1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Varliğim Türk Varliğina Armağan Olsun

Konusu 'Ne Mutlu Türküm Diyene' forumundadır ve wien06 tarafından 23 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. wien06

    wien06 V.I.P V.I.P

    Katılım:
    30 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    6.117
    Beğenileri:
    148
    Ödül Puanları:
    4.480
    Meslek:
    Serbest
    Yer:
    Viyana
    Banka:
    292 ÇTL
    Varliğim Türk Varliğina Armağan Olsun


    Gazetelerde gördüğünüz "...ili kırsalında teröristlerce döşenen
    mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!"
    haberi aslında o kadar da kısa değildir.


    Ya da ......ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle
    karşılık vermesi
    sonucu çıkan çatışmada güvenlik görevlisi şehit oldu.

    Ya da .....ilinde devriye görevini yerine getiren aracına açılan ateş
    sonucu..güvenlik görevlisi şehit oldu.

    Ya da ......ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu
    asker yaralandı..

    Bu nasıl başlar biliyor musunuz?

    Hava o kadar sıcaktır ki beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu
    düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye
    kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.

    Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi kolay kurumadığı için
    elinizdeki tüfeğinizin ¤¤¤¤l kısmı avucunuzun içinde vıcık, vıcık oynar.
    Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her
    yere siner.

    Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan
    toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur.

    Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült
    ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz.

    Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her
    yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.

    Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları,
    yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat
    seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük
    yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı
    bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen
    çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.

    Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki
    arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı
    ayrı duyarsınız.

    Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız,
    öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.

    Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır
    bu senfoniye.

    Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm
    ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere
    adeta bir deri gibi yapışmıştır.

    En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı
    değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda.

    Çünkü...

    Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini
    bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir.

    Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak
    direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye,
    binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok
    etmeniz gerekmektedir.
    Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin
    etmişsinizdir.

    Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur.


    İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden
    senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu.

    Sonra!..

    Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın
    kâğıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda...
    Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat
    sesleri hepsi bir anda biter.

    Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü
    görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer.

    Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak
    parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.

    Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama
    ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya

    başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız.

    Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri arasında "mayın"
    kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun
    ağrıyı fark edersiniz.

    Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz.

    Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve
    kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.

    Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra,
    yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine
    nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine...

    Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, "fazla bir şey yok, sadece küçük bir
    yara" gibi telkinlerde bulunur. Ama siz arkadaşınız konuşurken de,
    helikopterle hastaneye götürülürken de artık bir ayağınızın olmadığını
    biliyorsunuzdur. Hep bir soru çınlar kafanızın içinde "neden ben, neden
    ben, neden ben ?"

    Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda,
    diz kapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken
    veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir
    uzvunuz olmuştur.

    Ama bunun önemi yoktur çünkü bu fedakârlığınız sayesinde vatan var
    olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!

    Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek
    olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağ olsun yeter.

    Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında,
    uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans
    sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını
    söylediklerini de okursunuz.

    Pamuk'ları, Dink'leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali
    Kemallere tanık olursunuz, "koçlar gibi satanları "görürsünüz. .

    Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip
    aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.

    Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin
    kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama
    duyamazsınız.

    Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara "bayrak"
    diyenleri görürsünüz, "uçaklarını çek", "valiyi çek" diyen başkanları ve
    karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz.

    Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,"çete"
    diye suçlandığını, yargılandığını görürsünüz.

    Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip
    soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece
    "ben bir şey yapmadım" demelerinin esas kabul edilip, "suçsuz" sıfatıyla
    serbest bırakıldığını görürsünüz.

    Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her
    konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda
    siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında.

    Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza,
    uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz
    değerlerinize akar.

    Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza,
    o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: "Biz bu
    ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep
    gözümüzün önünde miydi yoksa?"diye sorarsınız kendinize.

    Onlara verilen maaş'ın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize
    sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar
    sevmediklerini düşünürsünüz.

    Bu vatan onların da vatanı değil mi?

    Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi?
    diye sorarsınız kendi kendinize.

    Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi
    iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz
    sözler gelir aklınıza": VATAN, SANA CANIM FEDA"

    Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve
    hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız
    ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti
    bitirene kadar.

    Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler
    yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler
    yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da
    televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar.

    Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz;

    "...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir
    güvenlik görevlisi yaralandı!" haberi aslında o kadar da kısa değildir.

    Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz,
    falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından
    ölen oğluna "şehit" deyip Türk bayrağı "örten kadının haberine
    ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri
    için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır.

    Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, "ne için?" dendiğinde "vatan
    için" diyecekleri fedakârlıklarını size rağmen yapmaya devam
    edeceklerdir.

    Sizin uyuşmuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza,
    sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş
    dakikalar yaşanmaya devam edecektir.

    Asla unutmayınız başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan
    bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen
    canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük
    çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.

    Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum,
    ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı
    dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm
    bunları yaşayacak.

    Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup
    "aydınca" sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?

    Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye "siz"
    diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.

    "Siz" kim misiniz?
    Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
    Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
    "Siz" de bilin ki biz asla unutmayacağız.


    "VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"


    Oktay Yıldırım / Emekli Astsubay
     

Sayfayı Paylaş