1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Uzakdoğuda Durum - Ming yönetiminin Çöküşü

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 19 Ocak 2012 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.783
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.063 ÇTL
    Uzakdoğuda Durum - Ming yönetiminin Çöküşü


    İlk Portekizli tacir 1513'te Güney Çin kıyılarına geldiği zaman, Ming rejiminde Çin hanedanlarının çöküş dönemlerine özgü rahatsızlık belirtileri görülmeye başlamıştı. Saray kliklerinin entrikalarıyla birlikte, ağır ve denkserlik (hakkaniyet) ölçülerine uygun olmayan vergiler, eyaletlerde ara sıra patlak veren ayaklanmalara yol açtı.

    Öte yandan, bozkırdan ve denizden gelen akınlar tehlikeli saldırılar biçimini almaya başladı. Ming orduları, kalabalık ve oldukça iyi donatılmış birliklerdi. İyi yönetildiklerinde, aldıklarının karşılığını verebilecek yetenekteydiler. Örneğin 1592-1598 arasında Ming birlikleri, iki korkunç Japon istilasının durdurulmasında Korelilere yardım etti; oysa Japon savaş beyi Hideyoşi, Kore'yi istila edebilmek için büyük çaba göstermişti. Denizlerde, Ming deniz gücü de önemli zaferler kazandı; hatta bunlardan bazıları, Portekizlilere karşı kazanılmış zaferlerdi. Buna karşın, Pekin'deki kafaları kara ordusuna öncelik veren yöneticiler, sürekli bir deniz gücünün oluşmasına hiçbir zaman izin vermediler. Bu tür savaşlardan sonra terhis edilen denizciler, genellikle yönetimin denizcilere karşı güvensizliğini onaylarcasına korsanlık eylemlerine giriştiler.

    Ming yönetiminin çöküşü, tümüyle daha önceki hanedanların yolunu izledi. Bir Ming generaliyle anlaşmış olarak harekete geçen güçlü ve disiplinli bir Mançurya savaşçı birliği, bir iç ayaklanmanın bastırılmasına yardımcı olma bahanesiyle 1644'te Pekin'e girdi. Mançular başkenti ele geçirdikten sonra, artık Ming hanedanıyla işbirliği yapmaya yanaşmadılar. Önderleri, kendinin Gök'ün Oğlu olduğunu öne sürerek, yeni hanedanı, “Çin hanedanı”nı kurmuş oldu. Ancak Mançuların tüm Çin topraklarında tutunup yerleşebilmeleri için, daha uzun yıllar savaşmaları gerekti. Ming hanedanının davasının savunuculuğunu üstlenen bir Çinlinin son sığmağı olan Tayvan, 1683'e dek Pekin iktidarına boyun eğmedi.

    Mançular, fatihler olarak Çin'e girmeden önce, Çin uygarlığını oldukça yakından tanıyorlardı. Dolayısıyla, ülkenin yeni efendileri, Çin uygarlığının tüm dış görünümünü hızla ve sarsıntısızca benimsediler. Bu yolda, Moğolların Çin'i ele geçirişlerinde Moğol kültürü içindeki Batı Asya kaynaklı öğelerin yol açtığına benzer bir engelle karşılaşmadılar. Bununla birlikte Mançu imparatorlar, yerli Çin halkının bağlılığına güvenemediler ve askeri gücü kendi halklarının tekelinde tutma yolunu izlediler.

    Böylece Çin'in tüm stratejik noktalarına, Mançu askerlerden oluşan garnizonlar yerleştirildi. Askerlerin Çin halkıyla fazlaca rahat bir biçimde kaynaşmalarını önleme politikası güdüldüğü için, Mançu askerler, kendi farklı giyinişlerini ve davranışlarını sürdürdüler. Bununla birlikte, kamu yönetiminde Mançular kadar Çinliler de çalıştırıldı ve bürokrasiye, Konfüçyüsçü klasikler hakkındaki soruları içeren devlet sınavlarıyla yeni memurların alınması biçimindeki eski geleneksel uygulama, yerel ve geçici kesintilere uğramaktan başka bir aksamayla karşılaşmaksızın sürdü gitti.

    Bir hanedandan ötekine böylesine sarsıntısız bir geçiş, uzun Çin tarihinde sık görülen bir olay değildi. Ayrıca Mançu imparatorları, kendilerinden önceki Çin imparatorlarının geleneksel politikalarından ayrılmadılar. Askeri güçlerinin büyük bir bölümünü, Çin'in kara sınırlarını, bozkırın göçebelerine ve Tibetliler gibi yerlerinde duramayan topluluklara karşı güvenceye alma yolunda kullanarak, daha çok bu sorunlarla ilgilendiler. Uygar toplumların silahlarının, bozkırın eski düzen okçu süvarileri karşısında gittikçe daha ağır basmaya başlaması yüzünden, bu alanda son derece başarılı oldular.

    Gene de Mançu yöneticilerinin Çin'in kara sınırlarının düşmanlardan arındırılması görevi, yeni bir boyut kazandı. Yalnız göçebe kabilelerle değil, Rusya'nın gittikçe büyüyen tarımsal İmparatorluğuyla da uğraşmak zorunda kaldılar. Hatırlanacağı gibi, Rus kürk tacirleri onyedinci yüzyılın başlarında Sibirya'yı aşarak ve 1638'de Pasifik Okyanusu kıyısındaki Ohotsk'a ulaşarak etkinlik alanlarını Pasifik'e kadar genişletmişlerdi. Bu tarihten sonra Ruslar, Sibirya ormanlarının güneyindeki bozkır halklarıyla ilişki kurma yoluna gittiler ve bu yolda bazı başarılar elde ettiler. Ayrıca herminin Avrupa'da olduğu gibi en fazla hayranlık uyandıran bir kürk türü olarak karşılandığı Çin ile kürk ticaretini başlattılar.

    Üstünlüğü ele geçirme yolunda bazı çatışmalardan sonra bu iki uygar ulus, 1689'da Nerçinsk Antlaşması ile uzlaştılar. Bu antlaşmaya göre, bozkırın Dış Moğolistan'daki ve batıda Orta Asya'daki büyük parçası, iki İmparatorluğu birbirinden ayıran bir tampon bölge olacaktı. Antlaşma aynı zamanda, kürk karşılığı çay ve ipek değişimine dayanan düzenli bir kervan ticaretinin kurulmasını öngörüyordu. Ne var ki bu antlaşma, kararlı bir biçimde yürütülemedi; çünkü tampon bölgede yaşayan Moğollarla Kalmuklar, Rusya'nın ve Çin'in kendilerine verdiği yansız ve edilgin rolü benimsemediler. Tersine, Tibet ile dinsel ve diplomatik ilişkilere giriştiler.

    Bu ilişki üzerine Çin, hiçbir zaman unutamadığı Cengiz Han'ın orduları kadar tehlikeli olabilecek yeni bir barbar birliğinin kurulmasından korkmaya başladı. Çinliler, böyle bir olasılığı önceden önlemek için yeniden genişleme politikasına sarıldılar; çetin savaşlardan sonra, Dış Moğolistan'ı ve Çin Türkistanı'nı fethettiler.

    O sırada Rus orduları, var güçleriyle Osmanlılarla kapışmış durumda bulunduklarından, Çar'ın temsilcisi sesini çıkaramadı. Bu durum karşısında, Tibet de uysallıkla yola geldi. Ama savaşlar, Kalmuk konfederasyonunun Çin orduları ve bir çiçek salgını karşısında çöktüğü 1757'ye kadar sürdü. Çöken Kalmuk konfederasyonundan geride kalan topluluklar, Rus topraklarına sığınarak canlarını kurtardılar ve bu topluluklar, soylarının günümüzde bile yaşamakta olduğu Volga yakınlarındaki topraklara yerleştirildiler. Ruslar, bu tarihten otuz yıl önce, Çin gücünün Avrasya bozkırının neredeyse yarısına kadar uzanan bu çok büyük topraklar üzerinde gerçekleştirdiği ilerlemeyi Kâhta Antlaşması ile resmen belgeye geçirilmiş biçimiyle kabul etmişlerdi.

    Mançu imparatorları, denizlerin savunulması sorununu da aynı derecede başarıyla çözdüler. 1636'da Japon hükümeti, kendi iç sorunlarından dolayı uyruklarının açık denizlerde gemicilik yapmasını yasakladı ve okyanusa dayanıklı teknelerin yapımını durdurdu. Bu, yüz yılı aşkın bir süredir Çin kıyılarını kırıp geçiren korsan akınlarının kaynağını kuruttu. Çin yönetiminin yerel temsilcilerinin, Portekiz tacirler topluluğunun aynı ölçüde gelişigüzel saptanmış sözcüleri aracılığıyla Avrupalılarla yaptıkları resmi nitelik taşımayan bir antlaşma, ilk Avrupa ticaret gemilerinin hiçbir engelle karşılaşmaksızın yol açtığı yıkımları ve yasa dışı etkinlikleri dizginledi.

    Bu nedenle, Çin'de hükümet yeniden kararlılık kazanınca, kıyıları koruma yolunda geleneksel yöntemleri bırakıp yeni yollar izleme gereksinimi ortadan kalktı. Böylece Mançurlar, bir donanma kurma ya da kıyı savunmalarını genişletme yolunda hiçbir şey yapmadılar. Bu yolda bir önlem almayı gerekli görmediler, gerçekten böyle bir şeye gereksinimleri yoktu.
     

Sayfayı Paylaş