1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Veda Mevsimi

Konusu 'Okunası Yazılar' forumundadır ve ÇağanCan tarafından 4 Kasım 2012 başlatılmıştır.

  1. ÇağanCan

    ÇağanCan Aktif

    Katılım:
    2 Kasım 2012
    Mesajlar:
    334
    Beğenileri:
    88
    Ödül Puanları:
    830
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    Turizm
    Yer:
    Ankara-Antalya
    Banka:
    33 ÇTL
    Her merhabanın bir yüzü vedaya dönüktür. Merhabalar ne kadar güler yüzlü ise vedalar da o kadar hüzün rengidir. Her türlü kavuşmanın sonunda bir ayrılık olacağını düşünmek bütün kavuşmaların tadını kaçırır sanki.

    Kavuşmadan çok ayrılıklarla yüzleştiğimizdendir ki kavuşmalarımızda da buruk bir tebessüm vardır. Elimizi her uzatışın ardından boşalan avuçlarımız ötelere açılır yeniden. Bittiğini sandığımız çizgiden sonra yeni ufuklara dikilir bakışlarımız. Yani ki dünya yürüyüşümüzde her kavuşma sonrasında saadetimizin çoğalacağını düşünürken sonrasının hüznü soğuk bir rüzgâr gibi dolar içimize.


    Neye kavuşsak kime varsak nedense saklı ve derin bir boşluk kalır içimizde. Onun bir türlü dolmadığını doymadığını her daim hissederiz. Ve anlarız ki buradaki hiçbir şey o boşluğu doldurmayacaktır. Biliriz ki o arzu ebede dönük o arzu ebede müştaktır. Yaşadığımız süre içinde de içimizdeki gurbet yüreğimizdeki hüzün hep var olacaktır.

    Yüreğimizin derinindeki o ses “ebed ebed” diye seslenirken “fani”lere takılıp kalmak ve onlardan geçememek bir o kadar huzurumuzu da yele verecektir.

    Sonbaharın söylediği

    Her nereye baksak kainat kitabı sayfa sayfa açılır önümüze. Görmesini bilen gözler okumayı bilen özler her harfinde bir mana bulur. Her kelime akla kapı açar. Her cümle yüreğe dokunur.

    Kuru bir ot gülen bir gül dağlar denizler kuşlar karıncalar bulutlar her bir yağmur damlası… Her ne varsa görünen görünmeyen bu sayfanın ya harfi ya kelimesi ya da cümlesi olarak serilir gözler önüne.

    Her görülen de sadece onu gösterenin varlığını ispat eder. Her şey O’nu anlatır. Her şey O’ndan bahseder. Onun içindir ki şair bu sırrı fark etmiş ve: “Bir kitabullah-ı azamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası hep Allah çıkar.” diyerek bu manadaki düşünceyi iki mısrada özetlemiş: “Kainat kocaman bir kitaptır ve her bir harfi Yaradan’ı işaret etmektedir.”

    Her mevsim gibi sonbahar da bu kitabın sayfalarından biridir. Her bir harfin manası daha derinleşir hazan mevsiminde. Bahar sayfasındaki coşkunluk ve o coşkunluğun verebileceği gafletten uzaktır sonbaharın sayfası. Bir durgunluk bir yorgunluk sarar bütün ruhları.

    Kuşların bahçemizdeki seslerinin eksilmesiyle ve çiçeklerin yavaş yavaş rüzgârlara boyun büküşü çoğaltır hüznümüzü. Ağaçların yapraklarında sarı ve kızıl renkler belirginleştikçe bir sükunet eli tutar sanki elimizden. Zaman büyülenmiş bir kelebek gibidir. Yaz günlerinin hızla akıp giden dakikaları durmuş donmuş sonsuzlaşmıştır adeta. Dağlardan inerek cümle ağaçları rükûda “Hu” diye söyleten rüzgârın serin eli değmiştir akşamın alaca karanlığına. Havada uçuşup bir süre sonra toprağa kapanan yapraklar kalkmamak üzere secdeye kapanmıştır artık.
    Ve bir buluttan damla damla içimize ince bir sessizlik dökülmektedir. Ağaçlar kuşlar toprak ve bu tablo içindeki her şey biraz önce tomurcuklarıyla bahara koştuğu gibi şimdi de sararan rengiyle sonbahara hazırlanmaktadır.

    Yine baharlar gelecek

    Artık baharın ve yazın sayfası kapanmıştır. Açılan bu yeni sayfada hüzünlü veda cümleleri sıralanmaktır. Yaprakların dallarını terk ettiği gibi gurbetten sılasına gelenler de bu mevsimde yaşlı gözleriyle veda ediyor sevdiklerine. Dedeler nineler daha bir mahzunlaşıyor torunlarının çocuklarının ardından bakarken. Ve gelecek yazda görüşmek ümidi bir çekirdek gibi -daha ayrılmadan- düşüyor gönüllere. Nasıl ki çiçeklerin tohumları aynı duyguyla seriliyor yerlere. Nasıl ki suyu çekilip kuruyan dalların kökleri aynı hasretle sarılıyor toprağa…

    Mahzunlaşan gönüllerdeki umut kandili soğuk kış gecelerinin yegane aydınlatıcısı ve ısıtıcısı oluyor artık. Her şeyin öldüğü ve kışla birlikte o bembeyaz kefenini giydiği zaman “Bu kuru dalları bu kaybolmuş çiçekleri kim yeşertecek?” sorusuna o kitabın önceki sayfalarındaki cümleler cevap veriyor: Bir önceki kıştan sonra “Hayy” ismiyle bütün kainatı yeniden dirilten bezeyenden başkası değil elbette.

    Bütün bu olup bitenlerin de bir anlamı var. Hiçbir şey anlamsız değil. Bir bitiş ve başlangıç... Bir merhaba bir veda... Ölüm ve doğum gece ve gündüz... Her biri bir cümle bize. Okuyalım ve anlayalım diye.

    Hangi tohum toprağa düştü de...

    Sonbahar nefesinin değdiği her yer sararmaya başlar. Rüzgârın ve yağmurun her el vuruşunda biraz daha güçsüzleşir yaprak tutunduğu dalda. Güz çiçeklerinin boynu bükülür ve yavaş yavaş ilk diriliğini tazeliğini yitirmeye başlarlar. Erken inen akşamların rengiyle birlikte ufukları dolduran bakışlara bir mahzunluk çöker. Tenhalaşan ve gurbetleşen dünyada insan daha bir içine çekilir. Ruh dünyasındaki yolculuğunda ötelere açılan kapılardan geçerek ve özlenilene doğru büyüyen hasretle içindeki hazan kuşlarının kanat sesleri duyulur. Sanki her şey biraz sonra son nefesini verecek ve sonsuz bir uykuya dalacaktır.

    Hazanın hüzün mevsimi oluşu göğsümüzde her an dalından gidecek bir sarı gül gibi duruşu “Son yaklaşıyor haberin var mı?” uyarıcısı olduğundandır belki de. Aslında bu sonun bir başlangıç olduğunu bilmek hüznümüzü uhrevîleştiriyor. Çünkü vedalar yeni merhabalara akıyor. Toprağa düşen her bir tohum yeni bir bahara doğru bakıyor. Gidiş bir tükenişe bir kayboluşa değil bir dirilişe yeniden var oluşa doğru.

    “Hangi tohum toprağa düştü de yeşermedi ki…” der Mevlâna. Tohum toprağa düşmüşse yeşerecektir. Yeniden hayat bulacaktır. Tabii ki o tohumun sağlam olması çürük bir tohum olmaması kaydıyla.

    Mevlâna hazretleri bu soruyu iki türlü cevap beklercesine sormuş gibidir. Birincisi elbette ki toprağa düşen her tohum yeşerecektir. Tohumun görevi yeşermektir çünkü. İkinci şekilde ise bir şart olmalı; toprağa düşen ya da atılan tohumun özünün sağlam olması gerekir. Aksi halde tohum olarak görünse de özünü yitirmişse toprakta çürümeye yok olmaya mahkûm olacaktır.

    Sonbahara hazırlanmak

    Gün erkenden akşam oluyor. Mevsimler birbiri ardına geçip gidiyor. Kainat ağacının en güzel meyvesi olan insan da bu döngünün içinde. Gün geçtikçe sararıp soluyor ve an geliyor dalında tutunamaz oluyor. Gözümüzün gördüğü her yerde her şeyde bir başlangıç ve bitişin haykırışı var. Görmemek duymamak insandan başka varlıklara has olsa gerek.

    “Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor” diyen şair hazan sayfasındaki cümleyi doğru okuyarak ağaçların bile bir sona hazırlandığını görebilmiş. Etrafımızdaki değişimler olup biten her şey biz insanlar için değil mi? Sonbahara hazırlanan ağaçları görüp de ömrümüzün her an hayat ağacından kopacak bir yaprak olduğunu düşünerek o “son” için hazır olmamak akıl kârı olmasa gerek.

    Yine Bâkî; “Eşcar-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler / Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan”* derken bizlere bu gölgeler aleminde “yokluk” hırkalarımızı giyerek bizim için ebedi “varlık” olanı işaret eden elden tutmayı (el almayı) işaret etmiyor mu?

    * “Bahçedeki ağaçlar tecrit hırkası giydiler yani yaprakları döküldü. Yaprakları döken sonbahar rüzgârı çınardan el almış oldu.”
     

Sayfayı Paylaş