1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türkler Barbar mıdır ?İşte En Büyük Cevabı..

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve ...SAKLI CeNNeT__ tarafından 11 Kasım 2012 başlatılmıştır.

  1. ...SAKLI CeNNeT__

    ...SAKLI CeNNeT__ ♥ Pєяναηє Döηєя Aşk ♥

    Katılım:
    6 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    16.250
    Beğenileri:
    81
    Ödül Puanları:
    4.980
    Yer:
    ♥ Bєη Hєp Sєηdєyim ♥
    Banka:
    110 ÇTL





    TÜRKLER BARBAR MIDIR? İŞTE EN BÜYÜK CEVABI
    İhtisas için ABD'ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu, başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor...


    1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden
    mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev
    yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle
    anlatıyor:

    Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'ta Medical Center.........
    Hospital'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum
    takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem
    veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine,
    tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir
    hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.."Kan
    vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı
    zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi
    var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

    -"Siz Türk müsünüz?"

    —Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.

    —Ama ben hâlâ merak
    ediyorum. "Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"

    -"Aldırma öylesine bir şey işte" dedi. Ben yine ısrarla: "Fakat benim için
    bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım..."

    Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı
    halinde

    sordu:

    -"Siz Türk müsünüz?"

    -"Evet Türk'üm..."

    İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:

    "Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de.. Orada savaşmak üzere
    bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya
    Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: 'Barbar Türkler
    Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı
    cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok
    önemlidir.' Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına
    katıldık.

    Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
    Çanakkale'ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler,
    orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
    Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler
    suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi
    gündüze çeviriyordu.

    Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında
    can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe
    şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
    bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey
    neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi
    Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil,
    kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya
    cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz,
    bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz.. Derken böyle bir
    taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
    Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl
    korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler
    olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar,
    yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan
    yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok
    çok azdı. Bu hâldeyken bile
    kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu..Dedim ki
    kendi kendime:

    -'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar...
    Veyahut

    isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine
    ***ürdüler..' Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla
    'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum,
    niye savaşmaya gelmişim?

    Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek
    pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne
    yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest
    bıraktılar.

    Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak
    için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu
    işte.."

    Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

    Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı
    iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de
    Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir
    Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle
    karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli
    insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

    Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer"
    cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: "Peki niçin Ömer ismini vermişler
    sana?"

    -"Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer
    adını vermiş."

    -"Senin adın müslüman adı mı?"

    Ben -"Evet, müslüman adı" deyince yüzüme
    baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri
    dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: "Senin adın güzelmiş. Benim adım
    şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun."

    -"Olsun" dedim.

    -"Peki, doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"

    Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu
    hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için
    gerçekleştirememiş..

    -"Tabii" dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve
    İslâm’ın şartlarını
    anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu..
    Mırıldandı: "Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan
    da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?"

    Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi
    ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta
    yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün
    yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

    -"Beni yalnız bırakma olur mu?" "Ne gibi Ömer
    amca?" "Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O
    sözleri duydukça kalbim ferahlıyor." O günden sonra her gün yanına gittim,
    bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

    Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum,
    hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer, lütfen 217
    numaralı odaya gelin!" Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına
    vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran
    sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca
    Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine
    kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh
    etti...

    Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk
    Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan
    söyleyeyim, ağladım...
     

Sayfayı Paylaş