1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türkiye'de Anayasal süreç

Konusu 'Hukuk Köşesi' forumundadır ve Suskun tarafından 6 Aralık 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    Türkiye'de Anayasal süreç

    Türkiye'de anayasal süreç, 1808 tarihinde ilan edilen Sened-i İttifak ile başlayıp günümüze kadar devam etmektedir.

    II. Mahmut döneminde, Alemdar Mustafa Paşa tarafından hazırlanan Sened-i İttifak, merkezî otoriteyi taşrada hâkim kılmak için Rumeli ve Anadolu âyanları ile Osmanlı Devleti arasında 29 Eylül 1808'de imzalandı.


    Osmanlı'da Sened-i İttifak ile Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarı sınırlandırıldığından, bu belge Türk tarihinde ilk "anayasal belge" kabul edilmektedir. Abdülmecit döneminde 3 Kasım 1839 tarihinde Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ilan edildi. Bu ferman ile padişah, fermanda ilân edilen ilkelere ve konulacak kanunlara uyacağına yemin etti. Tanzimat Fermanı'nın tamamlayıcısı ve pekiştiricisi olan Islahat Fermanı, Abdülmecit tarafından 1856 yılında "ferman" olarak ilan edildi. Tanzimat döneminde yetişen ve Genç Osmanlılar olarak bilinen aydın ve yazarlar, Avrupa'dan etkilenerek meşrutiyet yönetimini savunmaya başladılar ve meşrutiyeti ilan ettirmek için Abdülaziz'i tahttan indirerek, yerine II. Abdülhamit'i getirdiler. 23 Aralık 1876'da Mithat Paşa'nın hazırladığı Kanun-i Esasi ilan edilerek meşrutiyete geçildi.Kanun-i Esasî, şekli kritere göre bir anayasa olarak kabul edilmektedir. Türk tarihinin ilk anayasası olan ve 12 bölüm ile 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasî'nin 113. maddesi gereğince, padişah olağanüstü durumlarda anayasayı askıya alabilirdi. II. Abdülhamit, 1877 yılında Rus savaşlarını (93 Harbi) neden göstererek anayasayı askıya aldı. 1908 yılındaki askeri ayaklanma sonucu II. Abdülhamit, 1876 Anayasası'nı tekrar yürürlüğe koydu ve böylece II. Meşrutiyet dönemi başladı. 1909 yılında 31 Mart Vakası'nın meydana gelmesinden sonra tahttan indirilen II. Abdülhamit'ten sonra 1909 yılında anayasada önemli değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerle 1876 Anayasası, meşruti bir parlamenter monarşi anayasası haline geldi.
    Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinden sonra 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesiyle, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 18 Mart 1920 son kez toplandı ve çalışmalarına ara verdi. Damat Ferit Paşa 11 Nisan 1920'de Meclis-i Mebusan'ı feshettirdikten sonra, 23 Nisan 1920'de ilk Büyük Millet Meclisi, Ankara'da toplandı. Meclis, 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilât-ı Esasîye Kanunu kabul etti. Türkiye Cumhuriyeti'nin tek yumuşak anayasası olan Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nda yapılan değişikliklerle devletin rejimi, dini, dili, başkenti, başkanı gibi unsurlar belirlendi. 1876 Kanun-i Esasîsi resmen ilga edilmeyişi, 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nun da yeni bir devletin ihtiyaçlarını karşılayacak derecede ayrıntılı olmayışından dolayı, ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, yeni bir anayasa yapma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Yeni Teşkilât-ı Esasîye Kanunu (1924 Anayasası), 20 Nisan 1924 günü kabul edildi. 1924 Anayasası, güçler birliği (yasama, yürütme, yargı) bakımından 1921 Anayasası'na göre daha esnek ve parlamenter rejime yönelik atılmış önemli bir adımdır. 1924 Anayasası, 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı.

    27 Mayıs 1960 tarihinde, Millî Birlik Komitesi adında bir grup subay yönetime el koydu. Yeni bir anayasa yapılması için Kurucu Meclis kurularak, yeni anayasa bu meclise hazırlatıldı. 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoylaması yapıldı ve oylama sonucunda % 61.5 ile 1961 Anayasası kabul edildi. Türkiye'de 1960'ların sonlarına doğru siyasal şiddet olaylarının artması ve bunların engellenememesi sonucu 12 Mart 1971 tarihinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, dönemin başbakanı Demirel'i istifaya zorladılar. Demirel'in istifa etmesiyle ordu desteğinde bir “partiler üstü” hükûmet kuruldu ve anayasada değişiklik yapıldı. 12 Mart muhtırasının beklenen sonuçları vermemesinden dolayı 12 Eylül 1980 yılında ordu yönetime el koydu. 29 Haziran 1981'de çıkarılan kanunla bir anayasa yapmak için "Kurucu Meclis" oluşturuldu. Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi'nden oluşan bu meclis, hazırladığı anayasayı 7 Kasım 1982 yılında halkoyuna sundu. % 91.37 ile anayasa kabul edildi ve yayımlandı.

    Sened-i İttifak
    Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim tahta tekrar çıkarmak istediği sırada III. Selim'in öldürülmesi sonucu tahta II. Mahmut'u çıkardı, ardından kendisi sadrazam oldu. Otoritesini taşrada kaybeden Osmanlı Devleti, merkezi otoriteyi tanımayan Rumeli ve Anadolu âyanlarıyla antlaşma yoluna giderek otoritesini taşrada tekrar güçlendirmek amacıyla 29 Eylül 1808 tarihinde Kağıthane'de Osmanlı ve ayanlar arasında “meşveret-i amme” denilen büyük bir toplantı yapıldı. 7 Ekim 1808 tarihinde her iki taraf arasında “Sened-i İttifak” adı verilen bir belge imzalandı. İmzalanan belge, padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu belge, bir giriş, yedi şart ve bir zeyl (ek) kısmından oluşmaktadır.
    Giriş kısmında: Osmanlı devlet düzeninin bozulduğu, devlet otoritesinin sarsıldığı ve bu durumun taraflarca gözlemlenmesi üzerine, devletin kuvvetlenmesi (Devlet-i Aliyenin kuvvet-i kamilesi esbâbını istihsal) maksadıyla toplantılar yapıldığı ve sonunda bu ittifakın akdolunduğu bildirilmektedir.

    [​IMG]
    Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarını sınırlandıran Sened-i İttifak'ı hazırlayan Alemdar Mustafa Paşa.
    Yedi şart kısmında senedi imzalayanlar: padişahın devletin temeli olduğunu tanıyacaklarını; toplanan askerlerin, devlet askeri olarak tahrir olunması; hazinenin muhafazasına ve devlet gelirlerinin korunmasına riayet edeceklerini; sadrazamdan gelen her emri padişahtan gelen bir emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini; başkentte fitne ve fesad hadis olursa çağrılmadan başkente gelip ve ayaklananları bastıracaklarını; hanedanların idareleri altında bulunan kazalarda fukara ve reayanın vergilendirilmesinde adil davranacaklarını kabul ettikleri yazılmaktadır.
    Zeyl kısmında ise senedin devamlı olarak uygulanabilmesi için bundan sonra sadrazam ve şeyhülislâm olacakların makamlarına geçer geçmez bu senedi imzalamaları öngörülmektedir.
    Sened-i İttifak'ın önemi, Osmanlı padişahının ilk kez yetkilerini resmi bir belge ile kısıtlamış olması ve hükümdar ile ayanlar arasında yazılı bir anayasa denilebilecek anlaşma niteliğinde görülmesinden gelmektedir. Hukuk devleti anlayışına doğru atılan ilk adım olarak da kabul edilen bu belge, anayasal nitelikte olup şeklî olarak bir anayasa olmayışından dolayı "anayasal nitelikte olan bir belge" olarak kabul edilmektedir. 1215 tarihinde İngiltere'de imzalanan Magna Carta'ya benzetilen Sened-i İttifak, içerik olarak bu antlaşmaya benzemekte fakat hazırlanış ortamı açısından farklılıklar göstermektedir. Magna Carta antlaşması, baronların bir dayatması sonucu oluşurken Sened-i İttifak'ın taraflarından olan âyanların böyle bir dayatması, isteği yoktur.


    Tanzimat Fermanı
    II.Mahmut'tan sonra tahta geçen sultan Abdülmecit, 3 Kasım 1839 tarihinde Mustafa Reşit Paşa'ya hazırlattığı, batılı hukuk kurallarına geçişin ilk aşaması olan Tanzimat Fermanı'nı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) Gülhane Parkı'nda ilan ettirdi. Fermanın ilan edildiği sırada padişah, nazırlar, devletin asker ve sivil üst yöneticileri, Rum ve Ermeni patrikleri, Yahudî hahamı, esnaf teşkilâtı temsilcileri ve elçileri dinleyici olarak bulunmuşlardır. Ferman, bazı zümrelerin baskı ya da halk ayaklanması sonucu ilan edilmemiştir. Fransız İhtilali ile Avrupa'ya yayılan inkılap hareketlerinin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk tepkisini temsil eden Tanzimat Fermanı, hukuki açıdan ceza hukuku, idare hukuku ve ticaret hukuku gibi çeşitli hukuk dallarında küçümsenmeyecek gelişmelere öncülük etmiştir.
    Fermanda devletin iyi bir şekilde idare edilmesi için yeni kanunların (kavanin-i cedide) çıkarılması gerektiği belirtilmektedir. Şart şart ya da madde madde bir içeriğe sahip olmayan bu ferman, Osmanlı halkına birçok temel hak ve özgürlük getirmesinin yanı sıra devlet iktidarının kullanılmasına ve sınırlandırılmasına ilişkin birçok ilkeyi de içinde barındırmıştır. Bu ilkeler şöyle özetlenebilir:
    Malî güce göre vergi ilkesi:
    İltizam usulü eleştirilmiştir ve herkesin mal'i gücüne göre vergi vereceği belirtilmiştir.
    Devlet harcamalarının kanunîliği ilkesi:
    Asker almada adalet:
    Vatanın korunması için asker vermenin halkın görevi olduğunu belirten bu ilke, önceki sistemi kiminden gerektiğinden fazla asker alındığı, kiminden ise alınmadığı için eleştirmiştir.
    Ceza yargılamasına ilişkin güvenceler: Bu ilkeyle halka “yargılanma hakkı” veya “yargılanmadan kimseye ceza verilemez” anlayışı benimsenmiştir. Suç işleyenlerin davaları kanunlarda belirtildiği gibi yapılacağı açıklanmış ve bir mahkeme kararı olmadıkça da hiç kimse hakkında idam cezasının uygulanamayacağını ilân edilmiştir. Padişah, örfi cezalar verme yetkisini, mahkemelere devretmiştir.
    Can güvenliği (Emniyet-i Can): Fermanda belirtilen kişilere yönelik yargılanma usulleri, can güvenliği ile ilgilidir.
    Irz ve namus dokunulmazlığı (Mahfuziyet-i Irz ve Namus): Herkesin şeref ve haysiyetinin korunacağı belirtilmiştir.
    Mülkiyet hakkı (Mahfuziyet-i Mal): Tanzimat Fermanı, bu ilke ile herkese, mal dokunulmazlığı tanımıştır. Herkes mülkiyet hakkına sahip olacak, bu hak devlet tarafından korunacaktır.
    Müsadere yasağı: Bir kimsenin suç işlemesi halinde, malından mirasçılarını alıkoyan müsadere sistemi, bu ilkeyle tamamen kaldırılmıştır ve kişi, malını, miras bırakabilecektir.
    Eşitlik ilkesi: Fermanda belirtilen tüm haklardan din ayrımı yapılmaksızın bütün halkın yararlanacağı, bu ilkeyle belirtilmiştir.
    Kanunların Hazırlanması: Meclis-i Ahkâm-ı Adliye: Kanunlar, bir kurul (Meclis-i Ahkâm-ı Adliye) tarafından oluşturulacak ve padişah tarafından onaylanıp yürürlüğe konulacaktır. Kanunların önce kurulda görüşülmesi, tartışılması ve ardından oluşturulması parlâmentolu rejime yönelişin bir habercisidir.
    Kanunun Üstünlüğü İlkesi: Fermanda belirtildiği gibi hazırlanan kanunlar, hem padişahı, hem ulemayı, hem de vüzerayı bağlayacaktır.
    Tanzimat Fermanı, getirdiği yenilik hareketleriyle Batı'nın anayasal gelişmelerini izleyebilen küçük bir aydınlar zümresi içinde bir anayasalcılık akımının doğmasını hızlandırmıştır. Genç Osmanlılar denen bu grup, ilerleyen dönemlerde meşrutiyetin ve ilk Türk anayasası olan Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesinde etken rol oynadılar.


    Islahat Fermanı
    Islahat Fermanı, Kırım Harbi'nin son yıllarında 28 Şubat 1856'da Bâb-ı Alî'de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildi ve Paris Antlaşması'nı hazırlayan devletlere bildirildi. Kırım Harbi'nde Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin tarafında olan İngiltere, Fransa ve Avusturya, bu desteğin bedeli ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa devletleri ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa devletleri bir takım şartlardan oluşan Islahat Fermanı'nın maddeleri, Ali Paşa ile İstanbul'daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırıldı ve sultan Abdülmecit tarafından onaylandı. Hukukî anlamda Islahat Fermanı, misak değil bir fermandır ve anayasal belge özelliği taşımaktadır. Fermanın amacı, Osmanlı tebaası arasında eşitlik sağlamaktır. Fermanın uygulanma sorumluluğu sadrazam Mehmet Emin Paşa doğrudan sorumlu tutulmuştur. Fermanın ilk üç maddesi Mehmet Emin Paşa'ya hitap ve genel bir giriş şeklinde olup toplam 35 maddeden oluşmaktadır. Fermanın hükümleri, özetle şöyledir (ilk üç madde hariç):

    Fermanın imzalandığı Bâb-ı Alî.
    Osmanlı devleti, Tanzimat Fermanı ile kabul ettiği esasları tekrar kabul etmiştir ve fermanın varlığı ile geçerliliği teyit edilmiştir.
    Bütün dinlere verilen ayrıcalıklar bir kez daha vurgulanarak resmî hale getirilmiştir.
    Hıristiyan rahiplerinin menkul ve gayrimenkul mallarına müdahalede bulunulmayacaktır.

    Gayrimüslimlere, sultanın izni ile oluşturulacak komisyonlarla kendilerine verilen hakları tartışma ve zamana uygun düzenlemeleri önerme konusunda, cemaatlere serbestlik verildiğini resmîyet kazanmıştır.
    Din adamlarına verilen yetkiler, çağa uygun bir şekilde değiştirilecektir. Atanma süresi ve yemin şeklinin esasları belirtilmiştir.
    Ruhban sınıfının gelirleri belli bir esasa bağlanmıştır. Kiliseye ödenen vergileri kaldırılmış, alacakları ücretlerin rütbe esasına uygun olarak devlet tarafından verileceği karara bağlanmıştır. Böylece ruhban sınıfı maaş almaya başlamış ve devlet memuru sınıfına girmiştir.
    Gayrimüslimlerin ibadet yerlerinin, okul, hastane ve mezarlıklarının tamirlerine engel olunmayacak; yenilerinin yapılmasına izin verileceği belirtilmiştir.
    Tek mezhebe bağlı dini ayinlerin yapılmasını engelleyen yasaklar kaldırılmıştır. Böylece ibadet özgürlüğü sağlanmıştır.
    Osmanlı tebaasını dini ne olursa olsun birbiri ile eşit olacağının, tebaadan kimsenin diğerini aşağı göremeyeceğinin ifadesiyle herkesin kanun önünde eşit sayılacağı kesin olarak belirtilmiştir. ("...mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sünuf-ı tebaa-i saltanat-ı seniyyemden bir sınıfın âher sınıftan aşağı tutulmaması...")
    Bütün Osmanlı tebaasına devlet kurumlarında memur olma hakkı tanınmıştır. Ancak belli kurumsal kurallara uygunluğu konusunda, kurumların kendi kurallarını yürütmeleri öngörülmüştür. Bunun sonucunda memur olabilmek için müslüman olma şartı ortadan kaldırılmıştır. ("tebea-i Devlet-i aliyyemim cümlesi herhangi bir milletten olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabul olunacakları...”)
    Bütün Osmanlı tebaasının devletin sivil ve askerî okullarına, ilgili okulun kuralına uygun olmak koşuluyla, hiçbir ayrım yapılmaksızın alınmaları kararını alınmıştır. Aynı şekilde her cemaate kendi bilim, sanat ve sanaayi okullarını Maarif Nezareti'nin denetiminde olarak açma hakkı tanınmıştır. (“... saltanat-ı seniyyem tebaasında bulunanların... cümlesi bilâfark ve temyiz Devlet-i aliyyemin mekatib-i askeriyye ve mülkiyyesine kabul olunması...”) Gayrimüslim çocuklarının askeri okullara kabulü sağlanmıştır. Ancak bu, geçici bir durum olarak kalmış, 93 Harbi'nde Bulgarların saf değiştirmeleri sonrasında bir süreliğine gayrimüslim çocuklarının askerî okullara alınması uygulamasına son verilmiştir.
    Ticaret ve ceza davalarında eğer taraflardan biri Müslüman ve biri gayrimüslim veya bir yan gayrimüslim tebaa, diğer yan yabancı ise, yargılama karma mahkemelerce ve alenî olarak yapılacaktır. Bu durum, hukukî alanda Nizâmiye-şer'iye gibi birbirinden farklı iki mahkemenin ortaya çıkışını kesinleştirmiştir. Ancak, iki gayrimüslimin arasındaki davaya ise taraflar isterlerse kendi patrikhaneleri bakabilecekti. Mahkemelerde şahitlik hususunda Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında eşitlik esası kabul ediliyordu.
    Miras ve buna benzer davalar, istenildiği takdirde kişinin mensup olduğu din ve millete ait meclislere gidilmesine izin verilmiştir.
    Cezaevleri ve diğer adli kurumlarda, bedenî cezaların devlet tarafından yapılacak düzenlemelerle karar altına alınarak keyfî uygulamaların önüne geçilmesi, işkencenin kesin bir şekilde yasaklanması, bu konularda koyulacak kurallara uymayanların cezalandırılmasına karar verilmiştir. ("...mücazat-ı cismaniye ve eziyet ve işkence müşabih kaffe-i muamele dahi kamilen lağv ve iptal kılınması ve bunun hilafına vukubulacak harekat şediden men ve zecrolunacağından maada bunun icrasını emreden memurin ile bilfiil icra eyleyen kesanın dahi ceza kanunnamesi iktizasınca tekdir ve tedip olunması...")
    Kolluk kuvvetlerinin, vatandaşların can ve mal güvenliğini istenilen düzeye getirmek için kararlar alınmıştır.
    Yabancılara, Osmanlı toprakları üzerinde mülk edinme hakkı verilmiştir. Bu karar, Arazi Kanunname-i Hümayunu ve Vilâyet Nizâmnamesi gibi önemli düzenlemelerin hukukî altyapısını oluşturmuştur.
    Ferman, içerdiği hükümler ile müslüman ve gayrimüslim halk arasında hukukî olarak bir çok alanda eşitlik sağlamıştır. İbadethane, kendi okulunu açma, ekonomik yükümlülükler, mal-mülk dokunulmazlığı, memur olma ile ilgili uygulamalar bu eşitliği göstermektedir. Ferman,içeriği itibariyle Tanzimat Fermanı ile birlikte Kanun-î Esasi'ye önemli bir dayanak sağlamış ve Tanzimat Fermanı'nı Kanun-î Esasi'ye bağlamıştır.


    Kanûn-ı Esâsî
    II. Abdülhamit'in tahta çıktıktan sonra 23 Aralık 1876'da ilan ettiği Kanûn-ı Esâsî, ilk Osmanlı anayasasıdır. II. Abdülhamit'in gözetimi altında Mithat Paşa'nın başkanlığını yaptığı "Cemiyet-i Mahsusa" adındaki bir kurul tarafından hazırlanan anayasanın oluşturulmasında, 1831 tarihli Belçika ile 31 Ocak 1851 tarihli Prusya anayasaları model alındı. Anayasayı hazırlayan kurulda iki asker, 16 sivil bürokrat (üçü Hıristiyan) ve ulemadan 10 kişi yer aldı.[33] Yapılan çalışmalar sonucu hazırlanan tasarı, Heyet-i Vükelâ'dan geçti. 23 Aralık 1876 tarihinde padişahın bir yazısı ile (batt-ı hûmayun) kabul ve ilân edildi.
    119 madde ve 12 bölümden meydana gelenKanûn-ı Esâsî, daha sonra beş kez değişikliğe uğrayarak anayasadan bazı maddeler çıkarılmış ve değiştirilmiş, anayasaya yeni maddeler eklenmiştir.[35] Anayasa, devletin yapısını, organlarını ve bunlar arasındaki ilişkiyi; vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini belirtilmesiyle Osmanlı Devleti'nin hukuksal durumu belgelenmiş oldu.

    Hazırlanışı
    Batılı devletler, Osmanlı Devleti'nden Sırbistan ve Karadağ Prenslikleri'nin savaş öncesi imtiyazlarına kavuşması, Bosna ve Hersek'e özerklik verilmesini, Bulgaristan'da ıslahat yapılmasını istiyorlardı. Bu konuda hazırladıkları teklifi, Osmanlı Devleti'ne sunmuşlardı. Bu teklifi görüşmek üzere 200 kişilik bir meclis toplandı. Mecliste, Osmanlı Devleti'nin yalnız bir bölgesi için değil, ülkenin tüm insanlarına yönelik ıslahatların yapılması uygun görüldü. Bu dönemde tartışılan en köklü ıslahat anayasanın hazırlanması ve ilanıydı. Böylece oluşturulacak bir anayasa, Osmanlı tebaasının haklarını, özgürlüklerini güvence altına alacak, bireyler arasında birleşmeyi sağlayacak, adaleti egemen kılacak, toplumun refahı ve ilerlemesi hakkında açılımlar gerçekleştirecekti. Toplumun tüm kesimini ilgilendiren böyle bir belgenin hazırlanması için anayasaya karşı olan ulemanın ikna edilmesi gerekirdi ve Seyfeddin Efendi, bu kesimi ikna ederek anayasanın gerekliliğini gösterdi. Bu toplantıda alınan kararların padişaha iletilmesiyle bir anayasa hazırlanmak üzere genel meclisin toplanmasını öngören İrade-i Seiyye padişah tarafından yayınlandı. Bunun üzerine hükümet çalışmalarını yoğunlaştırarak aldığı kararları 8 Ekim 1876'da sadrazam imzasıyla padişaha sundu ve hükümet, bu kararlar içinde anayasayı oluşturacak komisyon için yirmi kişiyi padişaha önerdi. Padişah, hükümetin saptadığı, bu isimleri onayladı ve komisyonun başkanlığına Mithat Paşa'yı getirdi.Komisyonda bulunan üyelerin sayısı zamanla arttı.
    Komisyon, çalışmaları sırasında çeşitli alt gruplara ayrıldı: yönetime ait düzenlemeler Cevdet Paşa'nın başkanı olduğu grup; basın yasası Server Paşa'nın başkanı olduğu grup; Kanun-i Esasi ve seçim yasası Ziya Bey'in başkanı olduğu grup tarafından üstlenildi.[40] Komisyonun ağırlık görevi anayasayı oluşturmaktı ve İsmail Hami Danişmed'in belirttiğine göre komisyonda yirmiye yakın anayasa tasarısı hazırlandı. Komisyonda, uzun süre anayasayla ilgilenen Mithat Paşa'nın, Süleyman Paşa'nın ve Said Paşa'nın hazırladıkları anayasa tasarıları kabul edilmedi. Komisyondaki çalışmalar sonucunda 130 maddelik bir tasarı İsmail Hami Danişmed'in sı hazırlandı ve bu tasarı, sadrazama sunuldu. Heyet-i Vükela'da incelenen tasarı padişaha sunuldu. Padişah ise çeşitli kişilerden oluşan komisyonlar kurarak, bu tasarının incelenmesini istedi. Tasarıyı inceleyen bürokratlar, bu konudaki düşüncelerini rapor halinde padişaha sundular.

    İlanı ve içeriği
    Damat Mahmut Paşa, 113. maddenin anayasa tasarısına konulmasını önerdi[44] ve padişah da bu maddenin anayasaya konulmasında ısrar etmesiyle madde anayasa tasarısına kondu. 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi, padişah tarafından imzalandı ve anayasanın ilanı Bab-ı Âli'de yapıldı. Mahmut Celalettin Paşa, Hatt-ı okuduktan sonra önceden bastırılan anayasa metni ve Hatt-ı Hümayûn halka dağıtıldı.
    23 Aralık 1876'da bir törenle ilan edilen Kanun-i Esasi, "Memâlik-i Devlet-i Osmaniye (1-7), Tebaa-i Devlet-i Osmaniye'nin Hukuk-ı Umumiyesi (8-26), Vükelâ-yı Devlet (27-38), Memurin (39-41), Meclis-i Umumî (42-59), Heyet-i Âyân (60-64), Heyet-i Mebusan (65-80), Mehakim (81-91), Divan-ı Âli (91-107), Vilayât (108-112), Mevad-dı Şetta (113-119) bölümleri olmak üzere toplam 11 bölüm ve 119 maddeden oluşuyordu.


    [​IMG]
    Meclis-i Mebusan'ın açılışı, 1876




    I. Meşrutiyet
    Parlamentonun oluşturulmasına karar verilmiş olmasına rağmen, henüz bir seçim yasası yoktu ve geçici bir yasa olan "Talimat-ı Mukavvate" komisyon tarafından hazırlandı. Bu yasaya göre, parlamento üyeleri, halk tarafından seçilecek olan Meclis-i Mebusan ile üyeleri devlet memurları arasından seçilecek olan Meclis-i Ayan olmak üzere iki meclisten oluşacaktı.
    14 Şubat 1878'de hükümet, Kanun-i Esasi'nin Meclis-i Umumi'nin zamanından önce açılıp kapatılması, çalışma süresinin uzatılması konusunda padişaha yetki verdiğini belirterek Meclis-i Umumi'nin geçici olarak kapatılmasını padişaha önerdi. Padişah da bu öneriye uygun olarak bir İrade-i Seniyye imzalayarak Meclis-i Mebusan'a gönderdi. İrade-i Seniyye'de "bu günkü günde ahval-ı umumiyemizin kesbeleylediği şekil ve suret her devleti meşrutada mer'iyy-ül cereyan olan usul ve teamül ile dahi karîn-ı Vusuk olduğu üzere Meclis-i Umumi'nin tamamî-i cereyanı vezaifine müsaid olmadığından" söz eden padişah, o günden itibaren geçerli olarak Meclis-i Umumi'yi kapattığını bildirmiştir. Kanun-i Esasi ile verilen tüm haklar askıya alınarak mutlak yönetim 1908 yılına kadar ülkede egemen oldu.
    Kanûn-ı Esâsî'de Osmanlı Devleti'nin monarşi (md. 3) ve üniter (md. 1) bir yapıya sahip olduğu, dininin İslam (md. 11), resmî dilinin Türkçe (md. 18) ve devletin başkentinin (payitaht) İstanbul (md. 2) olduğu belirtilti. Anayasada, 8 ila 26. maddelerinde "Tebaa-i Devlet-i Osmaniye'nin Hukuku Umumîyesi" başlığı altında Osmanlı tebaasının temel hak ve özgürlüklerini düzenlendi.[8] "Vatandaşlık Hakkı, Kişi Hürriyeti, Kişi Güvenliği, İbadet Hürriyeti, Basın Hürriyeti, Şirket Kurma Hürriyeti, Dilekçe Hakkı, Öğretim Hürriyeti, Eşitlik İlkesi, Devlet Memurluğuna Girme Hakkı, Malî Güce Göre Vergi İlkesi, Konut Dokunulmazlığı, Kanunî Hâkim Güvencesi, Müsadere, Angarya Yasağı , Vergilerin Kanunîliği İlkesi, İşkence Yasağı, Seçme ve seçilme hakkı" bu temel hak ve özgürlükler içinde yer aldı.

    II. Meşrutiyet
    Meclis-i Mebusan'ın kapatılması, hakların kaldırılması, basına sansür uygulanması vb gibi uygulamaların olduğu dönemi, tekrar meşruti yönetime döndürmek için İbrahim Temo, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşit ve Hüseyinzade Ali adlı beş tıp öğrencisi bir araya gelerek "İttihad-ı Osmani" adlı bir gizli cemiyet kurdular ve cemiyetin üyeleri zamanla arttı. Ahmet Rıza Bey'in, cemiyetin Paris temsilciliğini üstlenmesinden sonra cemiyetin adını "İttihat ve Terakki" olarak değiştirdi. Cemiyetin amaçları "Programımız" başlığıyla 3 Aralık 1895'te Meşrevet gazetesinde yayınlandı.] Küçük ve gizli bir cemiyetten zamanla büyük bir cemiyete dönüşen İttihat ve Terakki, 20-21 Temmuz gecesi, yaptıkları bir toplantıda genel isyan kararı alarak 24 Temmuz'da meşrutiyeti ilan etmeyi kararlaştırdılar. 23 Temmuz 1908'de çeşitli illerin yöneticileri, askerleri, eşrafı ve uleması, meşrutiyetin tekrar ilan edilmesi için hükümete telgraflar çektiler. Meşrutiyeti isteyenlerin gönderdikleri telgraflar sarayda giderek çoğalırken, padişah Vükela Meclisi'ni toplayarak bu konunun görüşülmesini istedi. Vükela Meclisi'nin toplantısı sürerken meşrutiyetin ilan edilmemesi durumunda "rıza-i şehriyarlarına muhalif" olayların meydana geleceğine dair siyasal iktidarı tehdit edici telgraflar da gelmeye başladı. Manastır, Selanik, Kosova yörelerinden gelen telgrafların sayısındaki artış üzerine hükümet “bir dış müdahaleye meydan vermemek” için Mebusan Meclisi'nin toplanmasını uygun buldu. Padişah da Mebusan Meclisi'nin yeniden toplanması için gerekli mabaatının hazırlanmasını Vükela Meclisi'ne emrederek, bu iradenin tüm vilayetlere telgrafla duyurulmasını emretti. Bu emirle meşrutiyet tekrar ilan edildi.
     

Sayfayı Paylaş