1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Türkler ve ticaret

Konusu 'Genel Türk Tarihi' forumundadır ve Suskun tarafından 31 Ocak 2011 başlatılmıştır.

  1. Suskun

    Suskun V.I.P V.I.P

    Katılım:
    16 Mart 2009
    Mesajlar:
    23.242
    Beğenileri:
    276
    Ödül Puanları:
    6.230
    Yer:
    Türkiye
    Banka:
    2.052 ÇTL

    [​IMG]
    TÜRKLER VE TİCARET



    Ticaretin gerçek yapısı incelendiğinde, Türklerin özelliklerine yatkın olduğu görülür. Bilindiği gibi Türklerde ticari kazançta esas olan “itibar”dı. Avrupalılarda ise “kâr”dı. Günümüzde marka olmuş bazı Batı firmaları eski Türk anlayışına dönerek “itibar”ı ön plana çıkardılar. Demek ki, Türklerin ticari anlayışları gerçek ticarete uygun. Bunu daha iyi anlamak için, ticaretin kurallarını ve niteliklerini incelemek yeterlidir.

    Ticaretin yazılmamış kuralı “GÜVEN”dir.

    Türklerin iki bin yıllık serüvenini anlatan gezginler, tarihçiler onların en önemli özellikleri olarak, verdikleri sözde durmalarından bahsederler. Türklerde verilen sözden dönülmez. Andını tutmamak en büyük kötülüktür. Rüşvet, iltimas (kayırma) gibi kötülüklerin en üst düzeye çıktığı, normal olaylardan görüldüğü dönemlerde bile, sözünde durmamak en büyük onur kırıcı kötülük olarak değerlendirilir. Sözünde durmayan insanlar; anne-baba, işçi-işveren, rüşvet alan veya almayan memur, yolsuzluk yapan ya da yapmayan siyasetçi, sivil yönetime karışan yahut da karışmayan asker vb. kim olursa olsunlar, verdikleri sözlerini yerine getirmezlerse, diğer özellikleri geri planda kalır. Onursuz, kötü insan olmakla suçlanırlar. Demek ki ticaretin bu “olmazsa olmaz” kuralı Türklerin yapısına uymaktadır.

    Ticaret, sürekli mücadele (savaş) demektir. Yılgınlık, bıkkınlık, moralsizlik gibi durum ve tavırların bir süre sonra sarsmayacağı işadamı zor bulunur. Türklerin diğer bir önemli özellikleri de, yine tarihçilere göre, savaşçılıklarıdır. O halde ticaretin bu özelliği de Türklerin savaşçılıklarıyla bağdaşmaktadır.

    Ticaret insanını kısaca tarif etmek gerekirse, "problem çözen insan demektir" denilebilir. Yine tarihçilerin belirttiğine göre, Türklerin kurdukları imparatorluklar birer halklar karışımı idi. Türkler, yöneticilik yaptıkları en buhranlı bölgelerde bile, halklar arasındaki problemleri çözerek, onları huzur içerisinde yaşatmayı başardılar. Jean Paul Roux başta olmak üzere bazı Batılı tarihçiler bu durumu, "Türklerin insanlığa kazandırdıkları en büyük uygarlıktır." diye bahsederler. Osmanlı Türkleri bunu, güçten düştüğü zamanlarda bile başarmıştır. Günümüzde bile Batılılar Orta-Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki sorunlarda Türkiye’den yardım istemektedir. Demek ki problem çözmek, Türklere yabancı değildir.

    Ticaret insanı, girişken ve gözü pek olmalıdır. Türkler dünyada en geniş alana yayılmış, o bölgelerin halklarıyla anlaşmış ve uzun süre hakim olmuş belki de tek millettir. Bu kadar geniş alanlara yayılmak, Türklerin “gözüpek” olduklarına işarettir. Yeni gittikleri yerlerde halklarla anlaşmaları da, “girişken” olduklarını gösterir.



    TÜRKLERİN TİCARİ TARİHİ

    Tarihçiler tarafından döneminin en uygar insanları olarak nitelenen Uygur Türklerinden kalan eserlerde, bugünkü bono ve poliçe niteliğinde belgelere rastlanıldı. Uygur toplumunda herkes güven içerisinde idi. Aynı kentin içinde Manicilik, Budacılık, Hıristiyanlık, ve Türklerin eski milli dinlerine bağlı insanlar yan yana yaşarlardı. Bu farklılıklar nedeniyle aralarındaki ticareti kayıtlara bağladıkları sanılmaktadır. Halbuki tek dine mensup olan ya da aynı soydan gelen insanların o dönemlerde aralarındaki antlaşmaları yazıya dökmeleri ihtimali daha zayıftır. Tekli bir yapıda sadece, birbirlerine güvenemeyen insanlar anlaşmaları yazıya dökmek isteyebilirler. Dolayısıyla Uygurlarda bono belgelerine rastlanması normaldir. Diğer taraftan Uygurlarda kâğıt kullanımı Çinlilerle eş zamanlıdır. Yani Araplar ve Avrupalılardan önce kâğıt kullnmışlardır.

    Çok uzun olan İpek Yolunu, belli bir bölgeden çıkmamış Çinlilerin değil, Çin’den Avrupa’ya kadar çok geniş bir alana yayılan Türklerin oluşturmuş olması ihtimali, daha akla yakındır. Hattâ, Anadolu’da Bizans yönetimi varken bile, J.P.Roux'nun aktardığına göre (s.60-61) Hazar Türklerinin, Bizanslıların dış ticaretinde etkili oldukları tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki İdil Bulgar Devleti hem tarım hem de ticaretle zenginleşmişti. Rusların meşhur “Doğu yürüyüşleri” bu zenginliğe ulaşmak için başlatıldı. İbni Batuta gibi gezginler daha sonra kurulan Kazan hanlığının halkının tüccarlığını överek anlatırlar. Selçuklular da Anadolu’ya ilk geldiklerinde, camiden daha çok kervansaray yaptılar. Bu kervansaraylar baştan savma yapılar değildi. Taş işçiliği ile yapılmış ve zamanının şaheserleri sayılacak yapılardı.

    J.P. Roux’nun aktardığına göre (s.147), Türklerin Anadolu’ya ilk geldikleri dönemlerde Avrupalıların yazdıkları vakayinamelerde, Anadolu’yu 20 yıl boyunca talan ederek yerle bir ettikleri anlatılır. Bu yazılanlardan yaklaşık 125 yıl sonra, yine aynı milletlerin tarihçilerinin yazdıkları vakayinamelerde ise, Anadolu’dan bayındır ve zengin bir bölge olarak bahsedilmektedir. Halbuki ilk yazılan vakayinamelerden sonra Anadolu, uzun süren Haçlı Seferleriyle oldukça sarsıldı.

    İki ayrı zamandaki anlatımlar değerlendirilince şu sonuçlara ulaşılabilir. Birincisi, Türkler Anadolu’yu anlatıldığı kadar talan etmediler, sadece savaşın gereklerini yerine getirdiler. İkincisi, Türkler iyi bir tüccar ve sanatsever olduklarından dolayı ülkeyi bayındır hale getirdiler. Bunu yaparken, Anadolu Selçuklu Türkleri başka bir yerden ciddi yardım almadılar Çünkü, bahsedilen bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti ile Büyük Selçuklu Devleti’nin arası iyi değildi, aralarındaki bağ zayıftı. Üçüncüsü Türklerin savaş ekonomileri yağma üzerine kurulmamıştı. J.P. Roux’ya göre (s.147), Anadolu’daki üretim, Moğol istilası öncesinde, bütün ihtiyaçları karşılıyordu. Üretim fazlası ise çok iyi işleyen bir dış satım ağı olan İpek Yolu ile elden çıkarılıyordu. Dışarıya satılan işlenmiş ya da işlenmemiş malların toplamına karşılık, dışarıdan alınan mal miktarı neredeyse sıfırdı. Dolayısıyla ülkenin zenginliği arttı.

    Genellikle yanlış algılanan bir konu, Türklerin savaşlarının ve iktisatlarının yağma ekonomisine dayandığı şeklindedir. Elbette, Türklerin savaşlarında da, yağma ekonomisine dayananlar oldu. Ancak, böyle savaşların sonuçları ve egemenlik süreleri kısa olur. Halbuki, Türklerin egemenlikleri genelde uzun sürelidir. Tarihte görülen, yağma ekonomisine dayanan önemli savaşları yönetenler şunlardır: Büyük İskender, Sezar, Cengiz Han, İsveçli Gustavus Adolphus, Napolyon ve kısmen Hitler’dir. Napolyon ve Hitler’in savaşlarında sadece diğer ülkeler yağma edilmemiştir. Ayrıca, kendi ülkelerindeki devrim düşmanı, ya da Yahudi diye nitelen insanların mallarının yağma edilmesi olayı da vardır. 1492 den sonra Avrupalı ülkelerin, ilk sömürgeleri ele geçirdikten sonra yaptıkları savaşların tamamı da, yağma ekonomisi üzerine kuruludur. Keşiflerden sonra Avrupalılar, sadece yer altı ve yer üstü kaynakları yağma etmekle yetinmediler, insanların dünya görüşleri, maneviyatları, hatta bedenleri, hepsi yağmalandı.

    Avrupa mucizesinin gerçekleştiği 1492 yılından 258 yıl sonra, İngiltere’de sanayi devrimi oldu. Bu dönemdeki Dünya İmalat Verimi içerisindeki nispi paylara bakılırsa Türklerin üreticiliği daha iyi anlaşılır. Paul Kennedy (s.175) tarafından rakamların verildiği 1750 yılı, Avrupa’da zenginliğin oluştuğu Türklerde ise gerilemenin hızlandığı dönemdir. Dünya imalat veriminin paylaşımını gösteren rakamlar şöyle; İngiltere %1.9, Rusya %5.0, ABD %0.1, Çin ve Japonya hariç Üçüncü Dünya ülkeleri %36.3 . Sömürgeleriyle birlikte bir bütün olarak Avrupa %23.2 idi. Bu dönemde Ruslar, batıda Pasifik Okyanusuna ve güneyde Kazakistan’a ulaşmışlardı. Üçüncü Dünya denilen bölgede ise çoğunlukla Türkler vardı. Batıda Osmanlı İmparatorluğu, İran’da Safevi Devleti, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’ın kuzeyinde ise Babür İmparatorluğu hüküm sürüyordu. Dolayısıyla %36.3 içerisinde Türklerin aslında ciddi anlamda üretim payları vardı. İngiltere’nin payının yalnızca %l,9 olduğuna dikkat edilirse, Türklerin yönettikleri bölgelerin üretimlerinin çağdaşlarına göre yüksekliği daha iyi anlaşılır.

    Weber’ci bakışla Türk tarihini inceleyen yerli ve yabancı bazı düşünürler; Türklerin ticarette, sanayide geri kalmalarını, bu yönde eğilimleri olmamasına bağlamışlardır. Zihniyetlerinin ve zihni melekelerinin ticarete uygun olmadığını ileri sürmüşlerdir.

    Gerek ticaretin önemli kurallarının Türklerin özellikleriyle bağdaşması, gerekse tarihçilerin belirttiği yukarıdaki bilgiler, böyle bir iddianın ileri sürülemeyeceğini göstermektedir.


    TÜRKLERİN TİCARİ ANLAYIŞINDAKİ DEĞİŞMELERİN NEDENLERİ

    Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu şartlarla karşılştırılınca, çok ciddi bir başarı gerçekleştirdiler. Bu başarıda Türk işadamlarının payı büyüktür. Buna rağmen, Türklerin günümüzdeki ticaret anlayışlarından, hem kendileri, hem de yabancılar şikayet etmektedirler. Acaba ne oldu da, Orta Asya’da, Karadeniz’in kuzeyinde ve Anadolu Selçukluları'nda iyi tüccar oldukları gözlenen Türkler, bu duruma düştüler?

    Sorunun cevabı için değişimin başladığı günleri incelemek gerekir. Osmanlılar "gâvur"un üzerine sefer yaparken, Anadolu’daki bütün Türk beyliklerinden yardım alıyorlardı. O günlerdeki "alperenler", "babalar", "abdallar", "gaziler" bu savaşlara destek veriyorlardı. Osmanlıdan önce Anadolu Selçukluları da, Bizans üzerine yürüdükçe güçlenip ilerlemişlerdi. Osmanlıların düşman üzerine giderken uyguladıkları bu politika, Türk Birliğini sağlamakta işe yaramıyordu. Herhangi bir Beyliğe mensup askerler, başka bir Türk Beyliğinin üzerine gitmek istemiyorlardı.

    Bu nedenle Osmanlılar, yeniçeri ordusunu kurdular. Küçük yaşta ailelerinden alınan çocuklar, gelecekleri tamamen Sultana bağlı ve aynı zamanda iyi bir asker olarak yetiştiriliyorlardı. Hıristiyan aileler çocuklarının bu ocaklarda yetiştirilmeleri için birbirleriyle yarışıyorlardı. Böyle bir uygulama daha önce hiçbir Türk Devletinde görülmemişti. Başlangıçta yeniçerilerin sayıları az olduğundan, Türk Beyliklerine karşı ayrıca Sırp vb. askerler de kullanıldı. Timur ile yapılan Ankara Savaşında Sırplar, kahramanca savaştılar. Buna karşılık bazı Türk Beylerinin askerleri, beylerini Timur tarafında görünce o yana geçtiler. Burada bazı tarihçiler Yıldırım Bayezid’in Sırp Prensi Olivera ile birlikte yaşaması sonucu Sırplarla müttefik olduğunu, diğer taraftan Sırpların ise Timur’un sertliğinden dolayı Onun kazanmasından korktuklarını söylerler. Ama sebep ne olursa olsun Sırpların Ankara Savaşındaki tavırları, müttefik olarak taktire şayan bir olaydır.

    Osmanlılar, Bizans’ın başkenti İstanbul’u (o zamanki adı ile Konstantinopolis) fethedince, Osmanoğlu sülalesini korumak gerektiğine karar verdiler. Çünkü, Bizans İmparatorluğu'nda yönetici sülalelerin, diğerleri tarafından devrildiğini fark ettiler. Önlem olarak yeniçeri ordusunu kurmalarını yeterli görmediler. Yeni tedbirler aldılar. Önce başa ilk geçen veliahta, Sultan olunca kardeşlerini öldürme hakkı resmen verildi. Sonra, güçlü sülaleler ve beyler ezilmeye başlandı. Bu uygulamalarla belki de parçalanmayı önlemek istediler.

    Halbuki, Büyük Hun İmparatorluğu’nda başlanan ve bazı Türk Devletlerinde de görülen bir uygulama vardı. İbrahim Kafesoğlu’na göre (s.52) Hunlarda, o günün başbakanlık makamına ya Hakanın üyesi olduğu aile, ya da evlilik yoluyla akraba olunan Hu-yen ailesi üyeleri getirilirlerdi. Hunlarda hakanın mensup olduğu boyun dışında dört ana boy daha vardı. Ancak Osmanoğlu, böyle bir yola gitmedi. Gitmiş olsaydı, belki de kendi ailesi zayıfladığında diğer güçlü aile durumu düzelterek, devleti daha ileriye götürebilirdi. Fakat tarih, böyle soyut düşünceler üzerine kurulamaz. Bu nedenle fikir yürütmek zor.

    Osmanoğlu, köksüz insanları üst görevlere getirip beyleri ezmekle kalmadı. Ülkede Türklerden yeni bir rakip çıkmasını önlemek için, yeni zenginleşenleri de büyümeden ezmeye devam etti. Normal çalışarak, ya da aldığı rüşvetlerle de olsa zenginleşen insanlar, kazançlarını altına çevirip, onları da saklamak zorunda kaldı. Zaten toprak genel anlamda devlet adına padişahındı. Büyük arazilerin sadece işletme hakları veriliyordu. Çocuklara miras kalan da, bu kullanım hakkıydı. Gerek devletin işine gelmediğinde, gerekse üç yıl üst üste ekilmediğinde toprak geri alınabiliyordu. Toprakla ilgili bu düşünce eski Türk anlayışına benziyordu. Orta Asya’da Türklerde, toprak alınıp satılmazdı. Ortak kullanılırdı. (Kızılderililerde de aynı düşünce yapısı vardır.)

    Diğer taraftan sonradan Müslüman olan köksüz insanlar Hilafetin de İstanbul’a gelmesinin etkisinden yararlanarak ticareti hor göstermeye başladılar. Ölçü ve tartıda hata yapılarak harama bulaşılabileceği, çok mal sahibi olmanın insanı yoldan çıkaracağı sürekli olarak işlendi. Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife’nin çok zengin olduğu unutuldu. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ticaret le iştigal ettiğine ve “Rızkınızın onda dokuzunu ticarette arayınız” hadisine dikkat edilmedi. Sonunda büyük çaplı ticaret hor görülmeye başlandı.

    Bütün bu uygulamalar sonucu, Türk kökenli halk içinde yatırım yapacak önder kalmadı. Önderler olmadan ne siyasette, ne orduda, ne de ticarette başarılı olmak çok zordur. Nitekim, 13.cü asırda Germiyanoğlu’nun yaptığı kök boya çinileri, bugün Türkiye Türkleri yapmakta zorlanıyorlar. Osmanlı’da elbette ticaret devam etti. Ama ticaretin büyük çaplı olanını, imparatorluktaki diğer halklar yaptı. Onlar da Osmanlı yönetimini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiler. İhracata gümrük vergisi konulurken ithalata vergi uygulamadılar. Bütün bu olaylar silsilesi sonucunda Türkler ticareti neredeyse unuttular. Ticarete yatkınlıkları, dolayısıyla alışkanlıkları geriledi.

    ANADOLU HALKININ YAKIN GEÇMİŞİNDEKİ TİCARİ ANLAYIŞ

    Prof. Djevad’a göre (s.55), Osmanlı İmparatorluğu'nda çeşitli konularda araştırmalar yapan Körte, "Les Armeniens en Anatolie" adlı eserinde bakınız neler aktarıyor: "Anadolu’da sizi aldatan birine mi rastladınız, biliniz ki bu muhakkak Ermenidir.", "Eskişehirli büyük bir patiska imalatçısı bana tecrübelerinin kendisine şunu öğrettiğini söyledi: Bir Türk'le mi iş yapacağım, sözleşme yapmaya gerek görmem, sözü yeterlidir. Ama, bir Rum ya da başka bir Hıristiyan’la iş yapacaksam, yazılı bir sözleşme yaparım. Bu şarttır. Ermenilere gelince, onlarla yazılı da olsa hiçbir sözleşme yapmam. Zira hiçbir sözleşme onların yalan ve hilelerine karşı yeterli bir garanti sağlayamaz"

    Körte’nin aktardığı bu durumda biraz abartma var gibi, bütün Ermenilerin hilebaz olması düşünülemez.

    Anadolu’daki ticareti yakından izleyen Körte, kervansarayların durumunu da anlatır. Sayıları az olan Türk hancıların, ne kadar temiz olduklarını ve önce hizmeti düşünen bir anlayışla çalıştıklarını över. Buna karşılık, sayıları daha çok olan Ermeni hancıların, hizmet yapacakmış gibi bol yalan söyleyip yapmadığı hizmetin parasını aldığını, vermeyenlerin başına kötü şeyler gelebileceğini anlatır. Sonra şöyle devam eder: "Anadolu’nun pek çok köyünde rastlanan Ermeni bakkalları, hancılardan daha beterdirler. Anadolu köylüsünde pek para bulunmaz. Ermeni’den aldığı kahve, şeker, tütün, kap-kacak vb. için ya aynî (mal vererek) öder. Ya da veresiye alır. Böylece, her iki halde de Ermeni’ye tabi hale gelmiş olur. Çünkü, aynî ödemede bulunduğu taktirde Ermeni, köylünün malını işine geldiği gibi düşük fiyattan alır. Veresiye aldığı zaman da köylü ürününü son derece düşük fiyatla Ermeni’ye satmayı taahhüt etmek zorundadır. Bu işin başlangıcıdır. Bir taraftan köylü fakirleşirken, diğer taraftan bakkal zenginleşir. Zenginleşen Ermeni bakkal şehre göçer, işini büyütür. Yerini hemen yeni bir Ermeni alır. Bu çark böylece devam eder."

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bütün Ermenilerin böyle oldukları düşünülemez. Ama, Körte de yaşadıklarını aktarmaktadır.

    Bütün bu anlatılanlar Türklerdeki ticari anlayışın gerilediğini göstermektedir. Artık Türk kökenli halktan istenilen; savaşlara katılmak, sağ kalır dönebilirse toprağı işlemekti. Bir taraftan salgın hastalıkların, savaşların, diğer taraftan fakirliğin pençesinde ezilen Türk kökenli halkın, ciddi ve büyük çaplı ticaret yapacak hali de kalmadı. Çünkü imparatorluğu Türkler korurken, Ermeni, Rum ve Yahudiler askere alınmıyordu. Gayrimüslimler bu koruma altında ve Türklerin iyi niyetliliklerinden yaralanarak, sadece İstanbul değil, bütün Anadolu’da ticareti ele geçirdiler. Yavuz Sultan Selim'den itibaren, Kürtler de askere alınmaz oldular. Ama onlar ticareti bilmiyorlardı. Elbette Türkler de ticaret yapıyorlardı. Ama ticarethanelerinin büyüklükleri ve sayıları gayrimüslimlerle karşılaştırılamazdı.

    Türklerin ticari anlayışlarındaki gerilemeyle ilgili olarak aktardığımız görüşlerin, bir kısmının yanlış olduğu ileri sürülebilir. Osmanlı yönetimi askeri saygınlığı sağlamak için ticari girişimciliği bastırdı, diye düşünülebilir. Daha karmaşık sebepler yumağı vardı denilebilir. Ama, bütün bunlar Türklerin ticaretlerinin gerilediği, ticari anlayışlarının farklılaştığı gerçeğini değiştirmez.



    Not: Makalelerdeki bazı bilgiler için kaynaklar belirtilmemiştir. Nedeni, "Tarihin Aydınlattığı Gelecek" isimli kitabın diğer bazı bölümlerinde bahsedilmiş olmasıdır.



    İsmail Hakkı Küpçü​
     

Sayfayı Paylaş