1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

ustalardan şiirler üzerine

Konusu 'Şairlerden' forumundadır ve KıRMıZı tarafından 18 Haziran 2008 başlatılmıştır.

  1. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Saf Şiir Yoktur

    Günün ya da gecenin belirli saatlerinde, yararlı nesneleri sessizce, dikkatle incelemek meşakkate değer: tahıl ya da madenle gereğinden de yüklü, uzun, tozlu yolları kat etmiş tekerlekler, kömür çuvalları, fıçılar, sepetler, marangoz araç-gereçleri.

    Bu nesnelerin insan ve yeryüzüne dokunuşları, gerçekliği bozan lirik şair için değerli dersler taşıyabilir. Eskimiş yüzeyler, insan elinin verdiği aşınma, bu nesnelerden -zaman zaman trajik, ama hep acıklı- doğan her şey, gerçekliğe küçümsenmemesi gereken bir çekicilik verir.



    İnsandaki bulanık katışma onlarda ayırt edilir: Kümelere yönelme, gereçlerin kullanımı ve eskimesi, el ya da ayak izi her yüzeye nüfuz eden insan varlığının sürekliliği.

    Aradığımız işte bu şiir. Asitle, insan elinin emeğiyle aşınımış, yasal ve yasanın dışında her çeşit işin beslediği, ter ve duman, sidik ve zambak kokularıyla kaplanan şiir.

    Bir giysi ya da bir vücut kadar kirli bir şiir, yemek ve utançla lekelenmiş bir şiir; kırışıklıklar, gözlemler, düşler, uyanışlar, kehanetler, aşk ve nefret ilanları, hayvanlar, vuruşlar, kasideler, manifestolar, inkarlar, kuşkular, onaylar, vergilerle dolu bir şiir.

    Sevdalanışın kutsal yasası, ve dokunma, koklama, tatma, görme ve duymanın buyrukları, adalet tutkusu ve cinsel arzu, okyanusun sesi, hiçbir şey kasıtlı olarak dışarda bırakılmadan, hiçbir kayda zorlanmayan bir sevda uğruna ölçülmemiş derinliklere dalış. Ve şiirsel ürün parmak izleriyle, diş ve buz izleriyle damgalanacaktır - terin ve savaşın azar azar soğurduğu bir şiir. Biri, sürekli çalınan bir enstrüman kadar düzgün sürtünmeyle aşınan yüzeyi, yontulmuş odunun sert yumuşaklığını, mağrur demir gücünü kazanıncaya kadar. Çiçekler, buğday ve suda da o özgül bütünlük vardır, o aynı; elle tutulur görkemlilik.

    Ama melankoliyi, bir başka çağın duygusallığını, harikaları çalım satma deliliğiyle bir tarafa atılmış olan o bütünüyle dokunuşun kirlettiği ürünü görmezlikten gelemeyiz: ayışığı, hüzünlü kuğu, "sevgilim", hiç kuşkusuz şiirin asli ve önemli unsurlarıdır. Kötü zevkten kaçan, belaya yakalanmış demektir.



    (Caballo Verde para la Poesia - 1935)

    Pablo Neruda
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  2. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Şiirin Üç Tabii Şekli

    Esas itibariyle, şiirin üç tabii şekli vardır: düpe düz anlatan, heyecanla coşan, bir de insanları sahneye koyan. Destan, lirik şiir ve dram. Bu üç şiir tarzı bir arada da olabilir, ayrı ayrı da. Kimi zaman da, en ufak bir şiirde üçüne birden raslanır. Birçok milletlerin en kıymetli baladlarında görüyoruz; ufacık bir parçada üçünün bir araya toplanması harikulade bir güzellik meydana getiriyor. Eski Yunan’ın eski tragedialarında da bu üç şekli bir arada buluruz. Sonra bu şekiller birbirlerinden ayrılırlar. Tiyatroda koro hâkim olduğu müddetçe, lirisma ön plânda gelir; koro seyirci vaziyetine düşünce, diğerleri, destanla dıram, meydana çıkar. Nihayet oyun, mekân ve şahıslar etrafına toplandığı zaman koro fuzulî bir şey gibi sıkıcı olmaya başlar. Fransız tragedİasında eserlerin başlangıçları destan tarzında yazılmıştır, ortası dramdır. Sonuna, aşkla, heyecanla biten beşinci perdeye, lirik denebilir.

    Homeros’un kahramanlık manzumesi sadece destandır. Olup bitenleri, şair anlatır; o, söz hakkı vermedikçe, hiç kimse, ağzını bile açamaz. Burada dramın en güzel taraflarından biri olan, karşılıklı konuşmaya müsaade yoktur.

    Ama, bu tasnif işi, bir hayli acayiptir. Şiir nevileri, namütenahi denecek kadar çoktur. Bunları yan yana veya üst üste dizen bir nizam bulmak oldukça güçtür. Fakat üç esas unsuru diğer elemanlara karşı koymakla, diğer bir tabirle onların üstüne koymakla ve bu unsurların birinden birinin hâkim olduğu örnekleri aramakla bu işi bir dereceye kadar kolaylaştırmak mümkündür. Şu veya bu tarafa meyleden örneklerin toplanmasından sonra her üç nevi birleştirilir ve halka, kendi içinde kapanmış olur.

    Bu yoldan giderek, insan, milletlerin ahlâkı ve tabiatı hakkında fikir edinebilir. Her ne kadar bu usul başkalarına öğretmekten ziyade kendisi için bir ölçü, bir ders, yahut da bir eğlence gibi bir şeyse de gelişigüzel yahut rasgele olan şekillerle, mutlak olan mebdei sarih bir tarzda ayıran bir usuldür. Bu cehit, ilmin, tabiatta madenlerin ve nebatların terkibi ile bunlara ait hadiseler arasındaki münasebetleri tesbit ve bu münasebetlerin tabii bir intizam dahilinde cereyan ettiğini göstermesi kadar güç olacaktır.



    Goethe

    Çeviri: Nimet Danişmend
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  3. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Şiir Üzerine

    Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir...

    Şiir gerileyemez. Neden? ilerleyemez de ondan. Okur yazarlar boyuna inhitattan, teceddütten söz açmakla, sanatın özünü ne kadar yanlış anladıklarım açığa vururlar. Sathî düşünen kimseler, çabucak ukalâlığa kapılıp bir takım galatı riüyetleri, dil olaylarını, fikir med ve cezirlerini, cihan sanatını meydana getiren o bir sürü yaratış ve düşünüş dalgalarım inhitat veya teceddüt sanırlar. Halbuki bu oluş, insan kafasından geçen sonsuzun ta kendisidir. Görüngülere yalnız en yüksek noktalarından bakılabilir. En yüksek noktasından görününce de şiir sabittir. Sanatta ne yükseliş vardır, ne alçalış, insan dehası daima tam verimini yaşar; gökler bosanırcasma yağmur yağsa, gene de okyanus’a bir damla su katılmış olmaz; med ve cezir bir kuruntudur, su bir kıyıda alçalıyorsa, öbür kıyıda yükselir. İhtizazları eksilme sanmayın. “Bundan sonra şiir olmıyacak” demek, “artık med olmıyacak” demektir.

    Şiir bir tabiat unsurudur, ne azalır, ne bozulur; etkilere karşı koyar. Deniz gibi o da, söyliyeceği ne varsa, her defasında söyler,- sonra rahat ve vakur, vahdete vergi olan o bitmez tükenmez değişirlikle yeniden başlar. Bu yeknesaklık içindeki değişiklik, sonsuzluğun mucizesidir.

    Derya üzerine derya, dalga üzerine dalga, köpük ardından köpük; hareket, gene hareket. İlias gider, Romancero gelir; Tevrat batar, kuran çıkar; o, Pindaros denilen karayelden sonra, bir Dante fırtınası kopar. Ebedî şiir bir sözünü bir daha söyler mi? Hayır. Birdir ve başkadır. Aynı nefes, başka ses. Cid’i Aias’ın taklidimi sanıyorsunuz. Charlemagne’ı Agamemnon’un kopyası mı? - “Eski hamam, eski tas” -“O yeni dediğiniz de ne imiş? gerisin geri gelen eskiler” -ve şaire, ve şaire... Sevsinler bu tenkit usulünü! Demek sanat taklitten ibaret, ha? Thersites’in hırsızı varmış: Falstaff; Orestes’in maymunu Hamlet Hippogriffos Pegasos’un karga kılığına girmiş bir şekliymiş. Ah bu şairler/ hepsi birer yankesici. Birbirlerini soyar dururlar, o kadar, ilhama bir de hırsızlık katılıyor. Cervantes Akhyleus’u soyar, Alkestis Atinalı Timon’u dolandırır. Smintkeus korusu Bondy ormanıdır. Shakespeare’in eli nerede? Aiskhylos’un cebinde.

    Hayır! İnhitat değil, teceddüt değil, intihal değil, tekerrür değil, tekrarlama değil. Duygu ayniyeti, görüş ayrılığı: hepsi o kadar. Her büyük sanatkâr, önce de söylediğimiz gibi, sanata kendi damgasını vu-rur. Hamlet Shakespeare damgasiyle Orestes’tir; Figaro Beaumarchais damgasiyle Scapin; Grangousier Rabelais damgasiyle Silenos.

    Her şey baştan başlar yeni şairle; bununla Beraber hiç bir fey durmuş değildir. Her geni dâhi bir uçurumdur Gene de gelenek var. Uçurumdan uçuruma köprü kuran gelenek; iste sanatın da, fezanın da gizlemi budur; dehalar da, yıldızlar gibi, huzmelerle irtibat kurarlar. Hangi noktaları müşterektir? Hiç biri, hepsi.

    Ezechiel denilen o kuyudan Invenalis denilen uçuruma geçişte, düşünen insan için, hiçbir inkıta yoktur. Bakın şu aforoza, bakın şu hicve, ikisinde de başınız döner; Apocalypse kutbun buz denizine akseder, karşınıza, Niebelungen denilen o şimal fecri çıkar. Edda, Vedda’lara cevap verir.

    Çıkış noktamıza gene döndük: sanat mükemmelleştirilemez.

    Şiirde eksilme olamaz, artış da olamaz. “Bir şeyler doğuyor ilias’tan büyük” demek, boş lâfla vakit kaybetmek demektir. Sanat küçülmeye, büyümeye tâbi değildir. Sanatın mevsimleri, bulutları, karaltıları, hattâ lekeleri vardır, hepsi birer harika belki; birden karanlık çöker üstüne, elinde değildir. Fakat netice itibariyle, o, insan ruhunu hep aynı kuvvetle aydınlattr. Aynı ışık yangınından hep aynı şafak söker. Homeros soğumaz, sönmez.

    Israrla duralım bu nokta üzerinde. Ey şairleri rekabet, güzelin yaşaması içindir: birincilik daima münhaldır. Cesareti kıran, kanatları düşüren ne varsa söküp atalım; sanat bir cürettir; doğacak dâhilerin geçmiş dâhilere eş olabileceklerini inkâr etmek, Tanrı’nın devamlı kudretini inkâr etmek demektir.

    Evet bu zarurî öğüdü çok tekrarladık, gene de söyleyeceğiz. Tenbih etmek yaratmak gibi bir şeydir. Şu dâhiler yok mu, onları geçemeyeseniz bile, denk olabilirsiniz onlara.

    - Nasıl?

    - Başka olmakla.



    Victor Hugo

    Çeviri: Azra Erhat
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  4. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Şiirin Gizemi Ezgidedir

    Şiirden, fizik ya da marangozluktan söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar, sözü aldıklarında, bakın bu olmamış, bunun yetkinliğini kanıtlayacak hayal gücü, bu işin üstesinden gelemiyor diye, ya da, bu masa dingilliyor, üzerine dayanılmaz, üstüne bir çiçek vazosu bile konulmaz, demekten öte gidemezler. Şiirden, büyü ya da dinden söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar, olsa olsa, gizemli olma gizemliliğin özünde vardır, fakat bu, neden ileri gelir bilinmez diyebilirler, ya da cübbeleri, eteğini kaldırma savındakilerin, kutsallığa karşı saygısızlığından dem. vururlar. Şiir üzerine konuşan ciddi insanlar olduğu kadar, ciddiyetten uzak kişiler de vardır. Onları yargılamakla uğraşacak değilim.

    Tüm şiirlerin akıldışı olduğuna katılıyorum, artık bunun karşısında şaşkınlık duymayanlar, şiiri gerçekten duyabilirler mi hiç? İnsanoğlunun en büyük yaratılarından biri olan bu akılalmazlık bilgi nesnesine dönüşmekle kendi kendisini yitirebilir mi? Değişik yönlerden beni inandırmaya çalıştıkları şey, hiç kuşkusuz bu olsa gerek. İnsana ait tüm nesneler gibi, şiirin de eskidiği ve yaşayan her varlık gibi kendi kendisini yenilediği gün gibi ortadayken, kim bilir, hangi ebedi şiir adına yapıyorlar bunu? Şiir durağanlaştığında, bir bilgi nesnesine dönüştüğü kuşku götürmez; fakat benim asıl suçlandığım şey, şiirin izlediği yolun ve ölümsüzlüğünün sûregidecek bir gizemi oluşturmasına kayıtsızlığımdır.



    Düzyazı biçimindeki şiirin, bir sone gibi, insanların gözünde esrarengizlikten kurtulmuş bir şey olacağı günler gelecek mi? Oldukça yüklü geçen bir yüzyıldan sonra, henüz böyle bir şeyin gerçekleş memesinden yararlanmak gerekir. Her zaman, karşısında düşüncenin tökezlediği bir iki soruyu bu kadar açıkça soran şiir ya da şiir biçimi var mıdır? Düzyazı, dizelere göre, daha değersiz ve herkese iletilebilen bir düyetisine daha yakındır ve bu nedenle, düzyazıya dayalı şiirin, şiir öncesi boşluk, başlangıç, onu izleyen duraklar ve bitiş gibi sorunlarını böylesine kolay ortaya koyması, buna dayanmaktadır. Aynı biçimde, ressamlar da, resmi yapılan şeyi tuvalin ortasına, boşlukları da çerçevenin kenarlarına doğru yerleştirme saplantısı içindedirler. Bunlara göre resim, temsil edilen şeylerin derece derece ilerlemesi ya da gitgide yoğunluğunu yitirmesiyle sonuçlanır. Hiç kuşkusuz, dizelerden oluşan şiir de aynı sorunlarla karşı karşıyadır, fakat, buradaki göz aldanması, çağdaş ve serbest ya da uyaksız dizelerde de olduğu gibi, daha çok ortaya çıkmaktadır. Belki de şiirde her defasında yeni bir satıra geçilmesi, bizi şiirin son hecesine ya da söz gelimi son sese geçişine hazırlıyor olabilir. Bu şiir diye öne sürülen düzyazı parçasının, şiir öğelerinden yalıtılması neye patlamaktadır? Bu tarz düşünülmüş nesre dayalı bir şiiri, şimdiye dek şiir, makale ya da bir makale parçası olmayan bu yalıtılmış nesir parçasını tanımamıza yarayacak bir kural var mı?

    Jules Renard’ın Tabiat Bilgisi gibi, nesre dayalı şiir olmanın tüm dış görünümünü taşıyan kimi metinlerin, hiçbir zaman şiir olarak ele alınmadığı ve kabul edilemeyeceği, nedenleri gösterilerek açık bir biçimde anlatılabilir mi? (Bu parçalarda, şiirsel özniteliğin bulunmadığı sonucunu ortaya çıkaran yanıt, kızınızın neden dilsiz olduğunun açıklanmasıyla aynı değeri taşımaz. Çünkü bir şiir, dizelerle yazıldığı halde tatsız tuzsuz bir şeyse ve hiç bir şiirsel yankı uyandırmıyorsa, bunun şiir olmadığı değil ama kötü bir şiir olduğu söylenir.) Nesre dayalı şiiri şiir yapan şey, ne düzenleme, ne tümceler arası belli bir denge, ne de belli bir gelişime dayalı olmasıdır. Bu konuda ikna olmak için, düzyazıya dayalı şiirleri okuyup birbiriyle kıyaslamak yeterlidir. Bu tür şiirlerin fıkra, fabl görünümünde olanları bulunduğu gibi, betimleme yapanlar ve bir de yalnızca sözcüklerin lirik bir biçimde akışından meydana gelenleri de vardır.



    Şiir, tarihiyle, türkülerini söyleyenler ve gerçek solfejiyle ve de aslında hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak olan gizemini adım adım geriletme olanaklarıyla bile, neden öğretilmesin... Fakat, eğitimin ve şiir sanatından öğrenilebilecek her şeyin ötesinde, geriye kalan bir şey vardır, .şiirin ezgisi... Başka hiçbir şeye indirgenemeyecek olan yalnızca ezgidir. Paulhan’ın gizemli bir öz taşıdığını söylediği gizemlilik. tam anlamıyla budur. Ezgi, şiirin hem saygınlığını sağlar, hem de başarısının göstergesi olur. Ezgi, şiirsel yanıtlamaya boyun eğmemenin öğesidir. Ezgi, şiirin iletişimini sağlayan ve onda mündemiç biricik nesnelliktir. Şair, bazen açgözlü bir akbaba öznesiyle mücadele eden bir Promethe ya da, kendi şiirlerini yiyen Ugolin ya da öznenin Python’u tarafından onlarla birlikte boğulmuş Laocoon olabildiği gibi, hiç kuşkusuz, kalbi acılarla dolu, duyduklarını yazan bir insan da olabilir.



    “Gülünç bir düşüncenin hizmetinde olan şiir”, her türlü düşüncenin hizmetinde olan her türlü şiiri mahkûm etmeye yeterli değildir.



    Louis Aragon

    Çeviri: Eser Yalçın
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  5. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Evrensel Şiir

    En büyük sanat sisteminden, gene birçok sistemleri içine alan, nefesiyle sanatsız şiir veren çocuğun iniltilerine, öpücüklerine kadar her şeyi içine alır.

    Romantik şiir, ilerletici evrensel şiirdir. Onun niteliği, yalnız birbirlerinden ayrılmış şiir türlerini gene birleştirmek ve şiiri felsefe ile söz söyleme sanatına ulaştırmak değildir : Koşuk olanla koşuk olmayan, olağanüstü eserle eleştirmeyi, sanat şiiri ile tabiat şiirini, kimi vakit karıştırmak, kimi vakit de birbiri içinde eritmek, şiiri canlı ve sosyal kılmak, hayatı ve toplumu şiirleştirmek ister; nükteyi şiirleştirmek ve sanat biçimlerini her türlü an, yetiştirici gereçle doldurmak, doyurmak ve hımor'un kanat çırpışlariyle canlandırmak ister; o, bunu istemelidir de... Evrensel şiir, şiir olan her şeyi bağrına basar; En büyük sanat sisteminden, gene birçok sistemleri içine alan, nefesiyle sanatsız şiir veren çocuğun iniltilerine, öpücüklerine kadar her şeyi içine alır. Evrensel şiir, kendisini öylesine işlenmiş olanda yitirebilir ki, onun biricik işi ve her şeyi, yalnız bu her türlü şiir kişilerinin niteliklerini vermek olduğu sanılır. Böyle olmakla beraber, gene de, yazarın duygularını, düşüncelerini tamamiyle verebilecek yapıda bir biçim yoktur; hem öylesine yoktur ki, yalnız tek roman yazmak istemiş olan sanatçılar bile, hemen hemen yalnız kendilerini işlemişlerdir. Yalnız evrensel .şiir, bir destan gibi etrafım çeviren dünyanın bir aynası, devrin bir tablosu olabiliyor. Bununla beraber, gene de o, en çok, işlenmiş olanla islenecek olan arasında, her türlü gerçek ve ülkücü ilgiden uzak, şiirsel düşüncenin kanadlan üstünde, ortada uçabilir; bu düşünceyi durmadan arttırabilir ve ardıarası kesiîmiyen aynalarda olduğu gibi çoğaltabilir. Evrensel şiir, en yüksek ve her yanlı eğitime, hem de yalnız içten dışarıya değil, dıştan da içeriye erklidir; bu sırada da o, herkese, yarattıkları parçalar halindeki eserlerinde bütün ne olacaksa, parçaları birbirine benzer biçimde Örgenler, bununla da, görüşü, sınırsız genişleyen bir klasisizme açılır. Romantik şiir, sanatlar arasında, nüktenin felsefeye olan ilgisi, hayatta da toplum, görüşme, dostluk ve aşk ne ise, odur. Başka şiir türleri olmuş bitmiştir ve onlar tam parçalara ayrılabilirler. Romantik şiir türü ise hâlâ olmaktadır Evet, bu onun öz varlığıdır; hep oluş halinde olması, hiçbir zaman bitmemesi onun niteliğidir. Onu, hiçbir kuram tamamiyle açıklayamaz ve ancak, görüp bulan bir eleştirmecinin ancak onun ülküsünü vermeği göze alabilir. Yalnız evrensel� Şiir sonsuzdur ve yalnız evrensel şiir özgürdür; o, bunu kendisi, şairin, istekleri üstünde hiçbir yasa çekemeyeceğini, kendisine anayasa yapmıştır. Romantik şiir biricik tür olmaktan çok, şiirin kendisidir; çünkü belli bir anlamda, her türlü şiir romantiktir ve romantik olmalıdır.



    Friedrich Schlegel
    Çeviri: Melâhat Özgü
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  6. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Eluard'ın Şiirinde İmge

    Eluard'ı tuttuğumu söyleyecekler, biliyorum. Elbette tutuyorum.

    Üstelik bu konuda yalnız da değilim.

    Herkes birini tutmakta özgürdür, bütün mesele bu yeğleme nedenlerinin aynı zamanda Eluard'nkilere uyup uymadığını bilmektedir. Bazı kimseler, kendi sanılarına göre, Eluard'ın da gerçekte savunduğu şeyleri savunuyor. Bir başka grup da Eluard'dan, kendisinin görünce şaşıracağı bir yardım sağlıyor.



    Böylece, Eluard'ın şiiri içerik (muhteva) yönünden onların dilediği yere çekilip götürülemediği için, bazı kimseler, biçim üzerinde durarak, hiç değilse biçim yönünden, Eluard'ı seçmiş olduğu kamptan ayırmaya uğraşıyor. Bu ça¤ba imge (image) konusunda, ritim ve uyak (kafiye) konu¤sunda oluyor.

    Bu yüzden, bizim toplumcu gerçekçilikten yana olanla¤rın bile büyük bir iyi niyetle cevap vermeye, ön almaya, belki kendilerinin de karşılaştığı güçlükleri aydınlatmaya çalıştıkları, kendi deyimleriyle, Eluard'ın şiirinden «işçilerin» çıkarılıp atıldığını görmekten korktukları farkediliyor. Ben bu konuda beceriksiz metin yorumlamasından olduğu kadar, ilk bakışta düşülen yanlış anlamalardan da korktuğumu itiraf ederim.

    Eluard'ın şiiri açık mı, değil mi? Eluard'da açık şiir de var, açık olmayan şiir de. Eluard'ın şiiri bölünmez bir bü¤tün, ya da koşulsuz bir veri değil ki. Eluard'ın şu şiiri ile bu şiiri arasındaki bağ ve tarihsel koşullar aynı değil, ve şu şiirin tarihsel hal ve şartları öteki şiirinkine benzemez. Paul, ölümünden yedi sekiz gün önce bana Poémes pour tous (Herkesin Beğendiği Şiirler) haline gelmiş olan şiirlerini yeniden bastırmamı söylediği zaman kafasında şiir lerindeki bu açıklık ayrımından başka bir şey yoktu. Bana, insanla¤rın, kendi kitaplarından birini, şiirlerinden bazılarında buldukları, öteki şiirlerde yitirdikleri şey için satın aldıklarını görmekten üzüntü duyduğunu söylemiştir. Öyle ki, Eluard'ın herhangi bir başlık adı vermeden ölüp gidişinden sonra ben, Dominique Herkesin Beğendiği Şiirler adını teklif et¤mezden önce, kitaba Açık Şiirler (Poémes dairs) demeyi düşünmüştüm.

    Şiirde kapalılık konusunda pek çok şey söylenebilir. Ama burada, işi kolaylaştırmak üzere, içindeki suya susamamış okuyucunun bir su küpünü güzel bulamayışı gibi, şiiri anlayamamasından ileri gelen kapalılığı bir yana bırakalım. Europe dergisinde Pierre Albouy'un yaptığı gibi, imge¤den, imgenin zorluğundan gelen kapalılığı ele alalım.

    Pierre Albouy, büyük bir iyi niyetle, şiiri, ve özellikle Eluard'ın şiirini yarım yamalak anlayanlara, ya da hiç anlamayanlara anlatmanın düşünü görenlerdendir. Poémes pour tous için şunları yazıyor:

    ... halk için hazırlanmış bu güldestede Eluard hemen bütün kitaplarından alınmış, hatta bazı «zor» şiirlerine yer vermiş .
    Demek ki Eluard'ın eserinin kapalı yanı hâlâ değerini muhafaza etmekte ...

    Doğrusu, bu bir beğeni işi. Şairin duygusunu paylaşan kimselere «kolay» gelen şiirler, şairi modası geçmiş biri gibi gören başka insanlara «zor» gelebilir. Şiir, yalnız kelime kelime anlaşılmaz. Bunu Pierre Albouy da çok iyi bilir. Zaten Eluard da bu Poémes pour tous'ı, duygulu bir dille hitap etmek istediği kişileri, eserindeki kapalı yanın yarata¤cağı gereksiz engelden kurtarmak istiyordu. Burada, bütün kitaplarından (ya da hemen hemen bütün kitaplarından) alınma şiirlere yer vermiş olması hiç bir şeyi kanıtlamaz. Açıklık, 1942' de ... sağlanmadı ki: Bu tarihten önce yazılmış şiirler içinde oldukça kapalı şiirler, daha sonra yazılmışlar içinde de bütünüyle açık olan şiirler vardır. Açık, ama ille de «kolay» değil. Albouy şöyle devam ediyor: Eluard'ın a¤çık şiiri sanki bu zengin karanlıktan doğmuş olduğu için daha bir aydınlanıyordu ...

    Paul bu cümleyi okusa ne düşünürdü acaba? Bu zen¤gin karanlık sözü için ne düşünürdü? Ben eminim ki, başkasına kapalı gelen şeyin kendisi için öyle olmadığını, şiir yazdığı zaman, kapalılıkta bir zenginlik değil, bir yetersizlik gördüğünü söylerdi. Açık olanı kapalıya üstün tuttuğunu, ve Poémese pour tous'un da bu yüzden yayımlandığını söylerdi. Ama nihayet Eluard'la benim, bize açık gelen şeyler yüzünden başkalarına kapalı gelen şeyi pek iyi ölçemememiz mümkündür.

    Öyleyse, Pierre Albouy'un sözünü ettiği kapalılığın ne olduğuna bir bakalım. Bu, özellikle imgeden (image'dan) gelen bir kapalılık. Eleştirmen Ames amis exigeants (Titiz Dostlarıma) adlı şiiri yorumluyor. Ben onu bu metin açıklamasında izleyecek değilim (bütün bunlar, şiirle dostluğa yeni başlayanlar, lise öğrencileri göz önünde tutularak yazılmış). Ama üzerinde tartışılabilecek nokta, tartışılması gereken nokta, bence, benim gibi Eluard'ın da katılmayacağı bir imge sımflandırması'dır. Nitekim Albouy şöyle bit ayrım yapıyor:

    Chanson Compléte adlı kitaptan alınmış bir şiirin şu imgesi:

    Sous la peau du miroir bat le coeur de la lampe*

    (Aynanın teni altında lâmbanın yüreği çarpar.)

    -çok güzel bir kapalı imge, yani açıklanması gereken bir im¤gedir.

    Daha sonra, diyor yaklaşık olarak, «kolay» imge, yani herkesin hemen anlayabileceği imge vardır. Örnek:

    Paris ma belle ville
    Fine comme ıme aigu,ille forte comme ıme épée*

    (Paris, bir iğne kadar ince, bir kılıç kadar güçlü, güzel kentim.)

    Bu «kolaylığı», "iyi duyguların», örneğin ana sevgisinin simgesi diye gösteriyor (konuşan bir anadır):

    «J'avais dans la douceur tissé trois munteaux
    «Un pour nous deux pour notre enfant*

    (Gecenin tatlılığı içinde üç manto dokumuştum, biri iki¤miz için, ikisi de yavrumuz için)

    Açık şiir, diyor, ... geceye ilişkin şiirler içinde bundan daha iyi söylenmişini, daha şiirsel alanını göstersinler bana, bekliyorum!

    Sonra «gerçeküstücü» imgeyi gösteriyor, bu imge için şöyle buyuruyor: Bu tür imgenin açıklanacak hiç bir anlamı yoktur.

    Ve sonra şu mısrayı yorumluyor:

    La terre est blue comme une orange
    (Dünya bir portakal maviliğinde)

    Şöyle diyor:

    Şu ünlü «La terre est bleue comme une orange» dizesi için geçerli bir açıklama yapılabileceğini sanmıyorum (ve) aslında, hiç de aldırmıyorum.

    Bu dizeyi, seversiniz, ya da sevmezsiniz, bunun dışın¤da hiç kimsenin başka bir diyeceği olamaz...

    (Burada söze ara vermekten kendimi alamıyorum: Hayır, sevgili dostum, benim bir diyeceğim var, dize konusunda değil, ama sizin şu yargı niteliğindeki olumlamanız üze¤rine bir diyeceğim var. Bir kez imge, sözün önü ve arkası içinde değil, ama kendi başına ele alınınca hiç de açıklanmaz değil. Dünya portakal gibi yuvarlaktır ve çok olgunlaşan portakal mavi bir renk alır. Öte yandan, sizin şu ve, aslında, hiç de aldırmıyorum lafınız bana hiç de bilimsel gelmiyor. Bir sözün bir anlamının olması, ya da olmaması aynı şey değildir. Eluard, bütün gerçeküstücüler gibi, ki bu mısra da 1929 yılında yazılmıştır, açıklanamayacak hiç bir şey bulunmadığını, her şeyin bir anlam taşıdığını söylerdi. Kapalılık (anlaşılmazlık) iki kaynaktan gelir: Ya okumasını bilmeyen okuyucudan, ya da derdini anlatmayı bilmeyen ya¤zardan. Ya da her ikisinin karışımından.)

    Demek ki Pietre Albouy, Eluard'ın şiirinde kolay (açık), zor (ama açıklanabilen), gerçeküstü (hiç mi hiç açıklanamayan, ve kendisine göre bunun hiç de önemi yoktur) imgeler bulduktan sonra, bunların karşısına apaçık şiiri koyuyor, örneğin, daha önce adını andığımız, bir ananın ağzından yazılmış şiirin son dizesi:

    Je suis seule pour aimer
    (Bir ben varım sevilebilecek)

    burada, diyor, şiirsel apaçıklık en son sınırına erişmektedir. Yanılmayalım diye bir örnek daha ekliyor:

    Ben, kendi payıma*(Sözlerin altını Albouy çizmiş), bu dizeyi pek çok seviyorum:

    Ma douleur comme un peu de soleil dans l'eau froide*
    (Soğuk suya vurmuş azıcık güneşe benzeyen acım.)

    Ama, Gabriel Péri için yazılmış olan şiirin şu dizesinin çok daha yüce, evrensel bir açıklıkta olduğunu yadsımak mümkün mü:

    Tutoyons-le sa poitrine est trouée
    (Sen diyelim ona, bağrı delik deşik)

    Gerek burada, gerekse bir önceki örnekte, heyecanımızın konunun büyüklüğünden, içeriğin yüce değerinden geldiği¤ni ekliyor sözlerine. Doğru bir söz, ama imge davasıyla en ufak bir ilgisi yok. Çünkü imge yüce bir konuyu, değeri yüksek bir içeriği dile getirdiği zaman, (başarısı, anlatım gücü ölçüsünde) bu konunun, bu içeriğin değerini eksiltmeyecek, artıracaktır. Lise öğrencileriyle işçilerin bu işde hiç rolü yoktur.

    Bu iyi niyetli yorumda beni şaşırtan şey, yazarın imge¤leri sınıflandırmakla yetinmeyip, sözün en gerçek anlamıyla okurları da sınıflandırması'dır. Örneğin kendisi, ne bir lise öğrencisi, ne de bir işçidir, imgeleri anlamasa da (vız gelir bana) yoğaltabilir (istihlâk edebilir), güç bile olsa, bir imgeyi çok güzel bulabilir, kendi payına, bazı kapalı imge¤leri pek sevmektedir. Ama, genel kavramlar yüzünden, işçilerin ve lise öğrencilerinin hazmedebileceği, anlayabileceği, sevebileceği imgeleri yeğlemekte, yeğlemek zorunda olduğunu sanmaktadır. (Bu saptamaların altını da Albouy çizmektedir.)

    Demek ki ona göre iki tür şiir vardır. Eluard'ın, şiir meraklısının zevkini büyük halk çoğunluğunun anlayışının dışında, ayrı bir yere koyan bu görüş açısını kabul edebileceğini sanmıyorum. Gerçekten de, eseri böyle bir görüşü yalanlamaktadır.

    Pierre Albouy'un sözü nereye getirmek istediğini çok iyi görüyorum, o burada gerçekçi şiiri savunmak istiyor, Eluard onun gözünde büyük bir kozdur, öyleyse Eluard'ın gerçekçi bir şair olması gerekmektedir, ama bu, es geçmek istemediği birtakım güçlükler ortaya çıkarmaktadır. Eluard'ın şu ya da bu şiirindeki gerçeklik payı değişmektedir, ama doğrusu aranırsa, Eluard'ın şiirinde bizi duygulandıran şeyleri gerçekçiliğe yüklemek ancak dili kötüye kullanmakla mümkün olabilir.

    Hele, hokkabazlığa başvurmadan, Eluard'ın değişik çağlardaki şiirsel anlatımını bu tür bir kavram içine oturt¤mak mümkün değildir. Eluard'ın şiirindeki imgeler onlara mesleki bir tutumla (zorlukları kabul edilen, sınıflandırılmış) imgeler gözüyle bakarak değil, onları dile getirdikleri içerikten tarak incelenebilir. Şunu kabul etmek gerekir ki, Eluard'ın eski imgelerinin birçoğu ne lise öğrencilerini, ne işçiyi, ne de beni etkiler, çünkü bu imgelerin nesneleştirdiği içerik işçiye de, öğrenciye de, bana da yabancıdır. Tıpkı sonradan Eluard'a yabancılaşmış oldukları gibi, çünkü Eluard artık şu sözleri söyleyen, düşünen adam değildi:

    Le seul espace libre est au fond mon coeur
    Est-ce l' espace intime de la mort
    Ou celui de la fuite*

    (*Biricik boş alan yüreğimin derinliklerindedir; bu, ölümün öz alanı mı, yoksa kaçışın alanı mı acaba?)

    O, şunları yazabilen bir şair olmuştu:

    Les hammes ont besoin d' être unis d' espérer de lutter
    Pour expliquer le monde et pour le tranformer*

    *(İnsanların, dünyayı açıklamak ve değiştirmek için birleşmeye, umud etmeye, savaşmaya gereksinimleri var.)

    İlk örnekteki, derdini imgeyle ya da imgesiz anlatan Elu¤ard, Pouvoir tout dire (Her Şeyi Söyleyebilmek) adlı kita¤bın şairinden fersah fersah uzaktadır. İkinci Eluard'ın imgeleri insanın yüreğine işlemektedir, hem de ister kolay, ister zor ya da açıklanmaz olsunlar. Bu bir biçim işi değil, bir öz meselesidir.

    Yine Europe'un bu sayısında, Georges Ribemont-Dessaignes, biçim konusunda, ve bütün öteki sorunları bir yana bırakarak, Eluard'ın Şiir Sanatı başlığını taşıyan bir yazı yazmış. Dessaignes, Eluard, onun o bir marangozunkini, bir, hasat işçisininkini andıran ya da sadece rüzgârın kumlar ü¤zerindeki, suların tepeler üzerindeki, ya da buzulun kayalar üzerindeki işleyişine benzeyen işçiliğinden söz ettiğiniz za¤man, fikir alanına girdiğiniz zamankinden daha az ihanete uğrayacaktır, ki bu ihanete en iyi niyetli dostluklar bile en¤gel olamaz, diye düşünüyor ..

    İşte uyarıldık: Buzulun kayalar üzerindeki işleyişine benzeyen işçiliğinden söz açtığımız zaman, Eluard'a, fikirler alanına atıldığımız zamankinden daha sadık kalacağız, çünkü fikir alanında ona ihanet etmekten başka bir şey yapamayız.

    Bununla birlikte, Eluard'ın da mutlaka onaylayacağı genel bir şiir anlayışı ortaya çıkıyor. Genel olanı geçelim, bu Ribemont-Dessaignes'in işi. Ama kuramın Paul Eluard cümlesini ele aldığı noktada, Eluard'ın, bu buzul alanında fikir alanından daha az mı, yoksa daha çok mu ihanete uğradığını araştırma hakkına sahibiz.

    Bu cümlenin özelliği şu ki, sesten meydana gelmiş olup akıcıdır, ama tükenmez değildir. Cümle oldukça kısa parçacıklar halinde söylenmiştir, mantıklı bir düzen içinde değildir, ve bu parçacıkların süresini belirleyen şey kesinlikle gizlidir, şairin sırrıdır bu, mizacının değişimlerine, yüreği¤nin çarpışına, kişisel zamanına bağlıdır. Bilimin araçlarını ve görüşlerini temelinden sarsmış olan quanta (nicelikler) kuramına dayanarak, burada karşımıza çıkan şeyin, şiirin niceliklerinin birbiri ardından söylenişi olduğunu düşünebiliriz ...

    Burada da bilinemezcilik (agnosticisme) ağır basıyor: Cümle parçacıklarının süresini belirleyen şey, (yani, şiiri izleyen kişi yararına iyi anlıyorsam, Eluard'ı önemli kılan şey) son derece gizli kalmaktadır. Bu şiir sanatının özelliği, aslâ bir formül içine oturtulamamasıdır. Burada, bilimin a¤raçlarını ve görüşlerini temelinden sarsmış olan nicelikler kuramı, bence, Ribemont-Dessaignes'e göre, Eluard'ın şiir sanatındaki araç yokluğunu ve körlüğü temelinden sarsan bir şey olmuştur. İyi ama, nicelikleri yardıma çağırmanın ne gereği var? Onlar burada ne işe yarayacaklar?

    Az sonra, Eluard'ın Şiir Sanatı adlı makalenin şu bölümleriyle bunu da anlıyoruz:

    Tabiî, Eluard'ın eserinde, ilk bakışta şiirsel dökümevinin eski kalıplarına dökülmüşe benzeyen şiirler de var. Örneğin, Mourir de ne pas mourir (Ölmemekten Ölmek/1924) adlı kitaptan alınan şu L'égalite des sexes (Kadın Erkek Eşitliği) şiirinin tümü böyle: On iki heceli, uyaklı ve normal duraklı (yani on iki üzerinden sekiz duraktı) dört mısradan kurulu üç kıta. Ama burada bile oyuna gelmiyoruz. "Sesli madde dudaklarımızdan akmış, önümüzde bir kalıp varmış, bu madde o kalıba dökülüvermiş: Ama onun kesin biçi¤mini bambaşka bir kalıpta elde edebileceğini hemen görüyoruz ..

    (Bir başka deyişle: Evet, Eluard bu on iki heceli şiiri yazdı, ama bunu bambaşka bir biçimde de yazabilirdi, onun için aldanmış değiliz... herhangi bir kimse için, herhangi bir konuda, herhangi bir şeyi kanıtlamak üzere kullanılabilecek bir akıl-yürütme bu) .

    ... Ve bu durum, ŞÖYLE GEÇERKEN, (bu kez büyük harf yapan benim) geleneksel Fransız şiirinin ölçülerinin şiire düşman olduğunu saptamamıza izin veriyor. Bu ölçüler, sesin, içlerinde özgürlüğünü, rahatlığını, zenginliği1iğini ve inceliğini yitirdiği demir ve alçıdan yapılma korkunç kalıplardır, şiirin boynuna geçirilen iğrenç lâlelerdir. Ve genel sanının tersine (on iki hecenin, durağın, tam uyağın kaçınılmaz oluşu, yani zaman ve tınıyla
    ilgili her şey), bu ölçüler yazının cansızlığını; gözle görülür ölçünün, mısraların sonundaki, yazıyla gösterilen, ama okunmayan işaretlerin birbirini tutuşunu doğurmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

    Eluard'ın bu kalıplar içinde katkısız şiiri sürdürebilme¤si bir mucizedir.

    Eğer nicelikler kuramının neden yardıma çağrıldığını anlıyorsak, Eluard hakkında bütün bunların yazılabilmiş olması da bir mucizedir. Georges Ribemont-Dessaignes'in geleneksel Fransız şiirinin ölçüleri adını verdiği şeyden nefret etmesi kendisinin bileceği bir iştir ve bu ceza kanununda yer alan bir suç değildir. Ama bu konuda Eluard'ın kendisine kanıt sağlaması, işte bu gülünçtür. Çünkü yalnız 1924'de yazılmış (dört mısralı üç kıtadan kurulu) bir şiirde raslamayız on iki heceli dizeye ve geleneksel Fransız şiirinin ö¤bür ölçülerine, ki bu ölçüler, nicelikler kuramının yardımı olmaksızın, cümle parçacıklarını, şairin dizeyi kesip satır başı yapmasının nedenlerini açıklamaktadır. Örneğin, Pou¤voir tout dire'deki (1951),

    «Le tout est de tout dire et je manque de mats» *
    (Bütün her şeyi söylemekte sözcüklerim yetersiz)

    dizesiyle başlayan ilk şiirde on iki heceli mısralardan kurulu yirmi dört kıta, yani doksan altı tane on iki heceli dize vardır. Ama (Devoir et l'Inquietude'deki ilk şiirleri saymazsak:

    Les soldats s'en vont les avoines hautes
    En chantant un refrain en l'air ...
    Le soleil entier sur leurs capotes
    Les soldats s'en vont par les avoines hautes
    Légers de la bonne maniére.*

    (Askerler bir marşın nakaratını söyleyerek uzun saplı yulaf tarlasında ilerliyorlar, olanca güneş kaputlarında; hareketleri gayet hafif olan askerler, uzun saplı bir yulaf tarla¤sında ilerliyorlar.)

    ki nicelikler bu şiiri açıklamaya yetmeyecektir ... ) ister uyaklı olsun, ister olmasın, gerek on ikili, gerek sekizli, gerekse onlu dizeler, bütün ömrü boyunca Eluard'ın kafasını kurcalamıştır. Ribemont-Dessaignes, Eluard'ın on iki heceli mısraya düşkünlüğünün bizim gerçeküstücü çevrede alay konusu olduğu gençlik yıllarımızı unuttu her halde. Ama şimdi, on iki heceli mısrada sesin özgürlüğünü yitirdiğini söylerneğe kalkarsa, kendisine hatırlatmak isterim ki, o sıralar, Eluard için özgürlük on iki heceli mısradaydı, ve onu bundan alıkoyan şey gerçeküstücü terör havasıydı.

    Eluard'ın burada katkısız şiiri sürdürebilmiş olması bir mucizedir lafına gelince, bu sözü yorumlayacak durumda olduğumu sanıyorum. İnanın, bu mucize pek sık tekrarlanmıştır, ve herkesin bildiği gibi, bu işin adından da, kendisinden de nefret eden Paul Eluard'ın ihanet olarak niteleyeceği bir şey varsa, o da işte böyle katkısız şiiri sürdürebilmiş olmaktan dolayı kutlandığını görmektir.




    Çağımızın Sanatı / Aragon
    Çev: Bertan Onaran
    Gerçek Yayınevi / Nisan 1966

     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  7. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    İmge ve Anlam

    Anlam İmgelerle Aydınlanır

    İmgeler anlamı, sözcükler imgeyi anlatır. Bir anlamı gün ışığına çıkarmak için imgelerden daha iyi bir yol olamaz: aynı şekilde bir imgeyi gün ışığına çıkarmak için sözcüklerden daha iyi bir yol olamaz. Sözcükler, imgelerin yöresinde toplanmalıdır, o zaman imgeleri kurabilmek için doğru sözcükler meydana çıkar. İmgeler anlamın yöresinde toplanmalıdır, o zaman anlamın kurulması için doğru imgeler meydana çıkar. Anlam imgelerle aydınlanır, aynı şekilde imgeler de sözcüklerle. Şuraya varıyoruz: imgeleri aydınlığa çıkarmak için konuşan, imgelere uzanır, bunun sonucu olarak da sözcükleri unutur. Bir tavşan izini sürene benzer bu; tavşanı yakalayınca, izi unutur. Ya da ağla balık avlayan birine: balığı yakalayınca, ağı unutur. Demek ki sözcükler, imgelerin sesli izleridir, imgeler anlatımların gözle görülür ağlarıdır. İmgeler bir anlatımdan çıkar, ama insan kendini imgelerin akınına bırakırsa, bunlar doğru imgeler olamaz. Aynı şekilde, sözcükler imgelerden doğar, ama bir insan kendisini sözcüklerin akınına bırakırsa bunlar doğru sözcükler olmaz. Böylece anlam ancak imgeler unutulunca yakalanabilir, yine ancak sözcükler unutulunca imgeler yakalanabilir. / Anlamın anlaşılması, imgelerin kıyılması koşuluna bağlı, imgelerin anlaşılması da sözcüklerin kıyılması koşuluna./

    Wang Bi (226-249)
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  8. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Şair Akıldan Korkmamalıdır


    Güzellik kavramı olmadan işin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Bu kavrama gereksinmek yüz karası değildir, ama yine de kişiyi kararsızlığa iter.


    Anlatım Olarak Şiir

    Şiir, anlatım olarak nitelendirildiğinde, böylesine bir nitelemenin tekyanlı olduğu bilinmelidir. Bireyler kendini anlatmaktadır, sınıflar kendini anlatmaktadır; çağlar ve tutkular anlatımlarını bulmaktadırlar; sonuçta dolaysızca insan anlatır kendini. Bankerler ya da siyasetçiler birbirlerine kendilerini anlattıklarında, bir şeyin ticaretini yaptıkları, bir şeyi ele aldıkları bilinir; hasta kişi bile ağrısını anlatırken, doktora ya da çevresindekilere bir şeyleri işaret eder, yani o da bir şeyleri ele alır. Ama şairler konusunda söylenen şudur: Yalnızca arı anlatımı sundukları; öyle ki, ele alışlarının, uğraşlarının yalnızca anlatmaktan oluştuğu, amaçlarınmsa olsa olsa kendilerini anlatmak olabileceği. Bu ya da şu şairin başka insanların savaştığı gibi savaştığını kanıtlayan belgelere rasgelindiğindeyse, evet, böyle bir şiirde de, savaşın kendini anlattığı söylenmiştir. Şu ya da bu ozanın başından kötü şeyler geçmişse acısının güzel bir anlatım bulduğu, bundan dolayı da acılan önünde içyü-kümlülüğü duyabileceği söylenir; bir şeyi ortaya koymuştur acılar, şairi iyi anlatmışlardır. Şair, acılarını dile getirirken işlemiş, değerlendirmiştir onları; ola ki bir parça yumuşatmıştır da. “Acılar geçip giti ama, şiirler kaldı” denir cinfikirlice ve eller oğuşturulur. Ama ya acılar geçip gitme-mişlerse? Şarkı söyleyen adam için olmasa da, şarkı söyleye-meyenler için kaldıysa acılar ya? Ama başka şiirler de var; örneğin yağmurlu bir günü ya da bir lale tarlasını betimleyen şiirler; kişi bunları okur ya da dinlerse yağmurlu günlerin ya da lale tarlalarının sebep olduğu bir ruh durumuna girer; yani kişi. yağmurlu günleri ya da lale tarlalarını bir ruh durumuna girmeden, etkilenmeden izlese de, şiirler aracılığıyla bu ruh durumlarına girer. Ama böylece kişi daha iyi bir insan, olmuştur; tat alma yetisi daha gelişkin, daha incelikli duyumsayan bir insan olmuştur; bu da etkisini ola ki herhangi bir zaman, herhangi bir biçimde gösterecektir.

    (1927)

    Şiir ve Mantık

    “îyi de, neyi kanıtlar bu?”

    Goethe’nin İphigenie’smi okuduğunda bir matematikçi “İyi de neyi kanıtlar bu?” demişti. Tümce burada yerini bulmamıştı, ama binlerce ve binlerce şiir karşısında tümüyle yerindedir. Böylesine şiirlerin eleştirilmesi istendiğinde kişi ikircimlere düşer; ortada eleştirilebilecek hiçbir şey yoktur, olsa olsa bu şirlerin yazılmış ve basılmış olması eleştirilebilir. Şu bizim matematikçinin istemleri, yalnızca onlan yerine getirebilecek bir yapıta yöneltildikleri için tümüyle geri çevrilmezler. Matematikçiye îphigenie’nm neyi kanıtladığı söylenebilir; herhangi bir yapıtın neyi kanıtladığı söylenemiyorsa bu önemli bir yapıt değildir. Hiçbir anlamı olmadığı için önemli bir yapıt değildir.

    En yalın istem, bir şiirin kendi ruh durumunu okura da iletme konumunda olmasıdır. Bu aktarma, belirsiz ve pek bir şey söylemeyen, denebilir ki biçimsel bir edimdir. Bir şiirin aktarma yetisi yere göre, kişiye göre, mesleğe göre, ulusa göre, sınıfa göre sınırlanmış olabilir. İnsanı en çok ‘havaya sokan’ şiirlerin en iyi şiirler olması gerekmez. Halkın söylediği her zaman halk şarkıları değildir. Halk’ı ‘havaya sokmayan’ halk şarkıları da vardır. Şu, kafamızda açık olmalı: Aktarma olgusunu şiirin en yüksek biçimlerinde olduğu gibi, en aşağı biçimlerinde de buluruz; ucuz operet şarkısında, doğum günü şiirinde olduğu gibi, sokak şarkısı ve sonede de.

    Bir şiirin ruh durumunu birine, dahası sana aktarabi-liyor olması, onun hiçbir şeyi kanıtlamasına yetmez (yani sana onu okuman gerektiğini daha kanıtlayamam). Görünene bakılırsa, birşey kanıtlamak konusunda şiirlerin işi daha güçtür. Tutalım ki, şu bizim matematikçi pisagor teoremini kanıtlayan bir şiirle karşılaştırılmış olsun; bu şiirin birşey kanıtladığını mı söyleyecekti? Belki de söylerdi; ama biz de belki de karşı çıkardık ona, îphigenie’nm hiçbir şey kanıtlamadığını söylediğinde nasıl karşı çıktıysak Öyle. Şiir, şiir olarak boş olsaydı, şiirin bir yüzü, bir gerekçesi olmasaydı, ona karşı çıkardık. Matematikçi bu nedenlerle bir ruh durumuna girmiş de olsaydı, ona belki yine de karşı çıkardık.

    Güzellik kavramı olmadan işin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Bu kavrama gereksinmek yüz karası değildir, ama yine de kişiyi kararsızlığa iter. Çünkü o kertede belirsiz, öylesine çok anlamlı bir kavramdır ki bu görünene bakılırsa, ‘herkeslerce bilindiği gibi’ bireysel olan ‘ağız tadına, zevklere’ bağlı bir kavramdır ‘tartışılmaz.’

    İşlevbilimsel açıdan yola çıkarak, tadı maddî anlamda da alsak, tartışma güçleşir yine de. Ağzımıza bir lokma alır, yüzümüzü buruşturur ve ‘çok ekşi’ deriz. Bir şiir dizesini de böyle kendi kendimize söyleyebilir ve tıpkı tadı kaçmış, tatsız tuzsuz, uyarıcılığı kalmamış, dahası mide bulandırıcı bir şey karşısında olduğu gibi bir isteksizlik duyabiliriz.

    Yine de işlevbilimsel tatta bile ‘tat bulmak’, ‘tadı bulmak’ gibi birşey vardır. Bu bir tür öğrenme edimiyle de gerçekleşebilir, yalnızca başka koşullar içine girmemizle de. Tat duyusu işlevbilimsel olanı da gelişebilir.

    Mimariden bir Örnek alabiliriz. İleri mimarlarımız son onyıilarda nesnel denilen bir yapı sanatını yaymaya çalışıyorlar. Kısaca söylenirse pratik olan’ı güzel buluyorlar. İşçilerin buna karşı davranışları ilginç: Bu yapı sanatını tümüyle reddediyorlar. Bu cetvelle çizilmiş gibi yapılmış evleri güzel bulmuyorlar; kışla, hapisane diyorlar bu evlere; yeni, amaca uygun döşe-dayaya, da tatsız-tuzsuz diye sövüyorlar. Tüm nesnel yapı sanatı, ağızlarında tatsız-tuzsuz bir tat bırakıyor.

    Neden?

    Pek çoğu ileri olduğu İçin, yüzünü severek, isteyerek en ileri, en önemli sınıf olan işçilere çeviren mimarlar, bir iş-Çi için evin ne anlama geldiğini unutuyorlar da ondan. Ev işçi için hiçbir biçimde yalnızca bir barınma yeri, yalnızca tüm yükümlülüklerini olabildiğince pratik olarak yerine .getirmesi yönünden önem taşıyan bir fabrika değildir. (30’lu yıllar)

    Şiirleri Yolmak

    Acemi kişi bir şiirsever olduğu kertede şiirlerin yolunması demlen şeye, soğuk bir mantığın işe sokulmasına, bu ince, çiçeksi oluşumdan sözcüklerin, imgelerin koparılıp çıkarılmasına güçlü biçimde karşıdır. Bunun karşısında denilmesi gereken, çiçeklerin bile bir şey batırıldığında solma-dığıdır. Şiirler eğer yaşama yetileri varsa yaşamak konusunda çok dayanıklı, çok yeteneklidirler, en derinlere işleyen işlemleri atlatabilirler. Kötü bir dize, bir şiiri hiçbir biçimde tümüyle yıkmaz; nasıl iyi bir dize bir şiiri kurtara-mazsa öyle. Kötü dizeleri bütünün içinde sezmek onsuz, ‘şiirlerden tat alabilme yetisi’nin sözünün bile edilemeyeceği bir yetinin öteki yüzüdür: Bütünün içinde iyi dizeleri sezme yetisinin. Bir şiir kimi zaman çok az iş, çok az çaba ister, kimi zaman da pek çok iş, pek çok çaba gerektirir. Acemi kişi, .şiirleri yanına varılmaz sayarken bir şeyi unutur: Şairin de ulaşabileceği o hafif ruh durumlarını, duygulanmaları onunla paylaşabilse de, bu ruh durumlarının, duygulanmaların bir şiirde dile getirilişinin bir çalışma süreci olduğunu ve şiirin duraksatılmış bir ‘uçucu kaçıcı şey’ olduğunu, yani görece biçimde oylumlu, dolu, maddî bir şey olduğunu unutur. Şiiri yanaşılmaz sayan, şiire gerçekten yanaşamaz. Alınan tadın ana bölümü ölçütlerin kullanılışındadır. Bir gülü yol da bak, güzeldir her yaprağı. (30’lu yıllar)

    Şair Akıldan Korkmamalıdır

    Şiirlerini okuduğum birkaç kişiyi kişisel olarak tanıyorum. Bunlardan kimisinin şiirlerinde öteki dışavurumlarında gösterdiğinden çok daha az ‘akıllılık’ göstermesine şaşar dururum. Şiirleri katıksız duygu işi olarak mı alır? Böylesine katıksız duygu işlerinin olabileceğine inanır mı? Böyle bir şeye inanıyorsa da, hiç olmazsa duyguların da düşünceler kertesinde yanlış olabileceğini bilmesi gerekirdi. Bu da onu daha dikkatli kılmalıydı.

    Kimi ozanlar, özellikle de şiire yeni başlayanlar, kendilerini belli bir ruhsal etkilenme içinde, bir duygulanma durumunda duyumsayınca, akıldan gelenin bu ruh durumunu dağıtacağından ürküyor gibidirler. Bu konuda, bu ürküşün ancak aptalca bir ürküş olduğu söylenebilir. Büyük şairlerin ‘işlik raporları’ndan bilindiği gibi, onların ruh durumları hiçbir biçimde yüzeysel, kararsız, kolayına uçup gidiverecek ruh durumları değildir ki, kavrayıcı, dahası serinkanlı bir düşünme onlara zarar verebilsin. O bilinen ayağa kalkma, uyarılma durumu hiçbir biçimde soğukkanlılığın tam karşısında yer almaz. Dahası, düşünsel ölçütlere vurmaktaki isteksizliğin, söz konusu ruhsal durumun daha derindeki bir verimsizliğine, kısırlığına ‘işaret ettiğini’ kabul etmelidir. İşte o zaman, bir şiiri yazmayı orada bırakmak gerekir.

    Şiirsel bir girişim rastgiden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde, sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını!

    (30’lu yılların sonu)

    Bertolt Brecht

    Çeviri: Hilâl Çelik

     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  9. KıRMıZı
    Aşık

    KıRMıZı TeK BaşıNa CUMHURİYET V.I.P

    Katılım:
    22 Şubat 2008
    Mesajlar:
    27.186
    Beğenileri:
    4.781
    Ödül Puanları:
    11.580
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Karmaşıkkk
    Yer:
    TÜRKİYE
    Banka:
    383 ÇTL
    Şiir ve Aşk

    usandığımız ve vazgeçemediğimiz iki tutkunun geleceğine ilişkin bir önyargı denemesi-

    Günümüzde şiire olan ilginin azaldığı, hemen herkes şiir yazdığı halde kimsenin başka şairleri okumadığı, okusa dahi bundan bir 'pay çıkarmadığı' öteden beri savunulan bir iddia. Bunun yanında, aşkın 'gerçek anlamını yitirdiği', yozlaştığı, dünyasal karakter kazandığı ve eski aşıklara pek rastlanmadığı da hemen herkesin -nedense- üzerinde anlaştığı bir 'gerçeklik'...

    Bu doğrultuda, kuramsal açıdan da tanımlanması için örnek vermek gerekirse, şiir ile aşkın birbirini tamamladığı, aynı kaderi paylaştığı, birinin yek diğerinden ayrılamayacağı, şiirsiz ve aşksız bir dünyanın 'kupkuru' olduğu da bu önkabullerin 'sonuç bildirgesi'...

    Doğrusu, şiirin 2000'li yıllara hangi koşullarda gireceği ve yeni yüzyılda -eğer zorunluysa!- ne gibi işlevler üstleneceği, bireylerin şiirde ne bulacağı ya da yitireceği konusunda daha bugünden yargılarda bulunmak -erken değilse bile- biraz 'safça' bir tutum gibi geliyor bana. Türk şiirinin bugün ulaştığı düzey, kimlerin hangi gerekçeyle aksini iddia ettiklerini anlamak pek mümkün değil, cidden 'sevindirici'; ama gelgelelim, geleceğe ilişkin görüntüsü biraz 'flu'...

    Niçin mi flu? Bir kez, şiirin ulaştığı düzey ile toplumun zihinsel gelişimi birbiriyle ters orantılı: Şiirin gücü arttıkça, onun potansiyel okurunun zihinsel gelişimi 'çöküş' içine giriyor! Birinin başı suyun üzerindeyken, öteki girdaba kapılıp kayboluyor neredeyse... Özellikle genç kuşak, şiirdeki metafor, imge, zeka oyunları gibi yaşamın gizil yönlerini sözcüklerle aktarma teknikleri yerine, yüzeysel anlatımların ya da düzyazının basit biçimlerinin yer aldığı yapıtları yeğliyor!

    Elbette herkesten 'yaşamın anahtarı' niteliğindeki şiirin şifresini çözmesini beklemek haksızlık olur; ama şiir belki de bu çağın en 'yolunda giden' ayak izi olduğu için -en azından yaşamı anlamak bakımından- biraz yoğun 'okur çabası' gerektirmiyor mu?

    Tabii, 'yaşamı anlamak' yerine 'yaşamı yaşamak' gibi bir seçeneğin egemen olduğu zihinsel yapı, hele bir de olanaklar sürüsü kuşatmışsa, birey için öncelikli yerini alıyor. Alsın bakalım...

    Aşk üzerine aslında pek bir söz söylemek yersiz: Şiirin kuşatılmışlığını anlattıkça, aşk da iyi-kötü bundan payını almakta. Şiirdeki ulaşılmazlık ile aşktaki benzer duygunun yanyana yürümesi, ya da yürüyememesi, her şeyi açıklıyor zaten! Bu iki olgu arasındaki benzerlik-çelişki sıralamasını tanımlamaya çalışmak benim haddim değil. Şiire ya da aşka mesafeli durduğumdan mı? Hayır. Ama aşk üzerine söylenecek her söz, geri dönülemez bir iddiayı da kutsal bir muska gibi kalbin üzerine taşıyor. Belki genel anlamda -ve de 'sakıncasız'- birkaç özelliği dile getirmek mümkün: Aşksız bir şiir ve şiirsiz bir aşk olanaksız... Bir an insan yaşamından aşkın çekilip alındığını düşünün: Geriye iki kolu kopuk, dilsiz, kör ve yürümesini beceremeyen bir hilkat garibesi kalacaktır.

    İnsanoğlu aşkı aşamadığı sürece bu ikilem hep peşi sıra gelecektir, emin olunuz. Aşabilecek midir, bilinmez. Şiirdeki ulaşılmazlık duygusu ile aşktaki tutku boyutunun kişiyi altüst eden refleksi, sıradan bir 'aşkın hal' değildir: Bu iki duygunun, tutkunun, hatta ikilemin temelinde, insanın doğaya karşı zavallılığı yatar. Bu öyle acınılacak bir zavallılık durumu değildir; 'çaresizlik' ile 'eli-kolu bağlanmışlık' duygusudur daha çok. Yaşamın belirsizliğine kurban verilecek bir tutkudur aşk: Bazen hemen önünüzdedir, ulaşamazsınız. Düşlerinizi adeta bir müzik cümbüşüne dönüştüren o büyülü refleks, donakalır. Sesinizi bile çıkarmaya ürkersiniz: Aşk, dünyanın en büyük korkusudur.

    Aşkı tanımlamaya çabalamanız da sonuçsuzluktan başka sonuç vermez: Tanımlayıp biçimlendirmek, o büyüyü bir daha yaşatacak mı sanıyorsunuz? Öyle bir kıskaç duygusudur ki bu, anlatamazsınız: Her gün çiçek götürmek istersiniz karşınızdakine, her gün şarkı söylemek, birlikte saatlerce yürümek, hatta koşmak... Gerçekleşmez. En beklenmedik anda her şey dağılıp gider. Ama siz korkunç bir cehennemi yaşayıp öğrenecek kadar büyümüşsünüzdür bu yolda: Bir sonraki aşkı yaşayana kadar -eğer kolayca mümkünse böyle bir şey- hangi hataları bir daha yapmamanız gerektiğini kavramışsınızdır.

    Aslında bu hataları sevecek kadar uslanmaz bir çocuksunuzdur: Aşkı özler, bekler ve yorulursunuz. Karşınızdaki bu duygunuzun derecesini tartmaz, belanın niçin kendisine isabet ettiğini sorup durur!

    Aşk, tıpkı şiir gibi, en güzel bencilliktir: Geceleri düşünüzde görmek ümidiyle habire gökkuşağı taşıyıp durursunuz yağmur altında. Islanmak, ellerinizin durmadan kanaması ya da kursağınızda kalan yaşantı ürkütmez sizi. Her türlü güzelliği ve onuru kişiliğinde atomize ettiğiniz sevgiliniz, ya da doğrusunu söyleyelim, karşılıksız sevgiliniz, bütün bu olup-bitenden habersiz, kendi yalnızlığını yaşamakta, başka duygulara yelken açmaktadır aslında. Yaşamın bu ikilemi aşılabilir mi, bilinmez. Hiç ummayacağınız kadar kıskançlık duygusu içinde olmanız, yanınızda O bulunmadığı zamanlarda huzursuz şekilde kendi kendinizi yiyip bitirmeniz, yanınızdayken de hiçbir zaman aşamayacağınız çitlere takılıp kalmanız, suskunluğu şaşılacak derecede özlemeniz, aşkı ölüme en yakın duygu olarak hissetmeniz, aşılamayacak bir tutkudur...

    Sonra, aşkın 'gerçek anlamı' nedir? Aşkı tanımlamak kadar yaşamak da önemli olduğuna göre, elbette herkesin bulacağı anlam da kendine göre biçim alacaktır! Gerçek sözcüğü aşkın tanımlanması için yeterli değilse, o düşsel kuyuya yuvarlanmanın faturasını neden somut hayata çıkarıyoruz? Gerçek aşk, herkesin kendi düşleri kadar sahicidir. Bu duyguyu çıldırasıya yaşamak utanılacak denli bir zaafı içermiyorsa, ki öyle olduğuna inanıyorum, 'gerçek aşk'ın boyutu nereye uzar, nerede kısalır?

    Gerçek aşkın 'karşılıksız aşk' olduğu görüşünde birleşenlerin çoğunlukta olması, belki bir fikir verebilir; ama ondan daha önemlisi, bu karşılıksızlık duygusunun ulaştığı yön. Konuyu konformist yanıyla ele alırsanız, karşılıksız aşk sürecinde, duygularının çerçevesini çizip her türlü gidişatı kendi içinde tamamlamış biri ile -bir bakıma- ulaşılması zor bir 'av'ın amansız mücadelesi söz konusudur! Vicdanınıza sığınıp düşünürseniz, buradaki asıl kurban kimdir, çözümlemek zor! Yine konformist açıdan düşünürseniz, 'av'ın niçin 'avcı'ya bağlanması gerektiği de yoruma açık bir başka boyut! İşte tam da bu noktada amansız bir süreç başlar: Şiirin, yaşamın içindeki gizil efsaneyi dizelerine yöneltmek için gösterdiği tanımsız çaba gibidir karşılıksız aşkı sürdürmek... Geceler gündüzlere, sabahlar yanlışlara kavuşur, siz kendi doğrunuzu kendiniz keşfetmiş halde yaşarsınız! Nedir o doğru? Belki de hiçbir şey! Ulaştığınız anda muhtemelen kırılıp ufalanacak bir safiri gözlersiniz aylarca, hatta yıllarca; ama hiçlik gelir ardından. Belki gerçekten kırılıp ufalanmayacak, size dünyalar bağışlayacak denli olağanüstü bir ışıltıdır o safir: Ama batıktaki yerini keşfettiğiniz halde hiç ulaşamayacağınız için bunu da deneyemezsiniz!

    Aşk, koyusuna daldığınız bir mavide, biraz ileride duran bir defineyi unutma yeteneğidir belki de, unutabilirseniz.

    Eğer aşk'a aşık biriyseniz, tıpkı şiir yazmış olmak için şiir karalayanlar gibi, bir süre sonra yeni bir defineyi aramak için yola koyulursunuz, eskisinden epeyce yara almış olarak! Ama tutkunuz delicesine bir boyuttaysa, yaşamınızda köklü ve derin bir yara durmadan kanar durur yıllarca. Öylesine unutulmazdır ki, birkaç kuşak geçer, siz hala en küçük bir yaşam kıpırtısında eski anıları özlersiniz. Yaşamınızın belki de en büyük fırsatı kaçmış, yıllarınız heba olmuş, karşınızdakine duygularınızın boyutunu kanıtlama olanağından yoksun kalmışsınızdır.

    Hem sonra, neden vazgeçilmez olsun ki sizin duygularınızın boyutu! Alt tarafı, her ölümlü varlık gibi, doğdunuz, büyüdünüz, sevdiniz ve unuttunuz... Hüzünlü tablo tamamlanmıştır artık!

    Şiire gelince... İnanın, sıraladığım tüm bu özellikler şiir için de geçerlidir. 2000'li yıllara girerken, şiir, bir yandan gelenekselliğin teknik boyutunu kat be kat aşıyor, bir yandan da kendi yarattığı yabancılığı fütursuzca yaşıyor! Aynı kuşaklar yaşadıkları dönemin şiir dilini anlamakta güçlük çekiyorlar: Bu, şiirin gelişimi açısından olumlu, ama yaygınlığı açısından handikap oluşturan bir durum. Eğer yeni yüzyılda da şiir kitleselleşmek yerine yalnızlığı seçerse, doğal olarak bu yalnızlığın nedenlerini ve boyutunu tartışmak yerinde olacaktır. Ben, kişisel olarak, 10 bin kişinin pek anlamadan okuması ve alkışlaması yerine, yüz kişinin seçici davranıp şiirimi benimsemesini ve irdeleleyip eleştirmesini yeğlerim.

    Şiirin önümüzdeki yüzyılda da 'özel bir alan' oluşturup oluşturmayacağını kestiremiyorum; ama tamamen yitmesi için aşkın da varlığına son vermesi gerek. Böyle bir dünyayı düşünemiyorum bile!

    Yaşamın biz insanlara bağışladığı ya da bizden götürdüğü her şeyde hüzünlü ve estetik bir yön var: Aşkın yitirilmesinde de, sözcüklerin dağılmasında da bunun yansısı oldukça belirgin. Dünyaya kirli şekilde gelmediğimiz ortada; ama çamurda yürüdükçe paçalarımızın bundan payını almaması olanaksız. O halde, yaşamın insanlara kazandırdığı -ya da insanlardan çalıp götürdüğü- o iki kutsal varlığı, yani şiiri ve aşkı niçin yalnız bırakalım? Belki yanlış şeyler yazıp, yanlış ilişkiler yaşayacağız; çağlar boyunca kim yaşamadı ki! Evet, şiirdeki ve aşktaki 'saflık', yani pür-u pak'lık duygusu zedelendikçe, içimizden birşeyler kopuyor. Ulaşılmazlık, sinsi bir yılan gibi dolanıyor aşkın gölgesinde ve buna rağmen bırakamıyoruz.

    Yoksa, şiir ve aşk, gerçekten mazoşist yanımız mı bizim? Hedef olduğumuz halde kımıltısızca bekliyor, kalbimize saplanacak merminin düşüyle mü avunuyoruz? Kendimize 'kutsal ölüm' yakıştırmak, son arzumuz mu? Değilse, niçin en baştan tercihimizi böyle yapıyoruz?

    Sevmek, çılgınca bir aşkı düşlemek, sonsuza dek okunacak bir şiirin dizelerini keşfetmek, yoksa tanrıya bir düello çağrısı mı?

    Deneyimlerimizle anlaşıldığı üzere, kuşatılmışlık duygusunu doğuştan bu yana yaşadığımız şu evrende, şiirsiz ve aşksız bir serüven hepimizi yönsüzlüğe iteceğine göre, şiir ve aşk yolunda yitireceğimiz ne olabilir ki?

    Yoksa, bu düello hep sürecek mi?...


    Bursa Edebiyat Günleri, Mart 1998

    Cihan Oğuz
     
    Köln ve Oğuz15 bunu beğendi.
  10. Oğuz15

    Oğuz15 Üye

    Katılım:
    12 Şubat 2015
    Mesajlar:
    46
    Beğenileri:
    52
    Ödül Puanları:
    380
    Cinsiyet:
    Bay
    Banka:
    173 ÇTL
    Paylaşımınız için çok teşekkürler Sevgili Kırmızı arkadaşım sağolun çok güzel olmuş ellerinize sağlık.
     
    KıRMıZı ve Köln bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş