1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Unutma Ey Halkım Sattılar Bizi

Konusu 'Ne Mutlu Türküm Diyene' forumundadır ve wien06 tarafından 20 Mart 2010 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    1993 yılında PKK’nın döşediği bir mayını etkisiz hale getirmeye çalışırken ağır yaralanan ve gözlerini kaybeden güneydoğu gazisi Hüseyin Özlük’ün, yaşadıklarını anlattığı kitabını okuyorum. Kitabın adı: Gözlerimi İstiyorum. Gazi yazar, kitabın ön sözünde, kitabının adını “Gözlerimi İstiyorum Komutanım” koymak istediğini fakat yanlış anlaşılmaktan korktuğunu dile getiriyor ve “çünkü niyetim kimseden gözlerim için hesap sormak ya da bedel istemek değildi. Bir insan olarak gözlerimi kaybettiğime çok üzüldüm. Fakat asker olduğum ve gözlerimi vatana feda ettiğim için asla pişmanlık duymadım. Dünyaya bir kez daha gelsem yine asker olur, yine gözlerimi bu vatana feda ederdim” diyor. Ve kitabın sonlarında kör bir insan olarak daha sonraki yıllarda karşılaştığı bir alçaklığı anlatıyor: “Kadıköy’den Unkapanı’na gitmek için yola çıktım. Karşıdan karşıya geçmem gerekiyordu. Yanıma biri yaklaşarak bozuk bir Türkçeyle beni karşıya geçirebileceğini söyledi. Sesi pek tekin değildi ama yardımını geri çeviremezdim. Yolun birinci şeridini geçmiştik ki beni kolumdan yakalayan adam, “pis faşist asker. Seni Şırnak’ta gebertememişler, bana nasip oldu. Geber gitsin” diyerek beni sırtımdan yolun orta yerine doğru itelemeye başladı.” Hüseyin Gazi, bu tuzaktan da bedenine yara almadan kurtulmuş, ama yüreğindeki yara her halde uzun yıllar kanayacak. Zira gözlerini, kendisini İstanbul’un orta yerinde arabaların altına itmeye çalışan o yaratığın da aralarında yaşadığı bir toplumun güveni ve güvenliği için feda etmişti.
    Silivri’de, Ergenekon adı verilen davada yargılanırken ikamet adresi sorulduğu zaman “burada ikamet adresim yok. Güneydoğu’da operasyondaydım, oradan getirdiler” diyen genç subay da her halde yüreğindeki kırıklığı, kanamayı uzun süre yaşayacak.
    Güneydoğuda askere pusu kuran, kurşun sıkan, yollara mayın döşeyen; ailesini, devletin onurunu ve ülkenin bütünlüğünü korumak için korucu olan kendi köylüsünü çoluk-çocuk ayırmadan katleden azınlık ırkçısı katillerin isimleri Cizre sokaklarına verilerek adları ve bölücülük iddiaları yaşatılmaya çalışılırken, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü uğruna şehit olan Mehmetçiklerin adlarına yaptırılan okullardaki, hatıra ormanlarındaki “şehit” unvanlarının kaldırılması, şehitlerimizin kemiklerini sızlatmakta, yakınlarının yüreklerini kanatmakta.
    Kıdemli PKK’lıların(onlara PKK itirafçıları da deniliyor) iddia, ihbar ve ifadeleriyle gözaltına alınarak sorgulanan, üniformaları soyulan, potansiyel suçlu muamelesi yapılan generalden astsubaya kadar değişik rütbedeki birçok asker, dağdan örgüt üniformasıyla inip Silopi’deki çadır mahkemesinde, “pişman olmadıklarını, hapisteki önderlerinin emriyle barışa katkı için geldiklerini” beyan etmelerine rağmen alelacele serbest bırakılan eşkıya güruhu kadar sahiplenilmemenin, itibar görmemenin, hatta saldırganlığa muhatap olmanın kırgınlığını yaşıyor, yürekleri kanıyor.
    Osmanlı’da dönmelerin, devşirmelerin vezir olduğu, sadrazam olduğu, mebus olduğu, paşa olduğu, haseki sultan olduğu ve devlete hükmettiği dönemlerde Türk Milleti’nin evlatlarının devlet eliyle ihanete uğraması yaygın bir uygulama haline getirilmiş, sarayda dahi –devletin selameti adına- babanın evlada, kardeşin kardeşe kıydırılması kanunnamelere bağlanmıştı. Hatta son dönemde, Meclisi Mebusan’da Osmanlı adına Boşo Efendi, Kozmidi efendi, Ohannes Varteks efendi gibi Osmanlı olamamış sözde Osmanlılar yabancı kimliklerini öne çıkararak konuşurlardı. Ama Osmanlı çökmüş, enkazından bir milli devlet doğmuştu. Devletin kurucu kadrosunun lideri, her sözünde ve her uygulamasında Türk’ü öne çıkaran, Türk milliyetçisi olmakla övünen bir önderdi. Ve o önder, “Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin” diyordu.
    Bu gün meclisi mebusan’da Boşo’lar, Kozmidi’ler, Ohannes Varteks’ler yok ama askeri, aydını ötekileştirerek “biz de onları fişliyoruz” itirafında bulunanlar, “Erzincan’da rejim aleyhtarı komplo yapılanmaları var, hükümete muhalefet eden kanı bozuklar var, onların kanlarını laboratuara gönderip tahlil ettirmeli” diyen sözünü, kimliğini ve haddini bilmezler var. Tabii ki bu derece gözü dönmüş olanların devlete, orduya, millete sahip çıkmaları beklenemez. Ve tabii ki bu öfke, bu kin Boşo’ları, Kozmidi’leri, Ohannes’leri geride bırakır. Bunlar, ordu mensuplarının cuntacılığı iddiaları ile de yetinmezler, ailelerine saldırma cesareti vererek onur intiharlarına sebep olurlar. Saldırıya uğrayan astlarının şerefini korumak için istifayı dahi düşünemeyen, üniformasını çıkarıp milletin bağrında yer alamayanlar ise Mustafa Kemal’in askeri olma niteliğini yitirirler.
    Sonuçta Millete dönmek ve “Unutma ey halkım sattılar bizi” demek şehidimize, gazimize ve onlarla birlikte yüreği kanayanlara kalır.


    DURSUN DAĞAŞAN
     

Sayfayı Paylaş