Osmanlıca – Öz Türkçe Tartışması vb. biçimde sıralayabiliriz. Şimdi her bir maddenin üzerine kısa bir değerlendirme ve durum tespiti yaparak çözüm önerileri üzerinde duralım.

    a) Yabancı Dilde Eğitim: Bu unsurun sıralamanın başında yer alması, yıpratıcı ve yıkıcı etkisinin çok büyük olmasından dolayıdır. Bir kavramlar kargaşası hâline gelen ülkemizde yabancı dilde eğitim kavramı da karıştırılmaktadır.

    Kimsenin yabancı dil öğrenmeye karşı olması gibi bir durum söz konusu olamaz ancak yabancı dilde eğitim çok farklı bir konudur. Fizik, Kimya, Matematik ve hatta bazı yerlerde görüldüğü üzere Tarih derslerinin bile yabancı dilde anlatılmasına yabancı dilde eğitim denir. Kendi ülkemizde ne yazık ki oldukça yaygın olan bu durum, 1954’te özel bir lise ile başlamış ve günümüzde kadar ulaşmıştır. Şu anda ülkemizde en yüksek puanlarla öğrenci alan üniversitelerin neredeyse tamamı yabancı dilde eğitim yapmaktadır. Düşünün ki Türkiye’de Türk öğrencilere Türk öğretmenler tarafından bu dersler yabancı dilde anlatılmaktadır ki sürekli yabancı dilde eğitim diyoruz bu dil çok yüksek oranlarda İngilizce olarak görülmektedir. Üstelik bu eğitim sırasında yurt dışından getirilen kitaplar “millî” eğitimimize büyük oranda maddi yük olmaktadır.

    Yabancı dilde eğitim konusunu incelerken stratejik değerlendirmelerde kullanılan bir yöntemi kullanarak bu durumdan kimler memnundur, kimler ne türlü kazanç elde etmektedir ve kimler üzerinden oynanan bir oyundur biçiminde yapacağımız değerlendirme durumu gözler önüne serecektir.

    Durumdan memnun olanlar: Veliler, yabancı yayın evleri, bu işi bilinçli olarak savunan iş birlikçiler.

    Bu durumdan memnun olanların başında bazı veya sayıları hiç de az olmayan veliler gelmektedir. Nene Hatunlar, Elif bacıları aratır oldu annelerimiz artık… Benim oğlum benim kızım İngilizce eğitim yapan okullarda okuyor biçiminde birbirlerine hava atan annelerimiz farkında değiller ki kendi çocuklarını kendi elleri ile ateşe atıyorlar. Tabii her genelleme gibi bu konuda da genelleme yapmamak lâzımdır, velilerimiz de son senelerde bilinçlenmeye başlamıştır.

    Dışarıdan getirilen kitaplar ile eğitimimize büyük oranda bir yük bindirilmektedir. Bahsettiğimiz kitaplar her Türk öğretmeninin yazmış olduğu ya da yazabileceği nitelikteki kitaplardır yoksa tabii ki alanına göre hangi ülkede ilgili bilime yönelik ilerleme var ise oradaki kitapları ve yayınları takip etmek bilimsel açıdan öncü olmak isteyen her ülke için zorunluluktur.

    Oktay SİNANOĞLU’nun deyimi ile “Kontörlü düdükler”… Bir takım evrensel rüyalar peşinde koşan ve banka hesapları bu rüyaların propagandalarını yaptıklarından dolayı oldukça dolan kişiler hakkında söylenebilecek pek de bir şey yoktur. Büyük oranda ulusal olmayan basın ve yayının kilit noktalarında yer alan bu kişilerin yapmış oldukları propagandalar düşünen ve gördüğünü duyduğunu sorgulayan her birey için zerre kadar bir değer ifade etmemektedir ve ağızlarından çıkan her söz kendilerinin bu vatana ne kadar “bağlı” olduğunu göstermektedir.

    Durumdan kazanç elde edenler: Yabancı dil bilen ancak alanında başarılı olmayanlar, yabancı yayın evleri, yabancı dilde eğitim yapan özel okullar

    Bir ülkenin bilim ve teknikte kalkınmaması için bundan daha etkili bir yöntem olabilir mi ki? Uzman olduğu alandaki bilgisi çok yüksek düzeyde olsa bile yabancı dilde ders anlatamadığı için emekli edilen ya da işsiz bırakılan öğretmenlerimizin bulunması büyük bir ayıptır. Deneyimli ve işin ehli olan kişiler yerine yabancı dilde ders anlatabildiğinden dolayı tercih edilen genç öğretmenlerin olduğu bir ülkedeyiz. Ancak uyanış sürdükçe ve bu düzenin bir oyun olduğunun bilincine varıldıkça hak yerini bulacaktır.

    Yabancı yayın evleri… Sıradan ve temel derslerin yabancı dilde anlatıldığı kitapları dışsatım yaparak ticarî olarak kazanç elde eden yabancı yayın evleri tabii ki de bu durumdan çok memnundur ve satışı yaptıkları ülkedeki mümessillileri bu işin sürmesi için gönüllü olarak çalışacaklardır. Aynı kalitede ve belki de bilimsel olarak daha da değerli kitapların ve bu kitapları çıkaran yayın evlerinin ikinci plana atılması ve yerli sermayenin kırılması bakımından çok acı bir gerçektir. Olaya bir de bu yönden bakmak oldukça önemli olacaktır.

    Oyunun oynandığı hedef kitle: Çalışkan ve Zeki Türk Gençliği!

    Son birkaç sene öncesinden itibaren anaokullarına kadar yaygınlaştırılan yabancı dilde eğitim olayı ile birlikte kimlik sorunu yaşayan, dedesi ile bile anlaşamayacak derece kuşak çatışmasının ortasına atılan Türk Gençliği… Türkiye’nin genç nüfusunun ve Türk’ün istedi mi her şeyi yapabileceğinin farkında olan sömürgeci devletler için bundan daha net ve etkili olunabilecek bir hedef kitle seçilemezdi. Nasıl ki seneler öncesinde Türk Gençliği üzerinde çeşitli düşünce ayrılıklarını körükleyip bunları şiddete dökerek Türkiye’nin ileriye gitmesi engellenmeye çalışıldıysa, bundan daha önce Türk Gençliği’nin kimliğine ve verimine yönelik oyun kurgulanmıştı: Yabancı Dilde Eğitim!

    Düşünün ki Türkçe olarak bile anlaşılmakta zorluk çekilen ağır dersler yabancı dilde eğitim gereği yabancı dilde anlatıldığından, öğrenciler dersi anlamadan önce bir de onun Türkçe karşılığına bakmak zorunda kalıyor. Bu durum öğrencinin hem dersi tam anlamıyla anlamasını engelliyor, hem zaman olarak kayba yol açıyor hem de öğrenciyi tamamen ezbere yönlendirip yaratıcılığını ortadan kaldırıyor. Yabancı dilde eğitim yapan okullarda gözlenen odur ki derse olan dikkat daha ilk dakikalardan itibaren azalıyor ve öğrenci kopuyor. Bilimsel verilere bakıldığında kendi dilinde anlatılan derslerde bile ilk 10 dakika sonrası dikkatin azaldığı göz önüne alındığında durum daha net bir biçimde anlaşılabilecektir.

    Genel değerlendirme: Çok şükür ki son dönemlerde en azından devlet liselerinde yabancı dilde eğitim yanılgısından vazgeçilmiştir ve “hazırlık sınıfları” kaldırılmıştır (Artık bir sene boyunca ne matematik ne de fen dersleri görmeyerekten neye hazırlık yapılıyorsa). Şu anda bu durum özel liseler ve özel üniversitelerin önemli bir bölümünde ve birçok devlet üniversitesinde sürmektedir. Ancak umutsuzluk oluşturabilecek bir durum söz konusu değildir çünkü bilinçlenme tüm hızıyla devam etmektedir. Özellikle yabancı dilde eğitim yapan birçok okulda Türkçe Toplulukları çeşitli konferanslar ve etkinlikler ile uyanışı hızlandırmaktadır.

    Çözüm konusunda bir diğer temel nokta ise analarımız! Özel okullar ile yapılan görüşmelerde Türkçe Öğretim’e geçilmesi talep edildiğinde yabancı dilde eğitim talebinin veliler tarafından dile getirildiği ve eğer Türkçe Öğretim’e geçerlerse öğrenci sayılarında gözle görülür bir azalış olacağı endişesi taşıdıklarını belirtmekteler. Özel okulların, ticarî amaçla kurulduğunu ve velilerimizin de durumunu göz önünde bulundurduğumuzda çok da haksız sayılmadıklarını görüyoruz. Ülkemizin her yerinde hızla süren uyanışı velilerimiz üzerinde de bilinçlendirme çalışmaları biçiminde yaymalı ve özellikle henüz çocukları okul hayatına başlamamış ailelere öncelik verilmelidir. Bu verilere bağlı olarak, yabancı dilde eğitime olan taleplerin azalması ile birlikte özel okullarda da Türkçe Öğretim’e geçilecek.

    b) Ticaretteki Dil Yozlaşması: Türkçe’ye olan duyarsızlık ticarette de kendisini ürün adlarına yabancı ad koyma özentiliği, tanıtımlarda ve reklâmlarda olabildiğince yabancı sözcük kullanarak halkın ilgisini çekme isteği ve tabelalarda yabancı sözcük kirliliği biçiminde ortaya çıkmaktadır.

    Tıpkı yabancı dilde eğitim konusundaki bilinçsizlikte olduğu gibi burada da sanki yabancı dilde olan ürün adları daha kaliteliymiş gibi bir yanılgı söz konusu. Esnaf ve işvereni özel okul sahiplerine benzetecek olursak burada da ticarî kaygı var ve halkın bu tip yerlere daha çok rağbet gösteriyor olması bu konuda da önemli bir etken teşkil etmektedir. Ancak ülkemizde bilinçlenen insanlar dil konusundaki duyarlılıklarını alışveriş yaparken de göstermekte ve bu tip yerler yerine firma ya da marka adı Türkçe olan yerlere gitmeye ve Türk malı kullanmaya özen göstermektedirler. Gittikçe büyüyen bu uyanışı esnaf ve işverenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

    c) Yabancı Sözcük İçeren Tabelalar: Tabelalar konusunda ise soruna kökten çözüm getiren bir uygulama ülkemizin birçok yerinde hayata geçirilmiş durumdadır, bizlere düşen ise bu kararları olabildiğince yaygınlaştırmaktır. Ülkemizin dört bir yanında onlarca belediye yabancı tabelalı yerlere ruhsat vermeme ya da Türkçe olan yerlere göre çok yüksek oranda vergi alaraktan bu özentiliği önlemeyi hedeflemiş ve belediye meclislerinde almış oldukları kararlar ile birlikte bunu hayata geçirmişlerdir. Bu belediyelerden bazıları şunlardır: Karaman, Beyşehir, Bursa Nilüfer Belediyesi, Çanakkale, Isparta…

    ç) Basın, Yayın, Popüler Kültür ve Kuşak Çatışması: Basın ve Yayın, Türkçe meselesinde oldukça önemli bir rol oynamaktadır ve dil meselesine gerektiği kadar duyarlı olmamanın yıkıcı ve yıpratıcı bir unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Türkilizce sözcükler üretip bunları kullanmayı kendine meziyet sayan kişilerin bunu gazetecilik adına yapıyor olması utanılacak bir konudur. Oysa ki toplumun dilini korumak ve dil bilincini yaşatmak basın yayının görevleri arasındadır. Bazı gazetelerimizin manşetlerine ya da eklerine baktığımızda sanki tam tersiymiş gibi bir durum ortaya çıkıyor, tabii burada basın yayının millî olması çok önemlidir. Konu açılmışken rahmetli Attila İLHAN’ın sözleri aklımıza geliyor: “Türkiye’de basın ve yayın ulusal değil!”.

    Ancak bunun yanında yurt çapında süren uyanış basın yayın sektörüne de yansımıştır. Reklâm Yaratıcıları Derneği’nin başlatmış olduğu “dilinizden utanmayın” kampanyası oldukça önemlidir. Türk Dil Kurumu’nun da desteklemiş olduğu bu kampanyanın daha da yaygınlaşmasını diliyoruz. Basın ve yayındaki dil duyarlılığı konusunda Radyo Televizyon Üst Kurul’una çok büyük rol düşmektedir, bize düşen ise basın ve yayında gördüğümüz her türlü yanlışı, çarpıklığı ve yozlaşmayı e-posta ya da tel ile RTÜK’e bildirip bu konuda caydırıcı bir unsur olarak etkin hâle getirmeye çalışmaktır.

    Basın ve yayının da büyük oranda yol açtığı, 300 – 500 sözcüğe indirilmiş bir dil hâline getirilmiş Türkçe’yi konuşan bireylerin ortaya çıkması ile birlikte dedeleriyle anlaşamayan bir nesil meydana geliyor. Kimi zamanlar çocuklarının ne dediğini anlamayan bir baba – anne manzarası karşımıza çıkıyor. Daha anaokulundan İngilizce eğitim yapılan okullara giden çocuklara sahip olan ailelerde bu daha belirgin olarak gözlenebilmektedir.

    d) Bilimsel ve Teknolojik Açıdan Geri Kalmışlık: Bir ülkenin gelişmişliği konusunda temel unsurlardan olan bilimsel kalkınma dile de yansımaktadır. Bilimsel olarak yeni buluşların ülkemize girerken Türkçe’ye çevrilip tanıtılması ve o biçimde kullanılması da kesin bir çözüm değildir. Örneğin Bilgisayar sözcüğünü sözlüğümüze kazandıran Prof. Dr. Aydın KÖKSAL milletimize büyük bir hizmette bulunmuştur. Ancak bir de bilgisayardaki yazılımları, yazılım dillerini ve çeşitli alanlarda bilgisayar ile uyumlu olarak kullanılmak üzere sürekli geliştirilen teknolojileri düşündüğümüzde manzara daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

    Bunun yanında sadece bilimsel ve teknolojik kalkınmanın da sağlanması tek başına yeterli değildir. Ne yazık ki ülkemizde dil bilincinden yoksun bir takım insanlar çeşitli buluşlarına ya da ürettikleri çeşitli bilimsel araçlara yabancı isim verebilmektedirler. Oysa ki her bireye yakışan buluşuna ait olduğu ulusa has bir isim koymak ve bu isim ile dünyada tanıtıp milletinin bayrağını bilim dünyasında da dalgalandırmaktır.

    Bu bahsettiğimiz unsurları bir arada toplamış çok değerli bilim adamlarımızın varlığından ve gün geçtikçe bilinçli olanlarının sayısının artıyor olmasından aldığımız kuvvetle daha da ileriye gidebileceğimize inancımız tamdır. Milletimizin her ferdi kendi alanında bir numara olmayı ve ülkesine bilimsel katkıda bulunmayı hedeflemelidir. Gücünü de hem günümüzdeki Oktay Sinanoğlu gibi bilim adamlarından hem de Harezmî, El- Birunî, İbn-i Sina ve adlarının buraya yazmakla sığdıramayacağımız birçok bilim adamımızdan almalıdır.

    e) Osmanlıca – Öz Türkçe Tartışması: Bu tartışma yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi siyasi bir tartışmadır ve dil konusunda siyasetin karıştırılması oldukça yanlıştır. Dil konusunda 80 öncesinden beri bir şeyler üretme çabasında olan ancak hâlâ bu tip gereksiz ayrıntılara takılan aydınlarımızın artık bundan vazgeçmeleri gerekmektedir. Mustafa Kemal’in dediği gibi; ”Mevzu-u bahis (söz konusu olan) vatan ise gerisi teferruattır.” ve aynı şey dil için de geçerlidir.

    Cumhuriyet öncesi dönemlere baktığımızda dilimiz Arapça, Farsça, Fransızca ve az da olsa İngilizce etkisinde kalmıştır. Cumhuriyet’in kurulması ve Atatürk İnkılâpları’nın ( Devrimleri’nin) hayata geçirilmesi ile birlikte dilde de sadeleşmeye gidilmiş ancak Atatürk sonrası bu anlayıştan uzaklaşılmış ve dilimiz İngilizce’nin etkisine girmiştir. Her konuda olduğu gibi dil konusunda da ulusal açıdan değerlendirme yapmalıyız, bunun yanında da tarih bilincimiz gereği tarihsel süreç içerisinde geçmişimizi inkâr etmemeli ve bunun kültürümüzde yaşatılan değerler arasında yerini aldığını kabul edip olaya bu açıdan bakmalıyız.

    Esas tehlike Osmanlıca – Öztürkçe gibi basit ve yapay bir tartışma değil, sürekli kültürümüzü yozlaştıran Batı kültürü ve İngilizcedir! Bazı çevrelerce esas konudan sapılması ve olayın bir çözümsüzlük biçiminde sunulması amacıyla bilinçli olarak bu tartışmanın körüklendiği unutulmamalı ve bu konuda da hassas olunmalıdır. Önce hepimiz ortak düşmanda birleşelim, diğer türlüsü milletimizin değil tek dişi kalmış canavarların işine yarayacaktır…

    Kaynak: Yeniden Vatan ve Hürriyet Dergisi, 2. sayı
     

Sayfayı Paylaş