1. * 5651 Sayılı Kanun'a göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.
    * Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan şekilde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahiplerinin İLETİŞİM bölümünden bize ulaşmaları durumunda ilgili şikayet incelenip gereği 1 (bir) hafta içinde gereği yapılacaktır.
    E-posta adresimiz

Vergi Hukunun Temel Kavramları

Konusu 'Hukuk Köşesi' forumundadır ve ZeyNoO tarafından 15 Ocak 2010 başlatılmıştır.

  1. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    BİRİNCİ BÖLÜM: GENEL BİLGİLER

    I-VERGİ GELİRİNİN MAHİYETİ VE TANIMI

    Bireylerin zaman içinde gereksinimlerinin başka bireylerin gereksinimleri ile çakışması ve her bireyin bir diğerine ihtiyaç duyar duruma gelmesi, aynı zamanda güvenlik içinde yaşama istekleri, bireylerin bir arada toplum olarak yaşama arzu ve zorunluluğunu ortaya çıkarmış, buna paralel olarak savunma, eğitim, sağlık, altyapı tesisleri gibi ihtiyaçlarının da bireysel ihtiyaçlar niteliğinden çıkarak toplumsal ihtiyaç şekline dönüşmesine yol açmış ve bu durum, söz konusu toplumsal ihtiyaçların giderilmesini sağlayacak bir organizasyonun varlığını gerekli kılmıştır.
    İhtiyaçların giderilmesini sağlayacak organizasyonun, bu işlevi gerektiği gibi yerine getirebilmek için büyük ölçüde ekonomik kaynaklara ihtiyaç duyacağı açık olup, söz konusu ekonomik kaynakların sağlanması gerekliliği de, beraberinde organizasyonların üst idari yapısını teşkil eden otoriteler tarafından, gereksinimleri giderilen bireylerden bir takım ekonomik değerler toplanılması zorunluluğunu doğurmuş bulunmaktadır.
    Toplanan ekonomik değerler genel olarak kamu gelirlerini teşkil etmektedir. Kamu gelirleri arasında birinci sırayı alan ve en önemli kamu gelirini oluşturan gelir türü ise vergi gelirlerini oluşturmaktadır.
    Devletin kamu hizmetlerinin gerektirdiği harcamaları borçlanmak veya para basmak suretiyle elde ettiği gelirlerle veyahut ta özel hukuk kurallarına uygun olarak icra ettiği iktisadi işlerinden sağladığı veya sair suretlerle elde ettiği vergi dışı gelirlerle karşılaması mümkün olmakla birlikte, kamu harcamalarının daha ziyade vergi gelirleri ile karşılandığı görülmektedir.
    Devletin bütçesi içinde yer alan kamu gelirlerinin ortalama % 90 oranındaki payının vergi gelirlerinden meydana geldiğini, geri kalan % 10’nun ise diğer kamu gelirlerinden sağlandığını söylemek mümkündür .Türkiye bütçesi içinde 2001 yılı itibariyle vergi gelirleri tüm bütçe gelirlerinin % 76’sını teşkil ederken bu oran 2002 yılı bütçesi için % 81 olarak dikkate alınmıştır. 2004 yılında ise bu oran % 83’in üzerinde olup, 2008 yılı Merkezi Bütçe içindeki vergi gelirlerinin toplam kamu gelirleri içindeki payı ise % 85’in üzerindedir. Kamu gelirleri içinde vergi gelirleri payının bu kadar fazla olmasının çeşitli nedenleri olmakla birlikte en önemlisini iktisadî nedenler oluşturmaktadır. Vergi gelirleri kamu hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde başvurulan kaynaklardan en sağlıklı gelir kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü, finansman kaynağı olarak kullanılması yanında vergi gelirleri, enflasyonun önlenmesi, sosyal tabakalar arasında gelir dağılımının düzenlenmesi, bir kısım sektörlerin gelişiminin sağlanması, ithalatın kontrol altında tutulması gibi fonksiyonların yerine getirilmesinde araç olarak kullanılabilme özelliğine sahip gelir kaynağını oluşturmaktadır.

    1.Verginin tanımı
    Vergi gelirlerinin tanımı yapılırken niteliklerinin göz önünde bulundurulmak ve bu niteliklere göre bir tanımlama yapmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
    Esas itibariyle vergi gelirleri toplumu teşkil eden bireylerin kişisel ihtiyaçlarını gidermek için değil, bireylerin toplum içinde yaşamasından doğan ve bireylerin hemen tümünü ilgilendiren ortak ihtiyaçların giderilmesi amacıyla toplanılmakta ve sağlanan hizmetlerden toplum olarak yararlanılmaktadır.
    Diğer taraftan vergi gelirleri toplanılırken belli bir düzen ve kurallar çerçevesinde hareket edilir. Demokratik kuralların yerleştiği toplumlarda verginin toplanılması ile ilgili işlemler yasalarla belirli kurallara bağlanmakta ve söz konusu hukuk kuralları çerçevesinde verginin alınması mümkün olabilmektedir. Hukuka dayanmayan vergi konulması ve alınması söz konusu olamaz. Vergilerin hukuka uygun olarak konulması gereği demokratik ülkelerde büyük öneme sahip olup, vergi konulurken hangi alanlar üzerinden ve kimlerden alınacağı, alınacak verginin hangi kişi yada gruplar tarafından yükleneceği, vergiyi ödeyenlerin ödeme güçleri, alınacak verginin ekonomiye etkileri gibi kıstasların göz önünde bulundurulmak suretiyle çıkarılacak vergi kanunlarına dayanması esastır. Bunun yanında yürürlüğe konulan vergilerin kanunla tespit edilmiş muayyen hukuk kurallarına uygun olarak tarh ve tahakkuk ettirilerek tahsil edilmesi ve bu suretle uygulamanın da hukuka uygun olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Vergi konulması ve uygulamanın hukuka uygun yapılması vergi verenler bakımından bir hak olarak doğmaktadır.
    Vergi kanunlarında belirtilen muayyen kurallara riayet edilmeden verginin tarh edilmiş olması durumunda mükellefler için bir vergi borcu doğmamış sayılır . Hukuk kurallarına aykırı olarak vergi idaresi tarafından mükelleflerden vergi istenmesi durumunda, tarh edilen vergiler vergi yargısı tarafından iptal konusu edilir. Vergileme işlemlerinin yasalarda belirtilen kurallara göre uygulanması gerektiği gibi, diğer taraftan vergi yasalarının da Anayasada belirtilen genel hukuk kurallarına da uygun olarak çıkarılması gerekmektedir. Anayasaya uygun olmayan vergi yasalarının yürürlüğe girerek uygulanması da mümkün bulunmamaktadır .
    İhtiyaçların bireysellikten çıkıp toplumsal niteliğe dönüşmesi ve vergilerin de toplumsal ihtiyaçların giderilmesi amacıyla alınıyor olması, ister istemez vergilerin otoritelerce bireylerden karşılıksız olarak alınmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak verginin karşılıksız olması niteliği, bireysel karşılık aranılmaması anlamını ifade etmektedir. Vergi ödeyenler ödedikleri vergi karşılığında devletten kişisel ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik belirli bir hizmetin yerine getirilmesini isteyemeyecekleri gibi, kendilerinin yararlandıkları kamu hizmetleri ölçüsünde vergi vermeleri gerektiğini de ileri sürmek suretiyle belirli bir miktarın üzerinde vergi ödemekten çekinmeleri de mümkün değildir. Esasen verginin toplumsal ihtiyaçların giderilmesine yönelik olarak toplanıyor olması, bireysel karşılıklılık olmamasını doğal kılmaktadır.
    Bununla birlikte toplanan vergilerle toplumsal ihtiyaçların giderilmesi gereği, diğer bir deyişle verginin toplanılmasının asıl amacının toplum ihtiyaçlarını gidermek olması nedeniyle, bu anlamda vergide bir “karşılıklılık” niteliğinin bulunduğunu ifade etmek mümkündür.
    Mükelleflerce, ödenilen vergi karşılığında belirli bir kısım kişisel ihtiyaçların giderilmesi, örneğin ikametgahın veya işyerinin bulunduğu mahalde yer alan yol yapımının veya yol onarımının yapılması şart koşulamamakla birlikte, esasen devlet tarafından, toplum ihtiyaçlarının giderilme görevinin esas olduğu düşünüldüğünde, belli bir plan ve program çerçevesinde, toplumun ulaşım ihtiyacını karşılamak amacıyla söz konusu yol yapım ve onarımının gerçekleştirilmesi zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda da verginin bir karşılığı olduğu muhakkaktır.
    Demokratik ülkelerde vergi ödeyicileri ödedikleri vergilerin hangi alanlara harcandığını araştırmak, denetlemek ve sorgulamak haklarına sahip bulunmaktadır.
    Devlet toplum ihtiyaçlarının giderilmesi görevini kendi organları vasıtasıyla yerine getirebileceği gibi bir kısım ihtiyaçların yerine getirilmesi yetki ve görevini de yerel kuruluşlara devredebilir. Belediyeler çoğu bölgesel kamu ihtiyaçlarını kendi organları vasıtasıyla yerine getirmektedir. Ve devlet de belediyelere, söz konusu kamu ihtiyaçlarının giderilmesini temin açısından gerekli finansman kaynağını oluşturabilmeleri amacıyla bir kısım vergilerin toplanılması yetkisini vermektedir. Emlak vergileri bunun en karakteristik örneğini teşkil etmekte olup, belediyeler toplamış bulundukları emlak vergisi karşılığında, kişilerin çevresel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda bulunmaktadır.
    Verginin tanımı, vergilemenin temel ilkelerini ortaya koyan T.C. Anayasasında yapılmadığı gibi, vergi tekniğinin esas ve usullerini hüküm altına alan Vergi Usul Kanununda da yapılmamıştır.
    Verginin genel anlamda tanımı çeşitli biçimlerde vergi hukuku öğretisinde yapılmaktadır. Öğretide yer alan vergi tanımlamalarından en geçerli olan ve yukarıda açıklanan nitelikleri de kavrayabilen, vergi kavramına ve verginin amacına en uygun tanımlama “Devlet ya da kendilerine yetki verilmiş kamu kuruluşları tarafından, görevlerini yerine getirmek amacıyla, gerçek veya tüzel kişilerden, karşılıksız olarak, hukuki cebir altında ve muayyen hukuk kurallarına uygun olarak alınan iktisadi değerlerdir.”şeklinde yapılan tanımlamadır.
    Bir kısım tanımlamalarda ise iktisadi değerlerin parasal bir aktarımı olduğu ifade edilmekte ve bu tanımlamalarda çağdaş toplumlardaki vergi uygulamalarından hareket edilmek suretiyle tarihsel değeri bulunan “ayni vergiler” kapsam dışında tutulmaktadır. Buna göre vergi, kamu faaliyetlerinin maliyetini karşılamak üzere, gerçek veya tüzel kişilerden hukuki ve siyasi cebir altında ve karşılıksız olarak devlete fon aktarılmasını ifade etmektedir.

    2. Verginin unsurları
    Verginin tanımlaması içinde unsurları da yer almaktadır. Yukarıda belirtilen tanımlamaya göre verginin unsurlarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.

    2.1.Vergi devlet veya yetki verdiği kamu kuruluşlarınca alınır
    Vergilendirme yetkisi, toplumu yöneten ve egemenlik gücüne sahip olan devlete ait bulunmaktadır. Devletin vergi koyma ve toplama hak ve yetkisi egemenlik gücünden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla devlet bu gücüne dayanarak vergi toplamaktadır. Ancak bazı hallerde vergilendirme yetkisini hukuk düzeni içinde kamu kuruluşlarına devredebilir. Örneğin emlak vergisi toplama yetkisi belediyelere devredilmiştir. Bununla birlikte vergilendirme yetkisinin esasını oluşturan vergi koyma, kaldırma, değiştirme gibi yetkiler kural olarak yasama organında bulunmaktadır. Belediyelerin yetkileri sadece yasalarla belirlenmiş vergilerin tahsil edilme ve belli kurallar çerçevesinde harcanması çerçevesinde söz konusu olmaktadır..

    2.2.Vergi kamusal ihtiyaçların giderilmesi amacıyla alınır
    Fertlerden karşılıksız olarak alınan vergiler devlet veya diğer kamu kuruluşları tarafından kamu ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla toplanır. Toplanan vergilerin doğrudan kamu ihtiyaçlarına harcanmamış olması verginin bu niteliğini ortadan kaldırmaz. Örneğin iç ve dış borç ödemelerinin vergi gelirleri ile karşılanmış olması ya da kamu kuruluşlarınca bir kısım kişi yada kuruluşlara çeşitli amaçlarla sağlanan finansal kaynakların vergi gelirlerinden ödenmiş olması, vergilerin söz konusu niteliğini değiştirmemektedir.
    Devletin, toplanan vergilerin kamusal ihtiyaçların giderilmesinde finansal kaynak olarak kullanması esas olmakla beraber, vergilerin harcama alanlarının verimli alanlar olması, toplumun ihtiyaçlarının giderilmesinde önem bakımından önceliklerin göz önünde tutulması gibi kriterlerin dikkate alınması gerekmektedir. Kamu kaynaklarının israf edilmesi durumunda vergi ödeyenler demokratik yollardan gerekli hesabı sorma hak ve yetkisine sahip bulunmaktadır.
    Özellikle demokrasinin ileri düzeyde olduğu ülkelerde toplum kesimleri, toplanan vergilerin nerelere harcandığı konusunda sorgulama yapma hak ve yetkisine sahip olmakta, bu yetkisini de belli edilmiş kurallar içinde kullanmak suretiyle vergi gelirlerinin toplum ihtiyaçları için en doğru biçimde kullanılmasını istemekte ve denetleyebilmektedir.

    2.3.Vergi hukuk kurallarına göre ve hukuki zora dayanılarak alınır
    Vergi, fertlerden belirli hukuk kurallarına göre alınır. Hangi konulardan, ne şekilde ve hangi miktarda vergi alınacağı önceden hukuki kurallara bağlanmıştır. Bu kural vergi hukukunda “verginin kanuniliği ilkesi”ni ifade etmektedir. Kanunla konulmamış vergi alınamayacağı gibi, kanunla konulan vergilerin de Anayasa ile belirlenmiş genel hukuk kurallarına uygun olması gerekmektedir Genel hukuk kurallarına uygun bulunmayan, hak ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayan vergilerin, kanunla getirilmiş olsalar dahi yürürlükte bulunmaları söz konusu olamaz. Bu husus, “vergilerin hukukiliği ilkesi”nin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki vergi hukukunda vergilemenin hukukî olması gereğinden söz edilmekle birlikte, henüz vergi hukuku öğretisinde verginin hukukiliği ilkesinin bağımsız bir ilke olarak yer almadığı, kanunîlik ilkesi içinde ifade edildiği görülmektedir. Oysa verginin kanuniliği ve hukukiliği ilkeleri birbirinden farklı ilkeleri ifade etmektedir. Verginin kanunîliği yasalarla vergi konulmasını ve alınmasını ifade ederken, verginin hukukîliği hak ve adalete, genel kabul görmüş vergilendirme prensiplerine uygun olması gerekliliğini ifade etmektedir.
    Diğer taraftan vergilendirme yetkisinin anayasalardan kaynaklanmış olmasının demokratik ülkelerde verginin halkın rızası ile alındığı anlamına geldiği ifade edilmektedir. .
    Vergiyi ödemekle yükümlü olan kişilerden vergi zora dayanılarak tahsil edilir. Ancak söz konusu “zora dayalı olarak tahsil edilme” keyfiyeti, ödenmesi gereken verginin zamanında ödenmemesi halinde ve yine hukuk kurallarına bağlı olarak zora dayalı biçimde tahsil edilmeyi ifade eder.Dolayısıyla verginin zora dayalı olarak tahsil edilmesi devletin zorla ve hukuk dışı kurallarla vergi alacağı anlamına gelmemektedir. Nitekim Türk Vergi Sistemi içinde yer alan Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanunda, zamanında ödenmeyen kamu alacaklarının hangi usul ve esaslara göre tahsil edileceğine ilişkin hükümler yer almıştır. Buna göre vergi yasalarında belli edilen ödeme zamanları geçtiği halde ödenmeyen vergilerin, gecikme zammı tatbik edilmek ve gerektiğinde borçlunun mal varlığına haciz uygulanıp satılmak suretiyle tahsil edileceğine ilişkin hükümler Amme Alacaklarını Tahsil Usulü Hakkındaki Kanuna konulmak suretiyle, zora dayalı olarak verginin tahsil edilmesine ilişkin hukuki kurallar yasa ile belirlenmiştir.

    2.4.Vergi karşılıksız alınır
    Vergi fertlerden belirli hukuk kurallarına göre karşılıksız olarak alınır. Vergi ödeyen kişilerce ödenilen vergiler karşılığında devlet yada kamu kuruluşlarından özel veya genel bir hizmetin yerine getirilmesinin istenilmesi mümkün değildir. Verginin karşılıksız olarak alınması keyfiyetinin bireysel karşılıksızlık kavramını ifade ettiği, esas itibariyle verginin toplumun ortak ihtiyaçlarını gidermek amacı ile toplandığı, bu anlamda vergilerin ekonomik ve toplumsal çerçevede bir karşılıklılık esasına dayandığı bilinmektedir. Devlet toplamış olduğu vergiler karşılığında toplumun ve bu kapsamda toplumu oluşturan fertlerin ekonomik, sosyal ve güvenlik ve kültürel ihtiyaçlarını gidermek durumundadır. Giderilen ihtiyaçlar ise toplanan vergilerin bu anlamda karşılığını oluşturur.

    2.5. Vergi iktisadi bir değerdir
    Devlet yada yetki vermiş bulunduğu kamu kuruluşlarınca toplanan vergiler iktisadi bir değeri ifade etmektedir. Söz konusu iktisadi değer ise günümüzde para ile ifade edilmektedir. Önceki dönemlerde askerlik hizmeti yapmak, imece usulünde çalışmak gibi aynî olarak tahsil edilebilen vergiler zaman içinde kaldırılmış, bunun yerini kullanım gücü bulunan para almıştır. Böylelikle devlet para olarak tahsil ettiği vergiden zaman ve mekan bakımından azami fayda sağlama fırsatını elde etmiş bulunmaktadır.

    3.Vergi dışı mali yükümlülükler
    Devlet kamusal ihtiyaçların giderilmesinde vergi gelirlerinin yetersiz kalması durumunda veya vergi yükünün ağır olduğu durumlarda gerçek ve tüzel kişilerden vergi dışında da bir takım gelirler elde etme yoluna gider.. Kişilerin ödedikler vergi dışı mali yükümlülükler genellikle harç, resim ve vergi benzeri diğer yükümlülükler olarak adlandırılır. Anayasanın 73’ncü maddesinde vergiler yanında harç, resim ve vergi benzeri yükümlülüklerden söz edilmiş ve vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin kanunla konulup kanunla değiştirilebileceği veya kaldırılabileceği ifade edilmiştir.

    3.1. Harçlar
    Harçlar, belli bir hizmet karşılığı olmak üzere zora dayalı olarak tahsil edilen devlet gelirleridir. Kamu hizmetlerinden yararlanma karşılığı alınmaktadır. Örneğin tapu hizmetlerinden, yargı hizmetlerinden noterlik hizmetlerinden veya bir kısım belediye hizmetlerinden yararlanma karşılığı tapu harcı, yargı harcı, noter harcı ve belediye harçları alınmaktadır. Kuşkusuz bu harçlar da vergi yasaları gibi bir yasaya dayanılarak alınmaktadır.
    Türk Vergi Sistemi içinde yer alan 492 sayılı Harçlar Kanunu ile çeşitli harçların alınma esas ve usulleri hüküm altına alındığı gibi 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununda da İşgaliye Harcı, Tatil Günlerinde Çalışma Ruhsatı Harcı, Kaynak Suları Harcı gibi harçların alınma usul ve esasları belirtilmiştir. Belediye Gelirleri Kanunu ile alınan söz konusu harçlar esas itibariyle mahalli idarelerin gelirlerini oluşturmaktadır.
    Harçları vergilerden ayıran özellik bir hizmet karşılığında alınıyor olmalarıdır. Dolayısıyla alınan harç karşılığında devlet yada ilgili kamu kuruluşunun mükellefe belirli bir hizmeti yerine getirme taahhüdü söz konusu bulunmaktadır. Vergiler ise karşılıksız olarak alınmakta olup, toplanan vergi karşılığında devletin özel bir taahhütte bulunması söz konusu edilemez.
    Vergiler gibi harçlar da hukuk kurallarına bağlı olarak ve zora dayalı biçimde tahsil edilmektedir. Ancak harçlarda zora dayalı olarak alınma keyfiyeti, harca konu hizmetin görülmesi karşılığında söz konusu olmaktadır. Yani ödenen harç karşılığında bir sosyal fayda sağlanması söz konusu iken, vergilerde ödenen vergi karşılığında birebir sosyal fayda elde edilmesi söz konusu değildir.

    3.2. Resim
    Belli bir işin veya hizmetin yapılmasına ilişkin olarak izin alınması karşılığı devlet ya da diğer kamu tüzel kişilerine ödenen değerler resim olarak adlandırılmaktadır. Resimlerin de harçlar gibi belli bir şeyin karşılığı olarak tahsil edilmeleri nedeniyle harçlar ile resimler arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır.Dolayısıyla resimlerin de harçlar gibi bir karşılıklılık esasına dayanması, onu vergi niteliğinden uzaklaştırmakta ve harçlara yaklaştırmaktadır. Aralarındaki fark, resimlerin bir iş veya hizmetin yapılmasına izin alınmasını temin amacıyla ödeniyor olması, harçların ise belirli bir iş yada hizmetin yerine getirilmesi karşılığında ödenmesidir.
    Öğretide harç ve resim kavramlarının birbirinden farklı olarak tanımlanmasına karşın harç ve resim kavramlarının birbirine çok yakın olması, son yıllarda uygulamada ve yasalarda resim deyimi yerine harç deyiminin kullanılmasına yol açmaktadır.
    Vergi, resim ve harçlar aynı hukuksal zemine oturtulmak suretiyle hukuk düzeninde de birliktelik sağlanmıştır. Nitekim 213 sayılı Vergi Usul Yasasının 1’nci maddesinde, Vergi Usul Kanununun vergi, resim ve harçlar için uygulanacağı hüküm altına alınmak suretiyle uygulamada birliktelik sağlanması amaçlanmıştır.

    3.3. Harcamalara katılma payları (Şerefiyeler)
    Kamu kuruluşları ve özellikle belediyeler tarafından yapılan bir kısım bayındırlık hizmetleri (yol, kanal, su tesisleri gibi) dolayısıyla gayrimenkullerinin değerinde artış meydana gelen kişilerden alınan ve söz konusu hizmetlerin harcamalarına katılma paylarını ifade eden gelirlere şerefiye ya da -harcamalara katılma payları- denilmektedir. Bu anlamda, yapılan hizmetler dolayısıyla gayrimenkulün değerinde meydana gelen değer artışı dolayısıyla ödenen paylar öğretide şerefiye olarak adlandırılmaktadır. Şerefiyelerin ayırıcı özelliği yapılan hizmet karşılığında kişilerin taşınmazlarının değerinde meydana gelen bir artış dolayısıyla alınıyor olmasıdır.
    Türk Vergi Sisteminde yer alan Belediye Gelirleri Kanununda yol, kanal ve su tesislerinin inşası, tamiri, genişletilmesi, sıhhi duruma getirilmesi karşılığında, bunlardan yararlanan gayrimenkul sahiplerinden alınan paylar harcamalara katılma payları olarak ifade edilmekte ve hesaplanma esasları da yasada belirtilmek suretiyle şerefiyeler harcamalara katılma payı adı altında tahsil edilmektedir.

    3.4.Diğer yükümlülükler
    Vergi, resim, harç ve şerefiyeler dışındaki diğer yükümlülükler Anayasanın 73’ üncü maddesinde yer alan “vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler” ifadesinde kendisini bulmaktadır. Söz konusu yükümlülükler özel ve belirli bir hizmetin yerine getirilmesi için gerekli finansmanın sağlanması amacıyla kişilerden alınan değerlerdir. Örneğin bazı kağıt ve işlemlerden alınan “eğitime katkı payları” bu tür yükümlülükleri ifade etmektedir.
    Vergi, resim, harç benzeri diğer yükümlülüklerin belirleyici ve ayırıcı özelliği münhasıran söz konusu hizmetin finansmanında kullanılmasındadır.
     
  2. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    II- VERGİ HUKUKU KAVRAMI

    Günümüz toplumlarında vergilendirme ile ilgili işlemlerin bir seri hukukî kurallar çerçevesi içinde düşünülmesi ve uygulamaya yönelik olarak bu kuralların yasal hükümler haline getirilmesi zorunluluğu vergi hukuku disiplininin doğmasına sebep teşkil etmiştir. Verginin doğumundan tahsiline kadar olan süreç içinde yer alan hukuksal kuralların değerlendirilmesi, yorumlanması, uygulanması ve ihtilafların çözümlenmesi vergi hukukunun konusunu ilgilendirmektedir.
    Vergilemenin devlet açısından bir yetki olması ve cebir (zorunluluk) esasına dayanması, mükellef açısından ise bir ödev olarak görülmesi vergi hukukunun ortaya çıkışını gerektirmiştir. Taraflar arasında hak ve adaleti sağlayıcı hukuki kuralların somut biçimde ortaya konulmak suretiyle objektif olarak sağlanması vergi hukukunun amacını teşkil eder. Bu anlamda vergi hukukunun amacı mükellefle vergi idaresi arasında hukuksal bir denge sağlamaktır, denilebilir. Bu anlamda vergi hukuku, vergileme işlemlerinde taraflar arasında vergi anlaşmazlıklarının en aza indirilmesini sağlamaktadır.
    Vergi hukukunun çeşitli tanımları yapılmakla birlikte, vergi hukukunun belli bölümlenmelerini de kapsayan ve daha soyut bir şekilde ifade edilen tanımlamaya göre; “ vergi hukuku, vergi ödevinin niteliğine, vergi borcunun doğması ve ortadan kalkmasına ilişkin maddi ve şeklî hukuk kurallarının bütünüdür”. .
    Vergi hukuku verginin hukuksal düzeni ile ilgilenir. Vergilere ilişkin hukuksal kurallar, bunların sistematik olarak incelenmesi, değerlendirilmesi, yorumlanması ve uygulanması, uyuşmazlıkların çözümlenmesi ile ilgili hususlar vergi hukukunun konusunu oluşturur.

    1. Vergi hukukunun diğer hukuk dalları ile ilişkisi
    Vergi hukuku devletin sadece gelirleri ile ilgili hukuk kurallarını kapsamakta ve ele almakta, devlet harcamaları ile ilgili hususlarla ilgilenmemektedir. Devlet harcamaları ile ilgili kurallar esas itibariyle maliye politikasını ilgilendirmesi dolayısıyla malî hukukun içine girmektedir. Diğer taraftan vergi hukuku, devlet gelirlerinden olan ve iktisadi faaliyetlerden sağlanan mülk gelirlerini de kapsamamaktadır. Vergi hukuku, zora dayalı olarak tahsil edilen vergi gelirleri ile ilgili kuralları hüküm altına almış olmakla birlikte, sadece vergi gelirlerinin değil, aynı zamanda resim, harç ve şerefiyeler ile vergi benzeri kamu gelirleriyle ilgili kuralları da içeren bir hukuk dalıdır
    Bununla birlikte vergi hukuku ile malî hukuku birbirinden tamamen ayırmak olası değildir. Kamu harcamalarının esas kaynağını oluşturan vergi gelirleri ile ilgili genel ilkeler ve uygulama biçimleri mali hukukun da konusunu oluşturmaktadır. Vergi hukukunun kamu hukukunun içine girmesi devletin vergilendirme işlemlerinde kamu otoritesini yani egemenlik gücünü kullanmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de vergi hukuku kamu hukukunun ilk örneğini teşkil etmektedir.
    Vergi Hukuku Anayasa Hukuku, İdare Hukuku ve Özel Hukuk ile de yakın ilişkisi bulunan ve kamu hukukunun içinde bulunan bir hukuk dalıdır.
    Devletin vergileme yetkisi, kaynağını Anayasadan almaktadır. Anayasada vergileme ile ilgili temel ilke ve esaslar konulmuş olup, vergi yasalarının bu ilke ve esaslara uygun olarak çıkartılması ve uygulanması gerekmektedir. Anayasaya uygun olmayan vergi yasalarının uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır Bu nedenle vergi hukuku ile anayasa hukuku yakın bir ilişki içinde bulunmaktadır.
    Vergi hukukunun idare hukuku ile olan ilişkisi ise vergileme işleminin idari bir işlem olmasından kaynaklanmaktadır. Vergilemenin doğuş safhasını teşkil eden tarh işleminin idari bir işlem olduğu, yasada yer alan vergi tarhının tanımlamasında özellikle vurgulanmaktadır. Vergi Usul Kanununun 20’nci maddesinde vergi alacağının vergi dairesi tarafından hesaplanan idari bir işlem olduğu ifade edilmektedir. Her idari işlem gibi vergileme işlemleri de idari yargı denetimine tabi olmak suretiyle idare hukukunun kapsamına girmektedir.
    Vergi hukukunun uluslararası hukuk ile de yakın ilişki içinde bulunduğunu ifade etmek gerekir. Vergilendirme işlemlerinde devletlerin egemenlik gücü önemli rol oynamakla birlikte, aynı vergilendirme işleminde birden fazla devletin vergilendirme gücünün çakışması durumunda sorunlar devletlerin iç hukuk kurallarının yanında devletlerarası hukuk kurallarına göre çözüme kavuşturulur. Özellikle çağımızda uluslararası sermayenin birden fazla ülkede dolaşıma girmesi, vergilendirme yetkisinin belirlenmesinde devletlerarası hukuku daha çok ilgi alanı haline getirmekte, çifte vergilendirme problemleri uluslararası anlaşmalarla çözüme kavuşturulmaktadır.
    Vergi hukukunun borçlar hukuku, medeni hukuk gibi özel hukuk dalları ile de ilişkisi açık olmakla beraber, vergi hukukunun bağımsız bir hukuk dalı niteliği bulunmaktadır. Bu nitelik, vergilendirme işlemlerinin kendine özgü kural ve tekniklerinin bulunmasından kaynaklanır. Bununla birlikte vergi hukukunu bağımsız bir hukuk dalı olarak görmeyen görüşler de bulunmaktadır. Bu görüşlere göre vergi hukuku kamu maliyesi veya idare hukuku içinde özel bir konu olarak yer almaktadır.
    Diğer taraftan verginin tarh, tebliğ, tahakkuk ve tahsili ile ilgili işlemlerinin ve bu işlemlerin sebep olduğu vergi uyuşmazlıklarının incelendiği hukuk kurallarına “ vergi tekniği” ya da “şekli vergi hukuku” denilmektedir.


    2.Vergi hukukunun alt dalları
    Vergilendirme işlemlerinin hemen her aşaması ayrı bir hukuk dalı haline gelmiş olduğundan vergi hukuku kendi içinde de alt hukuk dallarına ayrılmıştır. Türk Vergi Sisteminin yapısı içinde vergi hukukunun alt hukuk dallarını şu şekilde ifade etmek mümkündür.

    2.1 Bireysel vergi hukuku
    Bireysel vergi hukuku vergi sistemi içinde yer alan vergi yasalarında hüküm altına alınan ilke ve kuralların incelendiği hukuk dalıdır. Gelir Vergisi Kanunu, Kurumlar Vergisi Kanunu, Katma Değer Vergisi Kanunu, Emlak Vergisi Kanunu...gibi vergi kanunları ve bu kanunlar içinde yer alan, vergilendirmeye ilişkin esas ve usullerle ilgili hukuk kuralları bireysel vergi hukukunun kapsamını oluşturmaktadır.

    2.2.Vergi usul hukuku
    Verginin doğumundan tahsiline kadar geçen süreç içinde yer alan işlemlerle ilgili hukuki ilkelerin hüküm altına alındığı hukuk dalıdır. Türk Vergi Sistemi içinde yer alan Vergi Usul Kanunu, vergilemenin temel kurallarını ortaya koyan ve bu suretle vergileme usullerini inceleyen usul hukukunun somutlaşmış yapısını ifade etmektedir. Vergi usul hukuku aynı zamanda vergilemenin doğumundan tahsiline kadar olan süreç içinde temel hukuk kurallarını oluşturan, vergi ödevlerine uyulmaması hallerinde uygulanacak yaptırımları ifade eden vergi cezalarını da kapsayan ve vergi cezalarının uygulama usul ve esaslarını, vergi uyuşmazlıklarının önlenilmesi yollarını da belirleyen bir hukuk dalıdır.

    2.3.Vergi yargısı hukuku
    Vergi yargısı hukuku, vergi idaresi ile mükellefler arasında meydana gelen uyuşmazlık ve anlaşmazlıkların çözümlenmesine ilişkin kuralların işlendiği hukuk dalıdır. İdari Yargılama Usulü Kanunu, Danıştay Kanunu ve Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ile Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanunu gibi kanunlarda yer alan hukuk kurallarının tümü vergi yargısı hukukunu oluşturmaktadır.

    2.4.Vergi icra hukuku
    Mükelleflerce vadesi içinde ödenmeyen vergilerin zora dayalı olarak tahsil usul ve esaslarının hukuki kurallara bağlandığı hukuk dalı vergi icra hukukunu oluşturmaktadır. Vergi İcra hukukunun somutlaşmış yasası Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanundur. Bu kanunda yer alan hükümler verginin zora dayalı olarak tahsili ile ilgili kuralları içermektedir.

    Vergi hukuku açısından bir diğer ayrım ise genel vergi hukuku – özel vergi hukuku ayrımı şeklinde yapılan ayrımı teşkil etmektedir. Genel vergi hukuku, bütün vergilerde uygulanacak temel ilke ve kuralları, vergi borcu ve vergi ilişkisinin niteliği ile vergi borcunun doğması, sona ermesi, vergilendirme alanında çıkan uyuşmazlıklar ve bunların çözüm yollarını inceleme konusu yapar. Özel vergi hukukunda ise konularına göre tek tek vergiler ve bunları düzenleyen yasalar incelenmektedir.
    Öğretide yer almış bulunan genel vergi hukuku-özel vergi hukuku ayrımı da esasen dört ayrım şeklinde sunulan hukuk dallarının bütününü kavramaktadır.
     
  3. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    III-VERGİ HUKUKUNUN TARİHİ GELİŞİMİ

    Avrupa’da mutlakiyet dönemlerinde krallar haiz oldukları egemenlik ölçüsünde sınırsız ve kuralsız vergi toplama yetkisini kullanmakta idiler. Söz konusu sınırsız yetkiye ilk tepki 1215’de İngiltere’de Magna Carta “Özgürlük Beyannamesi” ile ortaya çıkmış ve bu belge ile kralın yetkileri sınırlandırılmıştır. Daha sonra ise 1689 Haklar Demeci ile vergi konulması için parlamento onayı alınması zorunluluğu kural olarak kabul olunmuştur.
    1776 da Amerika Birleşik Devletlerinde ilân edilen “Bağımsızlık Bildirgesi” ile vergilendirmede temsil ilkesi kabul edilmiştir.
    1789 Fransız Devriminden sonra “İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi”nde vergilendirmede genellik ve eşitlik ilkeleri ile kanunsuz vergi olmaz ilkesi karara bağlanmıştır.
    Bu suretle Avrupa’da vergi hukuku kavramı ortaya çıkmış ve demokratik gelişmelere bağlı olarak gelişim kaydetmiştir.
    Türkiye’de ise vergi hukukunun temelleri Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile atılmıştır denilebilir. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda vergi adaleti ile ilgili hükümler yer almış ve padişahın vergilendirme yetkisi sınırlandırılmıştır.
    1876’da Kanun’u Esasî ile, yasaya dayanmayan vergi ve malî yükümlülükler konulamayacağı hükmü getirilmiş ve vergi konulmasında Meclis-i Umumî padişahla birlikte yetkili kılınmıştır.
    1881 yılında meşhur “Muharrem Kararnamesi” ilân edilerek bazı vergilerin tarh ve tahsili işleri Duyûnu Umumiye idaresine bırakılmıştır.
    Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşundan sonra 1924 Anayasasında vergilerin ancak yasa ile konulabileceği ve tahsil edilebileceği hüküm altına alınmış ve Osmanlı’dan kalan Âşar kaldırılarak önce Temettü Vergisi, sonra Kazanç Vergisi ve diğer vergi kanunları çıkartılmıştır.
    İkinci Dünya Savaşı yıllarında harcamaları karşılamak üzere Varlık Vergisi gibi olağanüstü vergiler konulduktan sonra ilk ciddi vergi hukuku çalışmaları 1950’lerde yapılmış, Gelir, Kurumlar ve Vergi Usul Kanunları ile, bilâhare Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çıkarılarak vergi hukukunun ve bugünkü Türk Vergi Sisteminin temelleri atılmıştır.
    1961 Anayasası ile getirilen, yasaların Anayasa Mahkemesince yargısal denetime tabi tutulacağına ilişkin hüküm, vergi hukukunda da önemli gelişmelere yol açmış, vergi yasalarının Anayasaya aykırılık teşkil etmemesi kuralı, vergilemede hukukun ön plana çıkmasına yol açmıştır.
     
  4. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    IV-VERGİ HUKUKUNUN KAYNAKLARI

    Vergi hukukunun teorik ve pratik dayanaklarının şekillenmesinde ve ortaya çıkmasında rol oynayan ve vergi hukukunun kaynaklarını oluşturan bir takım enstrümanlar bulunmaktadır. Vergi hukukunun kaynaklarını oluşturan söz konusu enstrümanlar teoride çeşitli görüşlere göre sınıflandırılır. Bu sınıflandırmaların en akılcı olanı bağlayıcı kaynaklar ve yardımcı kaynaklar şeklinde yapılan sınıflandırmadır . Bağlayıcı kaynakların bir bölümü kural koyucu olmakla birlikte diğer bir bölümü de kural koymaz ve sadece mevcut kuralların uygulanmasını düzenleyici usul ve esasları belirler.
    Diğer bir sınıflandırma ise yasama organından doğan kaynaklar ve yürütme organından doğan kaynaklar, biçimindedir. Bununla birlikte her iki sınıflandırma içinde yer alan kaynakların aynı olduğu görülmektedir. Söz konusu kaynaklar aşağıda belirtildiği gibidir.

    1. Anayasa
    Anayasa, bir devletin kuruluş kanunu olup devletin siyasî, idarî ve hukukî yapısı anayasa ile belirlenir ve bu kurallara aykırı biçimde yasalar çıkartılamaz. Dolayısıyla bütün yasalar gibi vergi yasaları da anayasanın ortaya koyduğu temel ilke ve kurallara aykırı olamaz. Vergi yasalarının temel ilkeleri ile anayasal ilkelerin birbirine uygun olması esastır. Pozitif hukuk kuralları içinde hiyerarşik olarak en üstte bulunan kaynak Anayasadır.
    Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 73’ncü maddesinde Türk Vergi Hukukunun şekillenmesinde rol oynayacak temel ilkeler yer almıştır. Buna göre “Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.” Anayasanın bu hükmü vatandaşların vergi ödeme yükümlülüklerini ifade etmekle birlikte, sadece vergi yükümlülüklerini değil, aynı zamanda devletin, vatandaşların mali gücü üzerinde vergilendirme yetkisini kullanamayacağı hususunu da ifade etmekte ve bu suretle vatandaşları korumakta ve bunun da maliye politikasının sosyal amacı olduğu ifade edilmektedir. Yani Anayasamızda yer alan ve bireylerin yükümlüklerini ifade eden hükümler, aynı zamanda bireylerin haklarının da ifadesini içermektedir. Diğer bir deyişle, Anayasamızda yer alan hükümler bireylerin yükümlülükleri yanında haklarını da güvence altına almış bulunmaktadır.
    Vergi yükünün âdil ve dengeli bir şekilde yaygınlaştırılması, devletin vergileme politikasının şekillenmesinde anayasal ilke ve zorunluluk olarak belirlenmiş olmakta ve bu zorunluluk sonucu vergi hukukunun da buna göre şekillenmesi zorunlu duruma gelmektedir. Bir kanunun Anayasaya aykırılığı, söz konusu kanunun metin olarak Anayasa ilkelerine aykırı bir kural koyması anlamına gelmektedir. Bu bakımdan anayasa ilke ve kurallarına aykırı vergi yasaları ve bu yasalarda yer alan hükümler Anayasa Mahkemesi Kararları ile iptal edilmekte ve bu kararlar da bağlayıcı nitelik kazanmaktadır.

    2. Vergi yasaları
    Anayasanın vergilemeyi düzenleyen 73’ncü maddesinin diğer bir hükmüne göre ise vergi, resim ve harçlar ancak yasa ile konulur, yasa ile değiştirilir veya yürürlükten kaldırılır. Bu ilke, vergilerin kanuniliği ilkesinin bir gereğidir.
    Vergi yasaları birden fazla bireysel vergileme işlemlerine uygulanabilen, genel nitelikte usul yasaları şeklinde olabileceği gibi (Vergi Usul Kanunu, Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanun gibi), bireysel vergi kanunları şeklinde de (Gelir Vergisi Kanunu, Emlâk Vergisi Kanunu gibi) ortaya çıkabilir.
    Vergi yasalarında yer alan hükümler vergi hukukunun bağlayıcı kaynağını teşkil ederler ve vergileme ile ilgili işlemler, kanunlarda yer alan hükümler çerçevesinde şekillenir. Vergi kanunlarınca vergiye bağlanmayan konulardan vergi alınamayacağı gibi, vergi kanunlarında yer almayan usul ve esasların vergilemede uygulanması da mümkün bulunmamaktadır.

    3.Uluslararası vergi anlaşmaları
    Vergi hukukunun temel ve bağlayıcı kaynaklarından bir diğeri de uluslararası vergi anlaşmalarıdır. Globalleşen dünyamızda ekonomik ilişkilerin de ulusal sınırları aşarak uluslararası boyutlara erişmesi ve sermayenin uluslararasında devamlı dolaşımı beraberinde birden fazla ulusu ilgilendiren ekonomik, malî ve hukukî sorunların doğmasına yol açmaktadır.
    Bazen elde edilen gelirin vergilendirilmesi açısından, gelirin hangi ülkede elde edildiğinin tespiti sorun haline gelebilmekte, gelirin birden fazla ülkede vergilendirilmesi sorunu ile de karşı karşıya kalınabilmektedir. Bu bakımdan ülkeler arasında çifte vergilendirmeyi önlemek veya uluslararası yatırımları çekici hale getirmek amacıyla uluslararası vergi anlaşmaları imzalanabilmektedir. Bu anlaşmalar her ülkenin parlamentosunda onaylanmak suretiyle yasa haline dönüştürülmekte ve bu suretle söz konusu anlaşmalar da vergi hukukunun bağlayıcı kaynaklarını oluşturmaktadır. Uluslar1arası vergi anlaşmalarında yer alan vergilendirme ile ilgili hükümler vergi yasalarında yer alan hükümlerin de önüne geçmektedir.
    Anayasanın 90’ncı maddesinin son fıkrası uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmalar kanun hükmünde olup bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamamaktadır.

    4. Kanun hükmünde kararnameler
    Vergilerin kanunla yürürlüğe girmesi anayasal zorunluluk olmasına karşın yine Anayasada yer alan hükümler gereği bazı hallerde Bakanlar Kuruluna Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi verilebilmektedir. Ancak Kanun Hükmünde Kararname çıkarılabilmesi için de, bu konuda yasa ile yetki alınması gerekmektedir. Söz konusu yetki yasasında ise kararnamenin ihtiva edeceği hususlarla ilgili sınırlar ve kararname çıkarma süresi belli edilir. Yasa ile verilen Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi sınırsız bir yetki olmayıp süre ve ihtiva edeceği konular bakımından belirli bir takım sınırlamalar getirmektedir. Bu suretle yasal yetkiye dayanılarak Kanun Hükmünde Kararname çıkarılabilmektedir.
    Kanun hükmünde Kararname çıkarılmasına ilişkin hüküm Anayasanın 121 ve 122’nci maddelerinde, olağanüstü haller ile sıkıyönetim ve savaş halleri ile düzenlemelerin yapıldığı bölümde hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle bazı yazarlara göre Anayasa uyarınca, vergi düzenlemeleri ile ilgili Kanun Hükmünde Kararname çıkarılması ancak olağanüstü hallerde veya sıkıyönetim süresince ve bu gibi durumların gerekli kıldığı hallerde söz konusu olabilir .
    Nitekim Anayasanın 91’nci maddesinde sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği hükmü yer almaktadır. Bu hüküm gereği kanun hükmünde kararname ile yeni bir vergi ihdas edilemeyeceği gibi ek bir vergi yükü de yüklenemez. Ancak mevcut vergi kanunlarında ek yük getirmeyen düzenlemeler yapılmasına, bu konuda daha önce yetki kanunu çıkarılmış olmak kaydıyla anayasanın engel teşkil etmediğine ilişkin düşünceler de bulunmaktadır.

    5. Bakanlar kurulu kararları
    Anayasanın 73’ncü maddesinin son fıkrası uyarınca Bakanlar Kuruluna, vergi, resim, harç ve benzeri yükümlülüklerin muaflık, istisna, indirim ve oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği aşağı ve yukarı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi verilebilmektedir. Bakanlar Kurulu Anayasanın vermiş olduğu yetkiye dayanarak çeşitli kararlar ile vergi yasalarında yer alan ve yetki dahilinde bulunan düzenlemeleri yapabilmektedir. Ancak bu yetkinin hangi konularda ve hangi şekil ve şartlarla Bakanlar Kurulu tarafından kullanılacağının vergi yasalarında ayrıca belirtilmiş olması gerekmektedir.
    Vergi yasalarında yer alan nispî ve maktu oranların yeniden belirlenmesi konularında özellikle enflasyonist ortamlarda Bakanlar Kurulu Kararları sıkça çıkarılmakta olduğu görülmektedir.

    6. Tüzük
    Anayasanın 115’nci maddesi ile Bakanlar Kuruluna, yasaların uygulamasını göstermek ve yasalarda yapılması öngörülen düzenlemelerin yapılmasını temin etmek üzere tüzük çıkarabilme yetkisi verilmektedir. Bu yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca tüzük çıkarılabilmektedir. Tüzük çıkarılırken Danıştay’ın da görüşü alınmak suretiyle hukuka uygun olması sağlanır. Emlâk vergileri ile ilgili olarak “Emlak Vergisine Matrah Olacak Vergi Değerlerinin Takdirine İlişkin Tüzük”, 1 Mart 1972 tarih ve 7/3995 sayılı olarak çıkarılmış ve Emlak Vergisi uygulamalarında emlakin değerinin tespitinde başvurulan kaynak hüviyetini kazanmıştır.

    7. Yönetmelik
    Anayasanın 124’ncü maddesinde hüküm gereğince Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelik çıkarabilirler. Bu anlamda yönetmelikler yasa veya tüzüklerin uygulanmasının sağlanması amacıyla çıkarılan düzenleyici ve yardımcı kaynak niteliğini taşımaktadır. Yönetmelikler ilgili yasa ve tüzüklere aykırı olarak çıkarılamazlar.

    8. Genel tebliğ
    Maliye Bakanlığınca çıkarılan ve yasa hükümlerinin uygulanmasında uyulacak usul ve esasları açıklayan genel tebliğler, esas itibariyle açıklayıcı ve düzenleyici kaynaklardır. Bazı hallerde uyulması zorunlu, bağlayıcı nitelik kazanmaktadır. Örneğin ihracat istisnası uygulamasına yönelik kuralları içeren tebliğler bağlayıcı, uygulanması ve uyulması zorunlu kaynak niteliğindedir.

    9. Sirküler
    Sirküler vergi uygulamaları ile ilgili olarak son yıllarda ortaya çıkan genel tebliğ düzeyinde bağlayıcılığı bulunmayan ve hukuki geçerliliği de tartışmalı bulunan, vergi uygulamalarında düzenleyici niteliği olmayan ve ancak vergi uygulamaları ile ilgili açıklayıcı nitelikte kaynak kapsamındadır.

    10. Özelge (mukteza)
    Maliye Bakanlığı veya yetkilendirilmiş Defterdarlık, Gelirler Bölge Müdürlüğü ve Vergi Dairesi Başkanlıkları tarafından, mükelleflere veya vergi sorumlularına, vergi kanunlarının uygulanması ile ilgili olarak tereddüde düştükleri konularda yazı ile verilen aydınlatıcı nitelikte bilgileri ifade eden yardımcı kaynaklardır. Vergi Usul Kanununda yer alan hüküm gereğince mükellefe yetkili makamların yazı ile yanlış izahat vermeleri sonucunda vergi zıyaına sebebiyet verilmesi durumunda vergi cezası kesilmez. Bu anlamda özelgeler adı geçen mükellefler ve idare açısından bağlayıcı kaynak hüviyetinde olmaktadır.

    11. Genelge ve genel yazılar
    Yardımcı kaynak niteliğinde teşkilâta yazılan yön verici nitelikte ikincil kaynaklardır.

    12. Yargı kararları
    Gerek vergi yasaları hakkında Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bağlayıcı ve kesin nitelikte kararlar gerekse vergi yargısının vermiş olduğu kararlar yargı kararlarını ifade eder.Vergi yargısının nihai kararı da idare açısından uyulması gereken bağlayıcı kararlardır.

    13. Öğreti (Doktrin)
    Vergi Hukuku alanında öğretide yer alan bilgi, ilke ve kurallar da yol gösterici nitelikte yardımcı kaynaktır.

    Diğer yandan örf ve âdet verginin yasallığı ilkesi uyarınca vergi hukukunda kaynak olarak kullanılamaz.
     
  5. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    V- VERGİ HUKUKUNUN İLKELERİ

    Demokrasilerin yerleşmesi ile birlikte kamu işlemlerinin hukuk kuralları içinde gerçekleştirilmesi gereği, kamu hukukunun ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Demokratik rejimin sağlıklı olarak yürütülebilmesi ise bir görüşe göre ancak devletin vergilendirme yetkisini kullanarak sağlayacağı düzenli mali kaynaklara bağlı bulunmaktadır. Vergilendirme yolu ile elde edilen finansman kaynakları ile gerçekleştirilen faaliyetler demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesinin aracını oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle denilebilir ki vergilendirme, demokrasinin finansmanı açısından zorunlu bir araçtır. Dolayısıyla kamu hukuku kapsamı içinde de vergi hukuku disiplini ortaya çıkmaya başlamıştır.
    Anayasanın 73’ncü maddesinde yer alan vergilendirme ile ilgili temel hüküm, aynı zamanda vergi hukukunun temel ilkelerini de ortaya koymaktadır.
    “ Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.
    Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.
    Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır”.

    Anayasanın söz konusu hükmünde ifadesini bulan ve vergi hukuku ile vergilemenin temel ilkelerini de oluşturan ilkeler aşağıda belirtildiği şekilde ortaya çıkmaktadır.

    1.Verginin genelliği ve eşitlik ilkesi,
    Verginin genelliği ilkesi, herkesin vergi ödemekle yükümlü olduğu ilkesini ifade eder. Vergi ödemekle yükümlü tutulan ve vergi ödeme gücü bulunan herkesin vergi ödemesi genellik ilkesinin gereğidir. Genellik ilkesinde vergi ödemek durumunda olan her kişi ya da zümrenin vergi dışında kalmaması asıldır.
    Bununla birlikte genellik ilkesi herkesin mutlak vergi ödemesini gerektirmemekte, sadece vergi verebilecek durumda ve vergileme kapsamında olanların vergi dışında bırakılmamasını amaçlamaktadır. Vergi verme yeterliğinde (gücünde) bulunmayan veya vergiye bağlanan konu ile ilgisi bulunmayan kişi veya zümrelerin vergi dışında kalması genellik ilkesini zedeleyen bir unsur değildir.
    Vergi yükünün vergi verebilecek durumda bulunan bütün toplum kesimlerine dengeli biçimde yaygınlaştırılması genellik ilkesi gereğidir. Vergi verme yeterliği bulunan kişi veya toplum kesimlerinin vergi dışında bırakılmaması gerektiği düşüncesinin sonucu olarak, vergilemenin özellikle belirli kişiler üzerinde veya belli bir toplum kesimi üzerinde toplanması da genellik ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Vergide genellik ilkesi yasa önünde herkes eşittir prensibi ile özdeşleşmektedir. Diğer bir deyişle vergide genellik adalet duygusunun sonucudur.
    Vergilemede adalet iki biçimde söz konusu edilir. Vergilendirme yönünden benzer durumda bulunan kişilerin eşit işleme tabi tutulması yatay adaleti; benzer durumda olmayan, farklı koşullar altındaki kişilere değişik işlem yapılması da dikey adaleti ifade etmektedir. Bu anlamda yatay adalet hukuk devleti olmanın, dikey adalet ise sosyal devlet olmanın ifadesini teşkil etmektedir. Dikey adalet sosyal devlet ilkesine göre yasa koyucunun tercihlerini belirler.
    Vergilendirmenin genel oluşu, eşit oluşunun da ön koşuludur. Ancak vergilendirmede eşitlik prensibi daha geniş bir kavramı ifade etmektedir.
    Yasa koyucu ekonomik, sosyal ve sağlık nedenleriyle, eşitlik ilkesine aykırı gözüken bir takım düzenlemeler getirebilir. Örneğin ekonomik kalkınmanın sağlanması bakımından yatırım indirimi uygulaması veya ücret geliri sahiplerine farklı istisna uygulanması gibi…Bu tür kamu yararına uygun sapmalar vergi hukukunda temelde eşitlik ilkesini bozucu düzenlemeler olmayıp, ekonomik ve sosyal düşüncelerle yapılmış, kabul edilebilir düzenlemeler olarak ifade edilmektedir.
    Vergilendirmede eşitlik ilkesi bazen hukuk kuralı nedeniyle değil uygulamalardan da zedelenebilmektedir. Örneğin inceleme oranının düşük olması dolayısıyla eşitlik ilkesi incelenen mükelleflerin, büyük ölçüde inceleme kapsamı dışında kalmış mükelleflere göre –aynı durumda olmalarına karşın-daha fazla vergi ödemelerine yol açması nedeniyle bozulduğunu ifade eden görüşler de bulunmaktadır.

    2.Verginin malî güce göre alınması ilkesi,
    Verginin mali güce göre alınması ilkesi, ödenebilme gücünü ifade ettiği gibi, vergi yükünün malî gücü yüksek olanlarda daha fazla olmasının da göstergesini ifade etmektedir. Mali güce göre vergilendirme, kişilerin ekonomik ve kişisel durumları göz önüne alınarak yapılan vergilendirilmeyi ifade etmektedir. Herkes malî gücüne göre vergi vermek durumundadır. Mali gücü yüksek olandan daha çok, az olandan ise daha az vergi alınması bu ilkenin gereğidir.
    Diğer yandan malî güce göre vergi alınması, verginin gelir üzerinden alınmasını da zorunlu kılmaktadır. Bu ilkeyi savunanlar servet üzerinden vergi alınmasının malî güce göre vergi alınması ilkesine aykırı düştüğünü kabul ve ileri sürmektedirler. Zira servet üzerinden alınan vergiler mali gücü ifade eden bir gösterge değildir. Malî güç daha ziyade ödemeyi gerçekleştirebilecek bir potansiyele sahip olmayı ifade etmektedir. Bu potansiyel de geliri ifade etmiş bulunduğundan, malî güç ilkesi daha ziyade gelir üzerinden alınan vergiler için bir anlam ifade etmektedir. Mali güç bu anlamda vergi ödeyebilme gücüdür. Bu bakımdan “mali güç” deyimi yerine “ödeme gücü” deyiminin kullanılması daha uygun bulunmaktadır.

    3.Verginin kamu giderlerini karşılamaya yönelik olarak alınması ilkesi,
    Vergilemede asıl amaç kamu giderlerine kaynak sağlanması olup, diğer amaçlar ikincil nitelikte bulunmaktadır. Bu ilke aynı zamanda kamu giderleri gerektirmedikçe kişilerden vergi alınmamasını ifade etmektedir. Vergi gelirlerinin kamunun ortak ihtiyaçları dışında belirli bir grubun ya da bir kişinin menfaatleri doğrultusunda harcanamayacağı anlamına gelmektedir.
    Vergilerin kamu giderlerini karşılamaya yönelik olarak alınıyor olması, vergi veren bireylerin ödedikleri vergiler karşılığında özel bir hizmetten yararlanmaya yönelik bir istekte bulunmalarını gerektirmediği gibi, vergilerin toplumun ortak, kamusal nitelikteki gereksinimlerinin giderilmesine yönelik alınıyor olması dolayısıyla da, gerçekleştirilen hizmetlerin toplumun ortak kullanımına açık olması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
    Vergi veren bireylerin ödemiş oldukları vergi karşılığı belli bir hizmetten özel olarak yararlanmak istemeleri mümkün olmamakla birlikte, vergi veren kişi olarak ödenen vergilerin belli kamusal amaçlar için kullanılıp kullanılmadığını sorgulama hakları demokratik ve sosyal bir hukuk devletinde vatandaşların hak ve görevleri arasında yer almaktadır. Bunun sonucu olarak, bütün yurttaşların yararlanmasına açık kamusal hizmetlerin, toplumun belirli bir kesiminin menfaatine harcanması amaç ve koşulu ile alınan gelirlerle karşılanması da mümkün bulunmamaktadır. Örneğin Emekli Sandığı bir kamu kuruluşu olmakla ve yapmış olduğu hizmet bir kamu hizmeti olmakla birlikte, söz konusu kamu kuruluşunun hizmetleri münhasıran emekli sandığına üye kişilerin yararlanmasına yönelik bulunmaktadır. Dolayısıyla Emekli Sandığı gelirlerinin genel nitelikteki kamu hizmetlerinin finansmanında kullanılmaması gerekmektedir.
    Diğer yandan vergilerin kamu giderlerini karşılamaya yönelik olması ilkesi, kamu harcamalarının niteliğinin de tam ve doğru olarak tespitini zorunlu kılmaktadır. Örneğin devlet borçlarının vergi gelirleriyle karşılanması, bu borçların kamusal nitelikte olup olmadığı ya da hangi hallerde kamusal borç niteliğinde sayılıp sayılmayacağı hususlarının, yada vergi gelirlerinin özel kesime teşvik kredisi olarak verilmesi durumunda verilen kredinin kamusal ihtiyaçların giderilmesi amacıyla verilmiş olup olmadığı gibi hususların tartışma konusu yapılması, kamusal görevin tanımlanması çerçevesinde vergi hukuku alanında gündeme gelen ve tartışılan konulardır.

    4.Vergi yükünün âdil ve dengeli dağılması ilkesi
    Bir ülkede vergi yükünün âdil ve dengeli dağılımı, aynı zamanda vergilemenin hak ve adalete uygun olarak yapılması, vergilemenin hukuki olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu, vergilemenin hukukîliği ilkesinin de bir gereğidir.
    Toplum kesimleri arasında gelir dağılımının dengeli bir biçimde oluşmasının, bu ilkenin en iyi biçimde uygulanması ile mümkün olabileceği söylenebilir. Bu durum sosyal hukuk devleti olmanın da bir sonucudur. Vergilendirme işlemlerinin esas itibariyle temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı değil, aksine güçlendirici işlev görmesi gerekir.
    Anayasanın 2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin de sosyal hukuk devleti olmanın gerekleri ile ilgili bir seri kararı bulunmaktadır. Buna göre sosyal hukuk devleti güçsüzleri güçlüler karşısında koruyan, gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlettir .
    Anayasanın 73’üncü maddesinin ikinci fıkrasında vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının maliye politikasının sosyal amacı olduğu hüküm altına alınmakla devlete vergi politikalarının sosyal politikalarla uyum halinde yürütme ve vergi yükünü toplum kesimleri arasında adil bir şekilde dağıtma görevinin yüklenilmiş olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla vergi yasaları bu ilke göz önünde bulundurulmadan çıkarılamaz.

    5.Verginin yasallığı ilkesi
    Verginin yasallığı ilkesi, vergilerin ancak yasa ile konulabileceği veya kaldırılabileceği ilkesini ifade etmektedir. Yasaya dayanmayan bir verginin alınması mümkün değildir.
    Verginin yasallığı ilkesi sadece vergilerin yasaya dayanılarak alınması anlamına gelmemekte, aynı zamanda vergi idaresinin de vergileme işlemlerini yasa hükümleri çerçevesinde yürütmesi anlamına gelmektedir. Vergi idaresinin vergileme işlemlerinde yasalara dayanmayan uygulamalarda bulunması halinde yasallık ilkesi zedelenmiş olur ki, bu durumda da haksız vergi alınması veya istenmesi söz konusu olur. Vergi idaresinin uygulamaları sırasında yasa hükümleri ile birlikte Anayasa Mahkemesi, Danıştay, İçtihadı Birleştirme Kararları gibi yargı organı kararlarına uygun hareket etmesi de bu ilkenin gereklerindendir.
    Anayasanın 73’üncü madde üçüncü fıkrasında vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin kanunla konulup, kanunla değiştirileceği veya kaldırılacağı hüküm altına konulmuş olmakla, yasaya dayanmayan bir vergi alınmasının mümkün olamayacağı gibi, vergilemedeki değişikliklerin de ancak yasa ile yapılabileceği ifade edilmiş olmaktadır.
    Anayasanın aynı maddesinin müteakip fıkrasında muaflık, istisna ve indirimler ile oranlara ilişkin hükümlerde kanunun belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde değişiklik yapma yetkisi Bakanlar Kuruluna verilmiş bulunmaktadır. Bu hükmün yasallık ilkesine aykırı olduğu veya yasallık ilkesinin bir istisnası şeklinde yorumlanmaması gerekir. Zira bu hükümde açıkça belirtildiği gibi, değişiklik yapabilme yetkisinin ancak yasa ile Bakanlar Kuruluna tanınması bir zorunluluk olduğu gibi, yapılabilecek değişiklikler ile ilgili alt ve üst sınırların da yasada belirlenmiş olması gerekmektedir. Yani sınırlı olarak tanınan değişiklik yetkisinin dahi, bir başka yasa ile verilen yetki çerçevesinde düzenlenmesi gerekmektedir.
    Diğer yandan söz konusu hüküm gereği Bakanlar Kurulunca, yasada yer almayan muaflık, istisna ve indirimler ile ilgili hüküm getirilmesi mümkün bulunmamaktadır. Ancak yasada hüküm altına alınmış bulunan muaflık, istisna ve muafiyetler ile ilgili olarak düzenlemeler Bakanlar Kurulunca yapılabilir. Aksi halde kaynağını yasadan almayan bir vergilendirme yada vergi dışında bırakma durumu söz konusu olur ki bu durum, verginin yasallığı ilkesine aykırı olacağı gibi Anayasanın ilgili maddesinin ruhuna da aykırılık oluşturur.
    Sonuç olarak verginin yasallığı ilkesi, bir yandan idarenin vergilendirme yetkisini yasalara uygun olarak kullanmasını gerektirirken, diğer yandan Anayasa, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararları, Uluslararası Vergi Anlaşmaları gibi yasaya eşit veya daha üstün kaynaklara uygun davranılmasını gerektirmektedir.

    6.Vergilendirmede belirlilik ilkesi
    Geleneksel vergilendirme ilkelerinden olan belirlilik ilkesi verginin konusu ve vergi oranları ile tarh ve tahsil zamanlarının hem idare, hem yükümlüler tarafından önceden kesin olarak bilinmesini ifade eder. Vergide belirlilik ilkesi yükümlülerin ileriye dönük vergi planlaması yapmalarını ve hukuksal güvenliğini sağlayacağı gibi, vergide istikrarın sağlanmasını da temin etmektedir. Vergide belirlilik ilkesi vergi yasalarının net ve açık olmasını, yoruma ihtiyaç duymayacak biçimde anlaşılabilir olmasını da gerektirmektedir. Bu ilke hukuki açıdan güven duyulması sonucunu doğurur. Diğer bir deyişle herkesin uyması gereken hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre belirlemesi ve keyfiliğin önüne geçilmesi belirlilik ilkesinin sonucudur.

    7.Vergi yasalarının geriye yürümezliği ilkesi
    Verginin hukuki olması, aynı zamanda vergi kanunlarının geçmişte meydana gelen olaylara uygulanmamasını gerektirmektedir. Vergi hükümlerinin çıkarıldıkları tarihten itibaren yürürlüğe girmeleri genel hukukun da gereğidir. Kişi ve kurumlar vergi planlamalarını yürürlükte bulunan ve ileride uygulanacak olan hükümlere göre düzenlerler. Sonradan çıkarılan yasalarla geçmişe dönük olayların vergilendirilmesi hukuk devletine olan güveni sarsabileceği gibi kişi ve kuruluşların ticari hayatını da olumsuz yönde etkiler ve istikrarı bozucu etki yaratır.
    Yürütme organının vergileme işlemlerinde düzenleme yetkisine sahip olduğu durumlarda da, vergi muaflığı veya vergi indirimlerinin sınırlandırılması ya da vergi oranlarının arttırılması gibi, geçmişe yönelik uygulamalar yapılmamalıdır.
    Diğer taraftan genel hukuk ilkeleri çerçevesinde mükellef lehine olarak geçmişe dönük düzenleme yapılması mümkün bulunmaktadır.
     
  6. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    VI-VERGİLENDİRME YETKİSİ

    1.Genel olarak
    Vergilendirme yetkisi ülke sınırları içinde devletin egemenlik hakkına dayanarak vergi alma konusunda sahip olduğu fiili ve hukuki yaptırım gücünü ifade etmektedir. Zaman içerisinde vergilendirme yetkisi, devlet anlayışının ve biçiminin değişimine paralel olarak değişiklikler göstermiştir. Mutlakiyet dönemlerinde vergilendirme yetkisi de mutlak ve sınırsız bir yetki olarak gözükmekte iken, günümüz devlet anlayışı içinde, devlet egemenliği temeline dayanmakta olduğu görülmektedir. Devlet vergilendirme yetkisini bizzat kullanabildiği gibi yetki verdiği kamu kuruluşları vasıtasıyla da kullanabilir.
    Vergilendirme yetkisinin devletin egemenlik hakkından kaynaklanmış olması; vergiyi doğuran olayın, egemenlik sahası içinde gerçekleşmiş olmasını gerektirmekle beraber, vergiyi doğuran olay devletin egemenlik sınırları dışında gerçekleşmiş olması halinde dahi, devletin vatandaşları tarafından gerçekleştirilmiş olması halinde, vergilendirme yetkisinin kullanılması hakkını elde etmektedir. Zira bir devletin ülke sınırları içinde egemenliği mutlak olmakla birlikte, vatandaşları üzerindeki egemenliği ülke sınırları dışında da devam etmektedir.Bu nedenle Türk vatandaşlarının yurt dışında elde etmiş oldukları gelirler kural olarak Türkiye’de vergilemeye tabi tutulurlar.
    Ancak devletin söz konusu egemenlik hakkının sonsuz olduğunu söylemek de mümkün değildir. Devletler Hukuku kurallarınca bir devletin hukuk kurallarının bir başka devletin egemenlik sınırları içinde uygulanması söz konusu olamayacağı gibi, devletler arasında çifte vergilendirmeyi önlemek amacıyla yapılan “uluslararası anlaşmalar” ile egemenliğin kullanılması belirli kurallara bağlanabilmektedir.
    Vergilendirme yetkisinin kullanılması bakımından devlet ile vergi yükümlüsü arasında hukuki bir ilişkinin varolması gerekmektedir. Bu suretledir ki vergilendirme yetkisinin kullanılması hukuki bir anlam ve meşruiyet kazanabilir. Diğer bir deyişle vergilendirme yetkisinin hukuk devleti kuralları içinde kullanılması gerekir. Hukuk devletinde vergilendirme yetkisinin yasama ya da yürütme organı tarafından keyfi olarak kullanılması söz konusu değildir. Bu yönden bakıldığında vergilendirme yetkisinin kullanılabilmesi için vergi hukukunda yer alan vergilendirme ilkelerinden kaynak ilkesi, ikametgâh ilkesi ve tâbiiyet (uyrukluluk) ilkesinin göz önünde bulundurulmak suretiyle vergilendirme kapsamının tespit edilmesi gerekmektedir.

    2. Vergilendirme yetkisinin kullanılma ilkeleri
    Vergilendirme yetkisi ile ilgili ilkeleri şu şekilde sıralamak mümkündür.

    2.1. Kaynak ilkesi
    Kaynak ilkesi vergiyi doğuran olayın meydana geldiği yerin belirlenmesi bakımından önem kazanmaktadır. Kural olarak, vergiyi doğuran olay hangi ülke sınırları içinde meydana gelmiş ise, vergilendirme yetkisinin de o ülke tarafından kullanılması gerekmektedir.
    Kaynak ilkesi, devletin egemenlik sınırları içinde meydana gelen vergiyi doğuran işlemlerin o ülke tarafından vergiye tabi tutulmasını öngörmektedir. Diğer taraftan kaynak ilkesi sadece egemenlik sınırları içinde meydana gelen işlemler üzerinde vergilendirme yetkisinin kullanılmasını öngörmek suretiyle vergi idaresine de, vergiyi doğuran olayın kavranabilmesi açısından avantajlar sağlamakta ve uygulama kolaylıkları getirmektedir.
    Bir ülkenin gümrük sınırları aynı zamanda mali sınırlarını teşkil etmektedir. Bu anlamda ülke içinde bulunan serbest liman ve serbest bölgeler ile antrepolar mali açıdan da ülke dışı sayılmaktadır. Devletlerarası hukuk kuralları, bir devletin vergi yasalarının başka devletlerin ülke sınırları içinde uygulanmasına olanak vermemektedir. Dolayısıyla vergilendirme yetkisinin sınırlarının gerçekçi biçimde tespiti gerekir.
    Diğer yandan yasaların mülkîliği esası da kaynak ilkesinin varlığını gerektirir. Bu esasa göre bir ülkede meydana gelen vergiyi doğuran olay, o ülkede vergilendirmeye tabi tutulmalıdır. Kaynak ilkesinin uygulanmasında yükümlünün tâbiiyeti veya ikametgahı önem kazanmamakta ve yükümlünün tâbiiyeti veya ikametgahı hangi ülkede olursa olsun vergiyi doğuran olayın meydana geldiği ülke sınırları içinde vergilendirme işlemi gerçekleştirilmektedir.
    Söz konusu ilkenin sağladığı kolaylıklar yanında, yurt dışında elde edilen gelirlerin vergilendirilmemesi esasının öngörülmesi nedeniyle, sermayenin yurt dışına kayması sonucunu doğurmakta ve vergilendirmenin olmadığı veya daha az bulunduğu “vergi cennetlerine” yatırımların yönelmesini sonucunu doğurması gibi birtakım dezavantajları da bulunmaktadır. Diğer yandan bu ilkenin uygulanabilmesi, vergiyi doğuran olayın hangi ülkede meydana geldiği tespitinin de çok iyi yapılmasına bağlı bulunmaktadır.

    2.2. İkametgâh ilkesi
    İkametgâh ilkesinde, kaynak ilkesinin aksine vergiyi doğuran olayın nerede meydana geldiği araştırılmamakta, vergilendirme yetkisinin kullanılmasında ölçü olarak vergi yükümlüsünün ikametgâhı esas alınmaktadır.
    Gelir nerede ve nasıl elde edilmiş olursa olsun, geliri elde eden kişinin ikametgâhının bulunduğu ülke içinde vergilendirmeye konu edilmektedir. Bu anlamda ikametgâh ilkesi vergi yasalarının uygulanmasında kişiselliği ön plana çıkarmaktadır. Tüzel kişilerde ikametgâh yerinin tayininde iş merkezinin bulunduğu yer esas alınmaktadır.
    İkametgâh ilkesinin uygulanmasında esas alınan kriterler, bu ilkenin uygulandığı ülkeler bakımından farklılıklar yaratmaktadır. Türkiye’de bir takvim yılında devamlı olarak 6 aydan fazla oturanlar Türkiye’de yerleşmiş sayıldıkları halde bâzı ülkelerde bu süre daha farklı olarak dikkate alınmakta, bazı ülkelerde ise ikametgah ilkesinin belirlenmesinde süre yerine “yerleşme amacı” ile ülkede bulunup bulunmama kriterinin esas alındığı görülmektedir.

    2.3. Tâbiiyet (uyrukluluk) ilkesi
    Vergilendirme yetkisinin kullanılmasında göz önüne alınan üçüncü ilke tâbiiyet ilkesidir. Tâbiiyet ilkesi çoğu kez ikametgâh ilkesi ile birlikte uygulanan kişisellik taşıyan bir ilke konumunda olup, ikametgâh ilkesinin geliştirilmiş bir türünü ifade etmektedir. Uyrukluluk ilkesinde ülke vatandaşlarının yurt içinde ve yurt dışında vergiye tabi işlemler dolayısıyla elde etmiş bulunduğu “şey”ler vergilendirmeye konu edilmektedir.

    3.Türk vergi hukukunda vergilendirme yetkisi
    Türk Vergi Hukukunda vergilendirme yetkisinin kullanılması açısından her üç ilke birlikte uygulanmakta ve mükellefiyet buna göre şekillenmektedir.
    İkametgâhı Türkiye’de bulunanlar veya bir takvim yılında altı aydan fazla devamlı olarak Türkiye’de oturanlar Türkiye’de yerleşmiş sayılarak tam mükellef sayılmakta ve gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışında elde etmiş bulundukları kazanç ve iratların tamamı üzerinden vergilendirilmektedir.
    Diğer yandan ikametgâhı Türkiye’de olmamış olsa dahi Türk vatandaşları uyrukluluk ilkesi uyarınca Türkiye içinde ve dışında elde ettikleri gelirler üzerinden vergilendirilmeye tabi tutulmaktadır.
    Bunun dışında Türkiye’de yerleşmiş bulunmayan veya Türk vatandaşı bulunmayan kişilerin Türkiye’de elde ettikleri kazanç ve iratlar da dar mükellefiyet esasında Türkiye’de vergiye tabi tutulmak suretiyle kaynak ilkesi uygulanmaktadır.
    Kurumlar vergisi uygulamasında da tüzel kişilerin kanuni merkez veya iş merkezinden birisinin Türkiye’de bulunması halinde, bir anlamda tüzel kişinin ikametgâhının Türkiye’de bulunduğu kabul edilerek tam mükellefiyet esasında vergiye tabi tutulmakta, işyeri veya daimi temsilci kriterlerinden birisinin Türkiye’de bulunması halinde ise tüzel kişi dar mükellefiyet esasında vergilendirilmek suretiyle kaynak ilkesi uygulanmaktadır.
    Diğer vergi yasalarında ise esas itibariyle kaynak ilkesi uygulanmakla birlikte bazı vergi yasalarında,Veraset ve İntikal Vergisinde olduğu gibi uyrukluluk ilkesinin de göz önünde bulundurulduğu görülmektedir.

    4.Vergilendirme yetkisinin sınırlandırılması
    Çeşitli ülkelerin vergilendirme yetkisinin kullanılmasında farklı ilkeleri benimsemiş olmaları, özellikle globalleşen ve sermayenin uluslararası dolaşıma açık olduğu günümüzde, birden fazla devletin aynı vergi konusunu vergilendirdiği görülmekte ve bu durum vergi mükerrerliğine, diğer bir deyişle çifte vergilendirmeye yol açmaktadır. Esasen çifte vergilendirme, ülkelerin farklı vergilendirme ilkelerini benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Bir ülke kaynak ilkesini benimserken diğer bir ülke tâbiiyet (uyrukluluk) veya ikamet ilkesini benimseyebilmektedir.
    Çifte vergilendirmeyi önlemek üzere ülkeler ya tek yanlı olarak vergilendirme yetkisini sınırlandırmakta, ya da uluslararası anlaşmalarla yetki sınırlandırmasına gitmektedir. Tek yanlı olarak çifte vergilendirmeyi önleme yoluna giden ülkeler genellikle ülke içinde meydana gelen vergiyi doğuran olayları vergilendirme kapsamına almakta, ülke dışında elde edilen kazançlar ise ya vergiden istisna edilmek suretiyle vergilendirme dışında bırakılmakta veya beyan edilen yurt dışı kazançlara isabet eden ve yurt dışında ödenmiş bulunan verginin hesaplanan toplam vergiden mahsup edilmesine olanak tanımak suretiyle çifte vergilendirmenin önüne geçilmektedir.
    Çifte vergilendirmeyi önlemenin bir diğer yolu ise diğer ülkelerle yapılan uluslar arası anlaşmalardır. Devletler vergilendirme yetkilerini çift taraflı anlaşmalarla sınırlayabilecekleri gibi çok yanlı anlaşmalar yapılmak suretiyle de yetki sınırlaması yapılabilmektedir.
    Bu suretle taraf ülkeler arasında varılan çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları ülke parlamentolarında onaylanmak suretiyle yasa hüviyetini kazanmaktadır.
     
  7. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    VII-VERGİ KANUNLARININ UYGULANMASI

    Vergi hukukunun somut biçimini oluşturan vergi yasalarının uygulanması konusu çeşitli açılardan ele alınabilir.

    1. Vergi yasalarının yer bakımından uygulanması
    Vergi yasalarının uygulandığı yer vergilendirme açısından önem kazanmaktadır. Vergilendirme yetkisi bir anlamda devletin egemenlik hakkının sonucudur. Ülke sınırları içinde devletin egemenlik hakkının mutlak oluşu, vergilendirme yetkisinin de ülke sınırları içinde tartışmasız olmasını gerektirmektedir.
    Bir devletin egemenlik sınırları içinde yaşayan herkes o devletin yasalarına uymak zorunluluğunda olup, bu husus “ kanunların mülkîliği” ilkesinin bir sonucudur. Bu ilkenin gereği, ülke sınırları içinde gerçekleşen vergiye tabi işlemler o ülke tarafından vergilendirilir.
    Bir ülkenin vergi yasalarının uygulanması yer bakımından, o ülkenin coğrafi sınırları içi olmakla birlikte, ülke sınırları içinde bulunan serbest bölge ve serbest limanlar, yine o ülkenin iradesi ile vergi yasalarının uygulama alanı dışında tutulabilmektedir. Bu bakımdan serbest bölgeler vergilemenin yerelliği ilkesinin istisnasını teşkil etmektedir. Uluslararası anlaşmalarla da ülke sınırları içinde gerçekleşen bir kısım vergiye tabi işlemler vergi dışında tutulabilmektedir.
    Diğer taraftan vergi yasalarının diğer devletlerin egemenlik alanı içinde uygulanması mümkün değildir.
    Vergi yasalarının yer bakımından uygulanması vergilendirme yetkisinin kaynak ilkesine göre kullanılması sonucunu doğurmaktadır .Vergi yükümlülerinin ikametgâh veya tâbiiyetlerinin bulunduğu yer de vergilendirme yetkisinin kullanılmasında önem kazanmakta ve bu suretle vergilendirmede kişisellik ilkesi uygulanmış olmaktadır.

    2. Vergi yasalarının zaman bakımından uygulanması
    Her vergi yasasında kanunun yürürlük tarihi belli edilir. Bazı vergi yasalarında maddelerin yürürlük tarihleri farklı olarak tespit edilebilmektedir. Vergi yasalarının yürürlüğe gireceği zamanın belirlenmesi hususu; aynı konuda eş zamanlı olarak birden fazla yasa hükmünün söz konusu olması halinde hangi yasa hükmün uygulanması gerekeceğinin ortaya konulması bakımından önem kazanmaktadır. Bu bakımlardan vergi kanunlarının ne zaman yürürlüğe girdiği hususu vergi hukukunda önemli yer tutmaktadır.
    Yasalarda yürürlük tarihinin yer almaması durumunda yasanın Resmi Gazetede yayınlandığı tarihi izleyen tarihten itibaren 45 gün sonra yürürlüğe gireceği hususu yine bir yasa hükmü gereğidir. .
    Yasa hükümleri esas itibariyle çıkarıldıkları tarihten itibaren yürürlüğe girerler. Bu husus tüm yasalar için olduğu gibi vergi yasaları içinde söz konusudur. Yasaların zaman bakımından uygulanması vergi yasalarının geriye yürümezliği ilkesinin de işlerliğini sağlamaktadır. Bir işlem hangi tarihte vergiye tabi tutulmuş ise ancak o tarihten itibaren hüküm ifade eder ve vergilendirmeye konu edilebilir. Belirtilen tarihten önce gerçekleşen aynı mahiyetteki işlemler ise vergiye tabi tutulamaz. Buna vergilerin geriye yürümezliği denir. Ancak mükelleflerin lehine olan hususların geriye yürüyebileceği genel hukukta kabul edilmiş bir ilkedir. Dolayısıyla vergilerin zaman bakımından uygulaması mükelleflerin haklarının korunması, hukuka uygun vergilendirmenin temini bakımından önem kazanmaktadır.
    Vergi yasalarının zaman bakımından uygulanması hususu, yürürlükten kaldırılan hükümler ve yasalar bakımından da önemlidir. Zira yürürlükten kaldırıldığı tarihten itibaren o yasa hükmünün uygulanması mümkün bulunmamaktadır.
    Vergi idaresince zaman zaman geriye yürümezlik ilkesine aykırı olarak geriye yürütülen yasa hükümleri çıkarılması söz konusu olmakla birlikte, yargı organlarınca, vergi yasalarının geriye yürümeyeceği, yani geçmişe uygulanamayacağı yönünde kararlar verildiği de bilinmektedir.
    Verginin hukukiliği ilkesinin doğal bir sonucu olarak vergi hukukunda geriye yürümezlik ilkesi anayasal bir esas olarak yer almaktadır.
     
  8. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    VIII-VERGİ HUKUKUNDA YORUM, NİTELEME VE İSPAT

    1. Vergi hukukunda yorum
    Yasa hükümlerinin olaylara uygulanmasında, kanun koyucunun ifade etmek istediği gerçek anlamın belirlenmesi, yasa hükümlerinin yorumunu ifade eder. Diğer bir deyişle yasa hükmünün olaylar karşısında ne şekilde uygulanması gerekeceğinin tespit ve belirlenmesi vergi yorumudur. Vergi hukukunda yorumun amacı kanun koyucunun iradesinin tespit edilerek bir kanun hükmünün gerçek anlamının belirlenmesidir.
    Hukukta yorum, yasa hükmünün açık ve net olmaması durumunda önem kazanır. Yasa hükmünün yeterince açık ve belirgin olmaması, zaman içinde olayların ve bu olaylara uygulanacak hükümlerin değişikliklere uğraması, dolayısıyla söz konusu hükümlerin, meydana gelen değişikliklere veya duyulan tereddütlere göre yeniden anlam kazandırılma gereği veya yeni hükümlerin özel birtakım olaylara tam olarak uygunluk göstermemesi nedenleriyle vergi hükümlerinin yorumlanması yoluna gidilmesi zorunluluk haline gelmektedir.
    Vergi hukukunda yapılan yorum hazine lehine sonuç yaratabileceği gibi, mükellef lehine de sonuç yaratması mümkündür. Bu bakımdan yorum yapan kişilerin ön yargıdan uzak olarak yorum yapmaları asıldır.

    1.1.Yorum türleri
    Yorumu yapan organa göre yorum çeşitli türlere ayrılabilir;

    a. Yasama yorumu,
    Yasama yorumu, yasama organı tarafından yapılan yorumu ifade eder. Ancak Anayasamız yasama organına bu tür yorum yapma yetkisi vermemektedir. Bu bakımdan Türk Vergi Hukukunda yasama yorumu söz konusu değildir.
    b. Yargısal yorum,
    Yargı organları tarafından, görüşülmekte olan dava dolayısıyla madde hükümleri üzerinde yapılan yorumdur. Yargısal yorum sadece yargı organının karar verdiği dava için anlam taşır. Diğer davalar için bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Ancak İçtihadı Birleştirme Kararları idareyi ve yargı organlarını bağlayıcı nitelik taşımaktadır.
    c. İdarî yorum,
    İdarî yorum, vergi idaresi tarafından yapılan yorum türüdür. İdarenin yasa hükmü karşısındaki görüşüdür. Bağlayıcılığı bulunmamaktadır.
    d. Bilimsel yorum
    Bilimsel yorum akademik çevrelerce vergi hukuku ile ilgili yazınlarda yapılan yorumu ifade etmektedir.

    Vergi Usul Kanunun 3’ncü maddesinde, vergi yasalarının lâfzı ve ruhu ile hüküm ifade ettiği, lafzın açık olmadığı hallerde vergi kanunu hükümlerinin, konuluşundaki maksat, kanun yapısındaki yeri ve diğer maddelerle olan bağıntısı dikkate alınarak uygulanacağı ifade edilmiş bulunmaktadır. Bu suretle Türk Vergi Hukukunda da yoruma yer verilmiş olmakla birlikte yorum yapılırken yasa hükümlerinin sözel anlamlarının ilk planda esas alınmak suretiyle, yazılı ifadeye öncelik tanınması esası kabul edilmiştir. Yazılı ifadenin açık ve net olmadığı halde yoruma gidilmesi ve bu durumda da hükmün konuluşundaki amacın göz önünde bulundurulması, diğer maddelerle ilişkisi dikkate alınarak yorum yapılması öngörülmüştür. Demek oluyor ki Türk Vergi Hukuku madde hükümlerinin üzerinde herhalde yorum yapılmasını kural olarak esas almamakta, ancak madde hükümlerinin açık olmadığı hallerde ve söz konusu hükmün yasalaşma sırasında ifade edilen gerekçelerine bakılmak suretiyle getiriliş amacı dikkate alınmak ve diğer maddelerle olan ilişkileri göz önünde tutularak, hükme vergi kanununun bütünü itibariyle anlam kazandırılmak üzere yorum yapılabilmesine izin verilmiş bulunulmaktadır.

    1.2. Yorum yapılırken dikkate alınan hususlar
    Yukarıdaki bölümde belirtildiği gibi vergi yasalarında yer alan hükümler hakkında yorum yapılırken hükmün sözel (lafzî) yapısından hareket edilerek ne anlama geldiği ifade edilebildiği gibi, yasanın bütününde yer alan diğer madde hükümleri ile, yorumlanan hüküm arasında bir bağıntı kurulmak suretiyle ve söz konusu hükmün kuruluş amacı ve yeri dikkate alınarak yorumlama yoluna gidilebilmektedir. Madde hükmünde yer alan kelimelerin ifade ettiği anlamın yorumuna sözel yorum denilmektedir. Madde hükmünün konulmasındaki amaç dikkate alınırken, ekonomik ve sosyal şartlar altında maddenin ifade ettiği anlamın da göz önünde bulundurulmak suretiyle yapılan yorum ise amaca yönelik yorumu ifade eder. Aynı zamanda, yasa tasarıları, gerekçeler ve meclis tutanakları taranarak yasa koyucunun amacı tespit edilmek suretiyle madde hükmünün yorumu yapılmaya çalışılır.
    İdare tarafından yorumlama mekanizmasının geniş olarak kullanılmak suretiyle adeta “takdir yetkisi kullanma” durumuna getirilmemesi, yorumun “boşluk doldurma” niteliğinde kullanılmaması gerekir. Aksi halde yorumlama amacından sapılmış, madde hükümlerinin gerçek anlamlarının tespitinden uzaklaşılmış ve hükümlerin olaylara uygulanmasında hatalara uğranılmış olabilir. Medeni kanunda var olan, hâkimin boşluk doldurma yetkisi vergi hukukunda kimseye verilmemiştir. Esasen verginin kanuniliği ilkesi gereği vergi hukukunda boşluk doldurma söz konusu değildir.
    Vergi yasalarında yer alan hükmün konuluşundaki amaç, devletin belirli bir ekonomik faaliyetten yada ekonomik bir varlıktan zorunlu bir pay alması biçiminde ortaya çıkmış olabilir. Bundan dolayı da vergi hukukunda yorum yapılması sürecinde ekonomik yaklaşım ilkesi de ön plana çıkmaktadır. Ekonomik yaklaşım, vergiyi doğuran olayın tespitinde ve vergisel hükümlerin yorumlanmasında ekonomik nitelik ve içeriklerin esas alınması anlamını ifade etmektedir. Verginin ekonomik faaliyetlerle çok yakından ilgili bulunması dolayısıyla vergi hukukunun yorumlanmasında da ekonomik olaylar göz önünde tutulmaktadır. Ekonomik yaklaşım vergi hukukunun temel niteliklerinden birini teşkil etmekle birlikte vergilendirmede esas olarak vergiyi doğuran olayın ispat edilmesi gerekmektedir.
    Bununla birlikte sosyal devlet anlayışındaki gelişmeler ve vergilemenin sosyal boyutunun göz önünde bulundurulması gereği, bazen de uluslararası ilişkilerin gerektirdiği zorunluluklar vergi hukukunda yorum kriterlerini genişletmekte ekonomik kriterlerin yanında sosyal ve siyasal kriterlerin de dikkate alındığı olgusunu ortaya koymaktadır.
    Vergi hukukunda yorum uygulamasının geniş çerçevede ele alınarak kullanılması, bir yandan yasa hükümlerinin keyfi bir şekilde uygulanmasına yol açabileceği gibi yasallık ilkesine de ters düşmektedir. Vergide yasallık ilkesi yorum uygulamasında genişlemeye yer vermemektedir. Vergi kanunlarının lafzen uygulanması esas alınır. Bunun sunucu olarak vergi hukuku kıyasen vergi uygulamasına da cevaz vermemektedir.

    1.3. Vergi hukukunda kıyas
    Kıyas, bir olay hakkında yasada yer alan kuralın, nitelikleri ve koşulları ona benzeyen fakat yasada düzenlenmemiş diğer bir olaya uygulanmasını ifade etmektedir.
    Vergi hukukunda kıyas yoluna başvurulması verginin hukukiliği ve yasallığı ilkesine ters düşmesi nedeniyle mümkün değildir. Zira kıyas yolunun uygulanması yasa hükmüne dayanmaksızın vergilendirme yapılması sonucunu doğurabilir. Bu da vergilendirmede keyfiliğe yol açan bir sonuç doğurabilir. Aynı zamanda kıyas hukuk devletinde verginin hukukiliğine de ters düşer.
    Vergi hukukunda yorum yer almakla birlikte kıyas yoluna başvurulmaması, hukuki boşlukların yasa hükmü ile doldurulmasının amaçlanmasından kaynaklanmaktadır. Kıyas yoluna başvurulmak suretiyle vergilendirmeye gitmek yasa koyucunun yetkilerini kullanmak anlamına da gelebilir. Belirtilen nedenlerle vergi hukukunda kıyasa cevaz verilmemekle birlikte uygulamada da kıyasen vergileme söz konusu değildir. Zira kıyas uygulanması durumunda vergilendirme yetkisi bulunmayan yürütme ve yargı organları tarafından yasal olmayan vergiye tabi olaylar yaratılması ve vergilendirmeler yapılması riski söz konusu olabilir.

    2.Vergi hukukunda nitelendirme
    Vergi hukukunda nitelendirme maddesel olguların hukuksal anlamı, kapsamı ve içeriğini belirlemeyi ifade etmektedir.
    Vergilendirmenin niteliği vergi hukukumuzda Vergi Usul Kanununun 3’ncü maddesinde ifadesini bulmuştur. Buna göre vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır. Vergiyi doğuran olay ise Vergi Usul Kanununun 19’ncu maddesinde, vergi kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın vukuu veya hukuki durumun tekemmülü olarak tanımlanmış ve vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesi halinde vergi alacağının doğacağı, aksi halde vergilemeden söz edilemeyeceği ifade edilmiştir.
    Vergilendirmede vergiyi doğuran olayın gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti, verginin konusunu teşkil eden ekonomik olayın gerçek mahiyetinin ortaya konulmasını ve bu olayın vergi hukuku yönünden meydana gelip gelmediğinin tespitini gerektirmektedir. Bu tespit, verginin niteliğinin tespiti işlemi olup, işlemin yada olayın niteliği belirlenirken gerçek mahiyeti dikkate alınıp, bu mahiyetin vergi yasaları bakımından verginin konusunu teşkil edip etmediği araştırmaya konu edilmektedir.
    Vergi hukukunda nitelemenin diğer bir deyişle ekonomik olayın gerçek mahiyetinin tespitinin önemi peçeleme işlemlerinde kendini hissettirmektedir.
    Peçeleme işlemi ile vergilendirilmesi amaçlanan bir hususun, başka bir hukuki kullanım yolu ile vergi dışı bırakılmak istenilmesi amaçlanmaktadır. Vergide peçeleme bir anlamda kanuna karşı hile yapılması anlamına gelmektedir. Vergi yükümlüsünün vergi yasasının dışına çıkmak, vergiye tabi olmamak amacıyla hukuki bir takım biçimlerden yararlanmak suretiyle hukuku kötüye kullanmış olması, bu suretle vergi yasasının vergilendirme bakımından hedeflenen sonucu tam olarak kapsayamaması durumu söz konusu olmaktadır.
    Peçeleme işlemi yasal bir işlem olmayıp, vergiden kaçınma işlemi gibi düşünülemez. Hukukun kötüye kullanımının söz konusu bulunduğu peçeleme işleminde elde edilen hukuki ve ekonomik sonuç, vergi kanunlarına göre normal biçimde ne şekilde vergiye tabi tutulacak ise aynı işlemler uygulanır. Bir diğer deyişle iktisadi sonuç, vergi yasasının kapsamındaki doğal ve olağan olarak başvurulması gereken işlemle elde edilmiş olsa idi ne şekilde vergilendirilecekse peçeleme işlemi de o şekilde vergilendirilir. Yani bu durumda idare ve vergi yargısı görünüşteki işlemi değil, gerçek ekonomik durumu dikkate almak suretiyle vergilendirme işlemini yapar.
    Vergi kanunlarının vergiye bağladıkları olayın özel hukuk açısından geçersiz bir işlem sayılması, onun vergi yasaları yönünden gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Taraflar geçersiz bir işlemle de olsa bu işlemin sonucunda iktisadi sonuçların meydana gelmesini önlememiş ve sürdürmüşler ise geçerli işlem varmışçasına vergilendirme işlemi yapılır .
    Vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyeti kanunlarla yasaklanmış olsa dahi bu husus vergilendirmeyi önlemez. Zira V.U.K.’nun 9’ncu maddesinde açık olarak vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş olmasının mükellefiyeti ve vergi sorumluluğunu kaldırmayacağı hüküm altına alınmış olmakla hukuka ve genel ahlâka aykırı işlemlerden elde edilen ekonomik sonuçların, vergiye bağlanmış olmaları halinde vergilendirileceği hüküm altına alınmış bulunmaktadır.

    3.Vergi hukukunda ispat
    Kendi yararına sonuç çıkarmak üzere, bir iddiayı ileri sürenin bunu ispatlama yükümlülüğü altında olduğu hukukun genel kuralıdır. Bu kural vergi hukuku bakımından da geçerli olup vergiyi doğuran olayın varlığının vergi idaresi tarafından ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. İspat edilemeyen bir olay üzerinden vergilendirme işlemi yapılamaz.
    Vergi Usul Kanununun 3’ncü maddesinde;
    “Vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti esastır.
    Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti yemin hariç her türlü delille ispatlanabilir. Şu kadar ki, vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi ispatlama vasıtası olarak kullanılamaz.
    İktisadi, ticari ve teknik icaplara uymayan ve olayın özelliğine göre normal ve mutad olmayan bir durumun iddia olunması halinde ispat külfeti bunu iddia eden tarafa aittir”
    denilmektedir.
    Madde metninde açık olarak belirtildiği üzere vergi idaresinin vergilendirme işlemini yapabilmesi için vergiyi doğuran olay ve bu olayla ilgili işlemlerin gerçek mahiyeti itibariyle vergi konusuna girdiğinin ispatlanması gerekmektedir. Vergiyi doğuran olayın gerçekliğinin ispatlanamaması halinde vergilendirme işlemi yapılması hukuka uygun olamaz. Genel kanaate ve varsayımlara dayanılarak vergileme işlemi yapılamaz.
    Vergiyi doğuran olay yemin hariç her türlü delille ispatlanma yoluna gidilebilir. Kanun koyucu bu yönde vergi idaresine geniş bir ispatlama alanı tanımış bulunmaktadır. Literatürde buna delil serbestliği denilmektedir. Delil serbestliği esası vergi hukukunda ekonomik yaklaşım ilkesinin de bir sonucunu ifade etmektedir.

    3.1.İspat kriterleri
    Vergi hukukunda delil serbestliği ilkesi nedeniyle vergiyi doğuran olayın ispatlanmasında her türlü delilden yararlanılabilir.

    3.1.1. Defter ve belge karinesi
    Mükellefler vergi ile ilgili muamelelerini belli etmek üzere kural olarak defter tutmak zorundadırlar. Tutulan defterlerde yer alan kayıtların da tevsik edilmesi, bir vesikaya bağlanması zorunludur. Usulüne uygun olarak tutulmuş bulunan defterlerde yer alan kayıtlar ve bu kayıtların dayanağı belgeler ilk görünüş karinesi olarak delil vasıtası teşkil eder .
    Defter ve belgelerin delil vasıtası olarak kullanılması, vergi idaresi, mükellefler ve muameleye taraf üçüncü kişiler için geçerlidir. Defter ve belgelerin delil vasıtası olarak kullanılabilmesi, bu defter ve belgelerin yasaya uygun biçimde düzenlenmiş olmasına bağlıdır. Aksi halde defter ve belgelerin mükellef açısından delil kriteri olması mümkün değildir. Aksine vergi idaresi açısından usulüne uygun tutulmayan ve geçerliliği bulunmayan defter belgeler yükümlü bakımından vergilendirmeye esas gelirin tam ve doğru beyan edilmediğine karine teşkil etmektedir.

    3.1.2 Ekonomik karineler
    Vergilendirmede vergiyi doğuran olayın iktisadi, ticari ve teknik gereklere uygunluğu kabul edilir ve iktisadi, ticari ve teknik gereklere uygun olarak gerçekleşen olaylar delil vasıtası olarak kullanılır. İktisadi, ticari ve teknik gereklere uymayan ve normal ve alışılmış biçimiyle gerçekleşmeyen bir durumun varlığı halinde bunun ispat yükümlülüğü ancak iddia edene ait bulunmaktadır.
    İmalat sanayiinde imalat sırasında meydana gelen fire oranları normal şartlar altında aşağı ve yukarı limitler dahilinde bellidir. Bu şartlar dahilinde fire oranlarının daha yüksek bulunması halinde mükelleflerin söz konusu fire oranlarındaki yüksekliği izah etmeleri gerekmekte olup, bu durumda ispat yükümlülüğü mükelleflere ait olmaktadır. Bu nedenle vergi hukukunda iktisadi, ticari ve teknik gereklere uymayan, normal ve mutad olmayan hususlar daha ziyade mükellef aleyhine sonuç doğurduklarından, diğer bir deyişle vergilendirmeyi azaltıcı etken olmaları nedeniyle ispat yükümlülüğü mükelleflere düşmektedir.

    3.1.3.Tanık ifadesi
    Vergi hukukunda tanık ifadesi delil olarak dikkate alınabilmektedir. Ancak tanık ifadelerinin delil olarak kabul edilebilmesi için vergiyi doğuran olayla ilgisinin tabii ve açık olması gerekmektedir. İlişkinin tabii ve açık olması doğrudan işleme taraf olunmasını ifade etmektedir. Aksi halde yani vergiyi doğuran olayla doğrudan, açık bir şekilde ilişkisi bulunmayan üçüncü kişilerin tanık sıfatıyla vermiş oldukları ifadeler delil olarak kabul edilemez . Örneğin bir alım-satım olayının tespitinde bu olaya doğrudan taraf olmayan üçüncü bir kişinin tanıklık ifadesi delil olarak kullanılarak vergilendirme işlemi yapılamaz. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda ise tanık ifadesinin delil olarak kabul edilmesi keyfiyeti sınırlandırılmamış olup tanık ifadesinin rastlantısal olması delil olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Oysa Vergi hukukunda tanık ifadesinin delil kabul edilebilmesi, vergiyi doğuran olayla ilişkisine bağlanmıştır.

    3.2.Delil kabul edilmeyen hususlar
    Vergi hukukumuzda delil serbestliği bulunmakla birlikte yemin delil olarak kabul edilmemiştir. Sübjektif bir kriter olan ve nesnel kriterlere dayanmayan yeminin delil olarak kabul edilmemesi, vergilendirmede vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesinin esas alınması, dolayısıyla vergilendirme işleminin, somut delilleri gerektiren bir teknik oluşundan kaynaklanmaktadır. Vergilendirme objektif, nesnel ve somut kriterlere dayanmak zorundadır.
     
  9. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    İKİNCİ BÖLÜM: VERGİLENDİRME İŞLEMLERİ

    I- VERGİLEME İŞLEMLERİNDE GENEL KAVRAMLAR

    1.Vergi ehliyeti
    Ehliyet bir şeyi yapabilme vasfına sahip olmayı ifade eder. Türk Medeni Hukukuna göre ehliyet, kişinin medeni haklarından yararlanması ve bu hakları kullanması demektir. Medeni Kanunumuza göre hakları kullanma ehliyeti mümeyyiz ve reşit olmayı ve kısıtlı olmamayı gerektirmektedir.
    Vergi ehliyeti bakımından ise yukarıda sözü edilen kanuni ehliyet koşulu aranmamaktadır. Dolayısıyla kişiler medeni hukuktaki fiil ehliyetine sahip olmasalar bile vergiyi doğuran olayla ilişki içinde olmaları durumunda vergi yükümlüsü olabilirler. Zira vergi hukukunda ehliyetin temel şartı vergi ödeme gücüdür. Vergi Usul Kanununun 9’ncu maddesi uyarınca vergi yükümlülüğü ve vergi sorumluluğu için kanuni ehliyet şart değildir. Bu hükme göre mümeyyiz ve reşit olmayanlar ile kısıtlılar da, vergiye tabi bir işleme muhatap olmaları halinde vergi mükellefi ve vergi sorumlusu olabilirler. Vergi mükellefi veya sorumlusu olmak için kanuni ehliyet sahibi olmak, yani mümeyyiz ve reşit olmak vasfı yerine vergiyi doğuran olayı gerçekleştirip gerçekleştirmemek rol oynamaktadır. Vergi hukukunda sadece vergi ehliyetinden söz edilebilir. Diğer bir deyişle vergiye tabi işlemi gerçekleştiren herkes vergi ehliyetine sahip demektir.
    Ancak küçüklerin ve kısıtlıların vergi yükümlüsü ve vergi mükellefi olmaları durumunda bunlara düşen görevler temsilcileri tarafından yerine getirilir. Velayet ve vesayet altında bulunanlar veya işlerin idaresi bir kayyıma tevdi edilenler adına veli, vasi veya kayyım tarafından vergi kanunlarına aykırı olarak yapılan hareketlerden dolayı uğranılacak cezaya veli, vasi veya kayyımlar muhatap tutulur. Tüzel kişilerde ise bu görevler kanuni temsilciler tarafından yürütülür. Tüzel kişilerin vergi kanunlarına aykırı hareketlerinden dolayı vergi cezası tüzel kişiler adına kesilir. Hapis cezasını gerektiren fiillerin işlenmesi halinde de cezalar fiilleri işleyen kişiler hakkında uygulanır.
    Bu kişilerin kanuna aykırı hareketlerinden dolayı mükelleflerin ve vergi sorumlularının varlığından alınamayan vergi ve buna bağlı kamu alacakları kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır.
    Adî ortaklıklar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği bulunmayan topluluklar da vergi mükellefi veya sorumlusu olabilirler. Bu durumda vergi ödevleri teşekkülleri idare edenler tarafından yerine getirilir. Teşekkülü idare edenler ödedikler vergiden dolayı asıl mükellefe rücû edebilirler.
    Ayrıca vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasaklanmış olması vergi mükellefiyetini ve vergi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

    2.Vergi mahremiyeti
    Vergi işlemleri ile uğraşan kişilerin görevlerini yerine getirmeleri sırasında vergi yükümlüleri ile ilgili olarak bilgi sahibi oldukları kişisel ve ticari sırları, gelir ve servetleri açıklamaları yasak olup bu yasak, vergi mahremiyetinin bir gereğidir. Vergi işlemleri ile uğraşanlar, vergi inceleme elemanları, vergi yargısında görevli olanlar ve vergi kanunlarına göre kurulan komisyonlarda görev alanlar ile vergi işlerinde kullanılan bilirkişiler görevleri dolayısıyla vergi yükümlülerinin ve bunlarla ilgili kişilerin hesap durumları, işleri ve servetleri veya meslekleri ile ilgili olarak öğrendikleri sırları açıklayamazlar ve kendilerinin veya üçüncü kişilerin yararına kullanamazlar.
    Vergi mahremiyeti devlete olan güven duygusunun bir sonucudur. Diğer bir deyişle vergi mahremiyeti, mükelleflerin vergi ile ilgili beyanlarında ve servet durumlarının bildirilmesinde, bu bilgilerin vergileme dışında başka bir amaçla kullanılmayacağına ilişkin devlete güven duyulmasını sağlamak ve varolan güven duygusunun sarsılmasını önlemek amacıyla getirilmiş bir önlemdir.

    2.1.Vergi mahremiyetinin istisnaları
    Vergi hukukumuzda vergi mahremiyeti Vergi Usul Kanununun 5’nci maddesinde hüküm altına alınmak suretiyle yasal hükme bağlanmış, ancak madde hükmüne sonradan; vergi güvenliğini sağlamak ve vergi kaçağının önlenmesinde psikolojik unsurlardan yararlanmak amaçlarıyla mahremiyet kapsamında sayılmayacak haller ile ilgili eklemeler getirilmiştir. Buna göre mükelleflerin vergi tarhına esas olan beyanları, kesinleşen vergi ve cezaları ile vadesi geçtiği halde ödenmemiş bulunan vergi ve cezalarının vergi dairesinde ve varsa mükelleflerin bağlı oldukları teşekküllerde ilan edilmesi vergi mahremiyetinin ihlali sayılmaz. Ayrıca kamu görevlilerince yapılan adli ve idari soruşturmalara ilişkin bilgi ve belgelerin talep eden yetkili kuruluşlara verilmesi, sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenledikleri veya kullandıkları vergi inceleme raporuyla tespit olunanların 3568 sayılı Serbest Muhasebeci, Serbest Muhasebeci Malî Müşavirlik ve Yeminli Malî Müşavirlik Kanunu ile kurulan meslek odalarına bildirilmesi de vergi mahremiyetinin ihlali sayılmamaktadır.
    Bu takdirde bilgi ve belge verilen kişi ve kuruluşların da vergi mahremiyeti ile ilgili hususlara uymaları gerekmektedir. Ancak açıklanan bu bilgiler kullanılarak mükelleflerin haysiyet, şeref ve haklarına saldırıda bulunulamaz. Aksi halde bu kişiler hakkında Türk Ceza Kanununda belirtilen cezalar arttırılmak suretiyle tatbik olunur.
    Sahte veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler veya kullananlarla ilgili belge ve bilgilerin meslek odalarına bildirilmesinin mahremiyet kapsamında sayılmaması ile ilgili olarak, bu durumun vergi inceleme raporuyla tespit olunması yeterli görülmüş olup, tespit ile ilgili idari işlemin kesinleşme şartı aranmamıştır. Oysa ihtilaf durumunda yargı organınca idarenin aleyhinde, dolayısıyla mükellefin lehinde karar verilmesi, diğer bir deyişle tespitle ilgili idari işlemin yargı organınca iptal edilmesi durumunda mükellef haklarının zedelenmesi söz konusu olacağı muhakkaktır. Bu bakımdan sahte ve yanıltıcı belge düzenleyenlerin açıklanmasında kesinleşme şartının aranması, kişi haklarının ve özelde mükellef haklarının korunması bakımından gerekli olduğu gibi, vergilemenin hukukiliği ilkesinin de gereğidir.

    2.2.Vergi levhası
    Mükellefler, beyan ettikleri ve vergi tarhına esas tutulan kazanç miktarları ile, bunlara isabet eden vergi tutarlarını gösteren, vergi dairesi tarafından onaylanmış bulunan vergi levhalarını, işyerlerinin görünen bir yerine asmak zorundadırlar. Vergi Usul Kanunu uyarınca mükellefler vergi levhalarını birden fazla işyeri bulunması halinde işyerlerinin her birine asmaları gerekmektedir. Şirketin merkezine, şubelerine ve varsa satış mağazalarının görünen yerlerine vergi levhaları asılmak suretiyle üçüncü kişiler tarafından mükelleflerin bir anlamda kontrole tabi tutulmaları ve bu suretle vergi levhalarının psikolojik baskı aracı olarak görev yapmaları sağlanarak verginin doğru bir şekilde beyan edilmesi hedeflenmektedir.

    3.Verginin konusu:
    Verginin konusu, üzerine vergi konulan ve doğrudan doğruya veya dolayısıyla verginin kaynağını teşkil eden iktisadi unsur olarak tanımlanabilir. Diğer bir ifade ile vergi ne üzerinden alınıyor ise o şey verginin konusunu teşkil eder
    Gelir vergisinde verginin konusunu gerçek kişilerin gelirleri, kurumlar vergisinde ise kurum kazançları oluşturmaktadır. Emlak vergisinde gayrimenkuller (bina, arsa ve araziler), katma değer vergisinde bu kanunda yazılı mal ve hizmetler, veraset ve intikal vergisinde ise Türkiye Cumhuriyeti tâbiiyetinde bulunanlara ait mallarla Türkiye’de bulunan malların veraset yoluyla veya ivazsız bir şekilde bir şahıstan diğer bir şahısa intikali, söz konusu vergilerin konusunu teşkil etmektedir.
    Her vergi kanununda verginin konusu açık olarak belli edilir. Vergi kanunlarında vergi konusunun açık ve net olarak belirlenmesi; neyin üzerinden vergi alınacağı hususunun ortaya konulmak suretiyle vergi idaresi ve mükellefler tarafından, hangi halde hangi verginin ödeneceği hususunun bilinmesi ve bu suretle bu konudaki uyuşmazlıkların ortadan kaldırılması sağlamaktadır.
    Verginin konusunun açık olarak vergi kanunlarında yer alması mükelleflerin neyin üzerinden vergi ödemeleri gerektiğini belirlemekle birlikte verginin zamanında ve etkin olarak toplanılmasını da sağlamaktadır.

    4.Vergi alacaklısı:
    Türk vergi kanunlarında vergi alacaklısı belirtilmemiş olmakla birlikte literatürde vergi alacaklısının, vergilendirme yetkisine sahip bulunan otorite olduğu ifade edilmektedir. Vergilendirme yetkisine haiz bulunan otorite kural olarak devlet olduğuna göre vergi alacaklısının da devlet olduğu hususu açıkça ortaya çıkmaktadır. İl Özel idareleri, belediyeler ve köy idareleri de tahsil ettikleri vergiler bakımından vergi alacaklısını teşkil etmektedirler.

    5.Mükellef=Vergi borçlusu=Vergi yükümlüsü
    Kelime anlamı itibariyle bir edimi yerine getirmek zorunda bulunan kişiyi ifade eden mükellef, vergi hukuku açısından vergiyi ödemek durumunda olan kişidir. Vergi Usul Kanununun 8’nci maddesinde mükellef tanımı; “Vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettübeden gerçek veya tüzel kişidir.” şeklinde yapılmıştır.
    Vergi kanunlarında vergi mükellefinin kim olduğu açık olarak belirtilmektedir. Vergi mükellefi dışındaki kişilerden vergi istenilmesi ve alınması kural olarak mümkün değildir.
    Gelir vergisinin mükellefi yasada belirtilen gelirleri elde eden gerçek kişiler, kurumlar vergisinin mükellefi kazancı elde eden tüzel kişiler ve katma değer vergisinin mükellefi de, söz konusu yasada belirtilen işlemleri yapanlardır. Damga vergisinde vergiye tabi kağıtları imzalayan kişiler, emlak vergisinde bina ve araziye malik olanlar veya malik gibi tasarruf edenler mükellef olarak ifade edilmektedir.
    Mükellefiyet kanunla belirlenmiş olduğundan özel mukaveleler ile mükellefiyet tesis edilemeyeceği gibi, mükellefiyet başkalarına da devredilemez. Vergi kanunlarıyla kabul edilen durumlar dışında mükellefiyete ilişkin özel mukaveleler vergi dairesini bağlamaz (VUK Md.8). Esasen Borçlar Kanununa göre özel mukaveleler ancak hukuk kaidelerine aykırı bulunmadıkça geçerli sayılabileceğinden genel hukuk kurallarına göre de bu tür sözleşmeler geçersiz addedilmektedir. Örneğin vergi dairesine karşı borçlu olan bir gelir vergisi mükellefinin alacaklı olduğu kişi ile yapmış olduğu yazılı mukaveleyle, vergi borcunun ödenmesini anılan kişiye yüklemesi vergi idaresi bakımından hüküm ifade etmez ve mükellefin vergi dairesine olan yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
    Verginin zamanında ödenmemesinden doğrudan vergi mükellefi sorumlu olup, gerekli cezaya da mükellef muhatap tutulur.
    Mükellef gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilir. Bir verginin mükellefi hem gerçek ve hem de tüzel kişi olabileceği gibi bazı vergilerin mükellefi sadece gerçek veya tüzel kişiler olabilmektedir. Örneğin katma değer vergisi mükellefi gerçek kişiler olabileceği gibi tüzel kişiler de olabilir. Yine emlak vergisinin mükellefi gerçek veya tüzel kişi olabilir. Kurumlar vergisinin mükellefi kural olarak tüzel kişilerdir. Keza gelir vergisi mükelleflerini de kural olarak gerçek kişiler teşkil etmektedir. Mükellefin kim olduğunun tespitinde vergiye tabi işlemin gerçekleştirilmesinde muhatap alınan kişinin kim olduğu önem kazanmaktadır. Vergiye tabi işlemi gerçekleştiren kişi, kendisine vergi borcu düşen kişi olarak mükellefi, yani verginin borçlusunu ifade etmektedir. Örneğin gelir vergisinde verginin mükellefini geliri elde eden gerçek kişiler oluşturmaktadır.
    Tanımlamaya göre mükellef, kendisine düşen vergi borcunu vergi alacaklısına ödemekle yükümlü olan kişidir. Buna uygun olarak literatürde mükellef yerine vergi borçlusu yada vergi yükümlüsü deyimleri de kullanılmaktadır. Ancak mükellefin vergi borcunu ödeme yanında, beyanname verme, defter tutma, bildirimde bulunma gibi bir takım şeklî ödevleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla bir kimsenin vergi borçlusu olmadan yerine getirmek zorunda bulunduğu şeklî bir takım ödevler de bulunmaktadır. Örneğin zarar eden bir kişinin beyanname verme zorunluluğu ya da bildirimde bulunma zorunluluğu gibi...Bu nedenle mükellef tabiri kanuni bir terim olmanın yanında daha geniş bir kavramı da ifade etmektedir. Dolayısıyla vergi borçlusu deyimi yerine mükellef ya da vergi yükümlüsü tabirini kullanmak daha doğru bir yaklaşım olmaktadır.
    Diğer yandan vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş olması mükellefiyeti ortadan kaldırmamakta, bu nedenle de örneğin tefecilik işi ile uğraşan bir kişi vergi mükellefi olabilmektedir. Bununla birlikte elde edilen kazancın vergi kanunlarında vergiye tabi tutulmuş olması gerekir. Örneğin kişinin kumar oynamak suretiyle elde ettiği gelir, gelir vergisi konusuna girmez. Ancak devamlı olarak kumar oynatan kişi ya da kurumun bu faaliyetinden elde etmiş olduğu kazanç ticari kazanç kavramı içine girdiğinden vergiye tabi bulunmaktadır.

    6.Vergi sorumlusu

    6.1.Genel olarak
    Vergi Usul Kanununun 8’nci maddesinin ikinci fıkrasında vergi sorumlusu, “verginin ödenmesi bakımından alacaklı vergi dairesine muhatap olan kişi” şeklinde tanımlanmaktadır. Görüldüğü üzere vergi sorumlusu verginin asıl borçlusu olmadığı halde ödeme açısından vergi dairesince muhatap alınan kişi olmaktadır. Bunun da gerekçesi verginin tahsil edilmesindeki muhtemel risklerin önlenmek suretiyle verginin tahsilinin güvence altına alınmasını sağlamak olduğu kadar, verginin bir an önce tahsil edilmesi arzusunun da söz konusu olduğu söylenebilir.
    Vergi hukukunda sorumluluk, vergiyi doğuran olayla ilişkisi bulunmayan üçüncü kişilerin yasalarla vergiye ilişkin maddi yada şekli ödevlerin yerine getirilmesi bakımından muhatap tutulmalarını ifade etmektedir. Bazı hallerde ise vergi sorumlusu asıl vergi borçlusu ile birlikte yada onun yerine geçerek kendi malvarlığından vergi borcunu öder. Ancak kural olarak vergi sorumlusu devlet ile yükümlü arasındaki borç- alacak ilişkisinde üçüncü kişiyi ifade etmektedir.
    Vergi sorumlusu her zaman vergi borcunun ödenmesi bakımından değil, bazen de şeklî birtakım yükümlülükleri yerine getirmekle mükellef bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’de işyeri veya daimi temsilcisi bulunmayan dar mükellef kişilerin katma değer vergisi beyannamelerinin vergi kesintisi yapan kişilerce vergi dairesine verilmesi öngörülmüş ve bu kişiler, beyannamenin verilerek verginin ödenmesinden sorumlu tutulmuşlardır.
    Vergi hukukunda vergi sorumluluğunu gerektiren olaylardan en karakteristik olanı vergi kesen kişilerin sorumluluğudur. Vergi Usul Kanununun 11’nci maddesinde yer alan hükme göre, yaptıkları ya da yapacakları ödemelerden vergi kesmeye mecbur olanlar verginin tam olarak kesilip ödenmesinden ve bununla ilgili diğer ödevlerin yerine getirilmesinden sorumludurlar. Bu anlamda vergi sorumluluğu, vergi mükelleflerinin yükümlülüğünden doğan bir sorumluluğu ifade etmektedir.
    Örneğin bir ticaret erbabı, kiraladığı işyeri ile ilgili olarak ödemiş olduğu kira bedeli üzerinden, ödemenin yapıldığı sırada GVK’nın 94/5’nci maddesi gereğince gelir vergisi kesintisi yapmak ve yapılan kesintiyi muhtasar beyanname ile beyan ederek gayrimenkul iradı sahibinin gelir vergisine mahsuben vergi dairesine yatırmaya mecbur bulunmaktadır. Görüldüğü gibi burada ticaret erbabı vergi sorumlusu olarak kabul edilmiş olup, verginin zamanında ödenmemesi dolayısıyla cezai sorumluluğa da tabi olan kişi durumundadır.
    Vergi sorumluluğu hem verginin kaynakta kesilerek biran önce tahsilinin sağlanması, hem de verginin güvenlik içinde tahsil edilmesi gibi bir fonksiyon ifa etmektedir. Diğer taraftan vergi sorumluları verginin asıl borçlusu olmamaları nedeniyle ödedikleri vergiler dolayısıyla asıl mükelleflere rücu hakkına sahiptirler. Bu özelliği ile vergi sorumluluğu fer’î nitelikte bir sorumluluktur. Yani borç esas itibariyle mükellefe ait olup, sorumlu ancak ödevlerini yerine getirmediği veya mükellefin borcunu ödemediği yada mükelleften tahsil edilemediği takdirde ödemekle yükümlü bulunmaktadır.
    Vergi borcu esas itibariyle verginin mükellefine ait olması nedeniyle vergi sorumluluğu vergi yükümlülüğünden daha geniş bir kavram ifade etmektedir. Vergi ödeme dolayısıyla sorumlunun mal varlığında ilke olarak azalma meydana gelmemektedir. Zira vergi sorumluları mükelleften kestikleri vergiyi vergi dairesine ödemekle yükümlü olan aracı hüviyetindeki kişilerdir. Ancak belirtmek gerekir ki vergi ile ilgili ödevlerin sorumlu tarafından zamanında yerine getirilmemesi dolayısıyla karşılaşılan cezalar da vergi sorumlusuna ait bulunmaktadır.
    Vergi Usul Kanununun 8’nci maddesinde yer alan, “mükellef tabiri vergi sorumlularına da şamildir” hükmü vergi sorumluluğu kavramını daha da genişletmekte ve mükelleflerin bazı ödevlerinin vergi sorumluları tarafından yerine getirileceğini zımnen ifade etmektedir.
    Türk vergi hukukuna göre vergi yükümlülüğüne veya vergi sorumluluğuna ilişkin sözleşmelerle mükellefiyet veya sorumluluk yaratılamayacağı gibi söz konusu sözleşmeler vergi idaresince geçerli kabul edilerek üçüncü kişiler mükellef veya sorumlu olarak kabul edilemez.

    6.2.Müteselsil sorumluluk
    Kelime anlamı itibariyle zincirleme sorumluluk demek olan müteselsil sorumluluk, kavram olarak aynı borçtan birden fazla kişinin birlikte sorumlu olmasını ifade etmektedir. Müteselsil sorumluluk alacaklı açısından alacağın zincirleme olarak, borca aslî ya da ferî olarak taraf olan herkesten aynı zamanda aranılabilmesi olanağını sağlayan sorumluluk türüdür. Sorumlulardan birinin vergiyi ödemiş olması diğerlerini sorumluluktan kurtarmaktadır.
    Müteselsil sorumluluk ilk olarak 3239 sayılı kanunla 1986 yılında vergi hukukumuza girmiş bulunmaktadır. Vergi Usul Kanununun 11’nci maddesine eklenen bir fıkra ile, mal alımı ve satımı ve hizmet ifası dolayısıyla vergi kesintisi yapmak ve vergi dairesine yatırmak zorunda olanların, bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde verginin ödenmesinden, alım satıma taraf olanlar, hizmetten yararlananlar ve aralarında doğrudan veya hısımlık nedeniyle ya da sermaye organizasyonu veya yönetimine katılmak veya menfaat sağlamak suretiyle dolaylı olarak ilişkide bulunanların müteselsilen sorumlu olacakları hüküm altına alınmıştır.
    Yasa hükmü de açık olarak müteselsil sorumluluk kavramının, birden fazla kişinin aynı borcun ödenmesi açısından vergi dairesine karşı muhatap olmalarını ifade ettiğini belirtmektedir.
    Müteselsil sorumluluğu hüküm altına alan Vergi Usul Kanununun 11’nci maddesinde, herhangi bir vergiden özel olarak söz edilmemesine, sadece “mal ve hizmetler üzerinden vergi kesintisi yapmak zorunda olanlar…”dan söz edilmesine karşın, sorumluluk hükmü somut anlamda katma değer vergisinde uygulama alanı bulmaktadır. Esasen müteselsil sorumluluğun, yapısı itibariyle zincirleme vergilendirilmeyi ifade eden bir vergi türü olan katma değer vergisi için getirilmiş olması tabîî bulunmaktadır. Söz konusu hüküm gereği katma değer vergisi kesintisi yaparak vergi dairesine beyan etmek zorunda bulunan kişilerin bu yükümlülüklerini zamanında yerine getirmemeleri veya hiç yerine getirmemeleri durumunda, alım satıma taraf olan veya hizmetten yararlanan kişiler, verginin ödenmesinden sorumlu tutuldukları gibi, aralarında doğrudan veya hısımlık, sermaye organizasyonu, yönetime katılma, menfaat sağlama türünden ilişki bulunanların her biri de verginin ödenmesinden sorumlu tutulmaktadır. Bununla birlikte maddede vergi türünden söz edilmemiş olması, müteselsil sorumluluk hükmünün kapsamına girebilecek diğer vergi türleri bakımından da uygulama alanı bulabilmesine engel teşkil etmemektedir.
    Görüldüğü üzere özellikle katma değer vergisinde müşterek ve müteselsil sorumluluk çerçevesinin çok geniş olarak çizilmiş olması bir kısım haksız uygulamalara da yol açmakta, aynı zamanda sorumluluk zincirinin verginin ödenmesi ile ilgisi bulunmayan kişilere kadar uzamasına, gereksiz uyuşmazlıklara ve sorumluluk uygulamasında belirsizliklere yol açmaktadır.
    Kanun maddesinde müteselsil sorumluluğun mal üreten çiftçiler ile nihai tüketiciler için söz konusu olmadığı açık olarak hüküm altına alınmış, ancak yine aynı maddede zirai ürünlerin satışına aracılık eden kişi ve kurumlar ile Ticaret Borsalarını söz konusu ürünlerin alım satımı sırasında tevkif edilecek vergilerden müteselsil sorumlu tutmaya yetkili kılınmıştır.

    6.3.Kanuni temsilcilerin sorumluluğu
    Vergi sorumluluğu kavramı ile kanuni temsilcilerin sorumluluğu kavramı birbirinden ayrı kavramlar olup, kanuni temsilcilerin sorumluluğu daha geniş kapsamlı bir sorumluluğu ifade etmektedir. Kanuni temsilciler vekaletini yürüttükleri kişilerin her türlü vergi ödevlerini yerine getirmekle yükümlü bulundukları halde, vergi sorumluları sadece kendileri tarafından ödenmesi gereken vergilerle ilgili, sınırlı sorumluluk taşımaktadırlar. Kanuni temsilcilerin geniş anlamdaki sorumluluğu vergi hukukuna özgü bir sorumluluk olup, esasen özel hukukta kural olarak temsilcilerin işlemlerinden temsil eden değil, temsil edilen kişi sorumlu olmaktadır.
    Tüzel kişilerle küçükler ve kısıtlıların vergi ödevleri kanuni temsilcileri tarafından yerine getirilir. Tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde ise vergisel ödevler bu teşekkülleri idare edenlerce yürütülür. Kanuni temsilcilerin ve yöneticilerin vergisel ödevleri yerine getirmemeleri durumunda mükelleflerden alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar, vergi ödevlerini yerine getirmeyen kanuni temsilcilerden alınır (VUK Md.10). Kanuni temsilcilerin sorumluluğu sadece vergi ödenmesi ile sınırlı olmayıp, defter tutma, belge düzenleme ve belge alma, bildirimde bulunma, beyanname verme ve yasayla mükelleflere yüklenmiş diğer ödevleri yerine getirme gibi sorumlulukları bulunmaktadır. Belirtilen ödevlerin yanında mükellef tarafından ödenmesi gereken verginin ödenmesinden de kanuni temsilciler sorumlu bulunmaktadır. Vergilerin ödenmemesi halinde mükelleften tahsil edilemeyen vergiler kanuni temsilcilerden tahsil edilir.
    Vergi borcu esas itibariyle mükellef bulunan kişilere ait olmasına rağmen, bu kişilerden verginin tahsil edilememesi halinde kanuni temsilcilere, tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde de yöneticilerin malvarlığına başvurulur. Bu bakımdan kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği bulunmayan kuruluşlarda yöneticilerin, ödemiş bulundukları söz konusu vergiler için asıl mükelleflere başvurma hakları mevcuttur.
    Tüzel kişilerde kanuni temsilcilerin kimler olduğu ve yetkileri esas mukavele ile belirtilir ve ticaret sicilinde kaydedilir. Tüzel kişilerde kanuni temsilcileri esas itibariyle yönetim kurulu üyeleri oluşturmaktadır.
    Küçüklerde ve kısıtlılarda ise kanuni temsilci sıfatına haiz bulunan veli, vasi ve kayyımlar mahkeme kararı ile tespit olunurlar.
    Vergi Usul Kanununun 10’ncu maddesinde 3505 sayılı yasa ile 1.1.1989 tarihinden itibaren yürürlüğe giren değişiklik öncesi hükme göre, kanuni temsilcilerden vergi alacaklarının tahsil edilebilmesi için, bu kişilerin vergi ödevlerini kasıt ve ihmalleri sonucu yerine getirmemeleri şartı aranmakta idi. Buna göre vergi ödevlerinin yerine getirilmemesinde kanuni temsilcilerin kasıt ve ihmallerinin bulunmaması durumunda, asıl mükelleflerden tahsil edilemeyen verginin kanuni temsilcilerden tahsili cihetine gidilmesi mümkün olmamaktaydı. Ancak bu hüküm 3505 sayılı yasa ile 1.1.1989 tarihinden itibaren kaldırılmış olup, vergi ödevinin yerine getirilmemesinde kanuni temsilcilerin kusurlu olup olmamalarına bakılmaksızın sorumlu tutulmaları yönünde bir düzenleme getirilmiştir. Dolayısıyla tüzel kişilerin ödenmeyen vergilerinden, kasıt ve ihmallerinin olup olmadığı aranmaksızın vergi ödevlerini yerine getirmeyen kanuni temsilciler sorumlu tutulmakta ve ödenmeyen vergilerin, bu kişilerin şahsi malvarlıklarından tahsili yoluna gidilmektedir.
    Vergi Usul Kanununun 10’ncu maddesinde, kasıt ve ihmal nitelemeleri kalkmış olmakla birlikte, madde hükmünde “kanuni ödevlerini yerine getirmemeleri yüzünden mükellefler veya sorumlulardan alınmayan vergilerden” söz edilmiş olması nedeniyle gizli bir kasıt ve ihmalin yine geçerli olduğunu ileri sürmek de mümkündür. Yani kasıt ve ihmal kelimeleri madde metninden çıkarılmış olmakla birlikte kanuni temsilcilerin, kanuni ödevlerini yerine getirmiş olduklarına ilişkin iddia ve kanıtlarını ileri sürmeleri halinde ve haklı olmaları durumunda yargı organlarınca lehlerine karar verilmesine herhangi bir engel bulunmamaktadır.

    6.4.Mirasçıların sorumluluğu
    Mükelleflerin ölümü halinde vergi ile ilgili ödevleri, mirası reddetmemiş bulunan kanuni ve mansup (atanmış) mirasçılara geçer. Vergi ile ilgili her türlü ödevin ve vergi borcunun ödenmesi görevinin bu kişiler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Ancak mirasçılar vergi borçlarından, mirastaki hisseleri oranında sorumlu bulunurlar. Medeni Kanuna göre mirası kabul etmiş mirasçılar ölenin borçlarından müteselsil olarak sorumlu oldukları halde, vergi hukukuna göre mirası kabul etmiş mirasçılar ölenin vergi borçlarından müteselsilen değil, sadece mirastan aldıkları pay oranında sorumlu tutulmuşlardır. Diğer taraftan ölüm halinde mükellefin vergi cezaları V.U.K.’ nun 372’nci maddesi uyarınca ortadan kalkacağından mirasçıların vergi cezalarını ödeme sorumlulukları da bulunmamaktadır.

    7.Vergiyi doğuran olay
    Vergi Usul Kanununun 19’ncu maddesinde vergiyi doğuran olay; “vergi alacağı, vergi kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın gerçekleşmesi veya hukuki durumun tamamlanması halinde doğar” şeklinde açıklanmıştır. Buna göre devletin vergi alacağı ancak vergiyi doğuran olayın meydana gelmesiyle söz konusu olabilmektedir. Vergiyi doğuran olay gerçekleşmeden vergi alacağından söz etmek mümkün değildir. Yani vergilendirme işleminin sebep unsurunu vergiyi doğuran olay teşkil etmektedir. Bu nedenle vergiyi doğuran olay vergi alacağının doğması açısından önem kazanmaktadır.
    Vergiyi doğuran olay, vergi kanunlarınca vergiye tabi tutulan olayın gerçekleşmesi olup bu işlem, hukuki bir işlem olabileceği gibi, bir eylem veya bir durum da olabilir. Vergiyi doğuran olay gerçekleşmeden vergi alacağı ile ilgili vergilendirme işlemlerine başlanılamaz.
    Vergiyi doğuran olay her vergi türü açısından farklı olup, vergi yasalarında belirtilmiş bulunmaktadır. Vergiyi doğuran olay gelir vergisinde gelirin elde edilmesi, emlak vergisinde bina veya araziye malik olma, ya da intifa hakkı sahibi olma veyahut ta malik gibi tasarruf etme, gümrük vergisinde malın gümrük hattından geçmesi, veraset ve intikal vergisinde veraset yoluyla veya ivazsız bir şekilde malın bir şahıstan diğer bir şahısa intikali ve motorlu taşıtlar vergisinde aracın trafik, belediye veya liman sicili ile hava vasıtaları siciline kayıt ve tescili olarak belirtilmiştir.
    Diğer taraftan vergiyi doğuran olayın kanunlarla yasak edilmiş bulunması, mükellefiyeti ve vergi sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Vergi Usul Kanununun 9’ncu maddesinde bu husus açık olarak hüküm altına alınmıştır. Örneğin kumarhane işletmek yasalarımıza göre yasak olmakla birlikte, kumarhane işletilmesi faaliyeti ticari faaliyet ve kumarhane işletmesinin kazancı da Gelir Vergisi Kanununun ticari kazancı tanımlayan 37’nci maddesi kapsamında ticari kazanç sayıldığından kumarhane işletmesinin kazancı, ticari kazanç olarak vergiye tabi tutulmaktadır .

    8.Verginin matrahı
    Vergi borcunu hesaplamak amacıyla vergi konusunun indirgendiği teknik miktar veya ekonomik değer verginin matrahını oluşturmaktadır. Diğer bir ifadeyle matrah, vergi idaresi açısından vergi alacağını tespit için baz alınan miktar veya değeri ifade etmektedir. Vergi alacağının tam ve doğru olarak belirlenmesinde temeli oluşturması bakımından da önemli bir unsurdur.
    Verginin matrahı vergi oranının uygulandığı, vergilendirmeye esas alınan miktarı ifade etmekte olduğundan muafiyet, indirim ve istisnalar düşüldükten sonra kalan net değeri ifade etmektedir. Verginin matrahına oran uygulanmak suretiyle vergi miktarı tespit edilmektedir.
    Verginin konusu ile vergi matrahı arasında da yakın bir ilişki bulunmaktadır. Matrah, verginin konusunu teşkil eden iktisadi unsurun vergilemeye baz olarak alınan bir cüzünü oluşturur. Örneğin gelir vergisinde verginin konusunu gelir teşkil etmekte, matrahını ise elde edilen gelirden muafiyet ve istisnalar düşüldükten sonra kalan ve üzerinden vergi hesaplanan kısım teşkil etmektedir.
    Vergi kanunlarında vergi matrahı tanımlanmamış olmakla birlikte matrahın hesaplanması ile ilgili esaslar belirtilmiş ve matrahın tespitinde dikkate alınacak unsurlar hüküm altına alınmıştır. Bir kısım vergilerde matrah adet, litre, kilogram olarak tespit edilmiş olup, bu gibi matrahlara spesifik matrah denilmekte, bir kısım vergilerde ise gelir, değer, bedel gibi parasal değerler matrah olarak dikkate alınmaktadır. Bu tür matrahlar da advalorem matrah olarak ifade edilmektedir. Türk Vergi Sisteminde esas itibariyle parasal değerlerle ifade edilen advalorem vergiler yürürlükte bulunmakla birlikte, spesifik vergilerin de ağırlıkta olduğu görülmektedir. Özellikle bir kısım, akaryakıt ve türevleri ile içki, tütün ve tütün mamulleri üzerinden alınan özel tüketim vergilerinin matrahları litre, adet veya ağırlık olarak tespit edilmektedir.

    9.Vergi tarifesi
    Vergi miktarı hesaplanırken matraha uygulanan ölçütlere vergi tarifesi denilmektedir. Her vergi kanununda vergi tarifesi belli edilir. Vergi miktarları vergi yasalarında belli edilen tarifelere göre hesaplanır. Bazı vergi kanunlarında sabit oranlı vergi tarifesi uygulanırken bazı vergi kanunlarında ise artan veya azalan oranlı vergi tarifesi uygulanmaktadır. Örneğin kurumlar vergisi sabit oranlı vergi tarifesine haiz olmasına karşın gelir vergisi artan oranlı vergi tarifesine bağlanmıştır.
     
  10. ZeyNoO
    Melek

    ZeyNoO ٠•●♥ KuŞ YüreKLi ♥●•٠ AdminE

    Katılım:
    5 Ağustos 2008
    Mesajlar:
    58.480
    Beğenileri:
    5.784
    Ödül Puanları:
    12.080
    Cinsiyet:
    Bayan
    Meslek:
    Muhasebe
    Yer:
    ❤ Şehr-i İstanbul ❤
    Banka:
    3.064 ÇTL
    10.Verginin tarhı
    Verginin tarhı vergi alacağının hesaplanması işlemidir. Vergi Usul Kanununun 20’nci maddesinde tarh işlemi, “vergi alacağının kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibariyle tespit eden idari muameledir.” şeklinde tanımlanmıştır.
    Tarh işlemi yapılmadan vergilendirme işlemlerine başlamak söz konusu olamaz. Diğer bir deyişle tarh işlemi vergilendirmenin ilk ve zorunlu işlemidir. Tarh işleminin mutlaka vergi dairesince yapılması gerekmektedir. Maliye idaresinin bir başka birimince verginin tarh işlemi yapılamaz. Tarh işlemi vergilendirme işlemlerinin başlangıcını ve ilk safhasını oluşturmakla birlikte aynı zamanda mükelleflerin vergilendirmeye karşı olabilecek itirazları da, ancak tarh işlemi yapıldıktan sonra söz konusu olmakta, yapılan tarhiyata itiraz bu safhadan sonra mümkün olabilmektedir. Bu da tarhiyatın idari bir işlem olması keyfiyetinin bir sonucudur. Tarh edilmeyen vergiler idare tarafından talep edilemeyeceği gibi, mükellefler de vaki itirazlarını ancak tarh işlemine yapacaklardır.

    10.1.Tarhiyat çeşitleri
    Vergi Usul Kanununda tarhiyat çeşitleri sayılmış ve uygulanma şartları belirlenmiştir. Bu şartlara uygun olmayan tarhiyat işleminin yargı organlarınca ortadan kaldırılması nedeniyle, vergi hukukunda tarhiyat işleminin uygulanma şekil ve şartları önemli konulardan birini oluşturmaktadır.
    Vergi Usul Kanununda; tarhiyat şekilleri, beyana dayanan tarhiyat, ikmâlen tarhiyat, re’sen tarhiyat ve idarece tarhiyat olmak üzere dört esasta hüküm altına alınmıştır.

    10.1.1.Beyana dayanan tarhiyat
    Beyana dayanan tarhiyat, beyan üzerinden alınan vergilerde, beyannamenin alınması sırasında vergi dairesince yapılan tarhiyatı ifade etmektedir. Demek oluyor ki söz konusu tarhiyat türü ancak beyanname ile beyan edilen vergiler için ve beyan sırasında söz konusu olmaktadır. Söz konusu tarhiyat türünde mükelleflerin beyan ettikleri matrah üzerinden vergi dairesince “tahakkuk fişi” ile gerekli tarhiyat yapılmakta ve tarhiyatın yapıldığı anda da vergi kesinleşme durumuna gelmektedir. Beyana dayanan tarhiyatta, tarhiyatın yapıldığı anda verginin kesinleşiyor olması, verginin hesaplanması işleminin mükelleflerin beyan ettikleri matrahlar üzerinden yapılıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Kural olarak, -işlemde bir vergi hatası olması veya ihtirazî kayıtla beyanda bulunulması halleri dışında- mükelleflerin kendi beyanlarına itirazlarının söz konusu olmamasından dolayı beyan edilen matrahlar üzerinden tarh edilen vergiler, tarhiyat işleminin gerçekleştirilmesi anında, aynı zamanda tahakkuk etmekte, diğer bir deyişle kesinleşmektedir.
    Örneğin, mükellefin vermiş bulunduğu yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan ettiği 10 milyon lira matrah (vergiye tabi gelir) üzerinden, bu matraha isabet eden vergi oranına göre vergi tutarının tahakkuk fişi üzerinde hesaplanması işlemi, beyana dayanan tarhiyatı ifade etmekte olup, tarh işleminin tahakkuk fişi üzerinde yapılması da tarhiyat ile tahakkuk işleminin, yani verginin kesinleşmesi işleminin aynı anda gerçekleşmiş olduğunu ifade etmektedir.
    Düzenlenen tahakkuk fişinin bir nüshası tarhiyat işlemi yapıldıktan sonra mükellefe veya beyannameyi mükellef adına vergi dairesine tevdi eden kişiye verilmektedir. Tahakkuk fişinin bir örneğinin mükellefe veya beyannameyi tevdi eden kişiye verilmesi tebliğ anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tarh ve tebliğ işlemi aynı zamanda yapılmak suretiyle tarh edilen vergiler tahakkuk etmekte, yani kesinlik kazanmaktadır. Dolayısıyla beyana dayanan tarhiyat türünde verginin tebliği ve tahakkuku (kesinleşmesi) işlemleri de tek bir işlem ile gerçekleştirilmiş olmaktadır. Diğer bir deyişle tarhiyat işlemi ile birlikte tebliğ ve tahakkuk işlemleri de gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
    Mükellefin tahakkuk fişini almaması verginin tahakkukunu engellemez. Bu halde tahakkuk fişinin ikinci örneği posta vasıtasıyla mükellefin beyannamede belirtilen adresine gönderilir.
    Tahakkuk fişinde yer alması gereken bilgiler V.U.K.’nın 26’ncı maddesinde sıralanmıştır. Belgenin düzenlenme tarihi ve numarası, verginin türü, miktarı, verginin ilgili bulunduğu dönem, mükellefin adı-soyadı, adresi, varsa unvanı ve vergiye karşı dava açılması ve düzeltme ile ilgili bilgilere yer verilmesi gerekir. Tarh ve tahakkuk işleminin hukuka uygun olarak yapılabilmesi için söz konusu şeklî hususların tam olarak uygulanması gerekir.
    Beyanname vergi dairesine elden verilebileceği gibi posta vasıtasıyla da gönderilebilir. Beyannamenin posta vasıtasıyla gönderilmesi durumunda da tarhiyat işlemi tahakkuk fişi üzerinde yapılır ve fişin bir nüshası mükellefin beyannamede belirtilen adresine gönderilir.

    10.1.2.İkmâlen tarhiyat
    İkmal, kelime anlamı olarak “tamamlama” demektir. Kelime anlamına uygun olarak ikmâlen tarhiyat da, tamamlayıcı tarhiyatı yani ek tarhiyatı ifade etmektedir. V.U.K.’nun 29’ncu maddesinde ikmâlen tarhiyatın tanımlaması; “ Her ne şekilde olursa olsun bir vergi tarh edildikten sonra bu vergiye müteallik olarak meydana çıkan ve defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak miktarı tespit olunan bir matrah veya matrah farkı üzerinden alınacak verginin tarh edilmesidir.” şeklinde yapılmıştır.
    Tanımlamadan anlaşıldığı üzere bir verginin ikmâlen tarh edilebilmesi için birinci şart, önceden tarh edilmiş bir vergiye ilişkin olarak tarhiyat işleminin yapılıyor bulunmasıdır. İlişkin olma keyfiyeti verginin türü ve dönemi itibariyle ayniyetini ifade etmektedir. Örneğin 1999 yılı gelir vergisi ile ilgili olarak ikmâlen tarhiyatın söz konusu olabilmesi için önceden bu yıla ilişkin olarak gelir vergisinin tarh edilmiş olması ve tarh edilecek ek verginin de bu vergiye ilişkin olması gerekir.
    İkmâlen tarhiyatta ikinci şart ise, bulunan matrah veya matrah farkının defter, kayıt, belge veya kanuni ölçülere göre tespit edilmiş olması gereğidir. Bu gereklilik aynı zamanda, bulunan matrah veya matrah farkının miktar itibariyle tam ve kesin olarak tespitini ifade etmektedir. Matrah farkı miktarının hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde defter, kayıt ve belgeler ile kanuni ölçülere göre kesin olarak tespit edilememesi durumunda ikmalen tarhiyat işlemi yapılması mümkün olamaz. Aksi durumda yapılan işlem hukuken geçersiz sayılır.
    İkmâlen vergi tarhiyatı işlemi, vergi dairesince ihbarname üzerinden yapılmakta ve ihbarnamenin bir örneği mükellefe tebliğ edilmektedir.
    Örneğin mükellefin vermiş olduğu yıllık gelir vergisi beyannamesinde beyan edilen 10 milyon lira matrah üzerinden beyan esasına göre 2 milyon lira gelir vergisi tarh edilmiş olduğu kabul edildiğinde, sonradan defter ve belgeler üzerinde sonradan yapılan vergi incelemesi sırasında;
    a-Düzenlenen bir satış faturasında yer alan 150 bin liralık satış hasılatının defter kayıtlarına intikal ettirilmediği,
    b-Demirbaşlar üzerinden 35 bin lira olarak ayrılması gereken amortisman miktarının, yanlış amortisman oranı uygulanmak suretiyle 55 bin lira olarak hesaplandığı,
    c-Defter kayıtlarında yer alan giderlerin toplam tutarı 500 bin lira olduğu halde yanlış toplama sonucu netice hesaplarında 650 bin lira olarak hasılattan indirilmiş olduğu hususlarının tespit edilmiş olması durumunda,
    Tespit edilen toplam matrah farkı üzerinden yapılan tarhiyat işlemi ikmalen tarhiyat olacaktır.
    Beyana dayanan tarhiyat sadece beyanname ile beyan edilen vergilerde ve beyan sırasında söz konusu olurken ikmalen vergi tarhiyatı işlemi beyanname ile beyan edilen vergilerde söz konusu olabileceği gibi beyan edilmeksizin tarh edilen diğer vergi türlerinde de söz konusu olabilir.
    İkmalen vergi tarhiyatında verginin tahakkuku, beyana dayanan tarhta olduğu gibi tarh işlemi ile aynı zamanda gerçekleşmemektedir. Bunun nedeni matrahın vergi idaresince tek taraflı olarak tespit edilerek, bu matrah üzerinden vergi borcunun hesaplanmasıdır. Dolayısıyla bu durumda yükümlülerin, vergi idaresince tek yanlı olarak gerçekleştirilen tarh işlemi dolayısıyla istenilen verginin doğru olmadığı noktasında itiraz hakları söz konusu olmaktadır. Vergi idaresince düzenlenen ihbarnamenin mükellefe tebliğinden itibaren 30 gün beklenilir. Bu süre mükellefin tarh edilen vergiye karşı dava açma, uzlaşmaya gitme veya ceza indirimi talebinde bulunma haklarını kullanabileceği süredir. Bu süre içinde mükellef tarh edilen vergiye karşı dava açmış olduğu takdirde, yargı organının nihai kararına göre tarhiyat kısmen yada tamamen tahakkuk eder veya iptal olur. Uzlaşma talebi halinde ise uzlaşılan miktar üzerinden tarh edilen vergi tahakkuk etmiş sayılır.

    10.1.3. Re’sen tarhiyat
    Re’sen vergi tarhı ikmalen vergi tarhının aksine, matrah veya matrah farkının defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tam ve kesin biçimde tespit edilememesi halinde söz konusu olmakta ve bu durumda takdir komisyonlarınca takdir edilen ya da vergi inceleme elemanlarının vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısımları üzerinden vergi dairesince tarh işlemi gerçekleştirilmektedir. Bu tür tarhiyat işlemine re’sen tarhiyat denilmektedir.
    Re’sen tarh işleminde matrah veya matrah farkının tespit edilememesi; tam, doğru ve kesin olarak tespit edilememe halini ifade etmektedir. Esasen re’sen tarhiyatta da bir matrah veya matrah farkı tespit olunmakta ve bu miktar üzerinden tarh işlemi yapılmakla birlikte, söz konusu tespit olunan fark miktar, bir kısım kriterlere göre yapılan tahmini tespiti ifade etmekte olup tam, doğru ve kesin bir tutar değildir.
    Vergi Usul Kanununun 30’ncu maddesinde hüküm altına alınan re’sen vergi tarhı, “matrah veya matrah farkının kısmen yada tamamen defter, kayıt ve belgelere yahut kanuni ölçülere göre tespit edilememesi halinde takdir komisyonlarınca takdir edilen veya vergi inceleme elemanlarınca vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh edilmesini” ifade etmektedir.
    Tanımlamadan da anlaşıldığı üzere re’sen tarhiyat işleminde iki aşama bulunmaktadır. Birincisi matrah veya matrah farkının re’sen takdiri, İkincisi ise takdir edilen matrah veya matrah miktarı üzerinden vergi dairesince re’sen tarh işleminin yapılması. Matrahın takdiri esas itibariyle takdir komisyonları tarafından yapılmaktadır. Ancak mükellef hakkında vergi incelemesi yapılması hallerinde vergi inceleme elemanlarının düzenlemiş oldukları vergi inceleme raporlarında belirtilen miktarlar da takdir edilmiş sayılmakta, ayrıca takdir komisyonlarınca matrah takdirine gerek görülmemektedir.
    Vergi Usul Kanununun 30’ncu maddesinde, vergi matrahının tam ve kesin olarak tespit edilemediği varsayılan durumlar sayılmış ve bu hallerde yapılacak tarhiyatın re’sen tarhiyat şeklinde olacağı ifade edilmiştir.

    Yasanın 30’ncu maddesinde yer alan ve re’sen takdiri gerektiren haller aşağıdaki gibidir;

    a) Vergi beyannamesinin kanuni süre geçtiği halde verilmemiş olması,
    Kanuni süre geçtiği halde vergi beyannamesinin verilmemiş olması durumunda yapılacak tarhiyat işlemi re’sen tarhiyattır. Bununla birlikte, kanuni süre geçtikten sonra beyannamenin verilmiş olması halinde de beyan edilen matrah üzerinden re’sen tarhiyat yapılmakta, ancak bu halde matrah takdiri için ayrıca takdir komisyonuna gidilmemekte ve mükellefin beyan ettiği matrah üzerinden re’sen vergi tarhiyatı yapılmaktadır.
    b) Vergi beyannamesi kanuni süreler içinde verilmekle birlikte matraha ilişkin bilgilerin gösterilmemiş olması,
    Vergi beyannamesinin kanuni süresi içinde verilmiş olmakla birlikte beyannamede yer alan bilgiler dönem matrahının tam ve doğru olarak tespitine imkân vermemesi halinde, ya takdir komisyonu vasıtasıyla takdir edilen veya inceleme yapılmış olması durumunda inceleme elemanları tarafından düzenlenen vergi inceleme raporlarında belli edilen miktar üzerinden re’sen tarhiyat işlemi yapılmaktadır.
    c) Vergi Usul Kanununa göre tutulması zorunlu defterlerden hepsi veya bir kısmının tutulmamış veya tasdik ettirilmemiş yada vergi incelemesi yapmış olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemiş olması,
    Vergi Usul Kanununun ilgili maddelerinde mükelleflerin tutmak zorunda oldukları defterler ile bu defterlerin istenildiğinde yetkili kişilere ibrazı mecburiyetleri hüküm altına alınmıştır. Bu zorunluluklara uymayan mükellefler hakkında dönem matrahları üzerinden re’sen tarhiyat işlemi yapılması yoluna gidilir.
    d) Defter kayıtları ve bunlarla ilgili vesikaların vergi matrahının doğru ve kesin olarak tespitine imkan vermeyecek derecede noksan, usulsüz ve karışık olması nedeniyle ihticaca salih bulunmaması ,
    Mükelleflerin beyanname verme ve defter tutma ödevlerini yerine getirmelerine karşın, söz konusu defter ve belgelerin karışık, eksik ve usulsüz düzenlenmesi yani muhasebe ilke ve standartları ile VUK.’nda belirtilen kayıt nizamı hükümlerine uygun olarak düzenlenmemesi sonucu dönem matrahının tam ve doğru biçimde tespit edilememesi durumunu ifade etmektedir. Bu durum özellikle vergi incelemeleri sırasında en çok uygulanan haller içinde yer almaktadır.
    e) Tutulması zorunlu defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına ilişkin delil bulunması,
    Mükellef defter ve belge düzenine biçimsel olarak uymakla birlikte defterlerde yer alan bilgiler ile beyannamede yer alan bilgilerin gerçek durumu yansıtmadığının tespiti halinde de bulunan matrah veya matrah farkları üzerinden re’sen tarhiyat yapılmaktadır.
    f) (Yürürlükten kaldırıldı) Maliye müfettişleri, hesap uzmanları ve gelirler kontrolörlerince yapılan incelemelerde mükelleflerin, harcama ve tasarruflarını vergisi ödenmiş veya vergiden muaf kazançlardan sağladıklarını kanıtlayamamaları,
    g) 3568 sayılı kanuna göre yetki almış meslek mensuplarına imzalattırılma zorunluluğu getirilmiş beyanname ve eklerinin imzalattırılmaması veya yeminli mali müşavirlerce tasdik raporu yazılması gereken konularda bu raporun yazılmamış olması,
    VUK’nun mükerrer 227’nci maddesinde belirtilen zorunluluğa uyulmaması durumunda da dönem matrahı resen takdir edilmiş sayılarak re’sen tarhiyat yapılması yoluna gidilmektedir. Ancak yeminli mali müşavirlerce tasdik raporunun beyannamenin verilmesinden ve tarhiyat işleminin yapılmasından sonra düzenlenmiş olması nedeniyle bu hükmün uygulamada geçerliliği bulunmamaktadır.

    10.1.4.İdarece tarhiyat
    Re’sen ve ikmalen tarhiyat dışındaki hallerde, mükellefler tarafından verginin tarhı için vergi kanunları ile belirlenmiş zamanlarda vergi dairesine müracaat edilmemesi veya vergi kanunlarınca kendilerine yüklenilen mecburiyetlerin yerine getirilmemesi durumunda, zamanında tarh edilmeyen vergilerin, kanunen belirli matrahlar üzerinden tarh edilmesi işlemi idarece tarhiyat türünü oluşturmaktadır. (VUK Mük. Md. 30)
    Özellikle götürü usulde tespit edilen kazançlar üzerinden yapılan tarhiyat biçimi idarece tarhiyata örnektir. Emlak vergisinde yapılan tarhiyat işlemi idarece tarhiyata en uygun örneği ifade etmektedir.
    Diğer tarhiyat türleri de idarece yapılmasına karşın, söz konusu idarece tarhiyatı diğer tarhiyat türlerinden ayıran temel özellik, beyan esasının uygulanmadığı durumlarda söz konusu olmasıdır.

    10.2.Düzeltme işlemleri
    Düzeltme işlemi vergi hatalarının doğrudan veya mükellefin talebi üzerine, vergi dairesince düzeltme fişine dayanılarak düzeltilmesi işlemini ifade etmektedir.
    Bir kısım vergi hukukçuları ile uygulamacılar düzeltme yolu ile yapılan tarhiyatın beşinci tarhiyat türü olduğunu ifade etmekte iseler de, esasen düzeltme işlemi bir vergi tekniğinden ibaret olup, haksız yere fazla veya eksik istenen verginin düzeltilmesidir. Dolayısıyla düzeltme işleminde başvurulan tarhiyat türü ikmalen tarhiyat işleminden başka bir şey değildir. Bu bakımdan düzeltme işlemini ayrı bir tarhiyat türü olarak ifade etmek doğru bir yaklaşım olmaması gerekir.
    Vergi hataları ilgili vergi dairesi müdürünün kararı ile düzeltilir. Ancak ilgili vergi dairesi müdürünce düzeltme talebi reddolunanlar, dava açma süresi geçtikten sonra düzeltme talebinde bulunmuşlar ise şikayet yolu ile Maliye Bakanlığına başvurabilirler. Maliye Bakanlığınca da başvuruları reddolunan kişilerin idare mahkemesinde dava açma hakları mevcuttur. Dava açma süresinde yapılan düzeltme başvurusunun vergi dairesince kabul edilmemesi ya da mükelleflerin aleyhlerinde düzeltme işlemi yapılması durumunda ise doğrudan vergi mahkemesinde dava açılması gerekmektedir.
    Düzeltme işlemi vergi alacağının doğduğu tarihi takibeden takvim yılı başından itibaren geçen 5 yıllık zaman aşımı süresi içinde yapılır. Zaman aşımı süresi bittikten sonra düzeltme işlemi yapılamaz. Ancak aşağıda belirtilen durumlarda zaman aşımı süresi;
    a) Zaman aşımı süresinin son yılı içinde tarh ve tebliğ edilen vergilerde hatanın yapıldığı tarihten,
    b) İlan yolu ile tebliğ edilen ve dava konusu edilmeksizin kesinleşen vergilerde mükellefe ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihten,
    c) İhbarname ve ödeme emrinin ilan yolu ile tebliğ edilen vergilerde ise 6183 sayılı yasaya göre haciz işleminin yapıldığı tarihten,
    İtibaren 1 yıldan az olamaz.(VUK Md.126)
    İdarece yapılan hatalı işlemlerin düzeltilmesi söz konusu olduğu gibi, vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay’dan geçmiş bulunan yargı kararlarında vergi hatası bulunması durumunda da, bu yargı kararları kesinleşmiş olsa dahi hatalar usulüne uygun olarak düzeltilebilir.

    11.Verginin tebliği.
    Vergilendirme ile ilgili hususların mükelleflere ve sorumlulara yazı ile bildirilmesi işlemi verginin tebliğini ifade etmektedir. İdarî ve yargısal sürelerin işlemeye başlaması tebliğ işleminin gerçekleştirilmesi ile söz konusu olur. Bu bakımdan vergilendirmede tebliğin önemi büyüktür.
    Tebligat işlemleri esas itibariyle 7201 Sayılı Tebligat Kanununda düzenlenen esaslara göre yapılmakla birlikte, vergilendirme işlemleri ile ilgili tebliğe ilişkin hususlar Vergi Usul Kanununda ayrıca hüküm altına alınmış olup bu hükümler geçerli bulunmaktadır. Buna karşılık vergilendirme sürecinin herhangi bir aşamasında yargı uyuşmazlığı çıktığı takdirde tebligat işlemleri Tebligat Kanununa göre yürütülmektedir.
    Vergilendirme işleminin tebliğinde yasa hükümlerine uyulmaması, ilke olarak o işlemi hukuken geçersiz kılmaktadır. Bununla birlikte VUK’nun 108’nci maddesine göre tebliğ olunan vesikalar esasa tesir etmeyen şekil hatalarından dolayı hukuki değerlerini kaybetmezler. Ancak vesikalarda mükellefin adının yazılmamış olması, verginin nevi ve miktarının belli edilmemiş bulunması veya dava açma süresinin belirtilmemesi ya da yetkili makamlarca vesikaların düzenlenmemiş bulunması durumlarında vesika hükümsüz sayılır.

    11.1. Tebliğ yapılacak kişiler
    Tebliğ esasları Vergi Usul Kanununun 93 ilâ 109’ncu maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır. Söz konusu maddelerde belirtilen hükümlere göre tebliğ esas itibariyle adresleri bilinen mükelleflere posta vasıtasıyla ilmühaberli taahhütlü olarak, adresleri bilinmeyenlere ise ilân yolu ile yapılmaktadır. Mükelleflerin kabul etmeleri durumunda kendilerine daire ve komisyonlarda da tebligat yapılması mümkündür.
    Tebliğ mükellefin kendisine yapılabileceği gibi yasal temsilcisine de yapılabilir. Tüzel kişilerde tebliğ işlemi başkan, müdür veya kanuni temsilcilerine, tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde ise idare edenlere veya temsilcilerine yapılır. Ancak tebliğ yapılacak kişinin bulunamaması durumunda ikametgah adresinde bulunanlardan veya işyerinde memur veya çalışanlardan herhangi birine tebligat yapılabilir. İkametgah adresinde bulunan kişinin o adreste ikamet etmesi gerekir. Mükellef yerine geçen veli, vasi veya kayyım gibi vergi sorumlusunun birden fazla olması durumunda bunlardan birine tebliğ işleminin yapılması yeterli bulunmaktadır.
    Yabancı memlekette bulunanlara tebliğ o memleketin yetkili makamlarınca yapılır. Yabancı memlekette bulunan Türk vatandaşlarına yapılacak tebliğ işlemi ise o memleketteki Türk siyasi memuru yada konsolosluğu vasıtasıyla yapılır.
    Yabancı memlekette bulunan kimselere yapılacak tebliğ evrakı, tebligatı yapacak ilgili birimin bağlı bulunduğu Bakanlık vasıtasıyla Dışişleri Bakanlığına ve bu yolla ilgili elçilik ya da konsolosluğa gönderilir.

    11.2. Posta yolu ile tebliğ
    Tebligat esas itibariyle posta vasıta kılınmak suretiyle yapılır. Posta ile tebligat yapılması durumunda tebliğ evrakının kapalı bir zarf içinde olmasına ve bilinen adreslere gönderilmesi gerekir. Bilinen adreslerin hangi adresleri ifade ettiği VUK.’nun 101’nci maddesinde sayılmıştır. Buna göre bilinen adresler;
    -Mükellef tarafından işe başlama sırasında bildirilen adresler,
    -Adres değişikliğinin söz konusu olması durumunda bildirilen adresler,
    -İşi bırakma halinde bildirilen adresler,
    -Vergi beyannamelerinde bildirilen adresler,
    -Vergi idaresi tarafından tespit edilen adresler,
    -Vergi yargısında dilekçelerde ve yazışmalarda belirtilen adresler,
    Belirtilen adreslerin dışında yer alan adrese yapılan tebligatlar hukuken geçerli sayılmaz.
    Bilinen adrese gönderilen mektuplar posta idaresince muhatabına teslim edildiği tarihte tebliğ işlemi yapılmış sayılır.
    Tebliğ olunan evrak muhatabına verildikten sonra durum taahhüt ilmühaberine tarih konulmak suretiyle muhatap ve posta memuru tarafından imzalanır.
    Muhatabın bilinen adresten ayrılmış olması durumunda durum zarf evrakına yazılır ve ilgili daireye iade edilir. Muhatabın adresten geçici ayrılmalarında da aynı işlem yapılır. Muhatabın evrakı almaktan imtina etmesi durumunda ise evrak muhatabın önüne bırakılmak suretiyle tebliğ yapılır.
    Belirtilen durumlarda komşulardan biri yada muhtar veya ihtiyar heyetinden biri veyahut bir zabıta memuru huzurunda keyfiyet taahhüt ilmühaberine yazılmak ve hazır bulunanlarca imzalanmak suretiyle tespit olunur.

    11.3. İlânen tebliğ
    Tebliğ işlemi aşağıda yazılı hallerde ilan yolu ile yapılır.

    1.Muhatabın adresinin hiç bilinmemesi,
    2.Muhatabın adresinin yanlış veya değişmiş olması ve bu nedenle gönderilen mektubun geri gelmesi,
    3.Başkaca nedenlerden dolayı posta ile tebliğ işleminin yapılması olanağının bulunmaması,
    4.Yabancı memlekette bulunanlara tebliğ yapılması imkanının bulunmaması.
    Muhatabın adresinin yanlış veya değişmiş olması ve bu nedenle tebliğ işleminin yapılamaması durumunda yukarıda belirtildiği gibi bu durumun komşulardan biri yada muhtar veya ihtiyar heyetinden biri veyahut bir zabıta memuru huzurunda taahhüt ilmühaberine yazılmak ve hazır bulunanlarca imzalanmak suretiyle tespit olunması gerekmektedir. Bu zorunluluğa uyulmaması durumunda ilânen yapılacak tebliğ işlemi yargı organınca usulüne uygun olarak yapılmış kabul edilmemektedir.
    İlânen tebligat bir taraftan ilan yazısının tebliğ işlemini yapan vergi dairesinin ilan koymaya mahsus mahalline asılmak, diğer taraftan ise gazetelerde ilan edilmek suretiyle yapılır. Ancak ilan konusu vergi veya ceza miktarı 1200 YTL’yi aşmadığı takdirde gazete ile ilân yoluna gidilmez. Vergi dairesinde ilan yazısının asılması yeterli bulunmaktadır.Bu takdirde ilân yazısının askıya çıkarıldığı tarihi takibeden onbeşinci gün ilân tarihi sayılır. 1.200 YTL ile 120.000 YTL arasındaki vergi veya vergi cezaları için ilgili vergi dairesinin bulunduğu yerin belediye sınırları içinde çıkan bir veya daha fazla gazetede ilân yayımlanır. Tutarı 120.000 YTL’ yi aşan vergi veya vergi cezaları için ayrıca Türkiye genelinde yayın yapan bir gazetede ilanın yayımlanması gerekir.
    İlân tarihinden itibaren bir ay içinde ne vergi dairesine müracaat edilmiş ne de adresini bildirmiş olanlara bir aylık sürenin sonunda tebliğ işlemi yapılmış sayılır. Bu süre içinde vergi dairesine müracaat edenlere veya adres bildirenlere ise ya yerinde veya posta vasıtasıyla tebligat yapılır. Bu takdirde postanın muhatabına teslim edildiği tarih tebliğ tarihi sayılır.

    12.Verginin tahakkuku
    Vergi Usul Kanununun 22’nci maddesinde tahakkuk kavramı, “tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenmesi gereken safhaya gelmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.
    Verginin ödenmesi gereken safhaya gelmesi, verginin kesinleşmesi anlamına gelmektedir ki, devlet açısından ancak bu safhada vergi alacağı doğmuş sayılmaktadır. Tahakkuk işlemi idari bir işlem olmayıp, bir süreci ve bir durumu ifade etmektedir. Tarh edilen vergiler mükellefin tutumuna göre ya itiraz etmeksizin belli bir süre sonunda ya da yargı organının kararına göre kesinleşir.
    Verginin tahakkuk edebilmesi için önce tarhiyat işleminin yapılmış olması, sonra tarhiyat işleminin yapıldığı ihbarnamenin mükellefe tebliğ edilmesi ve bu işlemden sonra da 30 günlük bir sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Bu süre, mükellefin tarh ve tebliğ edilen vergiye itiraz etme hakkının söz konusu olduğu süredir. 30 günlük süre içinde dava açılmamış olması halinde vergi kesinleşmiş olur. Dava açılması halinde vergi mahkemesinin mükellef lehine karar vermesi durumunda tarh edilen vergi tahakkuk etmemiş olacağından bu durumda vergi dairesi tahsilat işlemi yapamaz. Vergi mahkemesinin mükellef aleyhine karar vermesi halinde ise vergi ödenecek duruma gelir ve vergi dairesi tahsilat işlemlerine başlayabilir. Bununla birlikte, vergi mahkemesi kararlarına karşı, duruma göre Bölge İdare Mahkemesinde itiraz veya Danıştay’da temyiz yoluna gidilmesi mümkün olup, bu durumda üst mahkemenin vereceği kararın mükellefin aleyhine olması durumunda alt derece mahkeme kararı kesinleşmiş yani tahakkuk etmiş sayılır.
    Tarh işlemi Vergi Usul Kanununda yer alan tanımlamada da ifade edildiği gibi idari bir işlem olmakla birlikte tahakkuk işlemi belirli bir sürecin sonunda oluşan hukuksal bir durumu ifade etmektedir Bu bakımdan tahakkuk işlemi idari bir işlem olmayıp bir tespiti, ya da bir sonucu ifade etmektedir.
    Örneğin mükellef hakkında yapılan vergi incelemesi neticesi bulunan matrah farkı üzerinden vergi dairesince yapılan tarhiyat ile ilgili düzenlenen ihbarname mükellefe 7.11.2007 tarihinde tebliğ edilmiş olduğu kabul edildiğinde, bu tarihten itibaren 30 gün içinde mükellef söz konusu tarhiyata karşı dava açmadığı takdirde bu sürenin sonunda tarh edilen vergi tahakkuk etmiş sayılır. Mükellefin belirtilen süre içinde dâva açma yolunu seçmesi durumunda ise yukarıda belirtilen prosedüre uygun biçimde yargı organlarının mükellef aleyhine verdiği karara göre tarh edilen vergi tahakkuk eder.
    Beyana dayalı tarhiyatlarda ise ilgili bölümde açıklandığı üzere tarh işlemi ile tebliğ ve tahakkuk işlemleri aynı anda yapılmaktadır. Çünkü VUK’ nun 378’nci maddesi uyarınca mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere itiraz edemeyeceklerinden, verginin tarh edilmesi ile birlikte tahakkuk işlemi de gerçekleşmiş olmaktadır.
     

Sayfayı Paylaş