1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Uçurtma Avcısı Kitabının Özeti

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve BeReNN tarafından 8 Temmuz 2011 başlatılmıştır.

  1. BeReNN
    Uykumvar

    BeReNN Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    30 Nisan 2011
    Mesajlar:
    8.855
    Beğenileri:
    254
    Ödül Puanları:
    5.330
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    Istanbul, Turkey
    Banka:
    289 ÇTL
    Uçurtma Avcısı Kitabının Özeti

    Kitapta, iki küçük çocuğun hayat hikayesi anlatılıyor. Kahramanlarımız, Emir ve Hasan. Olaylar, Afganistan'da başlıyor ve Amerika'da sonlanıyor.

    Emir zengin ve herkes tarafından sevilen bir babanın oğludur. Hasan ise Emirlerin malikanesinde çalışan hizmetçinin oğludur. İki çocuğun ortak yanları var ki ikisinin de annesi yoktur ve aynı kadından süt emmiştir. Bu iki çocuk birlikte büyür ve iyi arkadaş olurlar. Fakat bir sorun var; o da Hasan'ın ırkı diğer Afganlardan farklıdır. Afganistan'da pek sevilmeyen bir ırktır bu. Sokakta zengin Afganlar tarafından sürekli küçümsenir ve alay edilir.

    Ruslar Afganistan'a saldırmadan önce sürekli uçurtma şenlikleri düzenleniyormuş. Bu çocuklar da uçurtma uçurmayı ve onları savaştırmayı çok seviyor. Günün birinde Emir, Hasan'ın yardımıyla yarışmayı kazanır ve yere son düşen uçurtmayı yakalamaya giden Hasan, bir kaç kötü çocuğun saldırısına uğrar. Çocuklardan biri Hasan'a tecavüz eder. Bunu uzaktan gören Emir, bu olaya dur demek ister ama; korkaklığı yüzünden sesini çıkaramaz ve bu vicdan azabı sürekli acı çekmesine yol açar. Günün birinde Hasan ve babasını evden kovmak için onlara iftira atar ve gururlu Hasan ve babası, Emir'in babasına bir şey söylemeden evden giderler.

    Afganistan işgal altındayken yaşanamayacak bir yer haline gelir ve babası ve Emir, Amerika'ya gitmek zorunda kalır. Orada zor koşullar altında yaşarken, Emir güzel bir Afgan kızına aşık olur ve evlenirler. Yazarlık yapmaya başlayan Emir, giderek iyi para kazanmaya başlar. Günün birinde bir telefon gelir ve Afganistan'a gitmek zorundadır. Çocukluk arkadaşı Hasan ve karısı taliban tarafından öldürülmüştür. Yetim kalan çocuğu talibandan kurtarması gerekiyor. Bir de şok yaşar. Hasan onun kardeşi çıkar. Babası hizmetçisinin karısıyla yatmıştır ve Hasan ondan peydah olmuştur vs vs benden bu kadar

    Not: Kitabın yazar Khaled Hosseini. Duyduğuma göre kitabın filmi de çekilmiş. Aşırı derecede sürükleyici bir kitaptır. Şiddetle tavsiye ederim. Kitabın devamı olarak ikinci kitap da çıkmış. Onu okur muyum bilmiyorum çünkü; ikinci kitaplar sadece ticari amaçla yazılır ve ilkinin tadını asla vermez.
     
  2. YoRuMSuZ
    Avare

    YoRuMSuZ Biz işimize bakalım!

    Katılım:
    7 Haziran 2006
    Mesajlar:
    24.416
    Beğenileri:
    7.327
    Ödül Puanları:
    11.330
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    8.722 ÇTL
    Çok etkileyici çok sürükleyici bir kitap. Soluksuz okuduğum ender kitaplardan biriydi. Herkesin okumuş olmasını diliyorum öğrenecek çok şey var kitapta. Teşekkürler paylaşım için.
     
  3. MeRciMeK
    Masum

    MeRciMeK V.I.P V.I.P

    Katılım:
    20 Mayıs 2009
    Mesajlar:
    9.071
    Beğenileri:
    1.871
    Ödül Puanları:
    7.230
    Banka:
    427 ÇTL
    Evet gerçekten güzel bir kitaptı.. Filmide var berenn izlemek nasip olmadı ama kitaptan sonra filmi pek sarmaz zaten..


    Diğer kitapta Bin Muteşem Güneş .. Oda çok güzeldir okumanızı tavsiye ederim.. ( :
     
  4. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.175
    Beğenileri:
    4.760
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    340 ÇTL

    bencede herkesin okumuş olması gerek...sevdiğim bi arkadaşımın sayesinde bende bu kitabı okumuş bulunuyorum...ve burdan bu kitabı okumamı sağladığı için ona sonsuz teşekkür ederim...
     
  5. arz-ı hal

    arz-ı hal Özel Üye Özel üye

    Katılım:
    29 Kasım 2011
    Mesajlar:
    9.017
    Beğenileri:
    539
    Ödül Puanları:
    5.980
    Meslek:
    İşe başlamadan tatile giren hakime
    Yer:
    yüreğinden uzaklar da...
    Banka:
    199 ÇTL
    [​IMG]


    Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk… Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir’le Hasan’ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.
    Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California’ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan’ın hatırasından kopamaz.
    Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları… Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.
    Uçurtma Avcısı’nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü..
    BİR
    Aralık 2001
    Bugün neysem, on iki yaşındayken, 1975 kışının o karanlık, buz gibi gününde oldum. Tam anını çok iyi anımsıyorum; yıkık, toprak bir duvarın arkasına çömelmiş, donmuş, derenin yakınındaki dar, çıkmaz sokağa bakıyordum. Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Şimdi düşününce, o boş sokağa son yirmi altı yıldır bakmakta olduğumu fark ediyorum.
    Geçen yaz, dostum Rahim Han beni Pakistan’dan aradı. Onu ziyarete gitmemi istiyordu. Kulağımda ahize, mutfakta dururken, karşı uçtakinin yalnızca Rahim Han olmadığını biliyordum. Kefareti ödenmemiş günahlarımla dolu geçmişimdi. Telefonu kapadıktan sonra. Golden Gate Park’ın kuzey ucundaki Spreckles Gölü’nün kıyısında yürüyüşe çıktım. Erken öğleden sonra güneşi, düzinelerce minyatür teknenin canlı, kıvrak bir esintinin itkisiyle gezindiği suda ışıldıyordu. Başımı kaldırıp bakınca gökyüzünde süzülen, uzun, mavi kuyruklu, bir çift kırmızı uçurtma gördüm. Parkın batı tarafındaki ağaçların epeyce yukarısında, yel değirmenlerinin üstünde salınıyorlardı, aşağıya, artık memleketim dediğim San Francisco kentine bakan bir çift göz gibi. Ve ansızın, Hasan kulağıma fısıldadı: Sentti ifin, bin tane olsa yakalarım. Hasan, tavşandudaklı uçurtma avcısı.
    Bir söğüt ağacının yakınındaki tahta sıraya oturdum. Rahim Han’ın telefonu kapatmadan hemen önce, aklına son anda gelivermiş gibi söylediği şeyi düşündüm: Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yi Ali’yi Kabil’i. Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı.
    İKİ
    Çocukken, Hasan’la birlikte babamın evindeki araba yolunun iki yanında sıralanan kavak ağaçlarına tırmanır, bir ayna parçasıyla komşu evlerin camlarına ışık tutar, komşuları kızdırırdık. Pantolonlarımızın ceplerini dut kurusu ve cevizle, doldurur, yüksek dallardan ikisine, ata biner gibi, karşılıklı yerleşir, çıplak ayaklarımızı aşağıya sarkardık. Dutları yerken aynayı elden ele geçirir, birbirimize ceviz fırlatır, kıkırdar, gülerdik. Hasan’ı o ağacın üzerinde hâlâ görebiliyorum; yaprakların arasından sızan güneş ışığı, meşeden oyulmuş bir Çin bebeği kadar toparlak, kusursuzcasına yuvarlak yüzüne vuruyor: düz, yayık burnu, bambu yapraklarını andıran kısık, hafif çekik, ışığa göre sarı, yeşil, hatta safire dönen gözleri. Biraz düşük, küçük kulakları, son anda eklenivermiş bir uzantıyı andıran sivri, sert çenesi gözümün önünde. Ve yanık dudağı; Çin bebeğini yapan ustanın elindeki keski kaymış ya da adam yoruluvermiş, dikkati dağılmış gibi, üstdudağın hemen soluna atılan o çentik.
    Bazen, o ağaçların tepesinde Hasana sapanıyla komşunun tek gözlü Alman kurduna ceviz fırlatmaya razı ederdim. Hasan bunu yapmak istemezdi, ama ben istersem,gerfcktcn istersem beni kırmazdı. Hasan benîm hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Sapan kullanmada üstüne yoktu. Hasan’ın babası Ali bizi bu durumda yakalayınca kızardı onun kadar tatlı, iyi huylu biri ne kadar kızabilirse, elbette. Parmağını sallar, İnin çabuk, derdi. Aynayı elimizden alıp annesinin bir sözünü yinelerdi: Şeytan namaz kılan Müslümanlara ayna tutar, akıllarını çelmeye çalışırmış. Oğlunu sertçe süzerek, eklerdi: “Bunu yaparken de gülermiş.”
    Hasan ayaklarına bakar, “Evet, Baba,” diye mırıldanırdı. Ama beni asla ele vermezdi. Ayna fikrinin de, aynı komşunun köpeğine ceviz atmak gibi, benden çıktığım asla söylemedi.
    Kavaklar çift kanatlı, üzeri dövme demirden motiflerle bezeli bahçe kapısına ulasan, kırmızı tuğla döşeli araba yolunun iki yanına sıralanmıştı. Kapı, babamın arazisine açılıyordu. Evimiz tuğla yolun sol tarafındaydı; araba yolu evin arkasındaki bahçede son buluyordu.
    Herkes, Baba’nın yaptırdığı evin. Vezir Ekber Han bölgesindeki en güzel ev olduğunu söylerdi; burası, Kabil’in kuzeyinde yer alan, yeni ve zengin bir mahalleydi. Kimilerine göreyse Kabil’in en güzel eviydi. İki yanı gül ağaçlarıyla kaplı geniş bir çimenlik, mermer zeminli, geniş pencereli, büyük binaya uzanıyordu. Baha’nın İsfahan’da eliyle seçtiği geometrik desenli, mozaik fayanslar dört banyonun zeminini kaplıyordu. Kalküta’dan getirdiği, yaldız işlemeli halılar duvarları süslüyor, tonozlu tavandan kristal bir avize sarkıyordu.
    Üst katta benim yatak odanı, Baha’nın yatak odası ve “sigara odası” diye bilinen, her zaman tütün ve tarçın kokan çalışma odası vardı. Babamla arkadaşları, Ali’nin sunduğu akşam yemeğinin ardından bu odaya çekilir, siyah, deri koltuklara yayılırlardı. Pipolarını doldurur (Baba buna “pipoyu beslemek” derdi), en sevdikleri konulardan söz ederlerdi: siyaset, iş, futbol Bazen Baha’ya yanlarında oturup oturamayacagımı sorardım, ama o kapının eşiğine dikilir, “Hadi ama,” derdi. “Bu, yetişkinlerin zamanı. Neden gidip kitap filan okumuyorsun?” Sonra, kapıyı kapatırdı; ben orada öylece kalır, neden bütün zamanını hep yetişkinlere ayırdığını merak ederdim. Eşiğe oturur, dizlerimi göğsüme çekerdim. Orada bir, bazen iki saat oturur, içeriden gelen kahkahaları, gevezelikleri dinlerdim.
    Aşağıdaki oturma odasında, içinde özel olarak yaptırılmış dolaplar bulunan, genişçe bir girinti vardı. Kavisli duvara çerçeveli aile resimleri asılıydı: Büyük babamla Kral Nadir Şah’ın 1931′de, Şah’ın suikastından iki yıl önce çekilmiş, eski, damarlı bir fotoğraf; ölü bir geyiğin başında duruyorlar, ayaklarında dizlerine kadar gelen çizmeler, omuzlarında av tüfekleri. Annemle babamın düğün fotoğrafı da vardı; babam siyah takım elbisesiyle göz alıcı, annem gelinlikli, gülümseyen, genç bir prenses. Sonra, babamla en iyi dostu ve iş ortağı Rahim Han’ı, evimizin önünde dururken gösteren, bir başka fotoğraf; ikisi de çok ciddi ben henüz bir bebeğim, Baba beni kucağına almış; yüzü yorgun, asık. Kollarındayım, ama parmaklarımı Rahim Han’ın serçeparmağına dolamışını.
    Bu kavisli duvar, oturma odasını yemek salonuna bağlardı; salonun ortasındaki maun masa, otuz konuğu rahatça ağırlayabilecek genişlikteydi masraflı, gösterişli partilere düşkün olan babam sayesinde, neredeyse her hafta ağırlardı da. Yemek salonunun öteki ucunda kışın sürekli yanan, yüksek, mermer bir şömine vardı.
    Geniş, sürgülü bir kapı bir dönümlük arka bahçe ye ve dizi dizi kiraz ağaçlarına bakan, yarım daire biçimindeki terasa açılıyordu. Baba ve Ali doğudaki duvarın dibinde küçük bir sebze bahçesi yetiştirmişti: domatesler, nane, yeşil biber ve bir türlü ürün vermeyen mısırlar. Hasan’la ikimiz oraya “Hasta Mısır Duvarı” derdik.
    Bahçenin güney ucunda, bir yenidünya ağacının gölgesinde hizmetkârların evi vardı; Hasan’ın babası Alî’yle birlikte yaşadığı küçük, mütevazı, toprak kulübe.
    Hasan işte orada, o küçük müştemilatta 1964 yılında doğmuş; beni doğururken can veren annemin ölümünden tam bir yıl sonra.
    O evde yaşadığım on sekiz yıl boyunca, Hasan’la Ali’nin kulübesine yalnızca üçbeş kez girdim. Güneş tepelerin ardına çekilip biz de nihayet oyun oynamaya son verince, Hasan’la yollarımız ayrılırdı. Ben gülİcrin arasından geçip Baha’nın malikânesine yollanırdım. Hasan da doğduğu ve bütün yaşamını geçirdiği, döküntü kulübeye.
    Temiz, eşyasız, bir çift gazyağı lambasıyla aydınlatılan, loş bir yer olduğunu anımsıyorum. Odanın iki karşı köşesine iki döşek konmuş, aralarına da yıpranmış, saçakları erimiş bir Herati kilimi atılmıştı; bir köşede de, Hasan’nın resim yaptığı tahta masayla üç ayaklı bir tabure dururdu. Duvarlar, üzerine boncuklarla Allahu ekber yazısı işlenmiş olan, tek bir örtünün dışında çıplaktı. Baba örtüyü Meşat’a yaptığı yolculukların birinden, Ali’ye armağan getirmişti.
    İşte Sanaubar, Hasan’ı 19,64′te, soğuk bir kış günü bu küçük kulübede doğurmuştu. Ben annemi doğum sırasındaki aşın kanama yüzünden kaybetmişim. Hasan da annesini bir haftalıkken kaybetmiş. Çoğu Afgan’ın ölümden de beter dediği bir alınyazısı yüzünden: Kadın, gezgin bir şarkıcı ve dansçı kumpanyasıyla kaçmış.
    Hasan annesinden hiç söz etmezdi; böyle biri hiç var olmamıştı sanki. Onu rüyasında görüp görmediğini merak ederdim; nasıl bir kadın olduğunu, şu an nerede bulunduğunu. Hasan da onu merak ediyor muydu? Özlüyor muydu benim hiç tanımadığım annemi özlediğim gibi? Bir gün evden çıkmış, yeni başlayan İran filmini görmek için Zainab Sineması’na doğru yürüyorduk; İstiklal Ortaokulu’nun yakınındaki askeri kışladan geçen kestirmeye saptık Baba o yolu kullanmamızı yasaklamıştı, ama o sırada Rahim Han’la birlikte Pakistan’daydı.
     

Sayfayı Paylaş